Saturday
Feb 11th
Text size
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Anasayfa تعليقات الفرقان جديد KUDÜS’DE RANDEVU, AYASOFYA’DA NAMAZ:

KUDÜS’DE RANDEVU, AYASOFYA’DA NAMAZ:

إرسال إلى صديق طباعة

 

                            

 

 KUDÜS’DE RANDEVU, AYASOFYA’DA NAMAZ:

“KURUCU-ANDLAŞMA/ÖNDER”LER ÇÖPE!

-oyun kurma veya “ol”mak veya “öl”mek tercihi-

 

Münir OYUNBOZAN

هذا البريد الإلكتروني محمي من المتطفلين و spambots, تحتاج إلى تفعيل جافا سكريبت لتتمكن من مشاهدته  

 

“Yaşlı Başlı İnsanlara Yazık Değil Mi?”
"Hababam sınıfı"nın yazarının kerimesi Afet hanım bir yazı yazmış, iyi de yazmış, “dün” kendisinin Milli Gazete'den Yeniçağ gazetesine geçişine neden olan sebebleri döktürmüş, İhsan Dagı denilen (prof.’dur bir de!) "İslâm, Kürt sorununu çözemez" fetvasını "otorite-sever Gülen"in Zaman'ında utanmadan yazan ve arsızca da bu yazısı "dumanlı editor" tarafından neşredilmiş biri ile "damardan" vermeyi gayet iyi bilen ama verildiğinde de şirazesi bozulan Nazlı Ilıcak'ın kulaklarını çınlatmış, bugün olanları saydırmış ve "geldiniz mi benim dediklerime" deme tevazuunu(!) göstermiş.
Şimdi yaşananları Afet hanımın yazdığı gibi "okursak", "helal olsun, okkalı yazmış!" demek gerekir; ama aceba öyle mi?
Afet hanım ne yazmış, onu verelim önce:
"- Hepsi Ergenekoncu oldular:
“Bir iki yıl öncesiydi, Ergenekoncu tabir edilen paşaların, aydınların suçları (!) bir bir yazılıp çiziliyordu. Paşaların en büyük suçunun AB’ye, ABD’ye karşı olmak gibi bir niteliği vardı. Hatta ben bu acaip suçu belgelemek üzere sanırım Yeniçağ’ın alıntılarından aldığım bir iki yazıya yer vermiştim. Biri İhsan Dağı’nın, biri Nazlı Ilıcak’ındı. Bu yüzden de “Ergenekoncu” sürecimiz başlatılmış bulunuyordu. Yani “Sadece Batıya bağımlı kalmıyalım, Avrasya seçeneğini de göz önünde tutan bir politika geliştirelim” diyen paşaların gözaltına alınma, tutuklanma, yaşlı başlı adamların hastaneye gidiyorlar diye “ti”ye alınma süreciydi bu. “Millî Gazete’de, Ergenekon Sıkıntısı” falan başlıklı yazılar yazılmaya başlamıştı aleyhimde. Oysa Millî Gazete demiyelim de, Millî Görüş’ün temel ilkesi şu idi: Batıyla münasebetleri sağlıklı bir “eksen”e oturtmak ama bağımlılığı azaltmaya çalışıcı başka alternatif politikalar geliştirmek!
Gazeteden bana en ufak bir müdahale yoktu ama etrafımdaki tereddüt halkasının gitgide sıkılaştığını hissediyordum. Bavullar dolusu askeri belge taşıyan bir muhabir için, Yalçın Küçük’ten tv programında iki kere duyduğum “köken” tesbitinin doğru olup olmadığına dair bir yazımın içindeki cümleden sonra, iş iyice alevlendi. Sert ve hakaretâmiz eleştirilere mâruz kaldım. Yeniçağ’dan başka gazete okumadığım için de bunlardan haberim olmuyor, bunların yankılarını duyuyordum. Hatta hiçbir saygı ünvanı eklemeden, küçük isimle ve başına “başörtülü” sıfatını uygun bularak yazdıkları yazılardan dolayı kimseden en ufak bir müdahale, savunma dahi duymadım. Savunmamı yapan, daha doğrusu doğruları dile getirmeye çalışan, henüz yazarı olmadığım Yeniçağ oldu. Hakarete uğrayan “başörtümü” bile savunan kimse çıkmamıştı. Suçum, işte başından beri anlatıyorum, bugün iktidarın geldiği nokta idi. Yani alternatif dış politika seçeneklerinin de var olduğunu, bunları dile getiren yüksek komutanların hakarete uğramaları, gözaltına alınmaları gibi işlerin yanlış işler olduğunu yazmak. Küçük ismimin önüne bir “başörtülü” sıfatı konarak ve ayrıca yaşımla da dalga geçilerek yazılan yazılara karşı, bizim bugün hükümetin politikasını övenlerden, hiç olmazsa “başörtüsünü niye karıştırıyorsunuz” yollu bir itirafın gelmemesi gibi acı bir durum! Şimdi ben bunlara yazarlık, insanlık, din kardeşliği hakkımı helâl eder miyim? (...)
Şimdi görülüyor ki hepsi, ama o cephedekilerin hepsi “Ergenekoncu” oldu. Tayyip Bey’in Avrasya bölgesiyle flörtünü, AB’ye ve ABD’ye kafa tutuşunu nasıl öveceklerini bilemiyorlar.
Tayyip Bey ve ekibinin ve yandaşlarının yapmak istedikleri, herkesin ağzında olduğu gibi “rol çalmak” mıdır bilmiyorum. Ama samimi olmadıklarını da düşünüyorum. Samimi olsalardı, başından beri yaptıkları ve hâlâ da yapmakta oldukları, “bağımsızlık” taraftarlarına reva gördükleri muamaleyi sürdürürler miydi?”
