Thursday
Feb 09th
Text size
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Anasayfa Furkan Yazarları

ÖLÜM ODASI B-YEDİ (87. Bölüm)

ÖLÜM ODASI B-YEDİ (87. Bölüm)

 

 

 

 

 

 

…Böyle daldan dala tedâilerle

 

–Ahenk helezonu daralan boynuz–

 

 Döllenir kelimeler kelimelerle

 

      Sura üflenmeden önce soyumuz        

 

 

 

2 BİN ONİKİ’DE

 

“GEÇMİŞ ZAMANI ARARKEN”

 

 

LEVHA: 12 Mart 1989… Üstadım’ın elinde, sayfalarını numaraladığı bir defter… Benim TİLKİ GÜNLÜĞÜ gibi… Ama o rüyâları değil, sadece günlük hâdiseleri yazıyormuş… Bana, “senin yazdıklarında kendimi buluyorum!” diyor.

 

l

 

TELERUN. (Teleran-Tele yönlendirme): 688: MERHAMET… RUN-RAN, İngilizce bir kelime. “Koşmak, yürümek, seyretmek, firar etmek, kullanmak, çalışmak, çalıştırmak, kaçakçılık, idare etmek, yönetmek” mânâlarını ihtiva ediyor… Teleran-Telerun, herhalde kolayca anlayacağınız şekilde, benim TELEGRAM’ı tedaî ettiği için aldığım ve gerçekte TELE ile RAN kelimelerinin İngilizce’de birleşip birleştirilemediğini bilmediğim bir birleşik kelime oldu; ve başlıktaki murada uygun bir giriş için… NYMPHALAR, artık ilişki tasviri yapmıyorum, RUN kelimesini epey geveledikten ve kafa ütüledikten sonra, TELE ile telaffuz ettiler; İngilizceleri benimkinden aşağı değil(!), “Ran, yürümek demek!” diye başlayarak. Galiba benim annemin hastalığı ile ilgili telefonda biraz moralimin bozukluğunu alaya almak için başlayan bir lâfla… Her neyse; “rut” kelimesinden başlayıp, ran, sonra run, derken hiç de muratlarına uygun olmayan bir biçimde, onların sadece TELEGRAM’a ses uyumu bir rastgele deyişlerinin, bana dört dörtlük bir başlangıç sağlaması… Bu arada RUT: Tekerlek izi, oluk, değişmez program… Bu mânâlar, zihin kontrolu mânâsına tam uygun; NYMPHALAR’ın kullandıkları, “iz takibi!” lâfının çok geçtiği 2005 yılında bir de bunu zenginleştirme niyetiyle yan hücredekinin parmak izini almakla ve bir gece yine bu cümleden dış avluya bakan havalandırma duvarının tam oradan –dışarıdan– silâh atmakla süslediler… Lâfım karışık oldu: İZ sürme tâbirini “zihin kontrolu” diye kullanırken, dış yüzden de bahsettiğim şekilde pekiştirmek üzere süslediler. Tabiî ki konuşmalar duyulmadığı için, o yapılanların benim için olduğu, o gün için meçhuldü… Ve RUT diye ayrı bir kelime: Ceylanın kösnemesi, aygır istemesi. Çiftleşmek… Bu “çiftleşmek” lâfı, “seks” anlamıyla, tam da NYMPHALAR’ın karşısına resimlerinin asılacağı baş mevzuları. Bu kelime de TELEGRAM’a uygun. “Çift” olmanın, “ikili olmak, hakikatin mahiyeti, şair” vesaire gibi mânâları, yahut en malûm, “Sin, iki kişidir!” şeklindeki mânâsı filân, TELEGRAM için asıl yanında çerez kalıyor… TELERAN ile TELEGRAM arasında doğan bu uyumun ebced tevafuku hâlinde MERHAMET’e denk gelmesi, “Allah’ın, kötülere bile varlık vermesinin, O’nun Rahmet’inden dolayı olmasıyla” birlikte düşünülünce, Üstadım’ın benim kimliğimde MERHAMET’i işaretleyişi sayısız defalar işaretlenmiş olarak malûm, TELEGRAM melânetiyle yanyana gelirken, VAHDET sırrı da görünmüş oluyor… “Geçmiş Zamanı Ararken”, Üstadım’ın ifâdeleriyle Marcel Proust’un, “anahtar roman” dedikleri ve yayınlandığı zaman kendi ülkesinde tatsız tuzsuz bulunmasına karşılık İngilizler’e “Fransızlar romanda bizden 700 sene ileride!” dedirten, insanın kader sırrını arayışına örnek bir romanı. Burada bahsetmemin sebebi, tabiî ki TİLKİ GÜNLÜĞÜ, kimliğimi aramamla ilgili… SENE 2012: BUD-Varlık… HUBUB-Su üstünde kabarcık. “AB-SÜVAR”: 12: A’ZAM-Çok büyük, en büyük… Hatırda, rüyâda gelen mânâ: “Bir apartman katında, üstüste dizilmiş büyük KUTULAR-boxlar. Karşı apartmana gelen siyah cübbeli ve sarıklı adamlar. Bunlar NURCU imişler ama, bildiğimiz NURCU zümresi değil. Sonra onların başı geliyor. Çok heyecanlanıyorum!”… TİLKİ Günlüğü’nde mevcut bu uzun rüyâyı, canım sıkkın, tam olarak vermek için arayamadım… Zannım o ki, o gelen Allah Resûlü idi… BADİH-Beklenmedik ziyaret. Âniden gelen ilhâm: 12: İBT-Koltuk. “Çukur. Hakikat”… HEBBE-Zamandan bir asır. Vak’a: 12: BAGAJ-Arabanın arkasında veya önünde, yük koyacak yer-kutu… KUTU, hem “KUT”un mânâsını hatırlatmak hem de “zarf” ve “ambalaj” gibi aynı mânâda kelimeler bir arada “içinde şekil alınan doldurulabilir boşluk”, dolayısıyla şekil vericinin dıştan içe –içindekini tutan tazyik ve darbe– müessir mânâlarını, bunun varlığı saran bir zar hüviyetini, “yokluk, zaman, ayna” hakikatini hatırlatmak için… ZECEC-Kaşın ince ve uzun olması. “Üstadım’ın Efendi Hazretleri’ni tasvirinde kaşları böyle”: 13= 1012: HARİKULÂDE… DÜVAH-İşi birbirine ulaştıranlar: 13= 1012: ECDAD-Dedeler, babalar… YED-El. Kuvvet, kudret. Yardım. Vasıta. Mülk: 14= 2012: Salih Mirzabeyoğlu… TELERUN: 688: MÜLUHIYA-Ebegümeci dedikleri ot… TELERAN: 683: SALİH İzzet Erdiş… HALENC-Ağaç, şecer: 683: ERBAİYYET-Dört olmak.

 

 

BİZİM ANADOLU

 

“KUREYŞÎ - TÜRK - KÜRT”

 

 

Levha: 27 Haziran 1992… Rahmetli MUSA Bey… Elinde saksıdan sökülmüş bir çiçek… Bir yazı sözkonusu ve bunun çiçeğin KÖKLER’i ile bir alâkası var!..

 

l

 

Levha: 13 Temmuz 1985… Murakabe yapar bir vaziyette ve cezbolmuş gibi bir hâldeyim… Kırmızı bir renk… Üstadım’ın ZÜBEYR diye kükreyen bir sesi… Haşyetle uyandım!

 

Levha: 13 Temmuz 1985… Mevlâna Hazretleri’nin “acı” diye başlayan bir sözü… Veli kelâmıyla o kadar meşgulüm ki, çeşitli yönlerden gayet net olarak mütalâa ediyorum!

 

l

 

MUS-Bıçak: 136: MENAME-Mehd… MUSA-Dört büyük Peygamber’den üçüncünün ismi: 116: MUHASEBE… MUSA-Menfaat. Vasiyet olunan mal: 146: RAHMAN Sûresi 19. âyet… MUS’A-Böğürtlen denilen yabanî bitkinin kırmızı meyvesi: 205: DRAHT-Ağaç. Şecer… MU-SA(y)-Ustura: 107: ULBE-Büyük KUTU. “Büyük Kut”… DOLUNAY: 107: ESHAM-Oklar. Nasibler, hisseler… ARVASÎ: 278= 1277: KÖKLER.

