19 Mayis 2012 Cumartesi - 04:09:40
Furkan Meclisi Sohbetleri PDF طباعة إرسال إلى صديق
الكاتب furkan   
السبت, 12 نوفمبر 2011 19:51

                       

―Arab Baharı’ndan sonra Batı’da da bir bahar başlıyor sanki. Hâdiselerin seyri hangi yöne doğrudur?

 

―Meselenin Arab’ı, Acem’i kalmadı. Yunanistan’ın hâli ortada. O’nun tetikleyeceği hâdiselerin önüne kim nasıl geçecek! Bu noktaya gelinceye kadar kontrol edilememiş hâdiseler, bundan sonra hangi akıl ve güçle kontrol altına alınacak? Kaldı ki, panikleri her gün biraz daha artıyor… Yunanistan her gün biraz daha şaşırtıyor ve korkutuyor Batıyı. Başbakanları Yorgo Papandreu, Sarkosy ve Merkel’e verdiği sözlerin aksine, birdenbire referanduma gideceğim deyiverince ortalık karıştı. Adamı acilen G-20 toplantısına çağırdılar. Artık orada ne oldu bilmiyoruz.

― Ne olmuş olabilir?

 

― Basından takib ettiğimiz kadarıyla, karşılanması soğuk olmuş bir kere… İçeride de tehdit mi ettiler bilemiyoruz. Adam toplantıdan çıkınca referandumdan vazgeçtiğini söyledi. Aslında dikkat edilmesi gereken ne biliyor musunuz?

―Nedir?

 

―Papendreu o kadar akılsız bir adam değil. Sarkosy ve Merkel’le konuşurken de hâliyle bir ülkenin başbakanı olarak konuşuyor. Ülkesinin menfaatlerini gözönünde bulunduruyor. Fakat bir yandan da tuhaf bir sıkışmışlık içinde… Ülkesini kurtarabilmek için muhatabları karşısında âciz görüntüler sergiliyor; bütün bunları herhâlde ülkesi için katlanması gereken şeyler olarak görüyor. Diğer yandan bu fedakârlıklarını, gayretlerini alt-üst eden bir psikoloji yaşanıyor ülkesinde. Yunanlılar  Batılılar’ın kendilerini çok fazla aşağıladıklarını iddia ediyorlar; haklılar! Papandreu  bu durumu da dikkate almak zorunda olduğundan iki arada bir derede kalıyor… Şaşkınlığı da bundan. Ve, bu şaşkınlığı, ülkeyi her geçen gün daha kötü duruma düşürüyor…

―Peki bu gidişat nereye varır?

 

―Batı çok tehlikeli bir badireye girdi. Mesele sadece Yunanlılar’ın meselesi değil. Çöken kapitalist sistem tüm Batı’yı ve ABD’yi ciddi ciddi düşünmeye sevketti. Böyle bir şey olmasaydı, hiç şübheniz olmasın, Yunanistan’a bir tekme atıp yollarına devam ederlerdi.

―Ama göbekten bağlılar!

 

―Evet, Yunanistan’ın yarı borcunu boşuna silmediler. Bir de kredi verdiler, ama kemer sıktırıp verdiklerini alabilmeyi umud ediyorlar. Bunları yaparken de Yunan halkını rencide ediyorlar.

―Yunan halkı da bir bakıma bunu hak etmedi mi?

 

―Evet etti. Keyfe öylesine alışmışlar ki, yöneticilerin habire Batı’dan kredi çekip ülkeyi batıracaklarına dönüp bakmadılar bile. Böyle bir ihtimâli dikkate almadılar. Nasıl olsa keyifleri yerinde.

―Şimdi de zıvanadan çıkıp, yakıp yıkıyorlar ortalığı.

 

―Kendilerini çaresiz hissediyorlar. Yapmaları

istenen fedakârlıkta öyle az-boz değil. Bayağı canlarını yakacak cinsten.

―Öyle anlaşılıyor ki, çıkış yolu yok gibi.

 

―Yok. Bu ateş topyekûn Batı’yı saracak. Sistemin iflas ettiğini  kendileri söylemeye başladılar. Hatta hiç olmayacak şeyler de söylüyorlar.