Şimdi Afet hanımın "bu yüzden de “Ergenekoncu” sürecimiz başlatılmış bulunuyordu" demesine hak veririz; çünkü, sap ve saman karışmış, elma ile armut -olmayacak bir şekilde aşılanmış- "elmut" denilen yepyeni bir mevye millete yedirilmeye çalışılmıştır, bunda kuşkumuz yok; ortaya bir sis bombası atılmış, "okumuş-yazmış" olanların senelerdir bildiği ve internetde "paylaş"ımdan gına gelmiş, gerçekliği ve "organize" olması şübheli ve hatta muhal "belge" ve "msn konuşmaları" ile insanımız yönlendirilmeye çalışılmış, zihinler bulandırılmış, "basılı ve görsel media" ile de "kuşatılmış"dı ki hâlâ öyle. Binbir gürültü içerisinde "bilmem kaçıncı dalga operasyonlar" yapılmış, kelli felli tipler ve kelli fellilerin kuyrukçuları gözaltına alınmış, hâlâ internetde bulunabilecek "belge"ler sebebiyle sorgulanmış, -evet!- hep aleyhteki "telefon tape"leriyle suçlanmış, içeriye tıkılarak "İTAAT ETMELERİ İSTENMİŞ", bayağı yüksek ceza istekleri ile de tehdid edilmişlerdir. Baştan beri söylediğimiz üzere, bu "dalgalar"dan birşey çıkmaz, binlerce sayfalık iddianameler insan zekâsıyla "dalga" geçmek ve "tehdid unsuru" olarak kullanıldıklarını "belge"lemekten başka bir hükme sahib değillerdir; hele ki "darbe-cunta" gibi suçlamaları "kanıtlayacak" bir "unsur", "somut" olarak mevcut değil; ama bu değil ki yok böyle birşey memleketimizde, asker-sivil herkes "demokrat demokrat yaşıyor", rüyanızda bile görseniz inanmayın, şu an bile birilerinin "andıç-plan" hazırlama içerisinde olduğuna emin olunuz.
“Avrasya seçeneği” mi Sadece?
Ama, Afet hanımın, "kişisel hesaplaşması"na hakversek de, durum öyle değil ve onun "okuduğu" gibi bir biçim kabul edilemez. Yani, "hepsi Ergenekoncu oldular" derken, evet, doğrudur, ortada böyle bir "örgütlenme" varsa, şimdi dışarıda olan ve içeridekilere akıllara seza laflar söyleyenlerin, kendi iddialarınca "öyle ki zıddında da olsa, bilmeden Ergenekon üyesi yapılmıştır, ona çalışırlar" gibi "zihni sinir" bir "yapılanma" içinde ise "ergenekon terör örgütü", -dışarıdakilerin de- bu "ETO"nun "zıddından üyesi" olduklarını söylemek gerekir; "otorite-sever Gülen"in gelmişi-geçmişi ortada, aranırken bile "komutanlık makamlarında" yemek yiyebiliyorsa, "derin bir bağ" olmadığını kim iddia edebilir? "Otorite-sever Gülen"in şemsiyesi altında birikmiş ve "Ergenekon zıddı" yazılar yazanlara bakın... Mümtaze'er Türköne... Şahin Alpay... Cengiz Çandar... İkisi "Perinçek tayfası"ndan, "terör örgütü"nden yargılanmış, diğeri... yazmaya bile gerek yok, anlayın artık...
Şimdi bunların "derin bağları" olmadığını kim söyleyebilir?
Bilakis bunlar "derin bağları" ile övünen insanlar!
"Pentagon"da "özel odası" olan adam nasıl "derin bağları" olmadığını söyleyebilir ki zaten! Demekki neymiş, "kişisel hesablaşmayı" da bir kenara koymak gerek!
Afet hanım "meseleyi" sadece “Sadece Batıya bağımlı kalmıyalım, Avrasya seçeneğini de göz önünde tutan bir politika geliştirelim” diyen paşaların gözaltına alınma, tutuklanma, yaşlı başlı adamların hastaneye gidiyorlar diye “ti”ye alınma süreciydi bu... alternatif dış politika seçeneklerinin de var olduğunu, bunları dile getiren yüksek komutanların hakarete uğramaları, gözaltına alınmaları gibi işlerin yanlış işler olduğunu yazmak" olarak ele almakta HATA yapmaktadır; elbette cümlesindeki "Sadece Batıya bağımlı kalmıyalım" cümlesi oldukça önemlidir, "yaşlı başlı insanlar"ın bizlere anlatıldığı gibi "ABD VE AB KARŞITLIĞI, NATO'DAN ÇIKMAK" gibi bir niyetlerinin OLMADIĞINI, "alternatif seçenek üzerinde" durduklarını söylüyor ya, burası önemlidir işte.
Bunların yani "yaşlı başlı insanların" en okumuşlarından olan Erol Manisalı mesela, o kadar yazar çizer AB ve ABD hakkında fakat bağlaç olarak bir "... ama" kullanır ve durum anlaşılır: Bütün mesele iktidarda kimin olup, kararı kimin vereceğidir!
Bu "yaşlı başlı insanlar" veya "DİNAZORLAR" diyelim, işte artık "vakt-i zamanlarının" geçtiğini, memleketin "Ebedi Şef" veya "Milli Şef" devirlerindeki gibi yönetilemeyeceğini idrak edemediklerinden ki onlara kalsa gül gibi yönetirler o "yöntemlerle" ya neyse, şimdi "hastalıklı, aksırıklı halleriyle" savcılık koridorlarında, hapishane voltalarında, mahkeme salonlarında sürünüp duruyorlar! Ki, pek de sürünüp durduklarını söylememek gerek, yeterince "samimi itiraf" yaparlarsa ki "itirafçı"dan geçilmiyor zaten Ergenekon davası, en kısa zamanda mutlu mutlu yaşayacakları "yoğun bakım odası"na döneceklerdir muhakkak diyelim bir espri ile. İşte o "DİNAZORLARIN" idrak etmeleri gereken budur!