 

l

 

ZEHER-Çiçek: 212: ZEHR-Ağu, zehir… ZEHRE-Çiçek. Beyaz, berrak. Kahramanlık: 217: ORDU… RABITA-Rabteden, bağlayan, bitiştiren. Tertib, sıra, düzen, usûl: 217: HİCARE-Su üstünde olan kabarcık. Ab-süvar. Taş. “Silâm-taş, su, hamd”… İŞGÜFE-Çiçek: 406: CEMŞASB-Hazret-i Süleyman… KAHKAR-Taş. “Fihr”: 406: İCTİSAS-Ağacı kökünden çekip almak.

 

l

 

KUREYŞÎ: (Allah Sevgilisi’nin 9. atası, KUREYŞ - diğer ismi “avuç dolusu taş” demek olan FİHR… Dedesi Abdülmüttalib’in babasının ismi de HAŞİM… Allah Sevgilisi, topluluğa ismini veren KUREYŞ’in, HAŞİMÎ kolundan… Haşim-Haşmetli, muhteşem: 258: Haneş-Yılan, avlanan kuş. “Miran-Yılanlar, beyler”… Allah Sevgilisi ile Seyf-ül İslâm Hâlid bin Velid Hazretleri’nin atası, 6. batında birleşiyor; MÜRRE bin Ka’b Hazretleri’nde… MÜRRE, “acı” demek, KA’B ise “tahta çanak”… MÜRRE’nin babası KA’B: Cuma günleri toplanmak an’anesi onunla başlıyor. Kureyşlileri toplayarak, onlara hutbe okur, Allah Resûlü’nün Kureyş’ten ve kendi neslinden geleceğini söyler, O’na yetişecekleri tâbi olmaya davet ederdi… Mürre bin Ka’b: 389: Fahiş-İfrat eden. Mübalâğalı. Hayâlî.): 620.

 

TÜRK: (Türkân-Türkler: 671: Milha-Küçük kutu… Hazine-Define: 671: OSMANÎ): 620.

 

KÜRT: 620.

 

BIHRİT: Mücerred ve hâlis nesne: 620.

 

HAK: Toprak. Türab: 620.

 

KUBBAZİ: Ebegümeci. (Levha: 25 Haziran 1985… Komiser Enrayt, “ebegümeci” dediği marul benzeri bir çiçeği koparıyor ve “bunu Büyükannem çok sever, iyi bakar!” diyor… Büyükannesi, HANİFE Erdiş imiş, yâni Babaannem… KOMİSER: 417: TEEVVİ-Bir yerde yerleşme. Yurt edinme… VAHDET: 418: ZEYYAT-Zeytin ağacı… NECİB Fazıl Kısakürek: 1417= 418: MUSA Mirzabeyoğlu… İZZET Erdiş. “Dedemin ve benim ismim”: 983: Seyyid Abdülhakîm Arvasî. “Babaannemin dayısı”-Necib Fazıl Kısakürek… Ebu Muammer: 359= 1358: Haşim… Ünbuş-Bitki kökü. Kökü yerden takımıyla çıkarmak: 359: Kıtmîr-Ashab-ı Kehf’in köpeğinin ismi. “Basiret sahibleri, veliler”… Şemid-Karışık: 359: Meşhîd-Mehtab, ay, kamer.): 620.

 

l

 

KUREYŞ: (Mürre bin Ka’b: 384: Mehdî Mirzabeyoğlu. “Aynı ebcedle, kalender: Mütefekkir. Felyesof. Dünya alâyişinden uzak”…): 610.

 

USM: Zeytin ağacı: 610.

 

MÜMESSİL: Bir şahsı veya şahs-ı maneviyi temsil eden. Aktör… (ULBE: Büyük kutu. Sandık… ÜL’UBE: Temsil, piyes… ÜL’ÜBAN-Aktör. “Rüyâda gelen mânâ: En büyük aktör sensin!”: 154: MEHDÎ MUHAMMED.): 610.

 

Serasker: Harbiye nazırı. Kumandan: 610.

 

Mü’şir: Haber veren, bildiren. (Müşir: Serasker. Emreden, bildiren, işaret eden: 550: Mehdî Salih İzzet Mirzabeyoğlu… Semud-Salih Peygamber’in kavmi: 550: İstanbul.): 610.

 

l

 

MÜRR: Acı. Arab beldesinde bir acı zamkın adı. (Cibril-Cebrail: 245: Mürre-Acı. “Kuvvet. Akıl. Kat, kesmek. Sağlamlık.): 240.

 

Mifsal: Dil, lisân. “Kâinat nizâmı”: 240.

 

Masduk: Doğruluğu kabul edilmiş, tasdik edilmiş: 240.

 

Kans: Av. Avlama. (Şinak: Kuş kursağı… Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, Mehdî hakkında: Dikkat et o kardeşe ki, kuş tuzağıdır!): 240.

 

 

HAKİKAT-İ FERDİYE - ŞAHSİYETÇİLİK

 

 

Herkesin hakikati kendine; bu hakikat Adem Aleyhisselâm’dan bugüne her ferd için geçerli. Mesele hakikatin hakikati olunca, İlâhî vahye muhatab Peygamberler başta, en nihayet bütün kemâllerin aslî sahibi Allah Sevgilisi’nde… Geçmiş ve gelecek bütün insanlık kadrosu, tek tek Allah’a ve kendilerine onun emirlerini tebliğ edenlerin bildirdiklerine tâbi olan veya isyan eden olarak, nihayet Son Resûl, muhatab. Dikkat ediliyorsa, imân veya inkâr kutbu ayırımı dışında, “herkesin hakikati kendine” diye başlıyor ve bundan sonra bütün insanlık tarihini içine alan bir şekilde “Ferd hakikati, Allah Resûlü’nde tecelli etmiştir!” diyoruz; ferd hakikati, hepimizin tek tek ayrı - mesuliyet ve şerefi… İmân, bir hürriyet alanı… İnsanoğlu’nun sözcüsü niyetine ŞAİR’i Kral’dan üstün gören zihniyeti, bizim ŞAİR idrakımız bâki, ayağında çarığı olmayan “varlığı âleme rahmet” VELİ’ye nisbetle DÜNYA işlerinin telâşesinde DEVLET BAŞI diye görürsek, hakikatini belirtmiş oluruz. Mesele, biri İNSANÎ hakikati yerine koyarken ferdî plânda insanoğlunun varoluş sebebini yerine getiren bir temsilde, öbürü dünya telâşesine Allah ve Resulü’nün emir ve anlayışını sindirdiği kadar - dünyayı bir atlama taşı tertibine soktuğu kadar kıymet… Bu iki sivri uç arasında, renk renk ve tek tek şahsiyetimiz beliriyor… ŞAHSİYETÇİLİK bahsine geçiyorum, ÜSTADIM’a: Bütün insanlığı tek sıra üzerine hizaya getirseler, o sıranın yükseklik bakımından ulaşacağı en dik had, içinde en uzun boylu tek şahsiyetin yüksekliğidir. Şu var ki, insan ve cemiyet hayatının namütenahi çapraşık ve girift oluş sırları içinde ve şahsiyetler arasında şube şube, bu teki ve tekleri sıhhatle tartacak hiçbir terazi bulunamayacağına göre, dava, bu teki veya tekleri mutlaka ele geçirebilip geçirememekte değil; bütün bir zümre adına sıhhatle benimsenmesi pek kolay olan ana gayeyi ele geçirmekte… Gaye yerinde dursun da, isterse her zaman ona varmak mümkün olmasın… İşte, BİR CEMİYETTE BÜTÜN TEMSİL HAKKI; mutlak olarak, fikirde, sanatta, ilimde, fende, siyasette, idarede, hülâsa yapıcı ve kurucu insanî verim şubelerinin hepsinde, en uzun çıkıntılı yıldız köşelerinin, dolayısıyla en üstün şahsiyetlerindir. Dünya fikir tarihi boyunca çile doldurmuş her soylu kafa, bir bedahet kolaylık ve zarafetiyle hemen kestirir ki, cemiyet için bellibaşlı bir sınıfa istinad etmeyen hiçbir fikir sisteminin mimarî temeli atılamaz. Öyleyse bizim sınıfımız, o cemiyet içinde, bir bahçenin ağaçları gibi, en olgun ve örnekli ruh ve kafa yemişiyle yüklü, üstün şahsiyet manzumesi… (AYDINLAR ARİSTOKRASİSİ)... Biz de bir sınıfa bağlıyız. Fakat her sınıfı içine alan bir sınıf… Bu zümreyi bütün dertleri ve ıstırablarıyla kucaklayan ve kendi öz nefsinden başka her nefsi düşünen, mücerred bilmek ve anlamak çilesinin yakıp tutuşturduğu, cins yaradılışlar çevresidir. Hak ve hakikatimizi dayadığımız ıstırab da, her acının üstünde, mücerred idrak ıstırabı… (DİKKAT): Kudret sahibinin, ezelî ve ebedî saltanatını inkâra kadar HÜR yaratmasına rağmen tam ve mutlak irade ve hâkimiyeti altında tuttuğu varlıklar gibi, İlâhî mimarînin bu ulvî mânâya eş olarak insanî mimarîye tatbikinden ibaret olan ve gerçek imânla sarmaşdolaş bulunan bu YEPYENİ SİSTEM, şu ânda, muzdarib ve muhteliç dünyanın rahmindeki KURTARICI ÇOCUK’tur; gelmekte ve gelecek olan, yalnız o… BÜYÜK DOĞU’nun kafasında, bir Mebuslar Meclisi değil, YÜCELER KURULTAYI yaşamakta; ve bu YÜCELER KURULTAYI’nın kürsüsünde, “Hâkimiyet milletindir” levhası yerine HAKİMİYET HAKKINDIR düsturu ışıldamaktadır.