―Ne gibi?

 

―Savaş meselâ… Bir İngiliz gazetesi senaryoyu bile yazdı. 2017’de Avrupa birbirini boğazlayacak diyor… Gerçi bunları tahmin edebilmek için kâhin olmak gerekmiyor. Biraz ferasetle bakan birçok şeyi görebilir.

 

Müslüman olmuş bir Amerikalı Hanım bilginin söylediği şu sözler aslında her şeyi açık ediyor: «Batı medeniyetinin kötülüğü tesadüfi değildir;  yahut ASIL PRENSİBLERİNE göre yaşamakta kusur eden, sırf BEŞER ZAAFINDAN DA ileri gelmiş değildir… Eksik olan, bizzat ASIL PRENSİBLERİDİR; Batı medeniyeti, teoride de pratikte de kötüdür.»

―Mutlak Fikir olmayınca, hâliyle çıkış noktasında gömleğin ilk düğmesini yanlış düğmelemek zorundasınız. Böyle olunca da, yolculuğunuz boyunca bu yanlışı devam ettirirsiniz. Ama, ortada bir iş, bir faaliyet olduğundan, yanlışınızı görmekte zorlanırsınız. Mesele ne güzel gidiyor işte. Kaldı ki, bir de saatiniz HAZ’za ayarlıysa, yanlışı görmeniz mümkün değil!

 

―Tabiî ki. Amerikalı Hanım bunu ifade ediyor aslında. Çıkış noktasında hatalıdırlar diyor, eksik olan Asıl Prensibler, diyor. Çıkış noktası doğru olsa, yol kazaları bir şekilde bertaraf edilebilir. Batı’nın böyle bir şansı olmadığı için, en rahat ve gelişmiş dönemlerinde, yanlışın şeklini sömürgecilik yaparak gösterdiler. Yani, Mutlak Fikir’den yoksunluk kalbî boşluk doğurdu ve bu tatminsizlik kötülüğün vesilesi oldu. Bizim gibi ülkelerin yarım aydınlarını kafakola almasalardı, hâkimiyetleri bu kadar da sürmezdi. Kültür emperyalizmini iyi becerdiler.

―Hâlâ bunun zorluğunu çekiyoruz herhâlde.

 

―Bu zorluk olmasaydı, Batı’nın bugün içine düştüğü durum daha net anlaşılırdı. Bu yarım aydın köleler hâlâ kalemlerini diplomasinin ince diline(!) kiraya vermekten vazgeçmiş değiller. Hâlâ manevra kabiliyetleri var. Var ama, bu sadece yıkımın biraz gecikmesine sebeb oluyor, yıkımı durduramazlar!

―Peki!.. Libya’ya gelelim. Daha doğrusu Kaddafi’nin öldürülmesi vesilesiyle meseleye bir bakalım. Kaddafi vahşice öldürüldü, “çapulcular, hayvanlar” şeklinde tepki verenler olduğu kadar, “oh olsuna” getirenler de oldu. Nedir mesele?

 

―Salih Mirzabeyoğlu bir şiirinde şöyle diyor; “Hani o dağ gibi insanlar/ Nasıl doğdu bu fareler?” … Savaşında bir vicdanı var, bir üslûbu var. Adamı ele geçirdin; anladık yendin. Alırsın, sorgularsın, asarsın vs… Dünyanın gözü önünde hayvanlar gibi tepinerek, intikam şehvetini son haddine vardırmanın ne âlemi var?.. Nasıl doğdu bu fareler’in cevabını bulmak lâzım.

―Diğer yandan Kaddafi’nin de halkına fareler demesi?..

 

―E hâliyle yukarıdaki mısra’nın hasrına Kaddafi de giriyor. Dünyaya sesleniyorsun kendi halkın için; bunlar faredir! Bunu yapan adamın da, “Nasıl doğdu bu fareler” faslında yeri var hâliyle. Sen bir devlet adamısın. İsyan eden ‘üç beş çapulcu’ bile olsa (ki öyle olmadığı âşikardı), sen dünya medyasına seslendiriyorsun bunu. Ayıb denen, edeb denen, akıl denen, izan denen bir şey var değil mi? İşte Çakal Carlos’un söyledikleri; Fransızlar şaşkın diyor.  Biz 300 milyon doları Libya’ya şeriat gelsin diye mi harcadık diye hayıflandıklarını söylüyor Siyonistlerin.