Gelelim Afet hanımın "kişisel hesablaşma" içerisinde "eee, dün küfrettiniz, başörtüme laf attınız, şimdi ne oldu, geldiniz mi benim dediğime?" lafına...
Üzülerek söylemek gerekirse, "orası da öyle değil" demek gerekiyor. Şimdi "savunmamı yapan, daha doğrusu doğruları dile getirmeye çalışan, henüz yazarı olmadığım Yeniçağ oldu" demesine "hadi canım sende" demek gerekiyor; hele Afet hanımın kendisini "yaşlı başlı insanlara" angaje edici tutumuna, "aceba o yaşlı başlı kişiler, sizi bırakın devletde bir memur olarak çalışmanızı, sıradan bir  orduevinde "konuk" ederler miydi başörtülü" olarak diye bir soru ile cevap vermek gerekir. Yeniçağ'ın yazarları arasında da bulunan "yaşlı başlı"lara hele bir sorunuz? Bu işte "angaje" olmaktır ve "eksen kayması" da aslında budur:
"- Şimdi görülüyor ki hepsi, ama o cephedekilerin hepsi “Ergenekoncu” oldu. Tayyip Bey’in Avrasya bölgesiyle flörtünü, AB’ye ve ABD’ye kafa tutuşunu nasıl öveceklerini bilemiyorlar. Tayyip Bey ve ekibinin ve yandaşlarının yapmak istedikleri, herkesin ağzında olduğu gibi “rol çalmak” mıdır bilmiyorum. Ama samimi olmadıklarını da düşünüyorum. Samimi olsalardı, başından beri yaptıkları ve hâlâ da yapmakta oldukları, “bağımsızlık” taraftarlarına reva gördükleri muamaleyi sürdürürler miydi?"
"Kamusal alan olan Muhtarlık"dan bile içeri "başörtülüleri" sokmayacaklarını defalarca telaffuz etmiş olanların, eğerki "suçları" Afet hanımın dediği gibiyse ("alternatif arayışı") o halde AKP-RTE Kliğinin yaptığı ve Gazze filosuna katliam saldırısı sonrası ortaya çıkan manzara neticesinde "Tayyip beyin AB’ye ve ABD’ye kafa tutuşunu" övmek bir kenarda dursun hiç değilse "sessizlik" içerisinde karşılamaları gerekirken, "bekara karı boşamak kolay" sözünü hatırlatır (en basitinden "İsraile savaş açılmalı") laflarını yapmamaları gerekmez miydi? ("Koltukda kim oturacak" mücadelesi olduğunun -Ergenekon'un- bir delilidir aslında bu tavırlar.) Kendilerinin "iktidar" oldukları devirde "evet efenim... buyurduğunuz gibi efenim"den başka ne yaptıklarını bir söyleseler, bugün AKP-RTE Kliği'nin yapıp ettiklerine karşı "makul" olarak karşılanabilir söyledikleri "belki"...  
Neymiş bu Gazze Filosu, Vay Be!
Ama öyle değil, ortada bir olay bin komplo teorisi mevcut sayelerinde!
Kimi bunu Alman Gizli servisi ile MİT'in işbirliği halinde yapılmış ve AKP-Almanya işbirliği olduğunu, kimileri İsrail ile AKP'nin, "danışıklı bir dövüş” ile İsrail'in sorunlarını çözmeye yardımcı olacak bir "düşman yaratma operasyonu" olduğunu, kimileri Obama'nın Netenyahu hükümetinden sıkıldığından onu hükümetden düşürmek için ortaya konulmuş bir ABD-AKP işbirliği olduğunu, kimileri geri planda olan İngiltere'nin, geri plandan ileriye geçmek için AKP ile yaptığıı bir ortak çalışma olduğunu, kimileri "eksen kayması"nın açık bir tezahürü dolayısıyla da AKP'nin ABD-İngiltere-İsrail eliyle "gönderilmesinin" işareti olduğunu vs. sayıp döktü.
Bakın mesela İslama karşı duyduğu "his ve duygularını" kitaplarında "copy-past"larla defalarca gösteren Soner Yalçın'ın websitesinde neler yazılmış:
"- AKP, ABD PLANINA UYGUN İLERLİYOR
Dün söylemiştik, bir kez daha yineleyelim:
Davutoğlu’nun 2009’da ABD’ye vaat ettiği gibi “Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır”.
Tayyip Erdoğan, tam 34 kez itiraf ettiği şekilde ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin, yani 24 Müslüman ülkenin sınırlarının değiştirilmesi projesinin hâlâ eş başkanıdır!
AKP; ABD’nin teşvikiyle İran’la uranyum takası anlaşması yapmıştır, ABD’nin teşvikiyle İsrail’le kontrollü gerilim uygulamaktadır, ABD’nin yönlendirmesiyle “Arap karşıtı, İsrail müttefiki” görüntüsüne makyaj yapmaktadır, ABD’nin oluruyla, Diyarbakır’ın merkez olacağı yeni bir Ortadoğu Birliği kurmaktadır!
EKSEN KAYMA YOK, ABD GÜZERGAHINDA YOLA DEVAM
Aslında Hüseyin Çelik bu konuda da çok ciddi bir itirafta bulunuyor. Ve bu politikalarda kıblelerinin ABD ve BOP, akıl hocalarının da CIA teorisyenleri olduğunu ortaya koyuyor. Bakın Çelik, aslında eksenlerinin kaymadığını ne güzel dile getirmiş!