 

l

 

ŞAHS: Şahıs. Süje-idrak eden. İnsanın cismanî heyeti. (ŞAHİS-Büyük cüsseli, iri yapılı kimse. “Ebed”: 1000: MEHDÎ Salih İzzet Mirzabeyoğlu… SİN-İnsan. “Rüyâda gelen mânâ: SİN iki kişi demektir!”… İNSAN, şuurlu varlık ve kendinden meçhul yanıyla, FERD’tir… İKİ ŞAHS: 2000: TELEGRAM’ın başladığı sene… DARR-Allah’ın “dilediğine belâ verici” mânâsına gelen 99 güzel isminden birisi… “İnandık demekle kurtulacağınızı mı zannediyorsunuz?” ve “Allah sevdiği kulunu imtihanına alır” meâllerindeki âyetleri hatırlayınız. Aynı şekilde YEVMİYEMİ: “Allah sana o yükü çekebildiğin için veriyor, sevinmelisin!”… Bu çerçevede nice DİVAN Edebiyatı şâirlerinden ve veli kelâmı tedaîlerinden sonra, yine ÜSTADIM’ın bir şiirinden: “Belâ, belâ, bende yakıcı şehvet, — İpten inerim yine uslanmam!”… MAZOŞİST değil, mevzuumuz ŞAHSİYETÇİLİK, idrak esası ve idrak esası uğrunda… ŞAHS, diğer bir kelime ve yazılış olarak, “acı, acı çekmek” demek; İNSAN memuriyetimiz çerçevesinde doğum sancıları… ŞİİR İDRAKI: “Ben söylediğimin ne olduğunu bilmeden, düşündüğümün ne olduğunu nereden bileyim?”… En başta VAHY gelen ve sözü HADÎS, davranışı SÜNNET olarak, Allah Sevgilisi, Peygamberler vesaire, bu hususu kıyas ediniz… Nihayet, ÜSTADIM tarafından “özel” uyarılar çerçevesinde, hâlimce ben: TİLKİ GÜNLÜĞÜ… Ben kimim?: 161: İNSAN.): 990.

 

TERFİŞ: Görmek. “İdrak etmek”: 990.

 

NİZAM: Sıra, dizi, düzen. Dizilmiş olan şey. İcaba göre yapılan kaide. Diyalektik-kendinden olmayanı (ne?) dışta bırakma düzeni, fikir: 990.

 

FEYZ: Ölmek. “Ölüm Odası?”. (FEYZ: Bolluk, bereket. İlim, irfan. Mübareklik. Şan, şöhret. İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak. Suyun çoğalıp dere gibi taşması. Bir haberi fâş etmek. İçindeki düşüncesini izhar etmek.): 990.

 

MUZA’AF: İki kat artmış. Bir o kadar çoğalan: 990.

 

l

 

Şahsiyet, orijinaldir; hiç kimsenin istidad olarak, kaderi birbirine benzemez. Bizim, istidadımıza değil, hâlimize dair bir şuurumuz vardır. Allah’a yol, insan sayısınca. İş ve verim sahasında ŞAHSİYETÇİLİK, her insanda, bildiği üzerinden olduğundadır. İDEALİZE edilen şahsiyet ve şahsiyetçilik, İslâma bağlı bir kâinat muhasebesi üzerine oturtturulmuş ferd ve toplum ve onlar için Devlet kurgusu çerçevesinde, Büyük Doğu-İBDA olarak gösterilmiştir. Bizim şahsiyetçilikten anladığımız, FERD’in hayvan sürüsünde sıra bir birey olmadığı, kestirmeden bir misâl, “kıçını açtı, saçını yarım boyadı” cinsinden kendini kitleden ayırıcı gösterme çabasıyla ilgili bulunmadığıdır; fikirde, sanatta, bütün hayat faaliyetlerinde… Niyet Allah’ın rızası olmak üzere: Bir Hadîs veya Hazret-i Ömer’in sözü — “Kişi kendisine verilen istidadın üzerinde bulunmalıdır!”… Bir veli, “kendisine verilen kabiliyeti yerine getirmeyen bir insanın, öbür dünyada bunun hesabını veremeyeceği” şeklinde ve üretimle ilgilidir… TİLKİ GÜNLÜĞÜ: Filozof Niçe, son felsefi sistem denilen “Zerdüşt Böyle Diyordu” isimli eserinde, onu adeta kutsal kitab yazmışçasınaya getirir ve birbirine zıtlar içinde –kabul görmüşlere zıtlar içinde akan bir PSİKOLOCYA ortaya koyarken, bunun okunup kenara koyulacak bir eser değil, her dem başvurulması gereken bir ezber olmasını istediğini söyler– hep akla gelen. NİÇE, insan iradesini teshir ediveren bir büyücüdür, uçuverirsin, gark olursun; bir şiir ve musiki misâl, güzellikte kaybolursun. Nice doğru olmadığını bildiğimiz hâlde yaptığımız şeyler ötesinde birşey bu boğulma, yoldan çıkmış bâtıl tarikatler de misâl, “Doğrunun olmadığı yerde güzel de yoktur; güzel aldatıcı da olabilir!” ölçülendirmesi-idrakı, MUTLAK FİKRİN GEREKLİLİĞİ şuur ve usûlü, MUTLAK ÖLÇÜLER’in kendi olmadı mı, kayboluş - yanlış yerde… Çok kısa: “Ben söylediğimin ne olduğunu bilmeden, düşündüğümün ne olduğunu nereden bileyim” hesabı, elimde olan birşey değil, “senin rüyân güyâ benim için görüldü”ye kadar, TİLKİ GÜNLÜĞÜ benim için odur - tâbir ve düşündüğüm!..

