Thursday
Feb 09th
Text size
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Anasayfa DUA Selim Gürselgil

Selim Gürselgil

Mustafa Kemal'e Muhalefetin Sebebleri

Mustafa Kemal'e Muhalefetin Sebebleri

M. Kemal’in İngilizler tarafından öldürülmek istendiği haberi dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırır ve M. Kemal’i bir ânda kahraman yapmaya yarar. Neticede Mustafa Sagir güle oynaya idama gider ve bu tiyatro son bulur. Bu işe kim tarafından, hangi hakikî maksadla ve nasıl iknâ edildiği problemi havada kalır. Ama mahkemede bütün bunlardan daha önemli bir beyanı da vardır ki, onun havada kalmasına bizim gönlümüz razı değildir:

-«Eğer İngiltere, Anadolu’daki hareketin, Afganistan ve Mezopotamya’daki mücadeleden vazgeçtiğine kanaat getirirse, derhal bir antlaşma olabilir; ama buna inanmadıkça harb sürer. İngiltere, Anadolu’yu İngiliz himayesinde görmek istiyor. Ancak bu takdirde Türkiye’nin İslâm politikasını fiilen kontrol altına alabileceğini düşünüyor.»

Düşündürücü!..

 

Furkan Dergisi, Temmuz 2011, s. 40

 

 

İslâmcı Mücadele ve İbda Hareketi

İslâmcı Mücadele ve İbda Hareketi 

 

Selim Gürselgil

 

 

sgurselgil@furkandergisi.com  

 

I

  

     İslâmcı mücadele ile İBDA Hareketi, özünde bir ve aynı şeydir. Her nerede İslâmcı mücadeleye dair gerçek bir örnek oluşturulacak olursa, orada İBDA Hareketi’nin bir gerçekleşmesini görürsünüz. Ve her nerede İBDA Hareketi’nin bir gerçekleşmesini görürseniz, orada İslâmcı mücadele en canlı haliyle temsil planında demektir.

      Bu içiçe oluş ve özdeşlik haline “kendinden zuhur diyalektiği” adını veriyoruz. Böylece bilmiş ve anlamış oluyoruz ki, “kendinden zuhur diyalektiği”, içinde bulunduğumuz çağın İslâm diyalektiğinin tâ kendisidir. İslâmcı mücadelenin olduğu her yerde aynı zamanda İBDA Hareketi ve İBDA Hareketinin olduğu her yerde de İslâmcı mücadele gerçekleşiyor.

 

      Siz bakmayın, İBDA’dan bağımsız ve bilgisiz İslâmcılık tarihi yazmak isteyen kakavanlara… Bu dâvânın en başında İBDA olduğu gibi, en sonunda da İBDA vardır. Bu gerçeği anlamayan ve anladığı halde saklamak isteyenler de tarihin çöplüğündeki herhangi bir poşetin içinde yerlerini alacaklardır. 

 

II

  

     Kendinden zuhur diyalektiği nedir?

      Onu belki en saf ve timsal haliyle şu satırlarda buluyoruz:

 

     -“Bizim BÜYÜK DOĞU – İBDA tarihi üzerinde ele alış itibariyle başlangıç olarak işaretleyeceğimiz tarih 1919… Vahidüddin Han’ın, Anadolu’da Kurtuluş Savaşını başlatması için Mustafa Kemal’i görevlendirmesi, bunun için kendisine tahsis ettiği vapurla Samsun’a gitmesine önayak olması, onun da Halife tarafından yollanmış bir zât olarak karşılanması ve ardı sıra gelişen hadiseler… İşin vakanüvislere ait yönü bir yana, bizi ilgilendiren husus, BÜYÜK DOĞU – İBDA üzerindeki tuğrayı basan ismin, yani ‘Büyük İrşad Kutbu’ Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin, ‘Kurtuluş Savaşı’ diye yaftalandırılan Anadolu’daki mücadeleye destek vermesidir… Sözkonusu mücadelenin isimli isimsiz kayıttan düşürülmüş umumî ve mahallî kahramanları meselesi bir yana, hamleyi nefslerine maleden ahbes ve hizbi zamanla ortaya çıkan gelişmeler bir yana, böyle bir destek verilmiştir… Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren bugüne gelen çizgiye bakıldığı zaman, küfrün o türlü hakimiyeti ile bu türlü hakimiyeti arasında yapılmış bir tercih karşısında olduğumuz görülür… Bizim neticeye bakıp da sebebi bu türlü mânâlandırmamıza mukabil, o günün şartlarını düşünen başka bir selim akıl, o günden istikbâlin şartları içinde kimin ne mal ve neyin ne olacağının bilinemeyeceğini söyleyebilir…  Bizim için geçerli olmayan bu husus ‘bizim için’ demekle umumî bir hüküm haline gelemeyeceğine göre, onu da içine alıcı bir cevap ister ki, işin bedahet hâlinde izâhı şudur:

     Nefeslenme payı halinde, ‘o küfürdense bu küfür’ şeklinde bir tercih, rıza değil, katlanıştır… Malûm olduğu üzere, ‘küfre rıza, aynıyla küfür’dür… Mücadelesi kabil olanlar şeklindeki bir tercih ise, isabeti tartışılır bir tercihtir… Öyleyse, devletlerarası güçler dengesi ve jeopolitik durumunun imtiyazı dolayısiyle paylaşılamayan Anadolu’da bir de üstüne üstlük öz halkının direnişi riski eklenince, malûm paçoz kurtuluş ve küfür idaresi… Müslümanlar için tek kâr, kan, gözyaşı ve binbir sıkıntı içinde de olsa, ‘var olma ve direniş’ bayrağının dalgalandırılması, teslimiyetçlilik ve pasifizm ruhsuzluğunu reddeden iradesidir… O günün malûm dış cephedeki küfrüne karşı bu direniş, istikbâlde zuhur edecek ve dıştakinden beter iç küfre rağmen, ‘müslüman devlet’i savunma iradesinin gelecek kuşaklara beyanıdır… Bütün İslâm tarihini keramet çapında üstün bir idrak zaviyesinden değerlendiren ve ikincisi olmayan bu işin terkibini ortaya koyan BÜYÜK DOĞU – dünya görüşümüze nisbet, sözkonusu direnişteki olağanüstü fedakârlık ve mücerret takdir olarak ‘var olmak’ iradesini tesbit işinden sonra, o şartlara düşücü keyfiyet zaafını ve bunun da Kanunî’den beri gelen zaafın son halkası olarak tecellisini görmezden gelemeyiz; yani ‘düşmanı kovduk, kurtulduk!’ züğürt tesellisiyle TC’ye rıza bir yana, sahabiler devrinden başka hiçbir devri kendimize örnek alamayız… Kuru bir temenni ve tekerlemeden ibaret kalmayışımızın delili de, İslâm dünyasında benzeri şöyle dursun, benzerinin benzeri de olmayan ‘İslâma muhatap anlayış’ dâvâsının insan ve toplum meselelerinin halli hâlinde sistem örgüsünün mübdîiyiz… Bu tesbit içinde açıkça ilân edelim ki, kahramanca, fedakârca, büyük çapta faydalı ve iyiniyetli mücadele ve çabalar zerresi bile görmezden gelinemez bir kıymet ifade etse de, bunlar zâtî mahiyetleri itibariyle bir devlet plânına geçebilmenin değil, buna mâlik mihrakın değerlendirmesine mevzu çalışmalardır… Netice olarak; iç oluş’u dış oluş’a çevirici ve ihtilâl sürecini inkılâpla kavuşturabilecek bir FİKİR VE AKSİYON mihrakı olan BÜYÜK DOĞU – İBDA, 1919’un ‘var olma’ iradesini temsil etmek bir yana, onun muradı olan istikbâlini de temsil etmektedir…” (Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği, 3. Baskı, sh.50 ve devamı) 

 

 

III      

Daha devamı var ama, meraklısına adresi böylece işaretledikten sonra, meramımızı anlatmaya bu kadarının kâfi geleceğini düşünüyoruz.

    

 Evvelâ burada bazı hususlar göze çarpıyor ki, mevzuun çetinliğinden olsa gerek, çoğu zaman ıskalanmış veya yalan yanlış yorumlara âlet edilmiştir. Vurgulamak gerekirse, o hususları şöyle tesbit etmemiz mümkün:

    

1- İBDA tarihi, İslâmcı mücadele tarihi ve Millî Mücadele tarihi, mânâda bir ve aynı şeyler olup, kavramlarının delâlet ettiği farklılaşmaları içinde herbiri için “Büyük İrşad Kutbu Makamı”na ayrı ayrı nisbet şartının yerine getirilişinden sonradır ki, yeniden bir ve aynı olur… Bu nisbet şartı yerine getirilmediği takdirde, herbiri ayrı sonuçlar verir…

 

2- 1919’da dile gelen “var olma” iradesi, herkesçe bilinen kavramı itibariyle ele alındığında, kuru bir iyiniyet değil, teslimiyetçilik ve pasifizm ruhsuzluğunun reddi ve bu reddiye içinde istikbâlde doğacak olan hakikî kurtuluş yolunun (İBDA) işaretlenmesidir…

 

3- Büyük İrşad Kutbu Makamı’nın 1919’da verdiği rey ve destek, Millî Mücadele için alenî, İslâmcı mücadele için zımnî ve İBDA Hareketi için batınî bir rey ve destektir ki, Millî Mücadeleye güyâ taraftar olup da İslâmcı mücadeleye taraftar olmayanların ve İslâmcı mücadeleye güya taraftar olup da İBDA Hareketine taraftar olmayanların hiçbirini kapsamaz…

 

4- Hazret-i Musa’ya inanıp O’nun yanında firavuna savaş açan bir mü’min, zımnen Hazret-i İsa’ya da, Kâinatın Efendisi’ne de inanmış sayılır. Nitekim bir Müslüman hepsine aynı şekilde inanır. Ama Hazret-i İsa’ya güya inanıp da Kâinatın Efendisi’ne inanmayana Hristiyan, Hazret-i Musa’ya güya inanıp da Hazret-i İsa’ya ve Kâinatın Efendisi’ne inanmayana da, Yahudi derler. O halde 1919’un mânâsını hakikaten anlayan adam, hakikatte İBDA Hareketine gönül vermiş adamdır…

 

5- Hâsılı, Büyük İrşad Kutbu Makamının 1919 tarihinde verdiği rey ve destek, ne Kemalizm hareketine, ne de İBDA dışı bir güdük İslâmcılık yeltenişine verilen rey ve destek olmayıp, ancak ve ancak BÜYÜK DOĞU – İBDA hüviyetinde mânâsı dile gelen bir rey ve destektir…

 

    İhtiyaç doğarsa, daha çok şey söylenebilir… 

 

 

IV 

    

Seçerek devam edelim…

    

 -“Sene 1943… 1936 senesinde Büyük Doğu Mimarı’nın çıkardığı ‘Ağaç’ isimli mecmua, kurbağanın balığı da andırır lârva döneminin görüntüsü içindedir ve neyin ne olduğu aslî şecere hâlinde 1943’te çıkan Büyük Doğu mecmuası ile açık olur… Evirip çevirmeye, gevelemeye, hiçbir ölçü ve endaze sahibi olmaksızın takım tutar gibi kahraman yarıştırmaya çıkan ve kendi keleşliklerinde kahramanları da küçülten zümreleri ürkütmemek adına yumuşatmaya ne gerek var?.. Gözönünde duran eşyanın tesbiti kadar basit bedahet duygusuyla bile hakikati görülebilecek bir dâvâdır ki, 1943 tarihi, evvelâ Anadolu ve sonra bütün İslâm dünyası adına, ma’kus talihinin dönme habercisi olması bakımından misilsiz bir eşik taşı ve başlangıçtır… Şöyle: ‘Büyük İrşad Kutbu’ makamına mahsus bulutların üstündeki hususiyetiyle ‘İslâma muhatap anlayış’, görünür plânda ve umumî mânâda insan ve toplum meselelerinin yekûnunu kapsayıcı bir ‘dünya görüşü – sistem’ olarak, eşya ve hadiselere kendini nakşetme davranışına geçmiştir… Doğrudan BÜYÜK DOĞU verimlerinin değerlendirilmesi gözüyle bakarsak, onun ihtişamı, tamamlığına kavuşturulan ve yeni eserleriyle, başlıbaşına bir hadise olan bütün Anadolu’yu tarayıcı konferanslarıyla, 1960-1972 arasıdır… Özel bir not olarak belirtelim ki, İBDA mihrakının avlandığı tarih de, bu arada, 1964’te ‘Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz’ ve 1965’te ‘Sahte Kahramanlar’ isimli konferansların kurduğu tuzak vesilesiyledir… Efendim, biz bu dâvânın sevdasına değil, karasevdasına o tarihte düştük!..” (A.g.e. sh.54)    

 

V 

    

Şimdi burada dikkat ediyoruz ki, 1943 tarihi, BÜYÜK DOĞU’nun doğuş tarihi olmakla beraber, İslâmcı mücadele için de bir dönüm noktasıdır. Bozgun yolundan dönüp geliş tarihi diyelim…

    

Fakat bu meyanda bazı nevzuhur şeyler de var ki, insanın canını sıkıyor. Mesela bir “tip” çıkmış ortaya; kokuşmuş kemalist safsatayı İslâm’la takviye etmek adına, Büyük Doğu Mimarı’nın adını ve dolayısiyle Büyük Doğu’yu kullanmaya çalışıyor.