―Yani, ne olursa oluyor, gelenin ne olduğu belli oluyor öyle mi?

 

―Evet öyle… Bu sebeble önümüze bakmalıyız. Bunu vefasızlık mânâsında anlamamak lâzım. Kaldı ki, Libya hâdisesinin temeline inersek hiçte vefasızlık olmadığını görürüz; Üstad Necib Fazıl Kaddafi için ne diyordu; mekteb kaçkını… İslâm ülkelerini tahlil ederken Kaddafi’nin Sosyalist İslâm cemahiriyyesini tasvîf ederken söylüyordu bunu. Baştan başa İslâm âleminin perişanlığını anlatırken.

―O hâlde bütün bu rejimlerin yıkılması, olması gerekene açılan bir kapıdır diyebiliriz.

 

―Olan bu zaten. Hâdisenin bütünü görünmeyince, aman oradan üç kuruş zarar ettim, buradan beş kuruş kâr ettim durumu oluşuyor. Sahadaki molozların içinde kıymetli eşya görmekte mümkün, ama bu, muhteşem mimarînin kurulması için molozların kaldırılmamasını gerektirmiyor! Bu sebeble vefasızlık mânâsına gelen bir şey söylemediğimizi belirtiyoruz. Molozların içinde mücevher ihtimâli var diye, “Ah Libya vah Kaddafi” nakaratlarıyla molozların kaldırılmasına engel olmaya çalışmamalıyız… Şimdi de aynı şeyler Suriye için yapılıyor. Yok Filistin’in koruyucusuymuş, İsrail’in önünde büyük setmiş falan… Bu adamlar madem Filistinli Müslümanları koruyorlardı da, neden Hama ve Humus’ta binlerce insanı öldürdüler? İhvan-ı Müslimin’in elemanlarıydı onlar… Hamas da öyle… Birini korurum, diğerini öldürürüm; neden?

―Biri uzakta, istismarı daha kolay. Diğeri kendi içinde, ipler elden kaçarsa sonları olur diyedir herhâlde!

 

―Herhâlde! Bunu anlamayacak ne var! Batı karıştırıyormuş orayı, ABD parmağı varmış. Mış, mış… Adamların oyun kuracak hâlleri mi kalmış. Öyle olsaydı, 300 milyon doları Libya’ya Şeriat gelsin diye mi harcadık  serzenişlerinde bulunmazlardı… Kaldı ki, Carlos’un bu düşüncesi bugün için yanlış  olsa bile, gelecekte bundan başka ne olabilir ki?.. On milyonluk Yunanistan belâ olmuş başlarına, onu bile çözemiyorlar. ABD Irak’tan askerlerini çekiyor, Afganistan’da neredeyse Taliban’a, “Ne olur barış yapalım” diye yalvaracak.

 

Peki şöyle bir şey denilemez mi; ABD Ortaasya’da güç oluşturmak için çekiliyor, geleceğin dünyası Ortaasya’da kurulacak, bunu anladılar, bu sebeble geri çekilme operasyonlarına hız veriyorlar.

 

―Kısmen doğru. Fakat dünyanın dengesinin kurulduğu yer Ortadoğu’dur, bu niyetlerle Ortadoğu’dan ayrılmak aptallıktır… Yenildikleri için ayrılıyorlar , kaldı ki, tümüyle de ayrılmaları mümkün değil. Ama, çekildikleri kadarını tahlil ettiğimizde RİCAT’la karşılaşıyoruz. Resmen kaçıyorlar… Ortaasya’da hâliyle yaptıkları ciddi fizibiliteler sonucu yerleşmek zorunda, sömürmek sorunda oldukları bir bölge. Tabiî güçleri yeterse. Entelektüelleri, Batı’nın bu badireden çıkamayacağını söylüyor; sistemin çöküşüne alternatif hiçbir düşünce üretemiyorlar, bu hâlleriyle eskiye nazaran ne kadar başarılı olabilirler?

―Bizim yapmamız gereken?

