ERGENEKON MU, OĞUZ MU?
DEVLET-İ ÂL-İ SELÇUK
İbrahim Tatlı
هذا البريد الإلكتروني محمي من المتطفلين و spambots, تحتاج إلى تفعيل جافا سكريبت لتتمكن من مشاهدته
Destan... Kısa ve öz anlamıyla herkesin iyi bildiği bir kelime. Milletlerin hafızalarında yer etmiş çok önemli hadiselerin anlatıldığı hikâyeler. Bu hikâyelerde o milletin bütün şahsiyet çizgileri olanca açıklığıyla ortaya çıkar. Dış dekor ve hadiseler anlatılırken, mizaç ve ahlâk tablosu da mükemmel şekilde resmolunur. Bu yüzden her millet, kendi destanını kendi özünden olduğu için sever ve benimser. Destanını ve kahramanlarını yâd ederken kendisini dedesinin kucağında hisseder ve çocuksu bir neşe duyar.
Bir de gerçekte var olduğu tartışmalı olan veya var olduğu halde, yepyeni bir ruh ve şahsiyet kazanan, millet hafızasında unutulmaya mahkûm olmuş, gözden düşmüş destanlar vardır.
Ergenekon... Tarih boyunca Türk Milletinden hiçbir kavim veya kol tarafından dillendirilmemiş, adeta hiç var olmamış ve ansızın birileri tarafından destan diye ortaya atılmış tuhaf bir hikâye. Mağlup olmuş bir milletin, dağ keçilerinin bile çıkamadığı sarp dağlar ardına kaçıp orada yeni bir ülke bulmalarını ve 400 yıl saklanmalarını anlatır. Tâ ki, nüfusları artıp da oraya sığmaz olunca çıkmayı düşünmüşler ve o vakte kadar atalarının öcünü almayı akıllarına getirmemişler.
Gerekirse ayrı bir fasıl halinde değerlendirebiliriz ama, bu hikâyeyi gerçek kabul etsek bile, millet hafızasında yer etmemiş olmasından dolayı lafı daha fazla uzatmıyoruz.
Oğuz... Osmanlı tarihinde de yer bulmuş gerçek destan... Türklerin atası olarak kabul edilen efsanevî kahraman Oğuz' un doğuşunu ve dünyayı fethe çıkışını anlatır. Henüz İslâmiyet’le şereflenme nasibine ulaşamamış Türklerin, hem dünyaya hâkim olma arzusunu hem de serapa bir akış halinde olgunlaşma ve büyüme hevesini rahatça görebiliriz. Oğuz Destanı’nda karşımızda, aksiyona susamış, militarist ve emperyal olmak isteyen bir millet vardır.
Ama bütün bunlar için gerekli olan öz-temel eksiktir; “ruh ve dünya görüşü”. Bu eksiklik yüzünden inşa edilememiş bir medeniyet, sonuçsuz gidiş gelişler ve savrulmalar görürüz. Türkler İslâm’la şereflenene kadar, tarihleri hep böyle sürüp gitti.
9. ve 10. yüzyıllarda Türklerin büyük kitleler halinde müslüman olduklarını ve bu kimlikle devletleştiklerini görüyoruz. Türkler artık yepyeni, üstün ve mükemmel bir kimliğe bürünmüş, bozkırda amaçsızca savaşan kültürsüz ve medeniyetsiz topluluklar olmaktan çıkmış ve büyük milletler sırasına geçerek, dünyaya hükmetmeye aday bir potansiyel ifade eder hâle gelmiştir.
Artık asıl destanlarını kılıçlarıyla yazmaya ve bunu bütün cihana öğretmeye hazır hale gelen Türklerin, içinde bol bol “gök tanrı” vs. bulunan bu destana değer vermelerini beklemek abes olurdu.