Hüseyin Çelik: “Buna rağmen İsrail bugün makûl, mantıklı bir noktaya gelse Türkiye yine arabuluculuk yapmaya hazır. İsrail ne zaman doğru noktaya gelirse biz onun da yanında yer alırız. Çünkü biz kuvvetlinin haklı değil, haklının kuvvetli olması gerektiği tezini savunuyoruz. Bu İsrail de olabilir, ABD de olabilir. Zaten bugün birilerinin anlamadığı Türk dış politikasının özü de budur. Graham Fuller’in (CIA’nin eski Ortadoğu Masa Şefi) ‘Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ kitabını mutlaka görmüşsünüzdür. Fuller o kitabında Türkiye’nin yeni dış politikasında hangi saiklerin esas olduğunu ifade ediyor”.
Milliyet: “Yani Fuller doğru mu anlamış?”
Hüseyin Çelik: “Bence çok doğru anlamış. Zannedildiği gibi Batı’ya sırtımızı döndük, Batı’dan hayır yok, Ortadoğu’ya dönelim, böyle bir şey yok. AB için sabırla, sonuna kadar, bütün şartları zorlayarak çalışıyoruz, çalışmaya da devam edeceğiz. Ama şunu da söyleyeyim, AB bizim işlerimizi çok kolaylaştırmış olsaydı da biz Afrika’ya yine açılacaktık, Asya’ya, Ortadoğu’ya yine açılacaktık. Tarihi misyonumuza yakışır, 73 milyon nüfuslu, Avrupa’nın 6., dünyanın 17. büyük ekonomisi olan, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip bir Türkiye’nin kendi yapısına uygun bir dış politika yönetmesi gerekir, ki biz de öyle yapıyoruz”.
Son bir alıntı daha yaparak, AKP’nin verili yol haritası üzerinden yolunda devam ettiğini gösterelim. Duayen politikacı Kamran İnan bakın ne diyor:
“Richard Perle Washington’un en ileri gelen liderlerinden biridir, savunma bakanı yardımcısıyken tanımıştım, 2002 yılında ‘Yılın Devlet Adamı’ ödülünü almak için Washington’a gittiğimde, bu vesileyle konuşmuştuk... Demişti ki, “Bizim size güvenimiz İngiltere’ye olan güvenle eşittir. Bizim amacımız sizinle el ele vererek Avrasya ve Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek, sizi bölgenin güç merkezi haline getirmek...Ve bilin ki, biz gelecek sene Irak’ı vuracağız.” Ben bunu geldim sayın hükümete aynen naklettim...” (Vatan Gazetesi, 14 Haziran 2010)"
Neymiş, AKP, G. Fuller'ın buyruğundan başka birşey yapmıyormuş ve aslında ABD ve İsrail'e kafa tutmuyormuş. Bunu hadiseden hemen sonra söylemiş olsaydı bu "oda'lıklar" eyvallah denilebilirdi fakat saymayı unuttum ama galiba 1001. komplo teorileri olduğundan Gazze filosuna saldırı üzerine şu yazdıkları, bunu nasıl eyvallah diyerek kabul edebiliriz ki? Önemli olan da hemen ortaya çıkıyor: Bunlar için mühim olan "olay" değil, olayın yani bir gazetenin dediği üzere DÜNYAYI SARSAN HADİSENİN kimlerle işbirliği içerisinde, "laik, sosyal bir hukuk devleti olan TC"yi "yıkmak" için tasarlandığıdır! (Bu durumda ne demek lazım ki? "Üzüntüden uzak bir seviyede seyrediyoruz" desek bu "yıkılışı", bir mahsuru var mıdır? Olsa bile, kimin umurunda!)
Bir başka husus da şu. Amerikali “neo-con”ların AKP’den ümit kestiklerini, rahatsızlık duyduklarını, Abromovitz-Perle vs.’nin “asker seçeneği” üzerinde lobi yaptıklarından bahsedip, “asker seçeneği”nin ortaya çıkmasına neden olarak gösterdikleri Filistin-İran mevzularını “Perle’nin, Fuller’ın planı” diye “teorilerine” dayanak yapmalarındaki SAÇMALIĞI veya ACZİYETİ görebiliyor musunuz? Neo-con’lar hem AKP’yi “indirmeye” hem de “kahraman” yapmaya çalışıyorlar!!! Nefret ve hırs, işte insanı böylesine REZİL eder.
Her “Olay”a Komplo Diye Koşan Çokbilmişler
Bunun yanında, "amcalarının yeğeni"nin ismini -artık- pek göremediğimiz  (veya “ortak isim”le gördüğümüz diyelim) "Açık İstihbarat" sitesinde şöyle bir yazı:
"-  İHH, (İnsani Yardım Vakfı) ve bu örgütün son günlerde giderek sembollerle donanan, adeta  "misyonerleşen"  lideri Bülent Yıldırım'ın da çok iyi bildiği gibi Mavi Marmara gemisiyle götürülen insani yardım, şimdiye kadar götürülmüş olanların yanında cüzîdir. Oysa, sanki ilk kez Filistin'e insani yardım götürülüyormuş ve Mavi Marmara'nın öncülük ettiği filo bir an önce Gazze kıyılarına ulaşmazsa, Filistinliler toplu halde ölmeye başlayacakmış gibi bir hava yaratıldı.
İHH'nın Başkanı  Bülent Yıldırım, acaba şimdiye kadar İsrail makamlarına, Filistinlilere ulaştırılmak üzere kaç gemi dolusu yardım teslim etti?
Bu yolla gönderilmiş yardımların ve İsrail istihbaratıyla neredeyse rutin hale gelen ilişkilerin  haddini hesabını bilmiyor mu?