 

―Önce var gücümüzle bu çöküşün gerçek ve hakikat olduğunu gösterme gayretimizi artırmalıyız. Propaganda güçlerini bitirmeliyiz. Bir yandan da, yıkılmakta olanın yerine gelecek olanın, insanlar nazarında anlaşılır şekilde ortaya konulması gerekiyor. Bu bir yönüyle Entelektüel bir çabadır, diğer yönüyle avama hitab şeklindedir. Hani Said-i Nursî Hazretleri buyuruyor ya; “Halkın aklı gözündedir, gördüğüne inanır”…

―Kolay olmasa gerek?

 

―Herhalde! Madde ve mânâda fevkalâde tasarruf gerekiyor.  En ince noktalara kadar Nüans’ları ayırtedebilmek gerekiyor vs… İç’e doğru derinliğin getirdiği kazanç, dışa doğru zaferin kazanılmasına sebeb olur. Bu sebeble, zâhir-bâtın birlikteliğinden kopmadan her alanda tasarruf hakkı… Bunu başarabilirsek, nehir’in denize tabiî akışı sağlanmış olur. Diyalektiğimizin temel esprileri hep bu himmete dairdir; idrak etmeye çalışmalıyız.

―PKK, KCK meselesine bakalım! Neler oluyor?  Bu sefer sanki köklü bir yatırım sözkonusu!

 

―Her alanda şartlar değişiyor… Bu, yeni bir dünyanın habercisi. Kemalistlerin kan kaybetmesi PKK meselesinin de değişmesine sebeb oluyor… Tabiî PKK öyle hemen tasfiye edilecek bir örgüt değil. Ama öyle görünüyor ki, bu konuda Batı PKK aleyhine zaaf göstermeye başladı… Kürt meselesini tartışmadan değerlendirirsek, Kürtçülerin durumunun  zor olduğunu söyleyebiliriz… Bugüne kadar yaşamadıkları bir şey yaşıyorlar ve kimse; bunları daha önce çok yaşadık, bundan bir numara çıkmaz, diyemiyor. Diyen birkaç kişi de mücerret AKP düşmanlığı uğruna diyor.

 

Türkiye, Batı’ya rest çekebilme kabiliyetini artırdıkça bu mesele böyle gelişmeye devam eder. Ekstra bir yol kazası olmazsa PKK’nın, büyük darbelerle, çökertilmese bile sendeletileceği , travma geçirmesine sebeb olacağı açık. Bugün çok net anlamaya başladık ki, Türk Ordusu bugüne kadar kazanmak için hiç de hevesli davranmıyormuş. Onların işleri güçleri iktidarları hırpalamak,  kendi saltanatlarının garantisini sürdürmekmiş. Bu sebeble PKK mevzuu işlerine bile geliyormuş; bunları bugün daha iyi anlıyoruz.

―Bu arada Batı bir sıkışmışlık yaşar mı PKK üzerinden?

 

―Yaşayacak gibi görünüyor. PKK Batı’da çok güçlü; Almanya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerden yaygın faaliyet gösterebiliyor… Türkiye’nin eli güçlendikçe, resmî devlet politikalarını daha fazla ön plana çıkarmak zorunda kalacak Batılılar.  Bu da köklerini iyice salmış PKK’yla başlarının belaya girmesi mânâsına gelir. Tabiî bu süreç ne şekilde gelişir bilemeyiz; zaman gösterecek. Fakat, gerçek olan şu ki, PKK Batı’nın canını sıkacak. Bu can sıkıntısının belirli safhalarında  ortaya çıkacak gizli kapaklı işlerin öğrenilmesinde enteresan gelişmelere sebeb olabilir; bekleyip göreceğiz.

―Bizim açımızdan kayıp-kazanç durumu?