Ne zamanki, Türk milletinin ciğerine kadar işlemiş İslâm dinini onun kanından söküp atmaya davranan küfür hareketleri meydan aldı, işte o zaman, İslâmiyet’le şeref ve şahsiyet bulmuş, büyümüş ve adını tarihe kılıcıyla kazımış Türk milletine, hem Türk’e ait gözüken, hem de İslâmî olmayan bir şeyler yutturulmaya kalkışıldı. Nasıl ki, kapısında eczane yazıyor diye nalbur eczane olmaz, üstünde Türk yazıyor olmakla beraber Türk’e ruhunu veren İslâm çıkarılarak ortaya sürülmüş bu yapma kültür de Türklük’ten uzaktı ve öz milletine karşı içten vuran bir silahtı: “Tamamıyla Avrupaî tarzda şovenist bir milliyetçilik(!), Pagan ve Şaman devirlerine öykünen ve kendisi de Şaman büyücüsü olan Hitler’i örnek alan ırkçılık”. İşte Oğuz destanının tekrar hatırlatılmaya çalışılması ve Ergenekon isimli hikâyenin ortaya atılması bu sebebe dayanır. Nasıl ki, Türkler müslüman olduktan sonra inançlarına uymayan şeyleri dışladılarsa, İslâm düşmanı (tabiî olarak Türk düşmanı) olan bu kesim de kendi zıddını dışlayarak asırlar öncesinde terkedilen ne varsa, çöpten toplayıp geri dönüştürmeye kalktı.
Şimdi ben sizlere bir destan anlatayım. İsteyen istediğini seçsin. Karanlık çağlara ait olmayan, bilinen destanlardan daha şahane, hayatları ve ölümleriyle şiir, gerçek kahramanların, yok olmaya mahkûm edildikleri şartlarda ölüm kalım savaşı vererek düşmanlarını yenmelerinin ve devletleşmelerinin hikâyesi.
Devlet-i Âl-i Selçuk
Oğuzların Zuhuru
Herkes bilir ki, Anadolu Türkleri Oğuz’dur.
Oğuzların müslüman oluşu 10. yüzyılda cennetmekân dedemiz Selçuk Bey liderliğinde gerçekleşmiştir.
Oğuzlar, Hazar ve Aral Denizleri arasında, oradan güneybatı Sibirya’ya ulaşan bozkırlarda yaşarlardı. Diğer Türk kavimleri gibi göçebe hayat sürerler, hiçbir yerde kök salamazlardı. Başlarındaki kişiye “yabgu” denirdi, Ordu komutanlarına da ''subaşı''.
Selçuk’un babası o devirde subaşıydı ama Oğuz yabgusuyla giriştiği iktidar mücadelesini kaybetmiş ve mevkiinden olmuştu. Bununla beraber Oğuzlar arasında itibarı artmıştı.
Çok zaman geçmeden Selçuk Bey subaşı oldu, ama onun devri de babasının zamanını andırıyordu. Yabgu mecburen bu rütbeyi Selçuk Beye verdiği halde, ona bağlı boy ve oymakları dışlamaya çalışıyordu.
Hem bu boğucu ortamdan uzaklaşmak, hem de yeni otlaklar bulmak için Selçuk Bey ve ona bağlı Oğuzlar güneye inerek Cend şehrine geldi (960).
Cend halkı çoğunlukla müslümandı ve Selçuk Bey onların arasında kendine bağlı Oğuzlarla birlikte iman etti.
İslâm’ın bütün emir ve yasaklarını çabucak öğrenip uygulamaya çalışan Selçuk Bey, kendisinden vergi almak için gönderilen Oğuz yabgusunun askerlerini “kâfire haraç vermem” diye kovarak asi oldu ve o gün, Oğuzların ileride adı konacak devletleri “Mücahid” hüviyetiyle kendini göstermiş oldu.
İşte Oğuzların destanı, iman ettikleri gün Allah rızası için Allah düşmanlarına buğz etmeleri ve kılıç çekmeleriyle başladı.
Şimdi Selçuk Bey için en önemli şey, bir an önce bu bir avuç inanmış insanı yeni ve emin bir yurda kavuşturup, Oğuz yabgusunun ve tarihi düşmanları Kıpçakların saldırılarından korumaktı.
O zamanlar İran ve Horasan’da son demlerini yaşayan Samanoğullarıyla müttefik olup Horasan civarında yurt sahibi olan Selçuk Bey, bunun karşılığında Karahanlılara karşı askeri destek veriyordu. Ne var ki, iyice güçsüzleşmiş Samanoğulları, kuruluşunu tamamlamış Gazneliler ve Karahanlılar tarafından yıkılıp paylaşıldı. Bu durum, Samanoğullarının müttefiki Selçukluları bu iki güç karşısında hasım durumuna düşürdü.