 

       Birkaç sene önce bu tipten yasadışı Ergenekon örgütü üyesi sıfatıyla Furkan sayfalarında bahsetmiştik. Şimdi aynı “tip”, bir başka surette, hükümet yanlısı ılıman ve yalama kanadın bir temsilcisi olarak karşımıza çıkıyor. Lafı eveleyip gevelemeye ne gerek var: “Deniz feneri” soyguncularının internet şubesi Haber7 pislik yapmaya devam ediyor.

 

     Mustafa Yürekli diye bir herif. Haber7 sitesinde yazdığı yazısında şunları diyor:       

 

     -“Necip Fazıl Kısakürek, 25 Mayıs 1983’te İstanbulda vefat ettiğinde, Uğur Mumcu, Cumhuriyet’teki köşesinde yayınladığı “Necip Fazıl” başlıklı ünlü yazısında, “Herkes, inandığı, sevdiği yazarı, şairi dilediği biçimde anmalıdır. Nazım Hikmet gibi Necip Fazıl gibi şairlere asla siyasal koşullandırmalar ile bakmamayı öğrenmeliyiz.” dedikten sonra, bugüne kadar unutamadığım “Necip Fazıl iyi bir şair. Hiç şüphe yok. Necip Fazıl bir "Atatürk düşmanı". Buna da hiç şüphe yok.” şeklindeki cümleleri yazabilmişti. O yazı çelişkilerle doluydu; hiçbir yazara yakıştıramayacağım sözkonusu iftira, yalan ve düşmanlık dolu metni, ölümünün hemen ardından yayınlaması, beni derin yaraladı.  

 

     O günden sonra Necip Fazıl’ın eserlerini okurken Atatürk aleyhinde bir ifadesi var mı diye hep dikkat ettim, ama bulamadım. 1997 yılından beri belgesel yapıyorum, yakın tarihi basından ve kitaplardan araştırıyorum. Necip Fazıl hakkında yazılan olumlu olumsuz bütün metinlere baktım, "Atatürk düşmanı" olduğunu gösteren bir yazısıyla karşılaşır mıyım diye, ama karşılaşmadım.

     Necip Fazıl Kısakürek, hayatta olsaydı da, Atatürk’ün ölümü münasebetiyle yayınladığı yazısını bulup çıkardığımı ve "Atatürk düşmanı" olmadığına dair kaleme aldığım bu yazıyı görseydi, sanırım bana teşekkür ederdi. Hemen belirtmeliyim ki Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal, Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç’u 20. yüzyıl edebiyatımızın, özellikle şiirimizin sütunları görüyorum. Necip Fazıl Kısakürek, hayatı boyunca yaptığı gibi benim de ülkede oynanan oyunu bozmak için yazdığımı görünce mutluluk duyardı. 

 

     Bir kere bu şahsiyetsiz yalan söylüyor. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Necip Fazıl’a mâledilen sözkonusu yazıyı kendisi bulup ortaya çıkarmış değil; o yazı Ergenekon sanıklarından Ahmet Akgül’ün 5-6 sene önce çıkan “Bizim Atatürk” kitabında vardı zaten. (Perinçek çevresinin buluşudur. Evveliyatı da varsa bilmiyoruz.) Eğer Haber7 yazarı oradan “bulduysa” büyük iş yapmış doğrusu. Memleketin böyle “tırışkadan araştırmacılar”a çok ihtiyacı vardı zaten! Pardon, “belgeselci”…

 

     İkincisi, şurada da yalan söylüyor: Necip Fazıl’ın eserlerini okumuş, hakkında yazılanlara bakmış, Atatürk düşmanı olduğunu gösteren bir yazısıyla karşılaşmamış. Eğer Üstad’ın “Ben Atatürk düşmanıyım” diye bir ibaresini aradıysa bilemiyoruz tabiî, karşılaşmamış olabilir ama, palavra sıkıyor, görüyoruz. Hiç okuyan adamın edeceği laflar mı bunlar? İstisnâsız bütün eserlerinde “Yeryüzünde benden daha antikemalist var mı?” diye yeri göğü sarsacak kadar bağıran bir adama böyle çirkin bir iftira atılabilir mi?

 

     Yılbaşı dansözünü görüyor musunuz? Tebiyesizin oğlu! Aç bir “6 ok” ile ilgili yazdıklarını, Şeyh Said ile ilgili yazdıklarını, Nihal Atsız’a –bile- sırf ona olan buğzu yüzünden bir ara dergisinde yer verdiğini ve bunu kendi ağzıyla itirafını oku da suratını görelim. Eşine dostuna sor da anlatsınlar. Tırışkadan araştırmacı seni! Kepaze belgeselci! Bir kütüphane dolusu örnek getiririz burada sana, yamulur kalırsın!

 

     Minareyi kuyu gösterecek kadar meydanı boş mu buldunuz siz? Üstad’a dil uzatacak kadar “yürekli” misiniz sahiden? “Ahbes” demiş Üstad, sizin yaladığınız puta, daha ne diyecek, it!..    

 

 

VI      

Gelelim, Üstad’a atfedilen 1938 tarihli sözkonusu yazıya… Üstad güya bunu Atatürk’ün ölümü üzerine kaleme almış ve sözkonusu yazıda düşmanlarına nazaran onu övüyor… Velev ki öyle olsun, hiç sorgulamadan doğru kabul edelim; bu takdirde bile, yukarıda İBDA Mimarı’nın verdiği ölçülendirmeden anlaşılacağı gibi, bizim için Büyük Doğu kavgası 1943’te başlamıştır ve ondan öncesini Büyük Doğu süzgecinden geçirerek kabul veya reddederiz… Eğer öyle olmasaydı, birisi de burada bilmemne bacakları şiirini çıkarırdı, “Üstad aslında şöyleymiş” derdi ve biz de Büyük Doğucular olarak buna ses çıkaramazdık…

   

  Bu neye benzer biliyor musunuz? Hazret-i Ömer’in, hak yolu bulmadan önce, helvadan put yapıp tapmasını, üstelik bunu kendi ağzından itiraf etmesini alıp, “Ey Müslümanlar, bakınız, ben ne buldum. Helvadan put yapıp tapmak iyi bir şeymiş” demeye… Allahaşkına, hangi Müslüman adam yerine koyar bu “buluş sahibi zibidi”yi? Deniz Feneri yolsuzluğundan gırtlağına kadar şaibeye batmış mamacı zümreden başka?... 

 

     Ve bu iş bu kadardır. Bizim için ölçü, Büyük Doğu-İBDA’dır. Bundan başka kim ne derse, hesabını kitabını yapsın da desin… Çünkü bu işe hesabsız ve kitabsız kalkışanlar, sonunda perişan olur! 

 

VII

  

     Gelelim, İslâmcı mücadelenin bir başka dönüm noktası olan 1975 yılına… Gölge dergisine:

 

     -“Büyük Doğu mücadelesi ve onun yumuşattığı iklim… Kelâm yalama oldu… Ve böyle bir vasatta, Müslümanların önünde bir korkuluk gibi duran ‘Menemen’ hatırasını bir tekmede deviren şanlı GÖLGE… Büyük Doğu Mimarı tarafından tam 8 sene sonra iltifata mazhar olan ve o gün için ‘Yeniçeri ruhiyatıyla yumruk için yumruk tecrübeleri, olur şey değil!” diye karşılanan, açtığı çığır açısından mutlu, Büyük Doğu Mimarı’na attığı nazar yönünden mahzun bu şahlanış, rastgele başlamak ve nasıl bitireceğini bilememek gafletinden ne kadar uzak ve ‘iş içinde eğitim’ prensibinin ne kadar güzel tatbiki olduğunu, ardı sıra gelişen oluşumlarında göstermiştir… Benzersiz ve kendinden zuhura dair bu ilk ses, bir naradır… ‘Akıncı’ markasının müellifi, o güne kadar köfte ve sümsük çizgide hâline İslâmî kılıf arayan umumî gençlik sürüsünün boykot – çatışma cinsi varlık ispatının müsebbibidir…” (A.g.e. sh. 55 ve devamı)

 

     Stratejik savunmadan stratejik taarruza geçiş safhası diyebiliriz herhalde…

 

     Bu safhada bilmemiz gereken, Büyük Doğu Mimarı’nın, tek başına, “ciğerinden kalemine kan çekerek”, küfrün buzdağını hohlaya hohlaya eritmesi, ama ardından ortalığı bataklık ve sivrisineklerin bürümesidir… Türlü sapık anlayışlar, mezhebsiz ve reformist sürfeler, İslâmcı mücadelenin “Üstad”ını aşma ve yok sayma yeltenişleri hep bu devrede zuhur etmiştir…

 

     Ve “Müslümanların önünde bir korkuluk gibi duran Menemen hatırasını bir tekmede deviren şanlı GÖLGE”… Hani büyük bir yangından paçasını güç kurtarmış adamın, kibrit alevinden bile ürkmesi tarzında bir provokasyon korkusu, bir kırılma ve kırdırılma korkusu yüzünden hareketsizce bekleşen, sokağa çıkmaya korkan Müslüman psikolojisi… Menemen provokasyonunun yarım asır süren dehşeti… İşte Gölge, bu korkuyu, bu dehşeti, bu psikolojiyi devirmiş ve 70’lerde bir ânda çığ gibi büyüyen Akıncı Gençlik oluşumuna isimde ve fikirde öncülük etmiştir… Büyük Doğu’nun aksiyon buudu olarak İBDA, böylece ilk ışığını göstermiştir…

 

     Üstad’ın ilk başta bu sesi takdir etmemesi, onun daha büyük, daha gür ve olgun İbda sesi olarak doğmasını teşvik için olabilir… Sonrası malum olduğuna göre, öküz altında buzağı değil, hikmet kaleminde hikmet aramak gerekir…

  VIII  

     İslamcı mücadele tarihinin köşe taşları arasından seçerek devam edelim:

 

     -“1399-1400 Hicri ve 1979-1980 Milâdi senelerin, birinden öbürüne geçişi hâlinde (1) senede, Büyük Doğu Mimarı tarafından ‘Müjdelerin Müjdesi’ diye başlayan ve vesilelerle bir kitapçık çapını bulacak kadar takdir, medih, ithaf, şu, bu… Akıncı Güç, fikir ve aksiyon bahsinde muazzam bir patlamadır ve İBDA’nın öncesi ve sonrasını topluca gösteren bir çekirdek hükmündedir… Ana rahminde bütün uzuvları şekillenen çocuk doğmuş, RAPOR salıncağında da ruhî uzuvlarını hareket ettirmeye ve şahsiyet hamurundan istikbâle dair mânâları hecelenir işaretler vermeye başlamıştır…” (A.g.e. sh. 56 ve devamı)

 

     Bilindiği gibi, bu dönemin en önemli hadiselerinden biri, Büyük Doğu’nun Millî Selâmet Partisi’ne cephe alması ve Büyük Doğu Mimarı’nın Erbakan’ı “cenin-i sâkıt / düşük çocuk” diyerek reddetmesidir… Bu, İslâmcı kesim üzerinde bir şok etkisi yapmış ve kof kalabalık aslında neler olduğunu bile anlayamamıştır…

 

     Millî Selamet Partisi, köken olarak Büyük Doğu mücadelesinin içinden gelmiştir. İlk çıkışında Üstad’ı bir “baba” olarak yanlarında görmüş ve göstermiş ve hattâ parti tüzüğü yerine “Büyük Doğu İdeolocyası”ndan başka bir şeye ihtiyaç duymadıklarını açıklamıştır. Büyük Doğu Mimarı da bu oluşuma destek vermiştir…

 

     Fakat zaman içinde, Erbakan’ın İslâmcı mücadelenin liderliğine olan istidatsızlığı ortaya çıkar. Dahası, bu istidatsızlık, İslâmcı mücadeleyi baltalayacak seviyede kendini göstermeye başlar. Üstad’ın bütün uyarılarına kulağını tıkayarak, dâvâyı nefsine mâletmeye, kendini âlâ-yı vâlâda görmeye ve İslâmcı mücadeleyi selefî sapkınlığıyla ve aksiyon cahilliğiyle çığırından çıkarmaya başlar. Bunun üzerine Üstad, sert bir tavır alır ve kitleler şoka uğrar…

 

     Bu sırada Gölge ve Akıncı oluşumu da MSP’nin paralelinde bir çizgide görünmektedir… Fakat bu görüntü, Akıncı Güç’ün çıkışıyla bir ânda değişir… İBDA Mimarı, ruhunu kaybetmiş kuru kalabalıktansa, daima olduğu gibi BÜYÜK DOĞU tarafında olunacağını ve “kurtuluş yolu”nun ancak bu olduğunu ilân eder… Derken Üstad bu sesi duyar, onu yanına alır ve “Necip Fazıl ve Yeni Dostları” imzasıyla yayınlanan Rapor’larda BÜYÜK DOĞU – İBDA terkibinin temelleri atılır…

 

     Spekülâsyon konusu olmaması için, birkaç kelimeyle de olsa, Üstad’ın MSP’yi reddettikten sonra Türkeş’ten gelen davet ve Türkeş’e bütün şartlarını dikte etmesiyle oluşan Büyük Doğu – MHP ittifakından bahsedelim… Ülkücü Gençliğin Üstad’ı “Üstad” diye bağrına bastığı ve has kesimiyle hâlen öyle bildiği dönem; hem o gün, hem bugün olarak o dönem…

 

     O gün, Büyük Doğu ve İBDA buluşmasına dair ilk tarihî beyanların, Üstad’ın kaleminden Ülkücülere ait Ortadoğu gazetesinde yayınlanması imkânını vermiştir; bu bakımdan, Ülkücüler, bu büyük buluşmayı, MSP’nin peşinden gidenlerden daha kolaylıkla kabullenmişlerdir… Ve bugün Büyük Doğu – İBDA bayrağı altına yansımış ve yansıyacağı umumî hikmetini ise, tarihçiler yazacaktır!...