 

l

 

ŞAHSİYET: Bir kimsenin kendine mahsus ahvali, karakteri. (HAKAN Yaman: “İnanmıyorum bana öğretilen tarihe” haykırışı, İBDA Mimarı’nın “seçilmiş kurtarıcı” misyonunu idraktır. Tersinden söyleyelim: İBDA Mimarı’nın “beklenen ve kurtarıcı” olduğunu kabul ve tasdik, “inanmıyorum bana öğretilen tarihe” haykırışına ortak olmaktır. Bu ruhtan payına düşen hassasiyettir ki, SELİM Gürselgil’e ALTÜST OLUŞUN SEBEBLERİ’ni yazdırmıştır.): 1400.

 

İRFAN: Bilmek, anlayış, tecrübe ve zekâdan ileri gelen zihnî kemâl. İkrar: 401= 1400.

 

MACUŞAN: Gemi, sefine. “Nefs”: 400.

 

TAHT: Hükümdarların oturduğu büyük koltuk - hükümdarların makamı. (TAHT: Toplamak, tasarrufa almak… TAHT: Alt. Aşağı. Kesif. Lâtif. Derin… TAHTE: Alt. Aşağıda… TAHTE: Tahta. Kütük. “Ağaç”… Üstadım’ın şiirinden: “Selâm, selâm sana haşmetli azab, — Yandıkça gelişen tılsımlı kütük!”… CEZL: Kalın odun, kütük. Güzel ve muhkem fikir… Hicrî 1400-Milâdî 1983.): 1400.

 

l

 

ŞAHSİYET: 1410.

 

HÜDAT: Hidayet edenler: 410.

 

EBU EYYUB-EL ENSARİ: 411= 1410.

 

ÜÇIŞIK: (Soyadı kanunu çıktıktan sonra, Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri “Üçışık” soyadını almıştır.): 410.

 

MUSA MİRZABEYOĞLU: (KURTUBÎ: Halid bin Velid Hazretleri’nin kılıcının ismi: 322: Mirzabeyoğlu… EBU Hureyre — “Hadîs: Her ümmetin bir hakîmi vardır, bizimki de Ebu Hureyre’dir”: 429= 1428: Musa Mirzabeyoğlu… TAHTİB-Odun toplamak: 429= 1428: Salih Mirzabeyoğlu.): 1409= 410.

 

l

 

ŞAHSİYETÇİLİK: 1473.

 

Tehaddüs: Bilmediği ve duymadığı havadisi idrak eylemek. Süratle idrak etmek: 473.

 

Mehdî Muhammed Mirzabeyoğlu: 473.

 

 

“LEVHALAR DEVAM EDECEK!”

 

 

LEVHA: 22 Mart 1985… Üstadım, Büyük Doğu idarehânesinde bana, “Goncagül geldi, hem ağladı, hem ağlattı! Levhalar devam edecek!” diyor.

 

l

 

“Levhalar Devam Edecek”: 358.

 

Haşim: (Haşime: Dimağa erişmiş baş yarığı… Miltat: Dimağa erişmiş baş yarığı. Sahil-Kusto… Haşimî-Peygamber sülâlesinden gelen. Bir tarikatte olan: 356: Başı büyük kişi. “Üstadım’ın BAHRİYE Mektebi’ndeki lâkabı.”… MUŞA-İki renk üzere dokunmuş elbise: 356: FÜRUSÎ-Ata iyi binen. Süvari.): 358. 

 

 

Vurgulamalara Kurban Etme!

Vurgulamalara Kurban Etme!

2) Burada  “farklılığa” dikkat çekiyoruz; Şener ve Şık’ın haksızlığa kurban gidip gitmemesine değil.  Şener ve Şık’ın “düşünce açıklama”dan ziyade “gazeteci” olarak “araştırma” yapmalarının üzerinde durulması da ilginçtir mesela. “Gazeteci hapse atıldı” diye feryad figan durumları! Sanırsınız ki tek bunlar içeride! Aslında “gazeteci” hani tarafsızdır ya, hani onun için de “haberci” felan demeye başlamışlardı ya, Şener ve Şık’ın yazdıklarına bakarsanız ne kadar “tarafsız” olduklarını anlarsınız; dememiz o deme değil elbette şu: Su testisi su yolunda kırılır!  

ÖLÜM ODASI B-YEDİ (86. Bölüm)

ÖLÜM ODASI B-YEDİ (86. Bölüm)

 

 

…Böyle daldan dala tedâilerle

 

–Ahenk helezonu daralan boynuz–

 

Döllenir kelimeler kelimelerle

                                                                                                  Sura üflenmeden önce soyumuz        

 

 

 

ERTUĞRUL GAZİ

 

–DEVLET’E DOĞRU–

 

 

— ERTUĞRUL GAZİ, Selçuklu Sultanı Alaeddin’i ziyaret maksadı ile Konya taraflarına hareketinde, bir rüyâ görmüştü. Ertesi gün, Sultan’ın kâtibi ABDÜLAZİZ isimli aziz kişiye, evinin ocağından bir pınar çıkıp, bütün dünyayı kapladığını hikâye etti. İsmi geçen Aziz de, Ertuğrul Gâzi’yi şanlı bir evladının doğacağı tâbiriyle müjdelemişti… Hemen birkaç gün sonra da OSMAN GÂZİ vücuda geldi! (Nevzat Köseoğlu’nun DEVLET isimli eserinden.)

 

l

 

ERTUĞRUL: 1446.

 

Şerif Muammer Erdiş: (Seyyid Mahmud Hayranî: 451: Şerif Muammer Erdiş… Salih Mirzabeyoğlu: 451: Tammat-Kıyamet. Son, netice. Keskin çığlık… Lahutî-Uluhiyet âlemine mensub. Sır âlemi. Ruhanî âlemle alâkalı. Gayb âlemine âit: 451: Bint-Dişi. “Nefs-Hamason”… Nebt-Ot bitme. Rûyâ. Meydana gelme: 452= 1451: Tehaccüm-Büyüme, irileşme, hacim peyda etmek… Rüyâ: 217: Ordu… ARM-CHAIR: KOLTUK. “Army-Ordu”. Çukur. Hakikat.): 1446.

 

Telaiye: Doğruluk üzerine olmak. İstikamet: 446.

 

Mükâşefe: Bir hususu keşif yoluyla bilmek: 446.

 

l

 

ERTUĞRUL: 1452.

 

Nebt: Ot bitme. Rûyâ: 452.

 

Etan: Bir kısmı suyun üstünde kalan kaya. Dişi eşek. (KAYAN YILDIZ SIRRI’ndan: Bir kayanın üstünde bilmem böyle kaç vakit — Rüyâların izinde tâbirlerin peşinde…): 452.

 

l

 

ERTUĞRUL: 1452= 453.

 

Netc: Doğurmak: 453.

 

Muhtecib: Örtülü. Örtülmüş. Saklanan. Gizlenen: 453.

 

Mehdî Muhammed Mirzabeyoğlu: 1453.

 

l

 

ERTUĞRUL Gâzi: (Gâzi: 1018: Hayy-Diri, canlı. Bir şeyi cem ve ihraz etmek… Havbâ-Zât, nefs: 1018: Hebve-Toz. Tozlu yer. “Heba”… Taha’-Döşenmiş ve yayılmış yer. Bir nebat cinsi. “Mehd. Kust”: 19= 1018: Dahdahat-Suyun dökülüp saçılması. Serab. “Ot. Kan. Nefs. Ezel. Ebed. Kurt. Sırtlan”… Gaiyye-Maksad ve gaye: 1018: Vâhid.): 2464.

 

Dest: El. Kuvvet. Kudret. Fayda. Himmet. Âli makam: 464.

 

Dest: Dört bucaklı yastık ve elbise. “Mehd. Sıfat”: 464.

 

Vezanet: Fikir ve görüş isabeti. Ölçülü olma: 464.

 

Dilalet: Kılavuzluk etme: 464.

 

Efzunî ömr: Uzun ömür. (Ahkab: Yabanî eşek. “Dil. Lisân”… Ahkab: Uzun zamanlar.): 464.

 

ÜSTAD: 465= 1464.

 

Serdar: Kumandan. Reis. “Kaptan”: 465= 1464.