Şimdi ne yapıp edip bu iki devletle çarpışmadan oralarda tutunmak gerekiyordu. Sağda Hazar denizi, solda Ceyhun nehri ve Karahanlılar, yukarıda putperest Oğuz yabgusu ve Kıpçaklar, aşağıda ise o zamanların en büyük gücü Gazneliler... Selçuk Bey ve bağlıları, müslüman olur olmaz Allah’ın çetin bir imtihanıyla karşılaşmışlar, adeta düşman denizi ortasında çoğu çöl veya çorak topraklarda, her türlü dünyevî imkânlardan mahrum, yurtsuz kalakalmışlardı.
Bunca imkânsızlık içerisinde olmalarına rağmen imanlarıyla ayakta kalan Selçuklu Oğuzları, o devirde Abbasilerin zayıflığından faydalanarak Doğu Anadolu’yu geri almış olan Bizansa karşı gaza ediyordu. İsimlerinin kelime anlamı da “gaziler” olan Oğuz yiğitleri, Bizans ordularıyla çarpışarak bu ismi kendilerine sıfat haline getirdiler.
Selçuk Beyin oğullarından Mikail, bir gazada şehid olup cennete uçtu. Onun iki oğlu Tuğrul Bey ve Çağrı Bey (ileride Selçukluların başbuğu olacak kahramanlar), bizzat Selçuk Bey tarafından yetiştirildi.
Selçuk Bey’in vefatından sonra Selçuklu Oğuzları’nın başına geçen Arslan Yabgu, babası gibi gazaya devam etti. Şehid kardeşi Mikailin oğlu Çağrı Bey, yanında 3000 savaşçıyla İran üzerinden geçerek Azerbaycan' a girdi. 1015-1021 tarihleri arasında tam 6 yıl boyunca Ermeni, Gürcü ve Bizans ordularına karşı gaza etti.
Zorlu düşmanlarla yapılan onca çarpışmadan sonra imanları sınanmış ve pekişmiş olarak Cend’e dönen gaziler, ilerde yerleşmek üzere yeni bir yurt bulmuşlardı: Anadolu!..
Sayıca çok azdılar ama inançları ve hayalleri büyüktü. O devirlerde bu ideallere herkes gülüp geçebilirdi, ama onlar bunu başarmak için muhtaç oldukları imana sahiptiler.
Arslan Yabgu, her ne kadar dört bir yanı düşmanla çevrili olduğundan, onlarla iyi geçinmeye çalışsa da, çoğalmakta olan Oğuzlar için yeni bir yurt bulmak zorundaydı. O demlerde batıya doğru çıkış ancak İran ve Horasan’a hâkim olmakla mümkündü, ama buna kalkışmak Gazneliler’le doğrudan savaşa girmek demekti, ki bu, Sultan Mahmut idaresindeki muazzam Gazne ordusu karşısında Selçuklular’ın mahvına sebep olabilirdi.
Karahanlı ve Gazneliler’in nüfûzunun zayıf olduğu bölgelerde dolaşıp duran Selçuklu Oğuzları, Karahanlı devletine asi olan Ali Tegin’le müteffik olarak Buhara’ya girdi.
Bu iki gücün ittifakı karşısında Gazneliler’den yardım isteyen Karahanlılar, Sultan Mahmud’dan yardım gördü. O zamanlar adil ve mücahid olarak haklı bir şöhrete sahip olan Sultan Mahmud, Selçuklular tarafından da saygı görüyordu.
Olup biten bu çarpışmaları durdurmak ve sulhu sağlamak için Sultan Mahmud, Arslan Yabgu’yu huzuruna davet etti. Ama ne yazık ki, davete uyarak huzura çıkan Arslan Yabgu, Sultan Mahmud’un emriyle Hindistan’da bir kaleye hapsedildi. 7 yıl zindanda kalan Arslan Yabgu, halas olamayarak son nefesini orada vermiştir.