Tabii ki biliyor; biliyor ama yine de "ilkmiş gibi" davranıyor. Neden?
Türk ve Ameriikan Devleti'nin bu ortak operasyonunda İHH'ya görev düştü de ondan...
Biz,  başkalarının yaptığı gibi "İHH, Hamas ve  El- Kaide ile işbirliği içindedir" falan demiyoruz. Biz, İHH'nın Türk ve Amerikan Devleti ile işbirliği içinde olduğunu söylüyoruz. Bu "işbirliği" kimi zaman yapılan işin doğası gereği bir işbirliğidir; kimi zaman da Mavi Marmara olayında olduğu gibi devletlerarası  bir operasyonda rol almaktır.
Gazze girişimi ikinci kategoridedir; sivil inisiyatif elbisesi giydirilmiş bir devlet operasyonudur.
ABD'nin, kontrolden çıkan İsrail'i, kendi elini ateşe sokmadan Türkiye'ye dövdürmek istediği kimse için sır değil. Böyle "arkası sağlam" bir İsrail düşmanlığı tabii ki sahipsiz kalmazdı ve  her "hıyarım var" diyene tuzlukla koşturanlar, ihaleyi yine kimselere kaptırmadılar."
Tamam, dedikleri gibi olsun, bir "ortak girişim" olsun, fakat insan "ihtimale açık kapı" bırakmaz mı hiç, böyle -ve gerçekten de!- büyük bir hadisenin KONTROL DIŞINA ÇIKABİLECEĞİ veya çıkartılabileceği veyahut çıkartılabilecek nüveleri barındırdığı ve "işin" aslında "oyun bozma" ve "oyun kurma" noktasında ele alınması gerektiği AŞİKARKEN, "yok bu filanca ile falancanın işi, tü kaka!" denilerek, neredeyse memleketin tamamını, dünya müslümanlarının büyük çoğunluğunu "her "hıyarım var" diyene tuzlukla koşturanlar" sınıfından ENAYİ yerine koyucu (ve sadece bu uslub sebebiyle) BUDALACA BİR UKALALIK içinde yazı yazmanın anlamı nedir? Cevabı, son satırdaki büyük harfle yazılmış üç kelimede!
Ve daha da önemlisi, bir tecessüs, hatta "Mayk Hammer" tipi bir dedektifliğin eseri olan şu cümleler:
"- NOT: İHH yöneticilerine soru: İsrail'in saldırısında ölenler neden genellikle en yaşlılar ve en gençlerden oluşuyor? Komandoların indirme yaptığı noktalara neden İHH'nın tecrübeli elemanları değil de 19 yaşındaki çocuklarla 65 yaşındaki yaşlılar yerleştirildi?  Yaşlılar şehadeti ölümlerin en onurlusu saydıklarından, gençler de idealistlik oldukları ve adanmışlığa yatkınlarından dolayı mı? Açık soralım; böyle bir girişimin amacına ulaşması için şehit mi lazımdı da  o insanların ön saflarda yer almasına göz yumuldu? Örneğin, saldırı anında Bülent Yıldırım ve gemideki diğer İHH yöneticileri neredeydiler?"
Şimdi gemilerin Mısır karasularından Gazzeye giriş yapma niyetinde olup, saldırının milletlerarası sularda (anlaması için şöyle diyelim, Antalya'dan denize açılıp üç saat gittikten sonra mesela) olduğunu, insanların "sabah namazı kılarken" katliama maruz kaldıklarını, gemide haham-rahip-budist bir "armony" olduğunu, bunların da ellerine geçenlerle kendilerine saldıran gemiye çıkmaya çalışan, askerden ziyade "korsan" olanlara hep birlikte mücadele ettiklerini yazsak, bunlara dair anlatımları gazetelerden toparlayıp kendisine sunsak acaba şu yazdıklarından UTANIR MI yoksa "padişahın sol parmakları" gibi "edebli" cümle ve tamlamalarla dolu yazılar yazarak yukarıdaki büyük harfle yazılmış üç kelimeliği yapmaya yine devam mı eder bu "büyük vatanseverler", sizlere bırakıyoruz!
( “Hepimiz Ergenekoncuyuz!” Afet hanım “kişisel hesablaşması”nı bir kenara koyarak düşünmeli:
“Gazze filosu” sadece bir “yardım filosu” mudur? Ayasofya “müze” olarak mı kalmalıdır? Kudüs’de namaz kılmaya “Galiçya redçileri” ne der? “Yaşlı başlı insanların” mahkeme koridorlarında “avrasyacı” denilerek “süründürülmeleri”, acaba, onların avukatlarının “hâkim” oldukları dönemde, delilsiz, mesnedsiz, altı ay önce “takipsizlik kararı” verilmiş bir “dosya”nın tekrar ve hiçbir “ek” olmadan açılarak ama bu sefer “idam” kararı verilmesiyle, yani “men dakka dukka!” ile alakası olabilir mi ve şimdi bu “dinazorlar” hakkında “ayıptır, yazıktır” diye kalem oynatması eğer bir “hak-şinaslık” ise, “eski hâkim şimdi avukat” olanların verdiği “idam” kararı ile onbir-11 senedir zindanda tutulan, “telegram” denilen “zihin kontrolü işkencesi”ne maruz bırakılan Salih Mirzabeyoğlu hakkında “adalet isteyen” bir “makale” kaleme almış mıdır? Bu “dinazorlar” yani “yaşlı başlı insanlar” onun “idam”ına ne demişlerdir? “Sadece Batıya bağımlı olmamak” mıdır “dinazorların suçu”? Memleketi şu güne kadar “deli dumrul” gibi yönetenler, niye sadece “gidici” olduklarını anladıklarında “avrasya seçeneği” üzerinde ve hem de “şantaj” yaparcasına durmaya başladılar? “Kıbrıs bizimdir!” sloganları atan “yaşlı başlı paşaların”, Kıbrıs’la alakalı “bugüne” kadar yaptıkları nedir? Gazze üzerinden “savaş ilanı” isteyen “dinazorların” Filistin’le alakalı yaptığı –İsrail’i ilk tanımak haricinde!