  

IX

  

     -“1983-1984… İBDA, bu aslî ve esasî markasıyla ortada… İBDA bağlısı gençlerin varlık ispatına dair ilk hamleleri, TAVIR isimli dergi… 1986 senesi, İBDA DİYALEKTİĞİ’nin muazzam bir ispatı hâlinde patlayan türban kavgası… Önderliğini İBDA gençliğinin yaptığı bu hareket, saman yığınına atılan kibritin bir ânda her yeri ateşe vermesi gibi bir tesirle yurt çapında bir eyleme dönmüştür… Hain bir kalemin dehşeti, işin güzelliğini göstermeye yeter:

      -‘Cumhuriyetin kuruluşundan beri ilk defa Müslümanlar bu kadar yaygın bir şekilde devlete karşı geliyorlar; bu Müslümanlar adına bir ayıptır!’

     Tabiî olaak hainin ‘ayıp’ dediğini ‘şeref’ diye anlamak ve ‘herşeyin şerefi ilklere aittir’ hadîsine binaen o şerefi İBDA gençliğine mahsus bilmek, hakikat nâmusudur!..” (A.g.e. sh 57)

      Hâsılı, yol belli, hedef belli, hakikat belli, dâvâ belli…      

Furkan Dergisi, s: 38, Ağustos-Eylül

Kürdistan Meselesi

KÜRDİSTAN MESELESİ

  Selim Gürselgilsgurselgil@furkandergisi.com 

       Doğu Anadolu’nun yerlileri olarak kabul edilen Kürtlerin yaşadıkları coğrafyaya “Kürdistan” isminin verilmesi, bu yöreyi özel bir statü içinde kendine bağlayan Selçuklu Sultanı Sencer’e dayanır. Daha sonra Osmanlı Sultanı Yavuz Selim Han da, bölgeyi aynı isim altında Osmanlı Devleti’ne bağlamış ve Cumhuriyetin ilânına kadar bölgenin bu ismi devam etmiştir.

 

       Türkler ve Kürtlerin ilişkisi, genellikle dostâne olmuştur. Bu iki halk, birbirini pek seven, birbiriyle karışıp kaynaşan ve yaklaşık 1.000 yıl boyunca bütün düşmanlara karşı birlikte savaşan iki halktır. Bu birliktelik, genellikle Türklerin yönetimi altında bir birliktelik olmakla beraber, Salahaddin-i Eyyûbî zamanında olduğu gibi, bazen Kürtlerin yönetimi altında da sözkonusu olmuştur.

 

       Önce Tanzimat (1839) ve peşinden Islahat (1856) hareketleri, Osmanlı toplum yapısında bütün iç dengelerin bozulmasına ve taşların yerinden oynamasına yol açtığı için, Türkler arasındaki “Türkçülük” cereyanına benzer şekilde Kürtler arasında da “Kürtçülük” emareleri görülmeye başlanır. Kürt Beyleri, Yavuz Sultan Selim’in kendilerine tanıdığı ayrıcalıklı statünün, Tanzimat tarafından ellerinden alındığı düşüncesiyle huzursuz olur. Ama bu huzursuzluk daha ziyade “itaatsizlik” şeklinde uç verip, kolay kolay “ayrılıkçılık” şeklini almayacaktır.

 

       Bununla beraber şunu da bilmekte fayda vardır ki, “Kürt kimliği”nin oluşmasını en büyük velîler halkası olan ALTUN SİLSİLE büyükleri bizzat dilemiş ve istemişlerdir. Mevlânâ Halid Hazretleri’nin Kürt lisanının korunması üzerine işaretlerini herkes bilir ve takdir eder. Kezâ bütün bu hadiseler içinde Seyyid Tâhâ Hazretleri’nin isminin sık sık geçtiğini görürüz. Bazıları onu İngilizler’le işbirliği içinde olmakla suçlarlar. Muhaldir! Bir Allah dostu İngiliz ajanı olabilir mi hiç? Olsa olsa İngilizler O’nun Müslümanlar üzerindeki nüfuzunu bazı Türkler’den önce farketmiş ve bu nüfuzdan yararlanmak istemişlerdir! Halbuki onun Devlet-i Âliyye’ye siyasî sadakati, aşağıda verilecek bir misâlde de görülür!

 Binaenaleyh, Kürt isyanlarının bir kısmı İttihatçı dinsizliğe karşı haklı isyanlar olup, bunu emperyalistlerle birlikte Devlet-i Âliyye’yi yıkmaya çalışan hainlerin çabalarıyla karıştırmamak gerekir.  *** 

       Kürtçülük hareketine dair ilk kıvılcımın, Tanzimattan hemen sonra, aslen Abbasî Sülâlesine dayandığı ileri sürülen Botan Beyi Bedirhan Paşa’da görüldüğü söylenir. Bedirhan Paşa’nın, bir müddettir can sıkan Hristiyan Nastûrîlerin birkaç binini katletmesi, Batılıların sıkıştırdığı Osmanlı Hükümeti kendisini men etmek isteyince de Osmanlı’ya isyan etmesi, Kürtçülüğün milâdı sayılır.  

 

Nastûrîler, “Asurî” olarak da bilinen eski bir Ortadoğu kavmidir. Milâdî 5. Asırda Süryanî papazı Nestoryus’un mezhebine tâbi oldukları için, kendilerine “Nastûrî” denilmiştir. Osmanlı yönetimi tarafından Kürt Beylerinin denetimine verilmişler ve bu beylere vergi vermekteydiler. 19. Asrın başında bölgeye Batılı misyonerler gelip Nastûrîleri şımartınca, vergi vermeyi bırakıp Kürt köylerine baskınlar vermeye başlarlar. Bunun üzerine Bedirhan Paşa, kendilerine misilleme yapar ve bunun Batı’da tesiri büyük olur.

 

Bedirhan Paşa’nın Batı’dan çok Batıcı kesilen Osmanlı ile de savaşıp mağlûb olmasından sonra oğlu Şamil Paşa, Osmanlı aleyhinde faaliyetlerin içine girer. Bundan sonra Botan Beyi İzzeddin Şîr ve Müküs Beyi Han Mahmud da isyan ederler ve böylece Kürdistan’da isyan, yavaş yavaş gelenekleşmeye başlar. Bütün bunlar 1840’lı yıllarda olur. Bu zincirin son halkası Nurullah Bey isyan ettiğinde araya bir büyük veli, Seyyid Tâhâ Hazretleri girmiş ve Nurullah Bey’i “nasihatle” Osmanlı yönetimine teslim etmiştir. (Seyyid Tâhâ Hazretleri’nin ve onun yolundan gelen “Başbuğ Veliler” silsilesinin İslâm Devleti’ne karşı tutumları besbellidir; öküz altında buzağı aramaya hacet yoktur.)   

 

       Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Han, Hamidiye Alayları adı verilen milis kuvvetlerini oluşturarak Kürt Beyleri’ne yeniden hâkim olur. Zirâ 93 Muharebesinin ardından Ruslar Doğu Anadolu’ya inmişler, Ermeniler’le ilişkiye geçmişler, bunun yanında mahçup bir biçimde de olsa bir “Kürt Meselesi” çıkarmak için kolları sıvamışlardır. Ulu Hakan’ın Hamidiye Alayları projesi, Ermenistan dâvâsına olduğu gibi, çıkarılmak istenen “Kürt meselesi”ne de sed çeker. Kürt Beylerinin çocukları, Arap şeyhlerinin ve Arnavut ağalarının çocukları gibi İstanbul’da okutulmaya başlanınca, devleti sahiplenmeleri artar ve dıştan müdahalelere kapıları kaparlar.

 Meselâ Bedirhanlı isyancılardan Şamil Paşa, bu dönemde 3 bin Kürt gönüllüsü ile birlikte 93 Harbine katılır ve Gazi Osman Paşa’nın hizmetinde bulunur. İsyan eden Ubeydullah Nehrî’ye Ulu Hakan silahla karşılık vermez ve onu İstanbul’a davet edip, “Ermenistan” dâvâsına karşı Kürt politikasının temel taşlarından olarak yararlanır. *** 

Lâkin Jeune turc isyanı içinde, bir Jeune kurd şubesi olduğunu da bilmek gerekir. 1898’de Kahire’de Mikdad Bedirhan tarafından “Kürdistan” gazetesi çıkarılmaya başlanır. Bir taraftan Bahaîlerle ilişkide olan gazete, diğer taraftan Prens Sabahaddin grubu ile temastadır. Bir süre sonra Cenevre’ye taşınacak, başına Mikdad’ın kardeşi Abdurrahman Bedirhan geçecektir. Abdurrahman, Prens Sabahaddin’in “Osmanlı” gazetesinin de aktif bir elemanıdır. Müstakil bir “Kürt kimliği” oluşturmak isterken, muhtemelen Prens Sabahaddin’in liberal ve federatif görüşlerini benimsemekte, Kürdistan’a muhtariyet istemektedir. O zamanlar Ermeni (Droşak) gazetesi de Prens Sabahaddin’in himayesinde çıkmakta ve bütün bu gruplar Sultan’a düşmanlık çizgisinde birleşmiş görünmektedirler.

 

       Kürtçülük hareketinin esasen Jeune turc’ler arasında gelişip serpilme zemini bulan bir hareket olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Abdullah Cevdet nasıl İttihat ve Terakki’nin kurucularındansa, bir ara “Kürdistan’ın müstakbel Padişahı” gibi görülen Seyyid Abdülkadir de İttihatçılaın 1896’da tasarladıkları ama başaramadıkları darbenin elebaşılarındandır. Aynı şekilde, daha sonra Kütçülük mevzuunda herkesten ileri gidecek olan Kürd Şerif Paşa, hem İttihatçılarla, hem Prens Sabahaddin grubu ile ilişkili ve hem de arada bir onların faaliyetleri hakkında Saraya jurnâl vermekle meşgûldür.

 

Selânik İhtilâlinin ardından bu grupların hepsi İstanbul’a taşınırlar. Abdullah Cevdet de gelir. İngilizlere, ABD’lilere ve Siyonistlere övgüler düzen Cevdet, Osmanlı’yı “emperyalist” olmakla suçlamakta ve Kürtlerin bir gün ayrılıp kendi yollarını çizeceklerini savunmaktadır. Bedirhanîler, Bahaîler ve Prens Sabahaddin’le yakın münasebetleri olan Cevdet, bu dönemde  Osmanlı – Kürd Teavün ve Terakki Kulübü”nün faaliyetleri içindedir ve Said-i Nursî’nin hutbelerinin yayınlanmasına destek verir. Said-i NursîTürkler Kürdlerin aklı ve Kürdler Türklerin kuvvetidir” şeklinde bir fikri ileri sürerek ayrılık düşüncesine karşı gelmesine rağmen, ayrılıkçı fikirler besleyen kesimlerce sevilmekte ve sayılmaktadır.

 Selânik İhtilâli’nden sonra Kürtçülük hareketi, İttihatçılar’la paralel gelişmesine devam eder. Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti, İstanbul’dan sonra Erzurum, Muş, Bitlis ve Musul’da da şubeler açarken, Kürd Neşr-i Maarif Cemiyeti, Kürd Mektebi, Kürd Hevi Cemiyeti birbiri ardına faaliyete geçer. Kürd Hevi Cemiyeti’nin yayın organı Roji Kürd’de Cevdet de yazmakta ve dergi, Kürtler için Lâtin alfabesinin kabulünün gerekliliğini propaganda etmektedir. Bunu gören İngiliz, Alman ve Rus istihbarat servisleri, “Kürt Meselesi”ne el atmakta ve onu kendi menfaatleri lehine semerelendirmeye bakmakta gecikmezler. *** 

       Kürtçülük hareketinin gelişmesiyle birlikte Rus Çarlığı bu işe fiilen girmiş bulunmaktadır. Rusya, Kürtler’in Osmanlı ve İran içinde çıkaracakları ayaklanmaların işine çok yarayacağını 20. yüzyılın başlarında farkeder. Özellikle Selânik İhtilâlinin ardından birçok Kürt beyi, birçok Rus yetkilisi ile temasa geçerek, Osmanlı aleyhinde faaliyetlerde bulunurlar. Barzan aşireti, Nehri Kürt Beyleri, Caf aşireti bunların başında gelmektedir.