Henüz pek genç olan Selçuklu Oğuzları’nın başına gelen bu felâket, ufak tefek kopmalara sebep olmuşsa da onları yıldırmadı. Selçuk Beyin ellerinde yetişmiş iki torunu Tuğrul ve Çağrı Beyler idareyi ele aldı. Amcaları Musa hayatta olduğu için siyâsî olarak onu Yabgu ilan ettiler, ama iktidar bu iki kardeşin elindeydi.
Çölde Arslanlaşan Bozkurtlar
Selçuklular liderlerini kaybetmişti ama yaşlı arslanın meydana kader eliyle çekilmesinden sonra iki genç arslan, Selçuklular’ın başına geçmişti.
Kâlbleri iman ateşiyle yanan bu iki kardeşin, devleti birlikte idare etmeleri, tarihte az görülür bir harikadır. Aralarında şahane bir ahenk bulunan Tuğrul ve Çağrı Bey'ler, hiçbir şekilde sen-ben davasına düşmemiştir. Nefslerini dava ve ideallerinin emrine vermiş bu iki kahraman, aralarında iş bölümü yaparak derviş sadakati ve tevazuu içinde, ölene kadar dinlerine hizmet ettiler.
Tuğrul ve Çağrı Beyler’in karşılaştıkları ilk zorluk, Selçuklular’dan bazı kopmalar olmasıydı. Yıllarca yurtsuz kalmış ve oradan oraya dolaşmaktan yorulmuş Oğuzlardan bazıları, Sultan Mahmud' a müracaat ederek, onun izniyle Horasan’a gitti. Bunlar Arslan Yabgu’nun yanındaki beyler ve onların mahiyetleriydi. Liderlerinin esir edilmiş olması onlarda yıkıcı bir tesir bırakmıştı.
İkinci zorluk ise Karahanlılar’a asi olan Ali Tegin’in, Selçuklular’ın kendisiyle olan ittifakı sürdürmelerini istemesiydi. Tuğrul Bey, kendilerine ağır kayıp yaşatan ve amcaları Arslan’ın esir düşmesine sebep olan bu ittifakı sürdürmek istemedi. Bunun üzerine Ali Tegin’in taarruzuyla karşılaşan Selçuklular, şiddetli çarpışmalardan sonra geri çekildiler.
O zamanlar, ilerde saltanat düşleri kuran Gazneliler’in Harezm valisi Ali Altuntaş tarafından kendilerine yer gösterilen Selçuklular, geçici olarak da olsa bir yurt bulup rahatladılar.
Sürekli Karahanlılar, Gazneliler ve Ali Tegin arasında tazyike maruz kalan ve bunlar arasındaki mücadelelerden faydalanarak kendilerine yer açmaya çalışan Selçuklu Oğuzları ne yazık ki bir türlü umduklarını bulamamışlardı. Liderleri Arslan Yabgu hâlâ düşman elinde esirdi. Buldukları yeni yurtları kuzeydeki Oğuzlar’ın ve Kıpçaklar’ın saldırısına müsaitti ve her an Gazne ve Karahanlı devletlerinin taarruz etmesi halinde varlıkları tehlikeye düşebilirdi.
İşte tam bu hengâmede Selçuklular kendileri için yıkım derecesinde bir facia yaşadı. Kuzeyde fırsat kollayan Oğuzlar’ın -hem de kurban bayramında- ani baskınına uğrayan Selçuklu Oğuzları 10 bine yakın kayıp verdi.
Zaten sayıları etraftaki devletlere göre pek az olan Selçuklular için bu kayıp çok ağır oldu. İslâm’la şereflendikten sonra yurtlarından çıkmaya mecbur olan Selçuklu Oğuzları, sürekli zorluklar ve aksilikler yaşamışlar, büyük çileler çekmişler, canlar feda etmişler ama yılmamışlardı. Fakat bu son baskın felâketiyle varlıkları gayet ciddi şekilde tehlikeye düşmüş ve ölüm kalım savaşı vermeye mecbur olduklarını görmüşlerdi.
Çok geçmeden şimdi düşman da olsa eskiden müttefikleri olan ve gerektiğinde gene müttefik olabilecek Ali Tegin ve Gazneliler’in Harezm Valisi, arka arkaya öldüler. Valinin yerine geçen oğlu ise Selçuklular’a düşmanca davrandı ve Harezm’i terketmeleri istedi.