 

―Biraz önce de söyledim, hâdiselerin seyrine dikkat edebilirsek ve de gerekli ferâseti gösterebilirsek ve de nefsani davranışlarımızı bir kenara bırakarak doğru tahliller yapabilirsek, sadece kazanç var. Yapamazsak, ya kârdan zarar, ya da büsbütün zarar. Fakat işin bir de başka bir hakîkat yüzü var, meseleyi husûsiyetten çıkarıp umûmiyete şâmil kılarsak, her halükârda tek seçenek KAZANÇTIR! Çünkü, vakti gelmiş olan doğumun engellenmesi mümkün değildir. Mesele, bu doğuma kim ne kadar katkıda bulunacak! Allah nurunu tamamlıyor, bu belli; ne kadar vesîle olacağımıza bakalım. Sıdk ile bu niyetimizi muhafaza etmemiz kazanmamız için yeterlidir.

―İsrail hâdiselerin neresinde? Psikolojisi ne?

 

―İlginç zamanlamalar sözkonusu oluyor… Mavi Marmara’dan bu yana moralinin bozuk olduğunu herkes görüyor. Batı’nın durumu da İsrail’in  hızla aleyhine gelişen bir şekilde devam ediyor… Halkının  hak arama mücadelesi, Siyonist yapının böylesine  psikolojik sıkıntı içindeyken başlaması ilginç bir zamanlama. Dikkat edilirse Batı’da da ABD’de de bu tür ilginç zamanlamaların olduğu görülür. Belki de normaldir, çöküşün gereği olarak yaşanan hâdiseler sebebiyledir de bize ilginç geliyordur. Bilemiyorum. Fakat her hâlükârda ilginç. İsrail’in dünyaya yaydığı sağlam demokrasi imajı, halkının refah ve mutluluğu bir anda yerle bir oluyor ve bizim buna şahid olmamız hâliyle şaşırtıcı oluyor…

―Rumlarla yapıp ettikleri?

 

―Türkiye’den  yedikleri darbenin telâşıyla âni bir manevraya giriştiler… Fakat bu girişimlerini çok yeni zannetmemek lâzım. Siyonistler birçok alternatifi daima masanın üzerinde bulundururlar. Rumlar mevzuunda da böyle oldu. Ama, böyle bir şey olsun istemezlerdi. Türkiye gibi bir partnerin Ortadoğu’da İsrail’in yanında olması tabiî ki ilk tercihleridir. Bu fırsatı kaçırıyor olmaları  bir hayli tedirgin edici. Bu sebeble hem acele edip yeni politikalarını  üretmeye çalışıyorlar, hem de geleceğe dair  korkuları artıyor… ABD’nin koşulsuz desteği sürmekle birlikte, gittikçe kan kaybetmesi,  İsrail için ölümcül sonuçlara sebeb olabilir. İşte Filistin’in durumu. ABD’nin bütün çabalarına rağmen Filistin’i destekleyen devlet sayısı çığ gibi büyüdü.

―Her alanda belirgin gerileme hissediliyor!

 

―Her alanda. Bu sebeble bazen zamanlamalar ilginç geliyor bize… Çok hızlı bir çöküş sözkonusu. Bu telâş bir çılgınlığa da sebeb olabilir. Son zamanlarda İran topun ağzında. Hâlbuki ABD ve çırakları Şiî İran’ı Sünnî dünyanın  göbeğinde ne büyük fitne muhalefeti olduğunu biliyor. Bu sebeble onların ciddi darbeler yemesi kendi menfaatlerine olmaz. Fakat diğer yandan da, Türkiye’nin İran üzerinden farklı işler yaptığını da görüyorlar, İran’la iyi geçinen bir Türkiye Batı’nın işine gelmiyor. Bu sebeble İran üzerinden farklı düşüncelere yönelmiş olabilirler. İşte, Suudi büyükelçisinin ABD’de öldürülme teşebbüsü hikâyesi.  Nükleerlerin daha fazla üzerine gidiliyor olması vs… Nasıl düşünürler bilmiyoruz ama, Ortadoğu’da  bir çılgınlığa gidecekler gibi görünüyor. Çünkü alternatifleri azaldı. O olmazsa bu, bu olmazsa şu,  durumundan tek seçeneklere düştüler. Bu ciddi şekilde kayaya tosladıklarının alameti.  Buna rağmen yapacakları her hamle, içinde bulundukları duruma nazaran, daha çok batmalarına sebeb olacak. Bundan kuşku yok. Yani anlayacağımız, ocak fena kızıştı.

―İran mevzuunda tuhaf bir durum hissediyor musunuz?