 

l

 

ERTUĞRUL Gâzi: 2470.

 

Salih İzzet Mirzabeyoğlu: 2470.

 

Dost: (Allah’ın, her mertebede ona mahsus vergisi ve İNSAN’da her mertebede tecelli eden besleyen, rızık veren ve terbiye eden sıfatı: Rabb… İBRAHİM Aleyhisselâm: 4 büyük Peygamber’den ikincisi ve “Müslüman” sıfatını Hak din mensubları için kullanan… Allah Sevgilisi’nin, her şeyin en âlâsında görünüyor olması bakımından, Adem Aleyhisselâm’dan O’na kadar gelen neseb çizgisinde, kendisini “Efendimiz, büyüğümüz” diye anması Hadîs’le sabit… Bir ismi HALİL olan İbrahim Aleyhisselâm, Allah’ın HAKK-Hakikat mertebesinde tecelli eden isimlerine nisbetle, İNSANÎ mertebelerde hakikati görünen “suret olmadan mânâlar ebediyyen tecelliye gelmez” sırrı, İLÂH’a nisbetle İLAHÎ’lik hakikatinin sahibidir: “Bir şeyin diğerine nüfuz ve sirayeti, sirayet ve nüfuz eden şeyin, sirayet ve nüfuz edilenle perdelenmesidir” hikmeti… O’nda tecelli eden MEHİMÎ hikmet: İfrat hâlde aşk… “Biz ilâhı ilâh kıldık”: Kulluk bilindikçe İlâh’ı bilmek… Hani, “Kendini bilen, Rabbini de bilir!”… Allah Sevgilisi merkezde, bütün velâyetler “rızk” olarak İbrahim Aleyhisselâm’dan geçer… Büyük Veli şöyle der: “Sevilmek mertebesi yanında, sevmek nerede kalır!”… Bu hikmet de, Allah Sevgilisi, Peygamberler, Sahabîler, seçkinler, veliler vesaire, derecelerde. Herhâlde, Velinin “Allah tarafından sevilmiş kul” olmasından bahsi geçen yerde, bunun sahabî ve Peygamberler’den büyük olduğu mânâsına gelmediği anlaşılıyor.): 470.

 

Att: Sözü tekrar tekrar söylemek: 470.

 

Serîr: Üzerinde oturulan yüksekçe yer. TAHT. (Allah ve “İNSANÎ hakikati yerine koymakla mükellef kul - nefsi… Abdülhakîm Koltuğu’nu hatırlayınız.): 470.

 

MİLLET: İslâmî mânâda ÜMMET: 470.

 

l

 

ERTUĞRUL Gâzi: 2470= 472.

 

Mülaet: Allah Sevgilisi’nin, Hazret-i Abbas ve dört erkek evlâdını örttüğü örtü: 472.

 

l

 

ERTUĞRUL Gâzi: 2471.

 

Esbtaz: At koşturan. At koşturacak meydan: 471.

 

l

 

ERTUĞRUL Gâzi: 2471= 473.

 

Zeytun: Zeytin. (Uzun ömürlü ve meyvesinden istifade ve yağından aydınlanmada kullanılan ZEYTİN ağacının, ŞECER-Ağaç, nesil remzi olarak Kâinat’a teşbih edildiğini hatırlayınız. Malûm; zeytin, CENNET meyvesidir… CENNET: 453… Muhtecib: Örtülü. Gizli. Gizlenmiş… Nebat: Topraktan biten her çeşit şey.): 473.

 

Kâinat: Var edilen şeylerin hepsi. Mevcudat. Âlemler. (Logos: Dil, lisân. Kâinat… Kâinat, iyi ve kötüsü İNSAN fıtratı ve değerlerine göre, aslında İSLÂM’ın ortasına yerleştirilmiştir!): 473.

 

İktina’: Künyelenme. Anlaşılmayacak şekilde söz söyleme. Gizlenme.): 473.

 

l

 

ABDÜLAZİZ: Abd el-Aziz. Aziz (Allah’ın) kulu. Aziz Allah kulu: 201.

 

Nafi’: Menfaatli. Faydalı. Şifâlı. “Dilediğine menfaat veren” mânâsında Allah’ın 99 güzel isminden biri: 201.

 

Alemeyn: İki âlem. Dünya ve ahiret: 201.

 

Alak: Zahmet, meşakkat gidermek. (Alak: Kan. Kurân’ın “Oku!” emriyle başlayan Sûrelerinden biri. Ud-i Hindî tâbir edilen KUSTO neviinden bir NEBAT’la, bu mevzudaki bir Hadîs’le ilgili): 201.

 

Ahter: Yıldız. Baht, talih: 1201.

 

Mu’sab: Aygır at. Her nesnenin erkeği. (Küllî cisim - Allah’ın AHİR ismi ile ilgili): 202= 1201.

 

l

 

MEVLÛD: Yeni doğmuş çocuk. Çocuk. (Velide: Yeni doğmuş çocuk. Kul.): 86.

 

Dü-gane: İki aded, ikiz: 86.

 

Nul: Kuş gagası: 86.

 

Gudaf: Kuzgun. Karga. (Keraker-Kuzgun. Karga: 441: Kısakürek… Devlet-Saadet: 440: Kerker-Karındaş sığır): 1085= 86.

 

Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 1085= 86.

 

 

HATİF’TEN GELEN SÖZ

 

 

— Osmanlı tarihlerinin anlattığı, hâkimiyetin OSMANOĞULLARI’na verildiğine işaret ederek aynı zamanda bu ailenin İSLÂMİYET’e bağlılık ve hassasiyetini dile getiren, “uyku ile uyanıklık arasında” HÂTİF’ten duyulan SES hâdisesi de ERTUĞRUL Gâzi’ye âittir. Gâzi, bir ermişin evinde misafirdir. İkram ve sohbetten sonra ev sahibi, “Allah’ın Kelâmı’dır!” diyerek KUR’ÂN-I Kerim’i alıp, yüksekçe bir yere koyar ve yatmak için çekilir. ERTUĞRUL Gâzi, saygısından Kur’ân’ın bulunduğu bir yerde ayaklarını uzatarak yatamaz ve bütün gece KİTAB’ın karşısında öylece ayakta bekler. Sabaha yakın, yorgunluktan dalar gibi olduğunda, HÂTİF’ten bir nida: “Sen benim Kelâmım’a tâzim ve tekrim ettin; ben dahi senin evlâdını KIYAMET’e dek dâim olacak bir DEVLET-İ Celile ile takrim eylerim!”… (Nevzat Köseoğlu. A.g.e.)

 

l

 

HATİF: Gaibden haber veren cinnî. (Cin: Gizli. Batn.): 486.

 

Memşuk: Yazılmış olan. Uzun boylu zayıf at: 486.

 

Müt’eme: İkiz doğma: 486.

 

Tuf: Yankı. Akseden ses: 486.

 

Tekvin: Yaratmak. Var etmek. Meydana getirmek: 486.

 

Mermare: Yumuşak vücutlu kadın. “Nefs”. (MER-MER: İki deniz): 486.

 

l

 

Sine: Uyku ile uyanıklık arası. (Sine-Ân. Lâhza. İki ağızlı balta. “Tâbir”: 125: Sine-Göğüs. Kalb… Adan-Deniz kenarı: 125: Mucize-Kerametten yüksek, fevkalâde hâdise… Âdin-Otlakta bulunan dişi deve. “Nefs. Bedene”: 125: Fehem-Anlayış.): 115.

 

Kahz: Ok atmak. Delmek. Sıçramak. “Pire”: 115.

 

Mülhem: Kalbe doğmuş: 115.

 

Vakt: İçinde yağmur suyu biriken çukur. Hakikat-Hakk’ın muradı ve tecellisi. “Ruhun bedende tecellisi”. Yağmur suyu ile faydalanılacak mekân: 115.