-  yaptığı ne vardır? Afet hanım hiç hayatında “orduevi”ne başörtülü olarak girmiş midir? “Atatürk milliyetçiliği”, “atatürkçü dış politika” nedir, ne işe yarar, “Türk’ün Anadoluya hapsedilmesi”nde bir rolü var mıdır? Ergenekon nedir?  “Samimi” olmak ne demektir? Söz nedir, fiil nedir? “Angaje olmak” nedir? “Rezerv” nedir? Veya… Diyelim ki, Afet hanımın dediği gibi “samimi değiller”, ama bu “samimi olmayanların” yaptığı ve insanları –hem ülkemizdeki hem de bölgedeki- birtakım “samimi söz ve fiillere” yönelten-yöneltecek “vukuatlar” eğer “sanal-hayali” değilse, tasavvurumuzda canlandırdığımız “vehim-kuruntular” değilse, basit iç politik malzeme olarak değerlendirmenin dışında-fevkinde bir kıymetlendirme-analize tabi tutulmayı haketmiyor mu ve/veya “zehri bile şifaya tahvil edebilme BÜNYESİ”ne sahibseniz, bu oyunu kim kurarsa kursun, “bozabilme” kabiliyetini elinde bulunduruyorsanız, var mıdır bir mahsuru? Bütün mesele işte galiba bu “bünye” meselesi… Yok olduğundan da, Yeniçeriler gibi “istemezüüükk!” den başka hiçbir kelam sarfedilmiyor, hiçbir fikir serdedilmiyor. Ama “kanaat hasıl oldu” denilerek de insanların “idamına!” karar veriliveriyor! Ve ondan sonra da “yaşlı başlı insanlar” filan!!! Güldürmeyin şimdi bizi! )
“Osmanlı’nın Dönüşü”
Bunlar olurken bir tartışma da Dışişleri Bakanı Davudoğlu'nun "Türk Arab İş Forumu"nda yaptığı"bir gün Mescid-i Aksa’da namaz kılacağız" açıklaması işin tuzu biberi oldu.
Bir kıyametdir koptu gitti elbette. Bunun "eksen kaymasının kanıtı" olmasından tutun da -"Galiçya'da bizim işimiz neydi?" diye soran general eskilerinin avukatı olduklarından, "kanları aynı" yani-, "Arabların sorunundan bize ne?" demeye kadar envai çeşit "ukalalıklar" ve elbette "küstahlıklar" sergileniverdi birden; ama en bayağısı, adı "akif dedi"ye çıkan, (hakkında kabartay asıllı bir mankenle görüntüleri olduğu dedikodusu da bulunan) Akif Beki'nin (ki, Erdoğan'ı "Mesih" olarak da ilan edivermişti malum birara) yazdıklarıydı.
Bunu hemen Erdoğan'ın Davudoğlu'nu "harcama harekâtı" olarak görenler çıktı, bir de bunları "Doğan Media"da yazınca, -bütün Gazze "operasyonu" birdenbire- "Almanya-AKP operasyonu" olarak "tanımlanmaya", kurgulanmaya başladı! Niye? Doğan Media'nın ortağı Alman ya!!!
Fransız "Reno" arabalarını bilirsiniz; gerçekten de Fransızdır, II. Dünya Harbinin bitimine kadar ama!
Sonra?
"Fırınlarda yakılan... sabun yapılan..." Yahudilerin o "mazlumiyetleri"ni yoketmek, bir nevi "savaş tazminatı" vermek için, harb sonrasında bu firma Yahudilere verilmiş, esas sahibleri olan Fransız "Kralcı-Milliyetçisi" olanlar da –ki Vichy hükümetinden yanadırlar- kovulmuşlardı; şimdi Doğan Media'nın ortağının durumu da böyle! O şirketin kuruluşuna bir bakın, hangi "din"den olduğuna bakın ve arkasında Almanya mı yoksa KASKATI BİR SİYONİST Mİ yani İsrail mi olduğuna karar verin! (Davudoğlu'na "dur!" diyen o zaman kim oluyor?)
Davudoğlu'nun "Kudüs'de namaz" meselesine dönersek, Gazze filosundan sonra bu sözler "büyük sözler"dir ve aslında altının da doldurulması yoksa bir kaşık suda boğulacak sözlerdir. Ama buna "Ergenekon teorisyenleri"nin niye karşı çıktıklarını anlamak da mümkün değildir!
Onlar değil midir ki, hatta websitelerinin "islamcıların" arasında da yayarak "gündem oluşturmaya" çalıştıkları "Ayasofya Derneği"ni kurup, CAMİİ OLARAK AÇILMASI için kampanya düzenleyenler? Kimlerdi bunlar? Hepsi “Ergenekon”da yargılanan, Muammer Karabulut, Sevgi Erenol, Ergün Poyraz! 
Hayal edelim.
1948'de ABD zoruyla ortadoğunun göbeğine yerleştirilen "sion yıldızı"nın mukabili olarak Anadolunun kalbine bir “Selçuklu Yıldızı” yerleştirin (veya alın "mühr-ü süleyman"ı onu) ve alt ayaklarına bakın, nerededir? Ortadoğuyu kaplar!