Bu yokluklar çölünde madenleri çelikleşmiş Selçuklular kararlarını verdiler. Kendilerine hiç kapı açmayan ve adeta boğmaya çalışan Gazneliler’le savaşacaklardı.
Tuğrul ve Çağrı Beyler, yanlarında amcaları Musa Yabgu ve üvey kardeşleri İbrahim Yınal komutasında, bütün nüfusları ve ağırlıklarıyla Horasan’a girerek fitili ateşlediler. O sıralarda Gazneliler’in başında bulunan Sultan Mesud büyük bir ordu hazırlayarak Selçuklular’ın üstüne gönderdi. Nesa yakınlarında yapılan savaşta Selçuklular yıllardır hasretle bekledikleri zaferin ilk ışıltılarını gördüler. Gazne ordusu yenilerek geri çekildi (1035). Sultan Mesud, Selçuklular’ın çekirdeğinin sertliğini onları ezmek isterken dişlerini kırarak öğrenmişdi. Hemen tedbir alarak durumu dengelemeye çalıştı ve Selçuklular işi istilâ hareketine dökebilir endişesiyle onlara Horasan’dan bir miktar toprak verdi.
Kendilerini boğan çemberi yarmak için yaptıkları ilk taarruzda başarı kazanan Selçuklu Gazileri için artık durmak yoktu. Gazneliler’den bütün Horasan’ı alacaklardı.
Bu zafer büyük ses getirmiş ve kuzeyden müslüman olan Oğuzlar akın akın gelip Selçuklular’a katılmaya başlamıştı. Gitgide güçlenen ve hayâllerinin gerçekleşmeye başladığını görerek cesaretleri artan Selçuklular, Gazneliler’den yeni topraklar istediler.
Artık Selçuklular’ın mütecaviz bir komşu değil, doğrudan doğruya Gazne ülkesine göz koymuş bir düşman olduğunu idrak eden Sultan Mesud, bu defa çok daha büyük bir ordu toplayarak Selçuklular üzerine gönderdi. Ne var ki, yıllarca gazada kılıçları bilenmiş Selçuklu Gazileri, eski fetih günlerinden uzaklaşmış ve tefessüh etmiş Gazne ordusunu yine mağlup etti (1038).
Selçuklular bu tarihî zaferin hemen ardından Horasan’ı tamamen işgâl ettiler ve Nişabur’u zaptettiler. Hayâl ettikleri devletlerini kurmanın vakti gelmişti. Nişabur’da Tuğrul Bey adına hutbe okunup diğer devletlere nâme gönderilerek kuruluşları ilân edildi: Devlet-i Âl-i Selçuk!..
Gazneliler ise Selçuklular için vaktin erken olduğunu düşünüyordu. Onların nazarında Selçuklular kaba ve bedevî insanlardı. Çöllerde ve bozkırlarda sefil ve göçebe yaşamayı hak ediyorlardı. Devlet kurmak, ülke sahibi olmak onların haddine düşmezdi. Tam 80 yıldır diyar diyar gezerek yurt arayan, hiçbir ülkede kök salamayan, çadırda yaşamaya mahkûm bırakılan ve oradan oraya sürekli itilip kakılan Selçuklu Gazileri, belki kapıkulu olurlarsa kendilerine bir sığınak verilebilirdi.
Gazneliler’in unuttukları, onların nazarında küçük ama aslında çok önemli bir ayrıntı vardı. Selçuklular İslâm olur olmaz bağlı oldukları putperest Oğuz Yabgusu’na asi olup kılıç çekmişler ve o günden beri kılıçları kınlarına girmemişti. Sayıca az olmalarına rağmen, bilmedikleri Azerbaycan ve Anadolu topraklarına kadar giderek gaza ediyorlardı. Her türlü tehlikeye meydan okuyan bir cesarete ve büyük hayallerin kara sevdasıyla yaşayan bir yüreğe sahiptiler.