 

Ulvî: Mânevî ve göğe mensub. Yüksek, yüce. (ULVÎ hikmetin MUSA Aleyhisselâm’a nisbet ediliş sebebi, Firavun’un İLÂHLIK taslayarak kavmine “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” demesi, Kelimullah lâkablı Hazret-i Musa’ya Allah’ın “Korkma, şübhesiz sen âlâsın!” meâlinde bir âyetle bu ulvî sıfatının kendisine yaraştığını bildirmesi… ÇOCUK hikmeti ve “şehîdlerin ruhları yeşil kuşların kursağındadır!” Hadîsi hatırlanarak: MUSA Aleyhisselâm’ın –Peygamber geleceğinin– beklentisi içinde, FİRAVUN tarafından O olabilir diye katledilen çocukların her birinin hayatının, MUSA Aleyhisselâm’a yardım için avdet etmesi - bu bakımdan O’nun öldürülen çocukların hepsinin hayatının toplamı-mecmuu sayılması… ÇOCUK hikmetinin gücünü hatırlayınız: Çocuk, hem yaşıtını, hem de ana babadan başlayarak büyükleri kendine cezb ile hizmet ettirmesi bakımından, her ikisi üzerinde de iz bırakır!): 115.

 

 

KUT’UN OSMANLI’DA ÇIKMASI

 

 

— Osman Gâzi, Şeyh Edebali’ye bağlı idi ve fırsatı düştükçe yanında… Onun rüyasının orijinal dilde nakli sırasında, doğrusu Osman Gâzi’nin şimdi nakledeceğimiz meşhur rüyâsı, Şeyh Edebali Hazretleri’nin yanına misafir olduğunda mı, yoksa tâbir için ona varışında mı şüyu’ bulmuştur tam anlayamadım… Ama burada bizim için aslolan, rüyâsı ve tâbiri: “Gâh gâh gelür idi. Bu Aziz’e konuk olur idi. Osman Gâzi kim uyudu, düşünde gördü kim, bu Aziz’in koynundan bir AY doğar, gelür Osman Gâzi’nin koynuna girer. Bu AY kim Osman Gâzi’nin koynuna girdiği demde, göbeğinden bir AĞAÇ biter. Dâhi gölgesi âlemi tutar. Gölgesinün altında dağlar var. Ve her dağın dibinden SULAR çıkar. Ve bu çıkan sulardan kimi içer, kimi bağçalar suvarır ve kimi çeşmeler akıdur. Andan uyhudan uyandı”… Sürdi geldi, Şeyh’e haber virdi. Şeyh eydür: “Oğul Osman, sana MUŞTULUK olsun kim, Hakk Teâlâ sana ve neslüne padişâhlık virdi; mübarek olsun!” der ve ekler: “Benüm kızım MALHUN Hatun senin helâlün oldı!”… O devir edebi içinde, Osman Gâzi’nin MALHUN Hatun’a ve onun da ona sevdalı oluşu, birbirlerine denk ve lâyık oluşları, aşiret çevresinde bilinir bir şeydi ve rüyâ OSMANOĞULLARI’nda KUT’un çıkacağının bir habercisi olarak tâbir olundu, nitekim bugüne kadar gelen ve devam eden bir süreç öyle de oldu, olmakta devam ediyor. (Nevzat Köseoğlu. A.g.e.)

 

l

 

EVVEL: İlk. (El-Evvel: Allah’ın, “Vücudunun öncesi olmayan” mânâsına gelen 99 güzel isminden birisidir.): 1037.

 

Hiçahiç: Hiçliğin de olmadığı hiçlik. Bomboş: 37.

 

Ezel: İbtidası ve başlangıcı olmayan. Sonsuz. (Allah ile İNSAN arasındaki sonsuz mesafe.): 38= 1037.

 

Ezell: Kurtla sırtlandan doğan canlı. (Serab ve hayâl. Ezel ve ebed): 38= 1037.

 

Zell: Yanılma. Ayak sürçme: 37.

 

Pelle: Derece. Merdiven. (Menzil, mertebe, makam): 37.

 

Abdal: Kul. Allah’ın kulu. Derviş. (KUL: Başta Allah Sevgilisi): 38= 1037.

 

Lêv. (Kürtçe): Dudak. (Arabça’da KUL’un mânâsı, “söyle”… Hölderlin’in şiirinden: “İnsan bir konuşan olalı beri”… Şefe: Dudak. Kenar. Zâhir… Şefa’: Çift. Kurban Bayramı. İd-tekrar… Bedene: Kurbanlık deve. (Canlı varlık-varlık canlı. NEFS.): 37.

 

Lücce: Engin sular. Ayna: 38= 1037.

 

Ebdal: Evliya zümresinden bir cemaat: 37.

 

ŞEYH EDİBÂLÎ: 1037.

 

Leheb: Ateşin alevlenmesi. Havaya yükselen toz - “Varlık alıcısı şekil. İdeale doğru”. (Kırgızca’da KUT: Hayatî kuvvet, ruh, can. “Kutum uçtu - fena hâlde korktum”. Bu kelime mânâsını başa aldıktan sonra, suyun buharlaşarak gökyüzünde bulut olması ve yağmur olarak yere inmesi misâline denk gelebilecek bir mitolojik veri olarak KUT, maddeden aslı heyûlâya ve heyûlâdan hayâle bir mücerretlikte, kırmızı renkli bir saydam nesnenin –ki bu çadırın kurulduğunda tavandaki iplerin kendi üzerinde bulunan çemberin deliklerinden geçerek sarkıtılmış ipler mevkiindedir–, mânâ ya, oradan ateş yakılan bir ocağa düşerken yakalayabilene TALİH getirir. KUT’un diğer mânâsı, KUTUB Yıldızı - malûm, gece yön tayininde bu sabit ve parlak yıldızdan faydalanılırdı, faydalanılır… Gece, karanlık: SIR… SİBİRYA mitolojisinde KUT: Yakutlar’ın, canlı ve cansız varlıkların özünü oluşturduğuna inandığı ruha verdiği isim. Kut’un, üç bölümden oluştuğuna inanılır - birincisi ANYA kut… Kore mitolojisinde KUT: Kötü ruhları kovma ve arındırma âyinlerine verilen isim. (Geçtiğimiz hafta Kuzey Kore Devlet Başkanı’nın ölümünün ardından bir hafta yas tutma cümlesinden olarak törenlerde asker ve devlet erkânı ile birlikte halkın topluca ağlaması, KUT’un kalkması inancı ile ilgili olabilir. Sonra yeni Başkan… KUTİ: Afrika’da NUPE halkının ruhanî güçlere verdiği isim… KUTÇİ: Okyanusya’da aborjin şifacılarının ruhanî güçlere verdiği isim.): 37.

 

EVİL: Siyaset: 37.

 

Helsas: Topluluk, millet: 1036= 37.

 

l

 

VASAT: Orta. Merkez. GÖBEK. Cemiyet muhiti ve iç. Merkezle muhit arası. İki şeyin arası. (Mehded: Marul… Yevmiye: “Marul’un göbek yapraklarından olmak isterim!”… Göbek: Delik. Delk, gül tohumu. Nesil.): 75.

 

GÖLGE dergisinin çıktığı tarih: (Yevmiye: Elinde bir takım olsun!): 75.

 

Zelzal: Zelzele, deprem. (1999 depremlerini, hem madde hem mânâda gerçekleşenleri hatırlayın): 75.

 

Abab: Işık, nur. Suyu bir dikişte içmek: 75.

 

Edlem: Kara eşek. Karayağız adam. Uzun boylu. (İmam Nablûsî Hazretleri: Rüyâda kara eşek görmenin güzelliğini tarife imkân yoktur.): 75.

 

Leyle: Bir tek gece: 75.

 

Ubab: Her nesnenin muazzamı ve büyüğü. Taşkın sel suyu. Cemaat, topluluk: 75.

 

Mehdî Salih Mirzabeyoğlu: 1075.