Buna "HAYAT SAHASI" da diyebilirsiniz; aynı şey İsrail içinde geçerlidir, onun da ayakları "Fırat-dicle"dedir, "hayat sahası"dır, onun için de devamlı teyakkuzdadır ve bakanlarından birinin dediği gibi "İsrail'in dış politikası yoktur, savunma politikası vardır"; devletler "öpücük dağıtarak" -ister fiili ister nüfuz sahalarını- genişletmediklerine göre de İsrail'in "hayat sahası"nı "tarzınca" ayarlaması ne kadar tabii ise, Türkiyenin de, şimdiye kadar ortaya konulmuş bulunan "yurtta sulh dünyada sulh" gibi hiçbir halta yaramaz bir bir politikadan uzaklaştığını "net" olarak ortaya koyan "Gazze açılımı" ve "Kudüsde namaz randevusu" da o kadar tabiidir! "Ayasofya dernekçileri"nin bu duruma hışımla yanaşmaları işte bu bakımdan garib!
Ayasofya ile Kudüs'ün "kaderi" BİRDİR aslında; ve "aslında" belki de "Ayasofya dernekçileri", sırf AKP karşıtlığı için kurdukları bu derneğin arzu etmedikleri noktalara çekilebileceklerini gördüklerinden, karşı çıkmaları anormal karşılanacak işle meşgul oluyorlar.
Niye "kaderleri bir"?
Lozan’la Hesaplaşma
Mesele, İngiltere'nin, hadi "emperyalistlerin" diyelim, I. Dünya Harbindeki niyetleri ile  başlar; "hasta adam"ın mirasının "PAYLAŞIM SAVAŞI"dır bu savaş... Mesele uzun ve çetrefillidir, "TÜRK'ÜN ANADOLUYA HAPSEDİLMESİDİR" işin aslı; "Galiçyada ne işimiz vardı?" diyenlerin "öncülleri" ile sonradan en yüksek makamlardan birine seçilerek ödüllendirilen Hahambaşı Hayim Naum'un (oğlu da Koç'ların ortağıdır) "arabuluculuğu" başlamış ve Lozan'a gidenlere "Batı Trakya için laf yapmayın, Musul için kavgaya değmez, imzayı basın gelin!" emri verilmiş, Hilafetin kaldırılması karşılığında "anadolu kıtası" teslim edilmiş ama geride kalan –toprakları "en küçük mikyasta" temsil eden- Misak-ı Milli yere çalınarak, anadolunun "hayat sahası" olan Ortadoğu kelimenin tam anlamiyle İNGİLİZLERE TERKEDİLMİŞTİR!
Onun için, mesela Kıbrıs'da, 1950'lere kadar, Menderese'e kadar, oradaki adaletsizlik ve eşitsizlikten bahseden Türklere, Ankaranın en tepe noktalarından, "gürültü çıkarmayın, oturun oturduğunuz yerde, istemiyorsanız eğer, gelin buraya!" denmesi hatırlardayken, ortadoğulunun ZİHNİNDE çok önemli bir "şifre" haline gelmiş bulunan "KUDÜSDE NAMAZ RANDEVUSU"nun, çeşitli "çıkar ayrılıkları" nedeniyle "Arablarca tutulamayan söz" haline gelmesine bir sed çekici ve Arabların, bilhassa Filistinlilerin zihninde "Osmanlının dönüşü" gibi algılanmaya yolaçan Davudoğlu'nun sözleri "son nokta"dır, işin    ciddiyetini" vurgulamaktadır ve aslında ŞEREF SÖZÜDÜR!
Dışişleri'nin, Bakan'ın bu sözünün anlamını soran bir gazeteciye verdiği, "bir gün Filistin devleti kurulduğunda, Arab liderlerinin özgürce Filistin devletinin başkenti olarak Kudüs’e giderek el-Aksa’ya gidebileceği" açıklaması, durumun "ciddiyetini" ve "şeref sözü"nün ağırlığını ortaya koymaya yeter de artar bile!
"- Hatta (yahudi) sürgün(ünün) tek altın çağı İspanyada kurulan Endülüs emevileri dönemiydi. Avrupa ülkelerinin çoğu onlara kapılarını kaparken Osmanlı Devleti herzaman kapılarını açmıştı. Hitler'in gaz odalarında korkunç doruğuna varan upuzun yahudi kıyımı dizisi İslam dünyası tarafından değil, hep Avrupanın hristiyan ülkelerince sürdürülmüştü. dolayısıyla ,işlenen cinayetlerin yükü, bize değil bu uluslara yüklenmelidir diye itiraz ediyordu Araplar. Ayrıca yediyüz yıl süren kesintisiz bir hakimiyet yahudilerin toprakalarına sahip çıkmak için ortaya attıkları uzak tarihi bağlardan çok daha yerinde bir hak gibi geliyordu onlara. (…)
Dışişleri Bakanı Balfour'un vaadi de onların gözünde SU KATILMADIK BİR EMPERYALİST DAVRANIŞIYDI. İngiltere en ufak bir hak sahibi buunmadığı toprakların geleceğini ipotek ediyordu; o sıra yerel halkın yüzde doksan ikisini (%92) meydana getiren Araplara keyfi bir karar kabul ettiriyordu. (Araplar) Herhangi bir paylaştırmaya amansızca karşı çıkıyor, bu kez yahudiler tarafından kabul edilemeyecek bir çözüm öneriyorlardı: Yahudilerin Araplarla eşit haklarla sahip olacağı ama azınlıkta kalacağı tek bir Arap devletinin kuruluşu!
Siyasal ve ekonomik hırsları yüzünden Filistin serüvenine sürüklenen İngiltere, birbiriyle çelişen taahhüdlerin tuzağına düşmüştü. araplarla dostluk bağlarının koparmamak için (Yahudilere) 1917'de vaad ettiği ulusal yuvanın girişini Hitler kıyımından kurtulanlara yasaklamakta direniyor, böylece Filistindeki yahudi topluluğuyla büyük bir ihtilafa düşmüş oluyordu. Haklı ve devamlı bir barış sağlamayınca da İngiltere sorumluluklarını Birleşmiş Milletler örgütüne yıkmış bulunuyordu."