Cesaretleri etraftan hayranlıkla izleniyor ama, çokları tarafından sonunda tamamıyla mahvolacak zavallı maceracılar olarak görülüyorlardı. Halbuki, tarihe geçmiş her büyük başarı biraz da macera değil midir?!..
İşte yıllarca büyük çileler çekerek olgunlaşan bozkurtlar, yeleleri kabarmış genç bir arslan heybetiyle meydanı tutmuştu. Hayat ve hâkimiyet hakları için Gazneliler’le nihai çarpışmayı yapıp önlerindeki seddi yıkıp geçmeye hazırdılar.
Dandanakan
Sultan Mesud, fillerle güçlendirilmiş 100 bin kişilik dev bir orduyla Selçuklular üzerine yürüdü.70 bini süvari, 30 bini yaya olan bu ordu, Asya kıtasının en büyük gücüydü.
Selçukluları bulup yok etmek için çöllere dalan bu ordunun yürüyüşü karşısında Tuğrul Bey, Çağrı Beyin reyine itibar ederek yıpratma savaşı yapmaya karar verdi. Selçuklular, meşhur bozkurt taktiğini uygulayarak vurkaç tarzı saldırılarla geri çekildiler ve peşlerinden gelen hasımlarını çöle sürüklediler.
Selçuklular için çöl yıllarca yaşamaya alıştıkları yuvalarıydı, bu şartlara hiç alışık olmayan Gazneliler içinse ölüm! 20 bin atlı savaşçıdan oluşan Selçuklu ordusu çölde ansızın çıkıp Gazneliler’i vuruyor ve ufukta kayboluyordu. Çölde sürekli kanları dökülen Gazneliler ise önlerini görmeden meçhul akıbetlerine koşuyordu.
Selçuklular, çöldeki bütün kuyuları zehirlemiş olduğundan susuz kalan Gazne ordusunda bozulma işaretleri belirince Sultan Mesud, Dandanakan Kalesi’ne çekilmeye karar verdi. Ama burada da kuyular zehirlenmişti.
Nihayet uygun vaktin geldiğine karar veren Tuğrul Bey, Dandanakan Kalesi önünde Gazneliler’in karşısına dikildi. Hiç de adil olmayan bu savaşta, uyguladığı ustaca taktiklerle düşmanın gücünü azaltan Tuğrul Bey’in ordusunda umut ve heyecan had safhadaydı. Gazneliler ise yorgunluk ve bıkkınlık içindeydiler. Artık genç arslanın ihtiyar hasmını tepeleme zamanı gelmişti.
Tarihin en kanlı savaşlarından birinin cereyan ettiği Dandanakan’da Selçuklu Gazileri, yüreklerinin ve bileklerinin bütün gücüyle arslanlar gibi çarpıştı. Tam 3 gün süren savaşın sonunda Gazneliler mağlup ve perişan oldular. İslâm olduklarından beri sürekli gazayla meşgul olan Selçuklular’ı hor görüp yok etmeye kalkan Sultan Mesud, mağlûp olduğu Dandanakan’dan kaçıp canını kurtarmayı başardıysa da, Hindistan’da kendi adamları tarafından öldürüldü.
Onun ölümüyle birkaç yıl önce esir olarak onun elinde ölen Arslan Yabgu’nun da intikamı alınmış oldu.
Bu kesin zaferle Selçuklular’ın önündeki set yıkılmış ve yıllardır kabına sığmayan ve fetih hülyasıyla yaşayan Gazilerin önü açılmıştı.
Sel gibi Gazne ülkelerine akan Selçuklular, Hindistan haricindeki bütün Gazne ülkelerini (Horasan, Afganistan, İran) zaptettiler. Hanedan üyelerinden her biri, Kurultay kararı gereği bir bölgeyi fethetmek ve idare etmekle görevlendirildi. Artık Selçuklular’ın batıda Ege Denizi ve Sina Çölü, doğuda Ceyhun ve İndus nehirlerine kadar ilerleyecek fetih hareketi başlamış oldu.
Öncelikle doğu sınırları tamamıyla emniyete alınıp, Karahanlılar, Selçuklularla sulh içinde kalmaya mecbur bırakıldı. Yukarılardan akın akın gelen müslüman olmuş Oğuzlar ve gönüllü olarak Selçuklular’a iltihak eden diğer Türk savaşçıları bünyeye dâhil edildi.