 

 

SELÇUKLU’DAN OSMANLI’YA

 

 

— İlk Osmanlı tarihçilerinden AŞIKPAŞAOĞLU’na göre KUT’un Ertuğrul oğlu Osman Gâzi’de tecelli edeceğini, Selçuklu Sultanı ALAADDİN de görmüş ve –şimdilerde bir hayâl bile edilemez!– ona DUA etmiştir. 1288’de, “ma’lum oldu kim Karaca Hisar tekvüri bizüm ile yağı imiş!”… Selçuklu Sultan’ı 3. Alaaddin, “Tez LEŞKER cem olunsun!” diye ferman edib KARACA Hisar üzerine yürür. Osman Gâzi de o civarda gâza ile meşguldür -  Selçuklu’nun Uç Beyi olarak. Bir iki gün cenk olur ve bu sırada feryatçılar gelir ki, “Bayıncar Tatar geldi, Ereğli’yi aldı ve yıkdı. Halkını kırdı. Şehrini oda urdı-ateşe verdi!” dediler. Sultan Alaaddin dahi Osman Gâzi’yi okıdı, getürdi. Hisar içün getürdükleri koçbaşı direklerin cemisini virdi. Eydür: “Oğul Osman Gâzi, sende saadet nişânları çoktur. Sana ve neslüne âlemde mukabil olıcı yoktur. Benüm DUAM ve Allah’ın inayeti ve evliyanun himmeti ve Muhammed’ün MUCİZAT’ı senün ile biledür!”… (N. K. A.g.e.)

 

l

 

KUT: Yaşatacak gıda, rızık. Kuvvetlendirmek. “İlâhî”… KUTA’: Kısrak… KUTA’: Düş yormak. Rüyâ tâbir etmek… KUTAA: Bir şeyin kesintisi ve kırıntısı. “Hisse”… Âyet meâli: “Ruhtan size çok az şey bildirilmiştir”… TA’BİR: İfâde, anlatma. Rüyâ yorma… Hadîs: “Rüyâ, bir kuşun kanatları arasındadır ve tâbirle gerçek olur!”… Rüyâ tâbir edenindir ve tâbir edenin içinde bulunduğu şartlarla, hâline göre… Allah’ın iktidar ve kudreti, her nesnenin âlâsında ona göre belirir; onun gayb örtüsünde perdelenir… KUT’un “hâkimiyet” anlamı mevzuuna göre insanda, “hani kafasına devlet kuşu kondu!” deriz, “saadet” anlamındadır; bu saadet “hâkimiyet” gıdası ve “devlet”in siyasî teşkilât mevzuu olarak tebellür edince, KUT, Devlet olarak görünür… Devlet: Saadet… O dış yüzü, bu iç yüzü… Orta Asya’da OĞUZLAR topluluğuna ismini veren OĞUZ Hân’dan beri, bir kader sırrı hâlinde KUT’un HAN Nesli’ne isabet edeceğine inanılır; bu yüzden de, belirli ŞECERE içinde örf ve adete uygun veya başka saiklerle BAŞ’ı çekmiş olanlar, yahud bir MİT - Espri olarak o topluluktan olmasalar da, o kültür coğrafyasından edinilmiş caiz bir hoşluk, şöyle veya böyle kendilerini OĞUZ Han’dan gelme bir şecereye bağlamışlardır… İster oralarda, isterse göç yollarında İSLÂM ateşini almış olsunlar, HALİHAZIRIMIZ Anadolu’da da SELÇUKLU’dan OSMANLI’ya bu KUT, bütün asaletiyle ondan ona devrinde göründü: Sultan 3. Alâaddin’in UÇ BEYİ Osman Gâzi’ye yardım ve duasını, bunun öncesinde de ERTUĞRUL Gâzi’nin Sancağı lâyıkıyla taşıyan SELÇUKLU’ya sadakatini… Dava, kuru cihangirlik davası değil, İslâm gayesinde düğümlü… Nitekim, OSMANLI’yı zor duruma düşüren ve Beylikler’den bazısını kendine tâbi kılan MOĞOL akınları sırasında onlara karşı ayaklanmalarda gizli veya açık, daima SELÇUKLU tesiri görünmüştür.

 

l

 

Şöyle bir yorum: OSMANLI soy kütüğünün Oğuz Han’a bağlanması, hâliyle kronolojik olarak mümkün olamayacağına göre, sebebi TİMUR’la olan çekişmeleri sebebiyle TÜRKMEN Beyleri’ni sağlama bağlamak için sonradan uydurulmuştur. Biz, BAŞYÜCELİK DEVLET modeli ve insan memuriyetimiz olarak HALİHAZIRIMIZ’ı ihya çerçevesinde yer alan ANADOLUCULUK düşüncesi esasından dolayı, “öyle olsa da olmasa da”, bu hususların bize verdiği imkânlar olarak sadece “eyvallah!” diyoruz. Burada vurgulayacağımız husus, İSLÂM davası olmadıktan sonra, ne ferd ne topluluk olarak, tek başına soyluluğun hiçbir kıymetinin olmadığıdır: Nitekim SOFU lâkablı ve diğer lâkabı AKSAK (Topal) olan TİMUR, böyle bir soyluluk iddiasında bulunmamış, CENGİZ Han soyundan (Moğollar) bir kızla evlenerek Hanedan ilişkisini böyle kurmuştur. Bu ilişki, Devlet’in idare şekli ile alâkalıdır, yoksa TİMUR’un kendini “aman Hanedan’dan sansınlar” hevesi ile ilgili değildir… Anlayana saz!

 

l

 

GUSTO: Zevk ve takdir: 101.

 

Nesli Han Kerime-M: (Hâlâ devrinde bulunduğumuz) Büyük İrşâd Kutbu ESSEYYİD Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin, NESLİHAN Hanım’a yazdığı mektubtaki bu başlık, NASLI Han’a kadar daha önceki bir sayıda kasıd olarak hecelendi, biliyorsunuz. Burada, “Kerimem” tâbirinin son harfinin ayrılması, yâni “M”, Allah Resûlü’nün ismine hamledilerek “NESLİ HAN Kerem Sahibi M……D diye, besmele niyetine de söylenebileceği şeklinde yoruma münasib göründü… NİJAD-Soy sop, nesil. Tabiat: 62: NEBÎ.): 1101.

 

Halezon: (Üstadım: Zaman, kadans dedikleri ahenk helezonuna, vakaların posasını değil de keyfiyetini yerleştirme işinden başka gaye tanımaz.): 101.

 

OSMANLI Tahtı: 1101.

 

 

YAVUZ SULTAN SELİM

 

(MISIR SEFERİ ÖNCESİ)

 

 