 

Ve tabiî Bedirhanîler… 1909 yılında Abdürrezzak Bedirhan, bağımsız bir Kürdistan projesiyle Sen Petersburg’a ayak basar. 1912 yılında Rusya’nın Van’daki konsolos yardımcısına başvuran aynı sülâlenin mensupları, yöredeki bütün aşiretlerin, Kürdistan’ı Rusya’ya katmak üzere mutabakata varmış olduklarını söylemişlerdir. Bir yıl sonra, Şirvan Beyleri, Kürdistan’ın bağımsızlık ilânı halinde Rusya’nın himaye edip etmeyeceğini öğrenmek üzere Kâmil Bedirhan’ı Tiflis’e gönderirler. Aynı yıl Mahmud Berzencî, aynı maksadla Bedirhanîlere başvurur.

     

       1913 Bitlis İsyanı esasen Ruslar tarafından plânlanmış ve Ermeniler’ce de desteklenmiştir. İsyanın lideri Molla Selim yakalanıp asılıken “Ona buna bu kadar toprak verdiniz, ne olurdu Bitlis’i de bize verseydiniz! diye bağırır. Ruslar bu dönemde sadece Ermenileri destekleyerek Doğu Anadolu’daki emellerine ulaşamayacaklarını anlamışlar, Erivan’da bir Kürt Enstitüsü kurarak Kürtler üzerine ilmî araştırmalara başlamışlar ve Minorski’nin meşhur “Kürtler” eseri, bununla beraber “Kürtler Ârî ırktandır; Türk ve Araplar’a düşmandır!” dövizleri ortaya çıkmıştır. 1912’de Erzurum’da, yine Bedirhanîler önderliğinde kurulan gizli İrşad örgütü de bu çalışmalara paralel şekilde gelişmiştir.

 Ama Rus parmağının Kürdistan coğrafyasındaki en önemli başarısı, hiç şüphesiz Dersim bölgesinde olur. Birinci Dünya Harbi’nde birliklerinden firar eden Dersim âşiretleri, 1916’da Ruslar’la birleşme isteğiyle isyan ederler. Daha sonra 1919 - 22 yıllarındaki Koçkiri ve 1937 – 38’deki kanlı Dersim isyanları bunun devamı olacaktır. Dersim aşireti de, diğerleri gibi Ulu Hakan’a bağlıydılar ve reisleri “paşa” rütbesindeydi. Ancak daha sonra Abdullah Cevdet onları Kürd Teâlî ve Teavün Cemiyeti’ne kaydettirmiş ve devletin aleyhine döndürmüştü. Dr. Nuri Dersimî’nin Stokholm’de yayınlanan hatıratına göre, Cevdet onları Seyyid Abdülkadir, Emin Ali Bedirhan ve Kürt Şerif Paşa’ya intisab ettirmiş, kayıt paralarını bizzat almış ve isyana sevketmiştir.

Abdürrezzak Bedirhan, tam bir Rus ajanı gibi çalışmaya başlarken, oğlu Seyfullah, 1898’de İngiliz ordusunu Güney Afrika yerlileri karşısındaki güç durumdan tedarikleyeceği Kürt birlikleriyle kurtarmak üzere faaliyete geçecek kadar ileri gitmiş ve Ulu Hakan tarafından derhal tutuklatılmıştır. Kürd Şerif Paşa ise Paris’te kurduğu Osmanlı Islahat-ı Esasiye Fırkası aracılığıyla Fransız kamuoyunu Kürtçülük hareketi hakkında etkilemeye koyulmuştur. Bu isimler Balkan Muharebesini müteakip, Türkçü çizgileri giderek öne çıkmaya başlayan İttihat ve Terakki’den kopacaklar ve onun muhalifi, Hürriyet ve İtilâf saflarına geçeceklerdir.  ***        Mütareke döneminde İstanbul’a hâkim olan Hürriyet ve İtilâf Fırkası’dır. Bu fırka içinde İngiliz yanlılığı ve İngiliz emperyalizminin himayesine girme isteği oldukça yaygındır. Fırkanın baş destekçilerinden Prens Sabahaddin ve Kürd Şerif Paşa, İngiltere’nin himayesinde müstakil bir “Kürdistan” kurulması için ellerinden geleni esirgemezler. Kürd Şerif Paşa, 1919’da Paris “Barış” Görüşmeleri’nde Ermeni Bogos Nobar Paşa ile uzlaşmış ve Doğu Anadolu’da müstakil bir Ermenistan ve Kürdistan’ı kurmak için emperyalistlerle mutabakata varmış, bir yıl sonra bu mutabakat Sevr Metni’ne girmiş, ancak Kürdistan’ın muhtelif yörelerinden Kürd Şerif Paşa’ya yönelik şiddetli protesto sesleri yükselmiştir. (Bkz. “Kürt Realitesini Tanımak”, Taraf dergisi, Aralık 1992)

      

     Prens Sabahaddin ve Kürd Şerif Paşa’nın çevresinde, Birinci Dünya Harbi sırasında İngiliz, Fransız, Rus ve Yunan istihbaratlarına hizmet eden ve onlara Osmanlı hükümetini devirme plânları arzeden Türk ve Kürtler de vardır.

 

       Kürtlerin bu husustaki arayışlarının en önemli sebebi, İttihat ve Terakki uygulamalarına olan düşmanlıklarıdır. Çok sevdikleri Ulu Hakan’ın bu parti tarafından devrilmesini bir türlü hazmedemiyorlar, İttihatçıların toplumu “laikleştirme” politikalarından şiddetle tiksiniyorlar ve “bir gâvurdan kurtulmak için başka bir gâvurun kapısını çalmak”tan çekinmiyorlardı. Sonradan Kürtçülük hareketinin liderlerinden olan pek çok kimse, önceleri Ulu Hakan’ın anlı şanlı paşalarıydı. Nitekim 1908’de Süleymaniye’de Said Berzencî, 1909’da Urfa’da Millî Aşiretî, 1913’de Bitlis’te Molla Selim ve 1914’te Musul’da Abdüsselâm Barzanî, özellikle Ulu Hakan’ı devirdiği için hükümete isyan etmiş çevrelerdi.  

 

       İttihatçıların “Kürdistan politikası”, böyle bir mefhumu yok etmeyi gerektirmektedir. Ulu Hakan’ın kurduğu Hamidiye Alayları’nı Ermenilerin isteği üstüne lâğveden İttihatçılar, 1915’de Ermeni tehcirine yöneldikleri gibi, bir yıl sonra bir de “Kürt iskânı” meselesi uydurmak durumunda kalacaklar ve Kürtleri yoğun şekilde Batı’ya göç ettireceklerdir. Ermeni tehcirinin olduğu gibi, Kürt iskânı politikasının da mimarı Talât’tır.

 

Talât’ın 2 Mayıs 1916 tarihinde Diyarbekir Valiliğine çektiği şifreli telgrafta; bir kısım Kürt aşiterlerinin, aşiret kültürlerini ve millî kimliklerini muhafaza edememeleri için, reislerinin tebalarından ayrılarak, ayrı ayrı sevkedilmeleri, Konya, Kastamonu, Niğde ve Kayseri yörelerine yerleştirilmeleri emredilir. 4 Mayıs 1916 tarihinde Urfa, Maraş ve Ayntab mutasarrıflıklarına Talât tarafından gönderilen bir başka emirde ise, sürülen Kürt ailelerinin lisan ve âdetlerini terketmeleri için Türk köylerinde ikişer üçer iskân edilmesi söylenir. Bu sürgünlerde, tıpkı Ermeni tehcirinde olduğu gibi, açlık ve hastalıklardan dolayı büyük can kaybı olacaktır.

 

Bunun sonucunda 1917 başlarında Kafkasya ve Irak cephelerinde savaşan 25 bin civarında Kürt askerinden, yılın sonunda geriye neredeyse bir teki kalmayacak, hemen hepsi firar edecek ve Irak Cephesi bu yüzden çökecektir. Aynı yıl içinde Musul’da, Süleymaniye’de, Diyarbekir’de, Botan’da, Mardin’de, Harput’ta ve Dersim’de Kürt isyanları patlak verecektir.

 Anlaşılacağı gibi, “Kürt meselesi”nin arkasında iki yönden de İttihat ve Terakki vardır. Nasıl ki, evvelâ sırf Ulu Hakan’a karşı ortak cephe kurabilmek üzere Ermeni milliyetçiliğini onlar teşvik etmiş, daha sonra da Ermenileri topluca yok etmeye çalışarak bu dâvânın kangrenleşmesini onlar sağlamışlardır. Aynı şekilde önce Kürt milliyetçiliğini teşvik eden, sonra da Kürt milliyetçilerini ortadan kaldırma maksadıyla Kürtlere zulmeden İttihatçılar, bu meselenin ortaya çıkışında her iki yönden pay sahibidirler.  *** 

“Kürdistan” dâvâsının merkezlerinden biri de Kahire’dir. Süreyya Bedirhan burada “Kürdistan İstiklâl Komitesi” adı altında bir Cemiyet kurar ve Ocak 1919’da “bir Kürd devletinin kurulması yolunda İngiliz yardımı için” İngiliz yetkililerine resmen başvurur. Kaynakların verdiği bilgilere göre, aynı yılın Ağustos ayında Arif Paşa El Mardinî ile birlikte bir İngiliz albayına gitmişler, ondan bağımsızlık yolunda destek olunmasını, hiç olmazsa ilk etapta “manda yönetimi”nin kabul edilmesini istemişlerdir. Bununla beraber 1 Temmuz 1920’de Irak’ta 62 Kürt aşiret reisi İngiliz idaresini isteyen bir bildiriye imza atmışlardır.

 

       Rus Çarlığı’nın yıkılmasından sonra İngiltere, “Kürdistan” dâvâsıyla en yakından ilgilenen emperyalist devlet olur. İngiliz istihbarat binbaşısı Noel, Kürt aşiretlerini Osmanlı aleyhinde kışkırtmak ve kandırmak üzere bölgeye sevkedilmiş, tıpkı Laurens’in Araplar arasındaki rolüne benzer bir rol üstlenmiştir. İngiliz hükümetine sunduğu raporda, Kürtler arasında milliyetçiliğin güçlendirilmesini, İslâmcılığın zayıflatılmasını istemektedir. (“Ilımlı Müslüman” lâfını kullanan ilk Batılı’nın o olduğu söylenir.) Temmuz 1919’da İstanbul’a gelerek Kürtçülük hareketinin liderleri arasında çalışmalar yapar. Bu çalışmaların Kürdistan İstiklâl Komitesi, Kürdistan Teâlî Cemiyeti ve Teşkilât-ı İçtimaiyye Cemiyeti’nin birleşmesinde ve Sevr Metni’ne “Kürdistan” maddesinin ilâvesine mühim katkıları olmuştur.

 

Sözkonusu faaliyetlerin merkezinde yer alan bir başka isim de Emin Ali Bedirhan’dır. Seyyid Abdülkadir’in lideri olduğu “Kürdistan Teâlî Cemiyeti”nin ikinci adamı olan Emin Ali, Mütareke döneminde İngilizler’le Kürdistan mevzuunda yapılan müzakerelerin önde gelen isimlerinden biridir. “Ermeniler’le birleşiriz de Türkler’le birleşmeyiz!” sözünü onun ağzından daha sonra -1925’de idam edilen- Seyyid Abdülkadir rivayet edecektir. Emin Ali, Ocak 1919’da İngiliz mandası altında bir Kürdistan muhtariyeti talep eder. Bir yıl sonra İngiliz Yüksek Komiserliğine bir harita ile yeniden müracaat edecektir. İstanbul’daki Yunan Yüksek Komiseri Kanellopulos ve Rum Patrikhanesinden Votsis’le de görüşerek bir Kürt ayaklanması için Yunan desteği arayan Emin Ali, sonunda bu dâvânın diğer kahramanları gibi, hevesleri kursaklarında kalanlardan olacaktır.

 

“Kürdistan dâvâsı” akılların kolay almayacağı kadar çok yönlü ve girift bir dâvâdır. Hainlerinin faaliyetlerinin bizzat Kürt halkının insiyakları tarafından bertaraf edildiğini, ama yine de Kürt isyanının bir türlü son bulmadığını görüp şaşırırsınız. 1919’da İngilizlerin harp sırasında kendilerine çalışan Nestûrîler’den oluşturdukları “Asur Levi” birlikleriyle Musul bölgesinde denetim kurmaya çalışmaları karşısında Zibarî, Barzan, Goyan, Soran ve Suçî aşiretleri öncülüğünde bir Kürt isyanı başlayacak, İngiliz subaylarına ve Nestûrilere karşı yoğun bir savaş verilecektir. 1920’de İngilizlere karşı Kürt ve Arap aşiretlerinin birlikte isyanı çok daha büyük çaplara erecektir. Doğu Anadolu’da bir “Ermenistan” fikrinin olduğu gibi, Musul vilayetinde bir “Asuristan” fikrinin de Kürtlerinin yoğun şekilde İngiliz siyasetinin karşı kutbuna ittiği göze çarpar.