Filistin'de "İsrail"in kuruluşunun "kabaca" anlatımı budur; kuruluşu ilanı ile birlikte çevre ülkelerin "savaş ilan ettikleri" İsrail'e karşı "Kudüsde randevu" vermelerini ama bunu asla başaramamalarının sebebi olarak, tutamayacakları sözleri ve budalaca menfaat çatışmalarını göstermek gerekir.
Misal, 1948'de, "tek gayesinin "ordularının" başında Kudüse girerken şehid olmak" olduğunu açıklayan Suudi kralı Faysal'ın, o dönemde ordusu yoktur!
Türkiye'nin İsraili ilk tanıyan, daha 30 küsur sene önce sınıları içerisinde bulunan topraklardaki "duruma" karşı "böyle bir kayıtsızlık" içinde bulunan ülke (redd-i mirasçı!) konumundan, "aktif" hale geçmesinin oralardaki yansımasını iyi düşünmek gerekir.
Bunun yanında, "dernekçi Ayasofyacılar"ın niye kızgın olduklarını da buradan görmek gerekir. Dikkat ederseniz, "filistin-kudüs meselesi", I. Dünya Harbinin "neden-sonucu"dur; Dışişleri'nin Bakan'ın yaptığı açıklamaya yaptığı açıklama, "BAŞKENTİ KUDÜS OLAN FİLİSTİN DEVLETİ" diyor, o halde de soruyoruz, BM'nin hangi kararında bu var? BM devamlı olarak Filistin'i ikiye bölmeyi ve Kudüs'ü de “paylaşılmış” ve "denetimli bölge" yapmayı açıklamıştır; Davudoğlu'nun bu açıklaması ise, bunu REDDETMEKTEDİR! (BM’nin Doğu Kudüs’ü Filistin’e verdiğini biliyoruz 1948’de ama buna rağmen bunu söylüyoruz.)
Kudüs'ün kaderiyle Ayasofya’nın kaderi birdir, dedik.
Çünki ikisinin de mevcut durumu, harbin akabinde ortaya çıkmıştır! Biz, "dernekçi ayasofyacılar"ın "camii yapılsın" isteğine de varız, Kudüs'de "randevulaşmaya" da! Biliyoruz ki, bunların ikisi de LOZANLA HESAPLAŞMA, onu layık olduğu yere göndermenin  politik hamleleridir; bu sözleri söyleyenler, anlamın bu olduğunu bilsinler veya bilmesinler, durum budur! Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle, “Ayasofyanun müze kararı kaldırılsın, camii yapılsın”, ardından da isterlerse cami-kilise yapsınlar; çünki, bu karar, BAĞIMSIZ OLARAK ALINMIŞ bir karar olacaktır, devletin Lozan prangasını attığının ve bağımsız bir devlet olduğunun işareti olacaktır!
Lozan…
Anadolunun ayaklarındaki bağdır. Taraflardan kimsenin artık “takmadığı” bir andlaşmadır; “TC Kurucu Andlaşması”dır. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ile dövizleşen, anadoluyu, “müslüman türk”ü “bağlayan”, yüzyılın başında hür biçimde dolaşabildikleri topraklara “ilgisini” bile yasaklayan bir andlaşmadır. Ayasofya’yı “müze” yapan, Kudüs’ü “bölen”, Filistin’in bugününü hazırlayan, ortadoğuyu “kabile devletlerine ve kavgalarına” sokan andlaşmadır.
Bunu YIKMANIN ve “ŞEREF SÖZÜNÜ” anlamlı ve gerçekçi hale getirebilmenin iki pratik yolu mevcut:
Birincisi, üzerinde “müze” damgası olmasına rağmen, “devlet erkanı”nın bir Cuma günü namazı Ayasofya’da kılmaları; bu “oyun bozan”lıktır!
İkincisi, Davudoğlu’nun, -teknik altyapısını nasıl hazırlar, “onlar bilirler”- Hamas’ın, el-Fetih’in liderleri ve Filistin uleması ile birarada herhangi bir namazı veya Davudoğlu’nun ve “erkan”ın HER CUMA NAMAZINI Mescid-i aksa’da eda etmeleri, bu da “oyun kurma”dır!
Semboller üzerinden “taşları devirerek” mesajları vermek, “politikadır.
” Bu “semboller” ise, AYASOFYA VE KUDÜS’DE KIYAM-NAMAZ’DIR! “Lozan’ı tanımıyoruz” demenin; “oyun içinde oyun kurma”nın, “madem ‘haritalar yeniden çizilecek’ dediniz, işte 1915’de, kaldığımız yerden YENİDEN çiziyoruz” demenin, SAHTE Mİ-LAFTA MI, GERÇEK Mİ BÜYÜK DOĞUCU OLDUKLARINI göstermenin; “Ol”acaklarını veya “Öl”eceklerini göstermenin; tarihe “emperyalist uşağı” olarak mı “emperyalist aletlerle emperyalistleri kitleyenler” mi olarak geçmenin yolu budur!
Ayasofya’nın ve Kudüs’ün zincirlerini kır!
Tersinde ise ağaçlardan bir ağaç, sicimlerden bir sicim beğen!
 

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Kullanıcı Girişi

  • تسجيل دخول
  • سجل الآن
    Registration
    *
    *
    *
    *
    *
    Fields marked with an asterisk (*) are required.
  • Site İçi Arama

  • Search
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 144 زائر متصل

    Furkan Dergisi -Arşiv-

    Esatir ve Mitoloji
    Salih Mirzabeyoğlu'nun 56. Eseri Esatir ve Mitoloji "Güneş ve Ay"
    Reklam
    Furkan
    Furkan Dergisi Forum hizmete girmiştir.. http://www.forum.yenifurkan.com
    Reklam