Devletinin kuruluşunu tamamlamış ve tahkim etmiş olan Tuğrul Bey ilk iş olarak Abbasi sultanının halifeliğini tanıdığını ve ona bağlılığını ilân etti.
Bununla tüm İslâm âlemine ümmet şuuru içinde olduklarını ve şiî Büveyhîlerle, şiî Fatımîler arasında esaret altında olan sünnî dünyasının ve Abbasilerin hamisi olduklarını ilân ediyordu.
İran topraklarının tamamıyla fethedilmesinin ardından Azerbaycan’a giren Selçuklular Bizans-Gürcü müttefik ordusuyla yaptıkları savaşta Gürcü kralını esir aldılar (1048). Tuğrul Bey Bizans kralının fidye teklifini reddederek, Gürcü kralının canına karşılık, İstanbul’da yıkık bulunan bir caminin onarılarak ibadete açılması ve Tuğrul Bey adına hutbe okunmasını şart koştu. Gürcü kralı bu şartın kabul edilmesiyle serbest kaldı.
Tuğrul Beyin bu hareketi, 200 yılı aşkın bir zamandır durmuş olan İslâm fetihlerinin Türkler eliyle yeniden başladığını müjdeliyor, çölde yokluk içinde binbir çileyle vücud bulmuş Selçuklu devletinin kurucusu dedelerimizin, yeryüzünde İslâm’ı hâkim kılma amaç ve ideallerinin ispatçısı oluyordu. Artık tarih, Dandanakan’dan çıktıktan sonra bir daha durdurulamayan Türklerin batıya doğru sürekli taarruzlarına ve asırlar sürecek destanına şahitlik edecektir.
Şiî Zulmünün Defedilmesi
Azerbaycan ve Doğu Anadolu’yu birbirine katarak Bizans’ı geriye iten Selçuklular, şiîlerin baskısı altında bulunan Abbasilere de sürekli siyasi destek veriyordu.
Nihayet Bağdat’tan beklenen davet, bir imdat çığlığı olarak Tuğrul Bey’e ulaştı. Irakta hâkim olan şiî Büveyhiler ve Kuzey Afrika ve Suriye’yi ellerinde tutan şiî Fatımîler, Bağdat’ı ve sünnî Arapları baskı altına almışlardı. Bağdat’ta hutbeler onların baskısı ve zoruyla ilk 3 Halife Efendilerimize taan edilerek okunuyor ve müslümanların ciğeri dağlanıyordu.
Abbasi sultanının, bu zulmü sona erdirmesi için yardım istemesi üzerine iki defa Bağdat’a giren Tuğrul Bey Irak’ı da zaptederek Büveyhoğulları’nı ortadan kaldırdı. Hutbeler aslına döndürülerek ilk 4 Halife Efendilerimize medhle okundu. Uzun yıllar boyunca bu zulümle bunalmış İslâm dünyasında bayram sevinci yaşatan bu hadise, İslâm için büyük bir fetihtir.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, İslâm dünyasının şia ve mutezile akımlarıyla karmakarışık olduğu, hatta şiîliğin büyük bir siyasi güç elde ederek İslâm coğrafyasının yarısından fazlasına hükmeder hâle geldiği o günlerde, bir de Bizans saldırıları altında gitgide mağlup duruma düşüp toprak kaybedilirken, ilâhî bir lütufla Selçuklu Gazileri zuhur etmiş ve Allah’ın dinine yardıma koşarak kılıçlarıyla İslâm âlemini selamete çıkarmışlardır.
Selçukluların bidat ehline karşı verdikleri mücadele sadece askerî değildi. İleriki yıllarda büyük devlet adamı vezir Nizamülmülk tarafından kurulan Nizâmiye medreseleri, temiz Ehli Sünnet inancının anlatılıp öğretilmesini gaye edinmişti ve bu okulun baş müderrisi İmam-ı Gazâlî Hazretleri idi.