 Bununla beraber İngiltere hükümetinin Kemal ile çatışmaya pek niyeti yoktur. Hattâ Binbaşı Noel’in çalışmalarının kendilerinden bağımsız olduklarını söyleyecekler ve “Kürdistan” dâvâsından bütünüyle vazgeçeceklerdir. Şubat 1921’de Oratadoğu’ya nihaî şeklinin verildiği Kahire Konferansı’nda, İngiliz heyetinde, Kürtlerin Birinci Dünya Harbinde Osmanlı bayrağının karşısında kimi gördülerse, Arap demeden, Ermeni demeden silah attıkları ve dolayısiyle bağımsızlığı hak etmemiş oldukları fikri galip gelecektir. İngilizler, Kemal’i karşılarına almaktansa, Kürtlerin “kendi encamını tayin hakkı”ndan yararlandırılmamasını uygun bulurlar. *** 

Kürt halkının emperyalist çıkarlara boyun eğmeyip isyan etmeleri üzerine, “Kürdistan” dâvâsının inisiyatifi, Batılı emperyalistler tarafından Ankara hükümetine havale edilir. Kemal’in Kürtlerin desteğini almak üzere yoğun çabalar sarfettiği ve onların Hilâfete olan hürmet ve sadakatlerinden yararlandığı bilinir.

 

Kemal’in bu desteği sağlamak için Kürtlere neler teklif ettiğine ilişkin o günkü zabıtlar, daha sonra sansürlenmiş ve kayıtlardan çıkarılmış olmasına rağmen, yakın zamanda ortaya çıkarılmaya ve konuşulmaya başlanmıştır. Daha sonra TBMM zabıtlarından çıkarılan 10 Şubat 1922 tarihli “Kürdistan’ın Muhtariyetine Dair Kanun Tasarısı”nı, ne cilve ki, İngiliz büyükelçisinin Lord Kurzon’a gönderdiği rapordan öğrenebiliyoruz. Sözkonusu tarihte, Büyük Millet Meclisi’nin gizli oturumunda 373 milletvekilinin kabul ve 64 milletvekilinin red oyuyla kanunlaşma aşamasına gelen tasarı, 18 maddeden oluşmaktadır. Bu maddelerden bazıları, 1999 tarihinde “Eskişehir – İzmit Konuşmaları” adı altında Kaynak Yayınları tarafından yer verildiği şekliyle şunlardır:

 

“1. TBMM, Kürt milleti için bir muhtar (otonom) idare kurma mesuliyetini üstüne alır,

 

       2. Kürtlerin ekseriyet teşkil ettiği vilayetlerde, Kürtler tarafından seçilecek ve TBMM tarafından onaylanacak Türk veya Kürt asıllı bir Genel Vali tayin edilir,

 

       5. Genel Valinin Türk veya Kürt olması TBMM tarafından karara bağlanırsa da, seçim doğrudan doğruya “Kürt Millet Meclisi”nde yapılır,

 

       6. Kürt Millet Meclisi, Şark vilayetlerinde genel seçimle oluşturulur ve üç sene için görevde kalır,

 

       9. Kürdistan İdarî Bölgesi, Van, Bitlis, Diyarbekir ve Dersim sancağı ile bunlara bağlı kazâ ve nahiyelerden oluşur, (Kürt milletvekillerinin “Musul’u sattınız!” suçlamaları o zamandan başlar.)

 

       12. Şark vilayetlerinde nizamı tesis etmek için jandarma kumandanlığı oluşturulur ve sulh temin edilinceye kadar (yani emperyalist işgâl son buluncaya kadar) bu kumandanlığa kıdemli Türk subayları komuta eder,

 

       13. Türk ordusunda muvazzaf Kürt subay ve eratı, sulh temin edilinceye kadar vazife başından ayrılamazlar,

 

       14. Harb-i Umumî esnasında ve evvelinde hükümetin Kürt bölgelerinde el koyduğu bütün hayvan ve malzemenin kıymeti derhal takdir edilir ve hak sahiplerine ödenir,

 

       15. Türk lisanı, yalnız Kürt Millet Meclisi, Valilikler ve hükümet işlerinde kullanılır, ama okullarda Kürt lisanı ile eğitim yapılabilir…”

 

       Lozan’da Batılılar’a da bunlar taahhüd edilirken, daha sonra bu maddelerden hiçbirinin hayata geçmemesi ve Kürtler üzerinde Tekin Alp’in “Türkleştirme” proğramının uygulanması, Kürtler arasında “kandırıldık” fikrinin uyanmasına yol açacak ve Hilâfetin kaldırılmasıyla aradaki son bağ da koptuğundan, o gün bugündür ardı arkası kesilmeyen isyanların fitilini ateşleyecektir.

Furkan Dergisi, Aralık 2009  

 

ÜSTAD’I ANMAK – KUŞLAR VE YILANLAR

Selim Gürselgil

 sgurselgil@furkandergisi.com

1

       Her sene Üstad’ı anma günü gelince, biz Büyük Doğu-İBDA bağlıları, sancılar içinde kalırız. Bütün bir yıl boyunca Üstad’ı tek kelime olsun hatırlamayanlar, Mayıs ayının son haftası gelince birdenbire O’nu hatırlamanın zorunluluğu karşısında kalırlar ve bir takım uyduruk güzellemelerle Üstad’ı övmekte herkesten ileriye geçmeye çalışırlar.

       Üstad’ı anma günü gelince Üstad’dan övgüyle bahsetmek kötü bir şey değildir ama, Üstad’ı övermiş zannı içinde Üstad’ın mânâsına kıymak, affedilmez bir suçtur. Bazıları bu suçu bilmeden, bazıları da kasıtlı olarak işlerler. Bilmeden işleyen, uyarılınca doğruyu anlar ve hatâsını bir daha tekrarlamaz. Eğer bu suçu işlemekte ısrar ediyorsa, artık onu uyarmak gerekmez; başına her ne musibet gelirse, hak etmiş sayılır.

       Çünkü Üstad, öyle her isteyenin her istediği gibi ağzına alabileceği isimlerden değildir. Üstad’dan bahseden, O’nun mânâsını bilmek zorundadır; veya en azından, O’nun mânâsını bilmeye ve anlamaya dönük samimî bir gayret göstermelidir. Yoksa iş “o mânâya kıymak” şeklini alır ki, böylelerini bekleyen âkıbet, mânâya kıyanları bekleyen âkıbet olur.

       Bunlar, Üstad hakkında ettikleri ileri geri lâfların başlarına ne çapta belâlar getireceğini hesab etmezler. Kıyıda köşede ettikleri lâfların, ettikleri kıyıda köşede kalacağını, kimsenin duymayacağını zannederler. Veya üstünden birkaç zaman geçince unutulacağını düşünürler. Bu, kötü bir aldanıştır. Üstad, hakkında edilen lâflar edildiği yerde kalacak kimselerden değildir. Üstad, hakkında edilen lâflar unutulacak kimselerden de değildir. 

       Öyleyse, artık Üstad’ı anma günü gelince kendini Üstad’ı övmek zorunda hissedenlerin uymaları gereken bir ölçü var: Üstad’ın mânâsına kıymamak… Üstad’ın mânâsının ne olduğunu bilmek… Üstad’ın mânâsını bilmeden edilen lâfların, gün gelip edenin başına dert açabileceğinden kuşku duymamak… Tek kelimeyle, Üstad’ın mânâsını İBDA’dan öğrenmek ve ondan sonra Üstad hakkında söz söyleyecek ehliyete erişmek…

2

       Üstad hakkında söz söyleyenleri başlıca üç gruba ayırabiliriz: Mü’min, münafık ve kâfir…

       Mü’minin alâmet-i fârikası, Üstad’ın mânâsını dosdoğru kavramasıdır. Böyleleri Üstad’ı, hayatının mânâsı olan Büyük Doğu dâvâsından ayırmazlar. O’nu “Büyük Doğu Mimarı” olarak bilirler. Dahası var: “Büyük Doğu Mimarı - İBDA müjdecisi”

       Bu sınıftan olan insanlar, Üstad’ın mânâsını dosdoğru kavradıkları ve O’nun bir ömür kavgasını verdiği Büyük Doğu’nun ne demek olduğunu anladıkları için, “Yürüyen Büyük Doğu – Yaşayan Necib Fazıl” gerçeğini, yerin yedi kat altında olsa, arar ve bulurlar. Zirâ Üstad’ın mânâsını anlayanlar için Üstad, kendi fâni bedeniyle birlikte toprağa gömülecek bir dâvâ kurmamıştır; bir ömür, bu dâvâyı sürdürecek Kumandan’ı aramış, sonunda bulmuş ve bulur bulmaz da doğrulamıştır.

       Bu gerçeği ancak mü’minler görebilir. Onlar, içinde yaşadıkları zaman devresinin hakikatini kavramış olanlar ve “Büyük Doğu – İBDA” denilince, ne denilmek istendiğini ferasetle anlayanlardır. Eğer bu devirde bu gerçeği kavrayanların sayısı üçü, beşi geçmiyorsa, bunun anlamı, bu devirde mü’minlerin sayısının üçü, beşi geçmiyor olmasıdır. Gerisi boş çabadır.

       “Kişi, hakikatini, hakikatin hakikatinde takib edebildiğince hürdür” der İBDA Mimarı. Bunun bir mânâsı da şudur: Kişi, hakikatini, Büyük Doğu – İBDA’ya nisbetle ölçülendirebildiğince hürdür; dünyada vazifesini, Büyük Doğu – İBDA karşısındaki mesuliyet ve mükellefiyetine göre tayin edebildiğince… “Gerisi kütük soyu vesikalı zenneler 

       Üstad’ı “Yürüyen Büyük Doğu – Yaşayan Necib Fazıl” mânâsı mucibince anlamış olanlar için, O’nun şairliği, piyes yazarlığı, tarihçiliği, fıkra muharrirliği, hâsılı kavgaya dair ortaya koyduğu hiçbir eseri, “ikinci plânda” veya “ihmal edilse de olur” şeyler değildir. Bunlar Büyük Doğu – İBDA mücadelesinin, tek hecesi bile cihan değerinde ana sermayeleri, temel kaynaklarıdır. Zaten bunların hepsini bir bütün olarak görebilecek ve mânâlarını saptırmadan değerlendirebilecek olan, mü’minlerdir.

       Onlar, Büyük Doğu İdeolocyası’nı başa alırlar, İman ve İslâm Atlası’nı onun yanına koyarlar ve Çile’yi bunların ışığı altında okurlar.

      

3

       Münafıkların alâmet-i farikası, Üstad’ın eserlerini birbirinden ayırmaları ve bir kısmını benimseyip, bir kısmını benimsememeleridir. Üstad’ı anma günlerinde en çok bunların sesi çıkar ve ruhlarının derinliğinde Üstad’ı hiç sevmemelerine rağmen, Müslüman kalabalıkların başında görünme dünyalık gayesiyle, Üstad’ı öve öve bitiremezler.

       Övdükleri de nedir? Şöyle şairdi, böyle sağcıydı… Yahu sen Büyük Doğu İdeolocyası’ndan tiksinen, onun mânâsından zerrece anlamayan değil misin; Üstad’ın bu mânâdan süzülme şiirini ne zaman anladın da, üstüne konuşmaya başladın? Ne çabuk anladın da kendi düzen yardakçılığına –sağcılık- hayatı zındanlarda geçmiş düzen karşıtı adamın mânâsını yamadın?

       Şunu dinle:

       “Gaiplerden bir ses geldi: Bu adam,

       Gezdirsin boşluğu ense kökünde…”

       Çile’nin milyonlarca okunmuş bu ilk mısrâlarının bile mânâsını kavramaktan âcizsin! “Başyücelik Devleti” denince, kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp kaçansın; bu gördüğün şiir, Başyücelik Devleti’nin 1 nolu bildirisidir! Sen hangi edebiyat eğitiminle hangi şiirin mânâsını açıklarsan açıkla, Çile’nin gölgesine bile yaklaşamazsın!

       Dedik ya, bunlar aslında Üstad’ı övmezler; Müslümanlar’ın karşısına geçip övermiş gibi yaparak, alttan alta yermeğe çalışırlar. Kin kusarlar. Üstad’ı, o devi, cüceliğin ipleriyle bağlayıp kendi çirkin seviyelerine düşürmek isterler. Üstad, niçin tam da onların istediği gibi bir adam olmamıştır diye, niçin tam da onlar gibi biri olmamıştır diye, onu bir kaşık suda boğmak isterler. Evet, Üstad onlar gibi sigortalı, bordrolu memur olmamıştır; bütün vazifelerden istifâ ederek, imanının feyezanıyla kavganın sularına atılmıştır. O yüzden sevmezler.

       Üstad’ı “şair, sağcı, bilmemne” diye övmeye çalışanların ekserisine bakın, yüzündeki “münafık” damgasını görürsünüz. Bunlardan, samimî olan, hakikati bildiği halde konuşamayan çok az kimse vardır ki, onlar da bilip de konuşamadıkları için sorumludurlar.   

4

       Üçüncü grup, kâfirlerdir; “hakikati örtenler”… Onlar, aşağıda bir örneğini göreceğiniz gibi, Üstad’a sövüp sayan, O’na olan memleket dolusu sevgiyi küçültmeye uğraşanlardır.

       Böylelerinin hangi siyasî kesimden olduğuna veya dinî vecibelerine ne kadar bağlı göründüğüne bakmayınız. Nasıl ki, bir adam hem mü’min olup, hem mü’minlere sövemezse, böyleleri de hacı, hoca takımından görünme gayretlerine rağmen, kalblerinde iman nurundan zerre miktarda bulunmayanlardır. Bir adam, hem dinine bağlı olacak, hem de Üstad’a sövecek; güldürmeyin bizi!