 

―Evet. Batılılar için mesele İran meselesi olmaktan çıkıp Türkiye meselesi hâline geldi. Bugüne kadar İran’a saldırmadılar. Şimdi eskiye nazaran daha zayıflar, ekonomilerinin durumu ortada, sosyal kargaşa hızla artıyor vs…  Neden bu kadar iştahları kabardı İran’a karşı?..

―Neden?

 

―Çünkü İran,  öteden beri saldırılabilir olarak lânse edilmiş bir ülke. Ama, saldırılması gereken değil. Nçin? Biraz önce söylediğimiz gibi, Şii-Sünnî ayrımında temel fitneye malzeme durumu  sözkonusu. Böyle bir fitneye baş olan İran’ı  aradan çıkarmaları aptalca olur. Ama, onun üzerinden giderek  ciddi bir kargaşa çıkarıp Türkiye’yi bir şekilde hizaya getirmeleri ihtimâli mevcut. Bunu deneyebilirler. Şayet İran’a saldırmazlarsa, ya riskin büyüklüğündendir, yani sonrasında çıkacak risklerden bahsediyorum, Irak’ta, Afganistan’da olduğu gibi. Ya da,  eski hesablarından vazgeçme niyetinde olmalarındandır. Fakat öyle görünüyor ki, Türkiye’nin gidişatını durdurabilmek için İran-Şiî faktörünü biraz zedelemekten çekinmeyecekler. Şâyet ciddi bir blöf içinde değillerse.

―Böyle bir ihtimâlde var mı sizce?

 

―Var. Bunca sıkışmışlık içindeki Batı’nın yapacağı her ciddi hamlenin  kendilerine büyük zararlar vereceği açık. Bunu bilmelerine rağmen teşebbüs etmeleri aptalca olur. Bu sebeble ciddi bir blöf  teşebbüsüyle bazı şeyleri aşmayı deniyor olabilirler… Veya; nasıl olsa tepetakla gidiyoruz, bir kumar daha oynayalım da bir taşla iki kuş vuralım diyebilirler.

―Yani?

 

―Yani, İran’a saldırıp, Türkiye’nin mevcut konsantrasyonunu bozmak… Ortadoğu’yu  yeniden alevlendirip manevra güçleri için avantaj  kazanmak. Ne kadar menfaatlerine olur bilemeyiz… Gazete haberlerine baktığımızda da durumlarının ne kadar vahim olduğu ortada. Papandreu dize geldi sıra Berlusconi’de; İtalya kurtarılmak için biraz fazla büyük, gibi başlıklar var. Deniliyor ki, İtalya’nın 1.9 trilyon Euro tutarındaki borçları için uluslararası kurtarma paketi taleb etmesi Euro bölgesini çökertebilir. Avrupa’nın en borçlu ülkesi Belçika’nın geçici Başbakanı Yves Leterme, fırtına bizi de yakalayabilir, diyor. Fransa’nın başbakanı Francois Fillon tehlikeye dikkati şu sözlerle çekmiş: “Önümüzde çaba göstermemiz gereken birkaç yıl daha var. Borç krizi ışığında, artık iflâs, soyut bir kelime olmaktan çıktı.”… Realite belli diyor yani.

―ABD’nin durumu da ortada!

 

―Evet! Atlantik ötesinin hem Ortadoğu’da, hem de Avrupa’da etkisi hızla yok oluyor. Bu kargaşada bilinçli hareket kabiliyetinin fevkâlâde zayıfladığına şahid oluyoruz. Her geçen gün, daha geç kalınmış veya yanlış verilmiş bir kararla karşılaşıyoruz. Bu gidişat hâliyle şuurların iyiden iyiye iptaline sebeb olacak, bu da Batı’nın kendi içinde boğazlaşacağı zamanı işaret ediyor. Ufukta başka alternatif görünmüyor.

 

LAST_UPDATED2
 

Our valuable member furkan has been with us since الاثنين, 29 ديسمبر 2008.

Show Other Articles Of This Author

English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -

Kullanıcı Girişi

  • سجل الآن
    *
    *
    *
    *
    *
    (*) Isaretli alanlarin doldurulmasi zorunludur
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 103 زائر متصل