Bu örnekle şunu iyice anlıyoruz ki, Selçuk Bey’in, yanında 600 savaşçıyla tohumunu attığı Selçuklu Devleti, tamamıyla İslâm dinini korumak ve yaymak gayesiyle kurulmuş, bunun için çile çekip kan dökmüş ve elde ettiği bütün imkânları bu yolda seferber etmiştir. Bu kadar çetin işleri çok büyük fedakârlıklarla başaran Selçuklu Ailesi ve Gazilerine olan minnet ve vefa borcumuz ödenemeyecek kadar büyüktür. Allah o cennet mekân Gazilerin makamını yüce kılsın. (Amin!)
Suriye ve Kuzey Afrika’da hüküm süren Fatımîler’i de ortadan kaldırmak isteyen Selçuklular, Sultan Alparslan zamanında büyük bir sefere çıkmışlarsa da, adeta Fatımîler’e yardıma koşan Bizans ordusuyla savaşmak için Malazgirt’e dönmek zorunda kaldı (1071). Malazgirt zaferi ertesinde Suriye seferini erteleyerek, ordusu Malazgirt’te yok olmuş Bizans üzerine yürüyen Selçuklular, Anadolu’nun fethini bitirir bitirmez, hemen Suriye’ye girip Fatımîler’i ezdiler ve Kudüs’ü ellerinden aldılar (1078).
Dedemiz Tuğrul Bey
Vefat ettiği 1063 tarihine kadar Selçuklular’ın Başbuğu olarak kalan Tuğrul Bey, insanlık tarihinin gördüğü en büyük liderlerden biridir.
Onu bu kadar büyük kılan şey sadece sahip olduğu siyasi ve askeri dehası değil, kendini ideallerine adamış gerçek bir dava ve aksiyon adamı olmasıdır. O, dedesinden kendisine miras kalan davasına sahip çıkmış, büyük çilelere göğüs gererek muzaffer kılmış, mazlum ve garip milletine babalık etmiş, cesaret ve idaresiyle ayakta kalarak onlara umut olmuştur.
Tarihin en önemli dönüm noktalarından biri olan o büyük savaşta Türk’ü Dandanakan’dan çıkaran ve dünyayı fethe gönderen O'dur.
Başardığı dünya çapında zaferlere rağmen daima tevazu içinde yaşayan Tuğrul Bey, bütün bunları Rabbinden bilmiş ve komutanlarına bunu ifade ederek, asla mağrur olmamalarını öğütlemiştir.
Düşmanlarına karşı gayet izzetli olup, halkına karşı son derece mürüvvetli ve adaletli idi. Fethettiği müslüman ülkelerde hangi şehre girmişse, oranın âlimleri ve ileri gelenlerini hürmetle kabul eder, tavsiyelerini ve dualarını alır, halkın da şikâyetlerini dinlerdi.
Bütün farz ve sünnet ibadetlerini eksiksiz yerine getirir, müstehablara da riayet eder, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutar, teheccüd namazlarını da kılardı.
Son derece cömert bir insan olan Tuğrul Bey, tasadduk etmeyi çok severdi. Kapısına ihtiyaç için gelip de eli boş dönen görülmemiştir.
●
Biliyorum, destan böyle anlatılmaz. Hele ki, böyle bir destan.
Halbuki, dedemiz Selçuklular’ın destanını anlatmak bana değil, onlar gibi bir kahramana düşerdi. Ama ben en azından bir hatırlatma yapmış oldum.
Aslında derdim bir destan anlatmak değil, bir sürü sahtelerinin dolaştığı bir vasatta, varlık sebebini ve şahsiyetini sadece İslâm’a bağlı gören bir Türk olarak vicdanımın sorduğu soruyu, duyurabildiği herkese sormaktı:
“Ergenekon mu, Oğuz mu?”
Ben cevabımı başlıkta verdim.
●
Allah, Selçuklu tohumunu toprağa serpen dedemiz Selçuk, Türk’ü Dandanakan’dan çıkaran başbuğumuz Tuğrul, kardeşi ve can yoldaşı Çağrı ve onların yiğit gazilerinden razı olsun.
Torununuz olmaya layık olmasak da dedemiz sizsiniz!
Furkan Dergisi, s. 27





Google
Facebook
Twitter
Myspace
Yahoo
del.icio.us
Blogger
Rain Concert