       Kâfirlerin bir kısmı açıktadır. Onların hayatı İslâma karşı mücadele içinde geçmiştir. Böyleleri, genellikle Üstad’dan bahsetmemeye, O’nu “o kadar da mühim bir adam değil”e getirmeye çalışırlar. O’nun hakkında konuştuklarında da, ya apaçık kötülerler veya Üstad’ı –hâşâ- içki içen, kumar oynayan, hâsılı tıpatıp kendileri gibi olan biri şeklinde takdim etmeye kalkarlar.

       Kâfirlerin gizli kısmı daha tehlikelidir. Bunların alâmet-i fârikaları, Müslüman görünerek Üstad’a küfretmeleridir. Allah Resulü’nün eşine ve Sahabîlerine söven Şiilerin “soydaşı”dırlar.       Bunların çehresini Üstad, Büyük Doğu İdeolocyası’nda kalem kalem göstermiştir. Kimi diyanetçidir, kimi milliyetçidir, kimi mealcidir, kimi –sözümona- şeriatçıdır, kimi tasavvufçudur; ama her biri, Büyük Doğu – İBDA deyince kaçacak delik ararlar. Kısacası Üstad, bütün bunlar için, ruhlarındaki pisliği sergiledikleri bir ayna olmuştur. Üstad’a bakışları, onların iman iddialarının ve ihlas pazarlamalarının içyüzünü ele vermiştir.

       Vaktiyle Fikrin F’sinde şöyle demiştik:

       - Türkiye’de idrak, Necib Fazıl’ı idrak kadardır!

       Yine aynı sözü tekrarlıyor ve bunların idrakının ne olduğunu, imanının ne olduğunu, buradan görün istiyoruz. Bir adam, üstelik “aydın” olma iddiasında olan biri, Necib Fazıl’ı hiç görmemişse, O’nu okuyup “mânâsını” anlamamışsa, bir nev’i O’na rağmen varlık iddiası güdüyorsa, başkalarına ne kadar yüksek görünürse görünsün, çok az istisnâsı hâriç, bizim için yeri, bu andığımız kategoridir.

5

       Bazıları Üstad’a olan ezelî küfür düşmanlığının sözcülüğünü yapmak tabiatındadırlar. Üstad’ın hayatında böyle kimseler çok olmuştur. Vefatından sonra da böyleleri görülmüş, fırsatını buldukları ânda Üstad’a küfretmeyi ganimet saymışlardır.

       Yeni Şafak’tan Kürşat Bumin, sözkonusu küfür ehlinin önde gidenlerinden biridir. Yeni Şafak gazetesi, bu camianın içinden çıkmasına rağmen, bu keferenin küfürnâmesini birkaç gün boyunca yayınlamakta tereddüd etmemiştir. İsrail aleyhinde yazılar yazan muharririni, İsrail’i gücendirmemek için tasfiye eden Yeni Şafak, Kürşat Bumin adlı kefereye hiçbir tepki göstermemiştir.

      Olayı hatırlayalım: Başbakan Erdoğan, Üstad’ı anma gününde, “O hâlâ bizim ilham kaynağımızdır” mealinde bir konuşma yapmıştı. Bu konuşma, Kürşat Bumin’i çok rahatsız etti. Tuttu, sözkonusu küfürnâmeyi neşredip, Başbakan’ı Üstad’dan soğutmanın gayretine girişti. Onun kefere kafasına göre, güyâ Başbakan gibi büyük bir adam, Üstad gibi küçük bir adamı sevemezmiş. Bu onun kendine haksızlık etmesi olurmuş! (Puşt, on tane başbakanı üst üste koysan, Üstad’ın tırnağı etmez!)

       Adından da anlaşılacağı gibi, bu tip, hiçbir Müslümanın hakkında en küçük bir sempati besleyemeyeceği cinsten, dinle, imanla alâkası olmayan biridir. Üstad’da yerdiği şeyler, Üstad’dan önce, Allah Resulü’nün getirdiği ölçülerdir: İslâm’da heykel yasağı, dans yasağı, içki yasağı gibi… Üstad, sanki bu ölçüleri kendisi koymuş, İslâm’da böyle bir şey yokmuş gibi bir pislik psikolojisinde, Allah Resulü’ne olan buğzunu, Üstad’ın şahsında açığa vurmuştur. Gayretinin, Üstad’a olan inancı, Üstad’a olan inançla birlikte İslam’a olan inancı ortadan kaldırmak olduğu açıktır.

       Kendisi, maddece yarım kalmış, ruhça tam olmuş bir i…dir. Ne kadar i… yetiştirilirse o kadar çağdaş olunacağını savunan Amerikan demokrasisine tapınır. Bütün gayreti de, hükümeti ve Yeni Şafak okuyucusunu bu “çizgiye” çekmektir. İdeolocya Örgüsü’nün bu meşrebte biri için “kâbus” olmasını anlamak zor değilidir. Zirâ İdeolocya Örgüsü, “fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar” böyleleriyle savaşmanın şaheseridir; bir kefere, bir i… , bir Amerikan salatası, elbette ona tahammül edemez.

       Böyleleri, kendileri için olduğu gibi, kendilerine kucak açanlar için de, apaçık cehennem habercileridir.

6

       Üstad’ı anma günlerinde kendini en fazla öne atanlardan biri de Mustafa Miyasoğlu’dur. “Bir Necip Fazıl uzmanı” olarak kartvizit bastırmış mıdır bilmeyiz ama, kendine Üstad’ı “meslek” olarak seçtiği ortadadır. “Büyük Doğu” demeden, “Başyücelik Devleti”nden bahsetmeden, “bir Necip Fazıl uzmanı” olmak ne kolay, ne eğlenceli, ne kazançlı bir yoldur.

       Bu adam, bir edebiyat meraklısıdır. Üstad’ı da kendisi gibi sanır. O’nun şiirlerini alır karşısına, “ne derin mânâları olduğunu”, mânâlarından hiç anlamadan, bıkıp usanmaksızın düşünür durur. Ne lüzumsuz bir fedâkârlık! Bir adam, bir şeyin mânâsını hiç anlamadan, o şeyin mânâsı üzerinde bıkıp usanmaksızın durup düşünme gayretini nereden bulur?

       Hani bu şuna benzer: Karşınıza hiç anlamadığınız dilde yazılmış bir kitabı alın, onun üzerinde bıkıp usanmadan yıllarca düşünün. “Deli misin?” derler adama. Ama aldanmayın; Miyasoğlu deli falan değil, bilâkis pek uyanık biridir. Bu iş, onun bir nev’i “prestiji”, “kariyer”i olmuştur. Asıl kabahat kendisinde değil, kendisini kaval dinleyen koyunlar gibi dinleyip, ona şunu sormayanlardadır:

      - Yahu Miyasoğlu, sen Üstad’ın şiirinin ne derin mânâları olduğunu anlata anlata bitiremiyorsun ama, o şiirlerin üzerinde “Made in England” gibi bir asalet mührü olan “Büyük Doğu” mânâsından hiç bahsetmiyorsun. Üstad, İman ve İslâm Atlası’nı niye yazmıştır, Büyük Doğu İdeolocyası’nı kime ithaf etmiştir, Başyücelik Devleti bir masal mıdır, gerçek midir… hiç oralı olmuyorsun. Üstelik tutup, “tek kelimemin bile boşa gitmediğine inanıyorum” dediği mânâyı karalayıp, onun yerine kendi edebiyat taşkafanı takdime kalkıyorsun. Bir köşede sıkıştırılıp tekme tokat uyarılıyorsun, ama köpek b.. yemekten usanmaz misâli, bir süre sonra yine aynı yâveleri sürdürüyorsun. Yeter artık, in Üstad’ın sırtından! Sen madrabaz mısın, lâftan anlamaz mısın?

       Pekâlâ, biz yine kaba olmayalım da şunu bilelim:

       - Miyasoğlu kıratında adamların Üstad’ı anlama gayreti, körlerin fili tarifine benzer. O’nu “ölmüş gitmiş şair ve dâvâ adamlarından biri” sanırlar. O’nun “Sultan ibn-i Sultan “hesabı, “Velî elinde yetişmiş Velî” olduğundan habersizdirler. Bundan dolayı, şiirine de, dâvâsına da yabancı kalırlar.

7

       Geçen yıl bir gazetede yayınlanan demecimizde bizim şöyle konuştuğumuzu hatırlayanlar olabilir:

       - “Bana 20’nci yüzyılın en önemli adamı kimdir diye sorarsanız, hiç düşünmeden, “Necib Fazıl” cevabını veririm; İslâma Muhatab Anlayış’ın dünya görüşünü örgüleştiren adam… Batı’da en önemlisi kimdir diye sorarsanız, cevabım Çörçil olur; 20’nci yüzyılın haritasını büyük ölçüde o çizmiştir, kendileri tam olarak emin olamasalar da bir çok milletin hakikî babası, “büyük kurtarıcısı” odur. Bu her ne kadar kan ağlatıcı bir gerçekse de…”

       Çörçil’i bir kenara bırakalım; bu tesbite katılabilirsiniz, katılmayabilirsiniz… Fakat “İslâma Muhatab Anlayış’ın dünya görüşünü örgüleştirmek” ne demektir, biraz bunu anlamaya çalışalım.

       Her şeyden önce bunu söyleyen, yani bize ve bütün insanlığa öğreten, İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu’dur. Yani Necib Fazıl’daki “Yürüyen Büyük Doğu – Yaşayan Necib Fazıl” gerçeğini tesbit eden ve “Büyük Doğu – İBDA” olarak hayata geçiren… Ve Necib Fazıl’ı ilk defa dünyaya şöyle takdim eden:

       - “Beş asırlık tarih dilimimizle birlikte içinde bulunduğumuz çağın nabzını yakalayan ve ideali aramayla toprağa bağlanma arasında bir berzahta kıvranan insanoğlunun oluş ıztırabını hakikatin hakikatine nisbetle heykelleştiren adam…”

       İşte, bize göre, “İslâma Muhatab Anlayış’ın dünya görüşünü örgüleştirmek”, bu demektir. Beş asırdır kaybedilmiş zaman ölçüsünü yakalayan ve insanoğlunun oluş ıztırabını İslâmın hakikatine nisbetle heykelleştiren adam, bize göre, İslâma Muhatab Anlayış’ın dünya görüşünü örgüleştiren adamdır. Ve “mânâ mânâ ile bilinir” hesabı, bu adamı bize tanıtan adam, Büyük Doğu’nun tek varisi ve ona nisbetle İBDA’nın kurucusu, Salih Mirzabeyoğlu… Biz sözümüzü işbu mânâ ışığından hissemiz hâlinde söyledik.

       Öyleyse, Üstad, bazılarının zannettiği gibi “büyük bir şair” olmadan önce, ne azîm bir dâvânın sahibidir! Ve O’nun ömrünün son deminde “elime bir genç geçti, pir geçti, kendi geldi!” şeklinde tanıdığı, Raporlar’da “başbaşa” hakikatini şahid olduğu, Büyük Doğu İdeolocyası’nı ve “İslamı yenileme” dâvâsını ithaf ettiği ve “Bundan sonra onlar benim arkamdan gelmeyecekler, ben onların arkasından koşacağım” dediği İBDA Mimarı Salih Mirzabeyoğlu….

8

       Her kim bu mânâyı görmeyerek, saklamaya çalışarak ve inkâr ederek Üstad’ı anmaya kalkarsa, onun yeri mezbeleliktir. Bu ne çirkin bir şeydir, tasavvur etmeye çalışınız: “Bize Sokrat’ı tanıtan Eflatun yoktur, sadece Sokrat vardır” demek gibi bir safsata… “Leyla diye çöllere düşen Mecnun yoktur, sadece Leyla vardır” demek gibi bir kancıklık…

       Bu safsatanın peşinden gidenler ve bu kancıklığı edenler çok olmuştur. Ama onların çok olması bir şeyi değiştirmez. “Güneş balçıkla sıvanmaz” demişlerdir. Bugünden yarına kalacak olan, ne bugün, ne yarın, sadece “güneşin hakikati”dir. Sokrat’tan sonra Eflatun’u inkâr edenlerin kaçının ismini biliyorsunuz? Mecnun’a “mecnun” deyip Leyla’ya övgü düzenlerin kaç tanesini sayabilirsiniz. Halbuki bunlar da sayıca çoktu; ama “güneşin hakikati”ni değiştiremediler.

       Böyle alçakların özellikle düzen tarafından beslenip büyütüldüğünü biliyorsunuz. Geçen sayıda “ne yaparsanız yapın ama, onlarla bir araya gelmeyin” diye bütün gruplar arasında yılanlar dolaştırıldığını duyurmuştuk. Çoğunun zaten bir dâvâsı olmadığı için, sadece müessesesi ve ticareti olduğu için, müessesesini ve ticaretini korumak kaygısıyla bizden uzak kaldıklarını tahmin edersiniz. Bunların pek çoğunun kaçkınlıklarına mazeret devşirmekte zorlanmadığını da… Bazısı da bize gelip şöyle itiraflarda bulunmuşlardır:

       - Biz sizi çok seviyoruz ama, bir arada görünemeyiz; üzerimizde çok baskı var!

       Yani “siz” dediği, bizzat “Yürüyen Büyük Doğu – Yaşayan Necib Fazıl” mânâsı; tek kelimeyle “Büyük Doğu – İBDA” dâvâsı… Bu dâvâyı tanımaksızın Üstad’ı anmaya soyunanların, O’nun mânâsına nasıl bir ihanet içinde olduklarını, sanırız hayatın kendisinden alınmış bu misâl, fazlasıyla açıklıyor. Zirâ Büyük Doğu – İBDA varsa her şey var ve Büyük Doğu – İBDA yoksa hiçbir şey yok…

      Kuşlar ve yılanların masalı bunu anlatıyor; kahramanlarından biri yükselmeye, diğeri alçalmaya dair olarak…

  

DR. HAWARİ KAYSER’İN “KUANTUM VE ÖTESİ” KİTABI VESİLESİYLE

DR. HAWARİ KAYSER’İN “KUANTUM VE ÖTESİ” KİTABI VESİLESİYLE

Selim Gürselgil 

sgurselgil@furkandergisi.com 

               “Fikir önünde düğmesini iliklemeyi ve olanca samimiyet sermayesiyle saygı duymasını bilmeyenler, saygı duyulacak bir fikir haysiyeti belirtemezler. Bu mânâ BÜYÜK DOĞU'ya nisbet olarak İBDA'da tecelli etmiş ve İBDA merkezi, doğrudan doğruya BÜYÜK DOĞU'nun merkezi hâlinde ve tek, son ve som mirasçısı sıfatıyla, onun telif hakçılığına ermiştir.” (İBDA Diyalektiği’nden) 

I

       Dr. Hawari Kayser’in “Quantum ve Ötesi” isimli kıymetli çalışması, yayınlandıktan bir hayli zaman sonra elimize ulaştı. Elimize alınca farkettik ki, neredeyse bir yıl boyunca ondan haberimiz bile olmamış. Bu gecikmenin sebebi her ne olursa olsun, sorumlusu sadece biziz ve bundan dolayı da bugün bu eserden bahsederken mahçubiyetimizi gizleyemiyoruz.

      

Günümüzde insanlar bu türlü değerli çalışmalara, nedense pek değersiz gözlerle bakarlar. Bir çoğunun gözlerinde şeytanın hasedi yuvalanmıştır ve onların bakışları 

ve görüşlerine aldırmamak gerekir. Bir çoğu da “nemelâzımcı”dır; bu türlü çalışmaları okumak ve bilmek zorunda olmadığını, onlara sırtını dönüp yatağına kıvrılarak cennet düşleyebileceğini sanır.

       Halbuki bu bir aldanıştır. Okumak ne kelime, herkesin bu türlü saf ve samimî çabalara kendince katkı yapmak zorunluluğu vardır. Bir fikir adamının ne şartlarda eser verdiği, ne şartlarda yayınlattığı, dağıtırken hangi güçlüklerle karşılaştığı, onun değil, asıl çağdaşlarının mesuliyeti dairesine girer. Fikircinin işi eser vermektir; gerisi, çağdaşlarının ayıbından onun nasibine düşen olur. 

       Haydi, işin bu tarafına bazı haklı mazeretler yüzünden uzak kaldı diyelim; peki, okumak ve bilmek zorunda olmadığı kuruntusuna ne demeli? Bu kuruntuya hangi mazereti bulabilir? İnsanlar “öbür tarafta” sadece dininden ve mezhebinden suâl olunacağını vehmederler; zamanında ortaya çıkan her şeyden hesaba çekileceklerini bilmezler.

       Dr. Hawari Keyser’i okumak, bizim bir lûtfumuz değil, mecburiyetimizdir. Onu anlamıyorsak bile, en azından anlamadığımızı itiraftan bizi alakoyacak hiçbir gerekçe olamayacağını da bilmiyor muyuz? “Bizim anlayamayacağımız kadar yüksek” diyebilmenin şerefi, ona sırtımızı dönmeyi şeref sanmanın ayıbına yeğ değil midir?

       Fakat okumak zorunda olmadığını sanmak ne demek? Eskiden bazı   “hainler” varmış. Zamanın kutbundan müridine haber getirirmiş. “Efendi Hazretleri kitabınızı okumuş, şu şu yönlerini zayıf bulmuş; tabiî ben okumak zahmetine katlanmadığım için, o yönlerin neler olduğunu bilemeyeceğim” dermiş. Mürid de “Kepazeliğe bak! Kendi okumamakla övündüğü şeyi, sözde bağlısı olduğu Veli’nin okumuş olmasına bile değer vermiyor” diye ağlarmış.

       İblis, Allah’a değer vermediği için değil, onun yarattığına değer vermediği için lânete uğramıştır. İblis, kendisi dinlenmeye değer söze kulak asmadığı için, nihayet bütün varlıklar nezdinde kendi sözü de kıymetten düşmüştür. Başkasını dinlemeyen, elindeyse kendisi konuşmasın; bir gün kendisinin avaz avaz bağıracağı, ama hiç kimse tarafından işitilmeyeceği ve dinlenmeyeceğini aklına getirsin!

       Ama biz şu eleştiriyi kabul ederiz: Bu satırları çok daha önce, Dr. Hawari Keyser’in kitabı çıktığı günlerde yapmalıydık; bütün bakışların ona döndüğü günlerde ona bakmak, pek kahramanlık olmasa gerek… Olsun ama, bir müddet gecikmeyle de olsa bu satırları yazmış olmak, yine de büsbütün sırtını dönmekten iyidir.

II

       1994 yılında, Metris’te, birkaç tutuklu arkadaş, “Genç İbdacı Aydınlar Birliği”nin kuruluş merasimini yaparken, şöyle bir iyi niyet dileğimiz vardı: Genel gençlik kütlesinden kopmadan ve onunla ters düşmeden, özel bir gençlik zümresinin derinlemesine çalışmalarının verimlendirileceği müesses bir plâtforma ihtiyacımız var!

       Büyük Doğu – İBDA, İslâm inkılâbının dayanacağı sınıf temeli olarak “aydınlar sınıfı”nı işaretlemiş ve hattâ Başyücelik Devleti’nin rejim karakterini “Aydınlar Aristokrasisi” olarak açıklamıştı. Oysa zamanın aydınları bu dilden hiç anlamıyorlardı. Büyük Doğu – İBDA’nın, bu olağanüstü dâvânın kutsal çağrısına ilk ilgi gösterenler, ne yazık ki zamanın aydınları olmamış, sadece samimî ve fedakâr, Allah Resulü için can vermeyi cana minnet bilen o mübarek gençlik demeti olmuştu.

       O halde bize düşen, zamanın aydın muhitlerini “henüz aydın değiller!” diyerek yok farzetmek, ama hedefi gözden kaybetmeden, gerek o mübarek gençlik demetinin görünür yüzü içinde, gerekse onun henüz açığa çıkmamış topluma aid gövdesi üzerinde, bıkıp usanmaksızın “aydınlanma” çalışmaları yürütmek ve İslâm İnkılâbı’nın dayanacağı aydınlar sınıfının bizzat İslâm inkılâbı içinden doğmasını gözlemekti.

       Yanlış anlaşılmasın: Bizim bu sınıfın doğuşunda bir katkımız olduğunu yahut bizim de bu sınıfta hazır bir yerimiz bulunduğunu söylemek istemiyoruz. Bu sınıf, İslâm İnkılâbı içinden, Büyük Doğu – İBDA Hareketi içinden, kendi kendine doğuyor ve içinde şahıs ismiyle biz olsak da olmasak da, bu doğuşu dünkü rüyamızın gerçekleşmesi diye görüp selâmlama hakkımızın bulunduğunu umuyoruz!

       Bu doğuş ve oluş, tamamen İBDA’nın eseridir ve bizim de İBDA’nın her eserini olduğu gibi onu da okumak hakkımız, hakkımızdan öte vazifemiz vardır. Ve okudukça görüyoruz ki, İslâm İnkılâbı’nın istinad edeceği aydınlar sınıfı, İslâm İnkılâbı’nın içinden yetişmekte ve hedefine yürümektedir.

       Dr. Hawari Keyser’in eseri, bu hususta bir kilometre taşıdır. Kuantum fiziği ve meseleleri hakkında neredeyse bütün bir lûgat çalışması yapmış ve SEFİNE ile aramızda bir köprü kurmuştur. Onun her sözünü anlamıyoruz diye üzülmeyelim; çünkü bu mevzu, kendi özellikleri itibariyle, herkesin anlayamayacağı bir mevzudur. Ama onu okur, elimizin altında bulundurur ve yeri geldikçe başvurulacak bir kaynak olarak görürsek, hiç olmazsa SEFİNE isimli hazine için elimizde bir “anahtar” bulundurmuş oluruz!

       Biz, Akademya’ya başlarken, İBDA madeni içinden şu elmas cevherini bulup çıkarmış ve gençliğin önüne atmıştık:

       - “Dayanışmalı fikir oluşumu prensibi!”

       Sonra zahmet etmiş, “dayanışma – tesanüd” kavramının felsefî açılımlarını araştırmış, toplumlarda iki türlü dayanışma olduğunu görmüş, mekanik dayanışmanın “güruh psikolojisine mahsus” ve organik dayanışmanın “işbölümü ve uzmanlaşmaya dayalı” olduğunu belirtmiş, İBDA Mimarı’nın “dayanışma” kavramından kasdı olsa olsa ikincisidir, diye tayin etmiştik. Bizim dışımızdakilerin bu hususa nasıl yaklaştıklarını hiç hesaba katmamıştık.

       Nitekim bu prensip, yıllar yılı, dilden dile dolaştı. Şurada hakkı verildi, burada verilmedi. Ama bir şey var ki, belki de hiçbir zaman, Dr. Hawari Keyser’in eseri nisbetinde canlı bir temsil sahasına kavuşmadı. Dr. Hawari Keyser, “Quantum ve Ötesi”nde, bize bir dünya hediye ediyor. Çoğumuzun bilmediği, dilini anlamadığı bir dünya… Bundan güzel “dayanışma” örneği olur mu?

       -“Rûya: Yerden biten bitki... Nebat: Bitki... Hudaret: Yeşillik, bitki... Hudârâ: Allah için, Allah aşkına... Hudâre: Deniz... Kamûs: Deniz. Lûgat... Allah bu ilmi, bu Şeriatta kendisine Resûlü'nün diliyle ibadet edilmesi için getirmiştir. Bunların aracıları "fakih-idrak sahipleri", yazı ve çizgi âlimleridir. Bu ilimler Ledünnî ilimlerdir... Ledünnî; dinî olmayan... Bu ümmetin Peygamberlerinden çıkan ilimler olmadığı gibi, Peygamberlerin vârisleri olan evliyaların da ilmi değildir; ne şer'i, ne tasavvufî... Bu ilim "indî"dir, insan şahsiyetiyle alâkası vardır... İndî: Şahsî, zâtî, mevzua mahsus.” (İBDA Diyalektiği’nden) 

III

       Kitabın etrafında konuşulması gereken meseleler o kadar fazla ki, henüz muhtevâsından söz etmeye imkân bulamadık. Halbuki “Kuantum fiziği” mevzuuna ilgimiz biliniyor. 1996’da Akademya’daki “İlmin Dine Tasallutunun Hikâyesi” ve 2002’de Yeni Nizam’daki “Şrödinger’in Kedisi” başlıklı çalışmalarımızın henüz mürekkebi kurumadı.

       Fakat bu husustaki esas önemli çalışmalar bunlar değildir. SEFİNE yayınlandıktan sonra özellikle “İlma” dergisi çevresinde yürütülen çalışmalar, bu hususta memnuniyet verici bir “kitabiyat”ın oluşmasını sağlamıştır. Bu hususta, dışımızdaki her çevreye fark atan yetkinleşmiş arkadaşlarımız ortaya çıkmış ve hâlen aynı dergi etrafında çalışmalarını sürdürmektedirler.

       Dr. Hawari Keyser’in bu hususta bir eser vermesi ise, açıkçası bizim için bir sürpriz olmuştur. Dr. Hawari Keyser’i yıllar yılı her sahadaki makalelerinden takip ediyor ve kendisinden öyle çok şey öğreniyoruz ki, bu hususta böyle bir “kaynak eser”le görünmesini doğrusu beklemiyorduk. Fakat o, bir “entellektüel şövalye” ve her vakit yeni fikrî zaferlerden usanmıyor.

       “Quantum ve Ötesi”nde bu zaferlerine devam ediyor:

       -“(Psîhi): Yunan Mitholojisinde güzeller güzeli bir kız. Afrodit’i bile kıskandırıyor. Afrodit, Eros’a ‘Ona öyle bir ok gönder ki, dünyanın en ürkütücü erkeğine vurulsun’ diyor. Eros gerekeni yapıyor ve Psîhi en ürkütücü erkeğe yani Eros’a vuruluyor. Evleniyorlar. Eros, Psîhi’ye kendisinin (Eros’un) yüzüne geceleyin bakmamasını tembihliyor, merak bu ya, Psîhi bir gece dayanamayıp Eros’un yüzüne feneri tutuveriyor. Eros ortadan kayboluyor. Afrodit ona cezâ üstüne cezâ veriyor. Hepsine boyun eğiyor Psîhi, son bir görev olarak, ter altına inip Fanus’u getirmesini istiyor ondan, Afrodit. Psîhi Fanus’u buluyor ve Persefoni onu uyarıyor, Fanus’un içine bakmaması konusunda. Psîhi bir kere daha merakına yenik düşüyor ve Fanus’un içine bakıyor. Orada gördüğü şey ‘ÖLÜM’ oluyor.       Psîhi’nin bir mânâsı, ‘Hareket ettirilebilir büyük cam veya büyük ayna’dır (Burada ‘Ayna’ metaforuna dikkat).             Yine, Eski Yunanca’da ‘Kelebek’ mânâsına gelen Psîhi zaman içinde ‘Nefs’ ve bâzen de ‘Pnevma’ ile beraber, ‘İnsanın ölümsüz varlığı-Ruh’ mânâsını yüklenmiştir. Felsefî mânâda ise, ‘Ferdî vahdeti meydana getirdiği kabul edilen Fizikî fenomenler bütünü’ olarak tanımlanmaktadır. ‘Psîhi’yi ortaya çıkaran’ mânâsına (Psihedîlos) kelimesi kullanılır. (Dîlos)’un mânâsı ‘Görünür, açık’dır ki bu kelime de Arabça (Dall – açık olmak, görünür olmak) fiilinden mülhemdir. ‘Psişik’ (Psihikos) kelimesi ise, ‘zihne ve fikre değgin’ mânâsını taşır ve ‘Metapsişik’ ve Parapsişik’ kavramları ise, organik, fizikî veya bedenî olmayan (zihnî) hâllere işaret eder. ‘Psişizm’ ise, Psişik hâdiselerin bütütnünü ve buna bağlı olarak Psişik hayatı ifade eder.

       Jung, madde ile zihin arasındaki bu ‘ayna’yı (speculum) ‘Psychoid’ adıyla terim hâline getirdi ve bunu (Psychoid) entegre edici unsurunun ‘Mânâ’ olduğuna karar verdi.” (A.g.e. sh. 85 ve devamı)

       Bu fragmandan da anlaşılacağı gibi, Dr.Hawari Keyser, “Quantum ve Ötesi”nde sadece bize bir “kuantum antolojisi” çıkarmakla kalmıyor; bu alan dışındaki açılımlarda da yürüyücü iştikak tabloları ortaya koyuyor. Bu sahaya, belki olması gerektiği gibi, diğer entellektüel alanlarda olan engin birikimi ile ışık tutuyor.

       Mahmud E. Duru’nun çalışmaları nasıl heyecan vericidir; nasıl “usanmaz bir entellektüel heyecan’la yüklüdür, gözönüne getiriniz. Dünya tarihinde ilki defa, Gılgamış Destanı’nda bahsi geçen ‘ölümsüzlük otu’nun, İBDA Mimarı’nın bahsettiği ‘kust otu’ ile ilişkisini, Akademyaya Doğru’da Mahmud E. Duru ortaya koymuştur. Gılgamış Destanı’na bakışı kökten değiştirebilir bu buluş!

       Fakat eşek anırsa dönüp bakılır da, böylesine samimiyet dolu eserlere dönülüp bakılmaz bizim camiamızda. Bu eserin hâlen kitablaşmamış olmasının, “cihad ve gazâda gevşeklik” bahsine girebileceği ve “zararının bütün mahlûkları sarabileceği” korkusu duyulmaz. Kıçıkırık politik gündemlerle, “bir şeyler yapıldığı” izlenimi verilir.

       Bizi bir kenara koyun, bizim dilimiz ateş doludur, bizi dilimizi koparmadan sevemezsiniz; ama böylesine entellektüel zaferleri görmezden gelerek, sırf “piyasa” adını verdiğiniz bir yeni zaman putunun dizinde zevk etmekle Allah’a karşı vecibelerinizi yerine getirmiş olduğunuzu da zannetmeyin.

       Çok iyi biliyoruz: Hepinizin arasında bir yılan dolaştı. Size “Ne yaparsanız yapın, göz yumulacak, tâ ki İbdacılar’dan uzak durun!” mesajını getirdi. Ve sizler de, İbdacılar’dan uzak durarak, Allah’a yakın olacağınızı düşünüyorsunuz. Sadece şeytana yakın olursunuz. Şeytanın yakınları ise, ne kadar kaçsalar da, İbdacılar’ın öfkesinden kurtulamazlar.

       Dr. Hawari Keyser’in eserini bu “mânâ” mucibince, sadece İslâmcılar’a değil, bütün bir çağdaşlarımıza tavsiye ediyoruz!

Furkan Dergisi, s. 32, Nisan 2009

NEO-KEMALİSTLERE İSLÂMCILIK DERSLERİ

                                                Selim Gürselgil

                                       sgurselgil@furkandergisi.com

                                                 

 

Senli-benli üslûbuma aldırmayın. Bu yazacaklarımı kendimden başkasına mâletmek istemediğim için, “şahsî” ve “indî” olduğu için böyle bir yol seçtim. Belli bir çevrenin görüşü olmasın diye, hatasıyla sevabıyla bana aid olsun diye bu yoldan gittim.

Son zamanlarda İslâmcı camiada başgösteren “kemalizm” hastalığı emareleri sizin de dikkatinizi çekmiştir. Ben evvelce kısmen varlığından haberdar olduğum halde, bunun bu kadar olduğunu farketmemiştim. Geçenlerde bir müessesede misafirdim. Bana açıp bir internet sitesi gösterdiler. Ne diyeceğimi bilemedim.

Düne kadar anti-kemalizmin şampiyonluğunu kimseye kaptırmayanlar, bugün Bülent Ersoy gibi dönmüş, en büyük kemalizm müdafiliğine soyunmuşlar. Şimdi diyorlar ki, “1938’den önce yapılanlarla, 1938’den sonra yapılanları birbirinden ayırmak lâzım...” Bir okuyucu çelişkiyi hatırlatacak oluyor... Hemen topu-tüfeği göğüsleyip, “Hadi oradan cahil, münafık, biraz yakın tarih oku!” diye bir Kocatepe taarruzuna maruz kalıyor.

Haydi ismini de vereyim: Bu çevre, “Mücahit...”in çevresi. Hani, bütün Müslümanlar’ın kendilerine tabi olmalarının vâcib olduğunu sanan zübüklerin çevresi. “Bizim Atatürk” diye bir kitap yazmışlar. Utanmadan, sıkılmadan hayatı bu uğurda kavgayla, zindanla geçmiş adamı, Necip Fazıl’ı, “yeni yol”larına işaret levhası etmeye çalışıyorlar. Usta bir sihirbaz hüneri, kıdemli bir yankesici el çabukluğuyla...

A.Oktar’ın eskiden “deccal” saydığı kişiyi şimdi”mehdi” ilân etmesine şaşırmadım: çünkü onun “İslâm” diye bir dâvâsı yok. O ne yaparsa yapsın, lâfı kendine getirmek ve kendini pazarlamak sevdâsında. Rüzgârın esme yönü ve şiddetine göre bu zigzaglar ona yakışıyor. Zavallı, hâlâ kendini “Vakit” gibi bir çevreye kabul ettirip de, “Cumhuriyet” gibi bir çevreye kabul ettirmeyişine hayıflanıyor.

F.Gülen’in, Bediüzzaman’a bağlılık yalanının altında, kemalizmin yedek lastiği rolüne soyunmasına şaşırmadım. Çünkü o “yumuşak” bir mücahit. Her höt diyene, “al sana bir kese kağıdı dut” demeye alışkın. Papadan ABD Başkanı’na, Ecevit’ten İnönü’ye kadar, uzlaşamayacağı hiç kimse yok. Tersine bir harika belirtiyor: Dünyada hiçbir mezheb ve doktrin yok ki, F.Gülen onunla uzlaşamayacak olsun. Onun için, hem Nurculuk, hem kemalistlik yapabiliyor ve bunlar ona krizantem çiçeği gibi yakışıyor.

Fakat bu sonucu zümreyi, öldürseniz anlayamam. Tayyip düşmanlığı insanın gözünü bu kadar mı kör eder yahu? Tamam, ben size Tayyib’in dostu olun demiyorum, onu destekleyin de demiyorum; fakat bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diyorum. İnsan, bir adama, alelâde, sıradan bir adama olan buğzunu, hiç dâvâ yolunu şaşıracak kadar ileriye götürür mü? Siz düzen değiştirme iddiasıyla yola çıkmamış mıydınız, rejim muhalifi değil miydiniz, nasıl oldu da rejimin yanında en büyük hükümet düşmanı kesildiniz?

22 Temmuz seçimleri öncesinde, iğrendiğimden, koyu kemalist televizyonlara hiç bakamıyordum. Birkaç defa “geçiş” yaparken gözüme çarptı. T.Özkan’ın televizyonunda “hoca”ya nasıl yağlar çekiliyor, nasıl ballar sürülüyor... Ondan sonra, birkaç kere “Genelkurmay İslâmcısı” denilen “baş efendi”ye gözüm çarptı: Perinçek’inden tut da, Şen-Kay-Çek’ine kadar kimi ararsan kolkola, şen sazın bülbülleri...

“Ulusal takım sahada”... Yumruk havada: Amerikancı Tayyip, İsrailci Tayyip, hop hop Tayyip, Tayyip de Tayyip... Tekrar edeyim: Ben Tayyip’çi değilim, hiç olmadım. Ama Tayyip’in bu “Ulusal takım”a gol üstüne gol yağdırmasını, beş atıp bir saymasını keyifle seyrediyorum. Tayyip’i savunacak da değilim ama, Tayyip’in Amerikancılığının, bugüne kadar kurulan hükümetlerin hiçbirinin Amerikancılığından daha fazla olduğunu sanmıyorum. İnanmıyorsanız, “Yakın tarih” okuyun!..

Fakat tartışmak istediğim asıl mesele bu değil. Aslında bir parça burada da yeri var: Türban kavgasının en önünde olması gerekenler, bu kavga ABD’nin kavgasıdır diyerek, en arkaya kaçıyor. Bu nasıl iş? Aynı slogan ve karikatürlerle, kemalist kesim, ön safta mücadele verirken, onlarla karşı karşıya gelmemek, onları gücendirmemek için mi yoksa bu gayret? Zira benim kafam basmıyor: Buş düğmeye basacak, Bahçeli ile (hele onunla) Tayyip kolkola girecek ve türban işini halletmeye soyunacaklar...

Bu politika mıdır, Allahaşkına?.. Ben bu “ulusalcılar”ın kelimesinden bile bunca tiksinirken, “Sapına kadar ümmetçiyim!”diye bas bas bağırmak isterken, siz bu ulusalcıların poposunda ne buluyorsunuz? Haydi, birbirimizi pek sevmiyoruz, âşikâr, ama aynı Allah’a inanmıyor muyuz biz?

Mazur görün: Sizin de bildiğiniz gibi, benim aklım fikre mikre ermez. Açıklama istiyorum:1983 öncesi ile 1938 sonrası arasında ne fark gördünüz siz? Durun tahmin edeyim: Antiemperyalizm ile emperyalizm farkı mı? Nanay!.. Yoksa “ahbes” ile “habaset” farkı mı? Şinanay!..

Üstad’ı bu işe âlet ediyorlar, pes! Bir de İbda Mimarı’nı âlet etmek istiyorlar. Görmüşler ya, “1919 kurtuluş iradesi” ... Acaba bu irade Abdulhakim Arvasi Hazretleri’ne aid bir irade mi, yoksa başka birine aid bir irade mi? Abdulhakim Arvasi Hazretleri, “rızâ değil katlanış” olarak, o küfürdense bu küfrü mü tercih etmiştir, yoksa birileri bizzat “Efendi Hazretleri’nin muradı” yerinde midir?

Ben senin neyine tabi olayım cici şey! Ne fikrin var senin, ne kavgan kalmış... Bir Müslümanın bu kadar çirkinleşmeye hakkı yoktur!.. Ben sizi dosdoğru görmek istiyorum... “Gerekirse kılıcımla düzeltirim” dediğimde, bir müslüman emirim olması gerektiği gibi olmanızı istiyorum...

Mademki bu role soyundunuz, “İslâm biziz aslanım” diyorsunuz, size tabi olmanın vâcip (zorunlu) olduğunu düşünüyorsunuz, size tâbi olmayanın Müslüman olmadığını söylüyorsunuz; o hâlde bu işin hakkını vermek de size düşer... Can  düşmanına gülücükler dağıtarak oy toplamak isteyenlerle işim olmaz benim!..

Pardon, sormayı unuttum: Sizin öngördüğünüz İslâm devletinde Atatürk heykelleri de olacak mı?..

الصفحة 1 من 2

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Kullanıcı Girişi

  • تسجيل دخول
  • سجل الآن
    Registration
    *
    *
    *
    *
    *
    Fields marked with an asterisk (*) are required.
  • Site İçi Arama

  • Search
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 121 زائر متصل

    Furkan Dergisi -Arşiv-

    Esatir ve Mitoloji
    Salih Mirzabeyoğlu'nun 56. Eseri Esatir ve Mitoloji "Güneş ve Ay"
    Reklam
    Furkan
    Furkan Dergisi Forum hizmete girmiştir.. http://www.forum.yenifurkan.com
    Reklam