— Hoca Sadeddin Efendi’nin, Yavuz Sultan Selim’in tabibi ve muhasibi HASAN Can’dan naklettiği rüyâ önemlidir. Sultan Selim, çoğu zaman uyumaz, kitab okur veya HASAN Can’a okutur, dinlermiş. Hasan Can, bir akşam uyuyakalmış ve huzura gidememiş. Ertesi sabah namazı müteakib Sultan Selim, “bu gece ne rüyâ gördün?” diye sorar ve “rüyâ görmedim!” cevabını alınca, ona çıkışır gibi: “Bu ne sözdür? Bir geceyi tamamı tamamına uykuyla geçiresin ve düş görmeyesin? Her hâlde görmüşsündür!”… Hasan Can sözü başka tarafa çekmek isterse de, Sultan Selim ısrar eder: “GİRÜ yine buyurdular ki, saçma söyleme, herhâlde bu gece bir düş görülmüştür: Söyle, gizleme.” Hasan Can yine görmediğini söyleyince, “tuhaf” diye mırıldanır… GİRÜ: Müessir, kalbe doğan, kalbe giren. “Delen”… Hasan Can bir süre sonra Kapıcı Ağası Hasan Ağa’nın yanına gider. Bakar ki, gözü yaşlı, düşünceli, baskın bir his altında; bir düş görmüştür… Anlattırır: “Bu gece gördüm ki, eşiğinde oturduğumuz kapıyı hızlı hızlı çaldılar. Ne haber var deyü ileriye vardum, gördüm ki kapu biraz aralanmış; ol denli ki, taşra görünür ama, âdem sığmaz. Baktım ki, dış harem taylesanlı Arab simasında nur yüzlü kişilerle dolu. Elleri bayraklı, silâh ve gereçleriyle kapuda dururlar. Kapu dibinde 4 nur yüzlü kimse durur. Ellerinde birer SANCAK. Kapuyu çalanın elinde Padişâh’ın ak sancağı. Bana eydür ki, bilür müsün niye gelmişiz? Ol gördüğün kişiler Resûlullah’ın ashabıdır. Allah’ın selâmı ve duaları O’na olsun, bizi Resûlullah Hazretleri gönderüp, Selim Han’a selâm itdi ve buyurdu ki, kalkub gelsün ki, Harameyn hizmeti onadur. Bu dört kimse görürsün; bu Sıddık-ı Âzam, bu Ömer-i Faruk, bu Osman Zin-nureyn’dir. Ben ki senün ile konuşan; Ali ibn-i Ebî Talib’im. Var Selim Han’a söyle, dedi!”… Hasan Ağa ağlayarak rüyâyı bitirir. HASAN Can, Selim Han’ın huzuruna vardığında yine rüyâyı soran Padişah’a nasıl anlattığını, HOCA Sadeddin’e nakleder: “Didim ki Padişahum, ol düşü bu HASAN kulunuz görmedi ise, bir başka HASAN kulunuz görmüş. Anlattıkça mübarek yüzü kızarmaya başladı, mübarek gözlerine yaş geldi. BİZ SANA DİMEZ MÜYÜZ Kİ, BİR YÖNE MEMUR OLMADAN HAREKET İTMEMİŞÜZ buyurdular!”… (N. K. - A.g.e.)

 

l

 

HİLÂFET: 1111= 112.

 

Hadîs-i Şerif: 1112.

 

Sahabî: 112.

 

Veliyullah: Allah’ın veli kulu: 112.

 

Hümayun: Padişaha âit. Mübarek. KUTLU. Uğurlu. Âli. Kuvvetli: 112.

 

İrsiyet: Veraset: 1111= 112.

 

Müseyyeb: Tembel. Küst. Sahil. At kişnemesi: 112.

 

Zâtî: Zâta mensub. Hususi: 1111= 112.

 

Ganyan: At yarışlarında birinci gelen. “KUTLU”: 112.

 

Salih İzzet Erdiş: 1112.

 

 

YILDIZ MAHKEMESİ

 

–ABDÜLAZİZ’İN İNTİHARI(?)–

 

 

Devlet’in o zaman baskın güçlerinin “resmî görüş” ilânıyla SULTAN Abdülaziz, İNTİHAR etmiş ilân edildi. (4 Nisan 1876)… Yerine yaşadığı çetin hayatın aklî muvazenesini bozduğu ve rahatça “piyon” olarak kullanılabilir 5. Sultan Murad Taht’a henüz geçtiğinde Sultan Abdülazîz, TAHT’tan indirilişinden beş gün sonra, Hüseyin Avni Paşa’nın tertibiyle ve katillerin kol damarlarını intihara benzeyecek şekilde kesmeleriyle öldürüldü; fakat halk, zannedilenin tersine olarak onun intihar edeceğine inanmadı ve durumu bildi… 5. Murad, OSMANLI Hanedanı’nın en kısa süre TAHT’ta kalan üyesidir; Birinci Abdülmecid’in büyük oğlu ve İkinci Mahmud’un torunu olarak… O’nun ardından 2. ABDÜLHAMÎD Han Hazretleri; Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman’ın ardından değişen dünya şartları boyunca müsbet ve menfi yönleriyle temayüz eden, tâbir pek yakışıklı değil ama “irili, ufaklı” şahsiyetlerden sonra, bizim bize KUT berzah olan 2. ABDÜLHAMÎD Han’ın dönemi. Mevzuumuz, YILDIZ Mahkemesi… Üç gün süren bir Mahkeme’de, SULTAN Azîz’in katlinden mesul olanların yargılanmaları, neticede Midhat Paşa, Damad Mahmud Celâleddin Paşa, Damad Nuri Paşa ile birkaç kişi İDAM’a mahkûm olmuş, cezaları HİCAZ’ın TAİF kentinde sürgüne dönmüştü. Hapise sürgün dememiz, onların linç edilmesinden korunak gibi olması; MİDHAT Paşa, hizmetçisi ile birlikte kaldığı kalede, iki ciltlik hatıralarını yazmış-tır… Mütercim RÜŞDÎ Paşa hastalıktan öldüğü, ŞEYHÜLİSLÂM Hayrullah Efendi ise HİCAZ’da sürgünde bulunduğu için bu cezadan muaf… İNGİLTERE, 5. Murad’ı ÇIRAĞAN Sarayı’ndan kaçırmak için yeni teşebbüslerde bulunduğu gibi, adamı MİDHAT Paşa’nın gerek Avrupa’da sürgünde iken, gerek GİRİT Adası’nda otururken, gerek SURİYE ve AYDIN (İzmir) eyâletlerinde vâli iken münasebetleri ne ise, aynen devam ettirdi. Söylemeye gerek yok - İNGİLTERE’nin 2. ABDÜLHAMÎD’i istememesi tabiîdir. Bu süreçte, artık DEVLETİMİZ’in İngiltere ile arası bozuk… İngiltere basını ve elçisi, daha Mahkeme safhasında MİDHAT ve MAHMUD Celâleddin Paşaları kurtarmak için baskı yapmıştır. Mahkeme sonrası, yine onları kurtarmak için CİDDE sularına kadar gemi göndermiş, onları kaçırmak için gelen Arab kılığında bir casus TAİF’te buna muvaffak olamadan yakalanmış-tır… HİCAZ Eyâlet Valisi ve çok cüretkâr bir asker olan MÜŞİR Osman Nuri Paşa’nın bir işi sanılan, “uşak ruhlulara” yapılması gereken yapılmış, MİDHAT ve MAHMUD Celâleddin Paşalar boğdurulmuştur… BİR NOT: Ben bu satırları yazarken, NYMPHA-Ser boyuna vücudumun orasını burasını dürtüklüyor, sözlü taciz ve elektrikî tesiri hafiften arttırmış durumda. Halbuki, “yarası olan gocunur!” durumuna düşmemek lâzım. Üstelik ne ben uşakım, ne de onlar Müşir Osman Nuri Paşa!

 

l

 

ABDÜLHAMÎD: 166.

 

Rahman Sûresi 19-20. âyetler: 3166.

 

l

 

Katlâ: Öldürülmüş kimseler: 540.

 

İhtilâk: Traş etme veya edilme. (Halik: Traş edilmiş… Halik: Helak olan. Fani… Halık: Berber. Kıl kesen, meyve devşiren. Süt ile dolu koyun memesi - ilim. Ağaca dolanmış üzüm çubuğu. Sarmaşık. Büyük dağ… Halık: Hakk. Yaratıcı. Dönülen… Halaka: Berberler… Halak: Halkalar. Ortası boş yuvarlak şey. “Sıfır. Sır”… Halak: Nasib, hisse. Hak.): 540.

 

HALİFE Abdülhamîd Han: (Abdülhamîd Han: 820: Hayrî-Hayra âid): 1540.

 

 

ŞECER

 

 

LEVHA: 2 Ocak 1989… Bir odanın duvarında, 3-4 metre büyüklüğünde bir poster var… Sırtüstü yatmış, iri, topluca sakallı bir genç… Dikkat edince, ağaç kalınlığında ve yapraklarla perdelenmiş gibi duran kısmın, bir AĞAÇ değil, erkeklik uzvu olduğunu görüyorum; uzvu açıkta… Bir-birbuçuk metre uzunluğunda ve 20-25 santim genişliğinde, ağacı andıran erkeklik uzvu!.. Bunun fatihliğe alâmet olduğunu düşünerek gözlerimi dikmişken, birden adam bana göz kırpıyor… Müthiş şaşırıyorum! Ve benle konuşmaya başlıyor!

 

l

 

SİLKA: Arkası üstü yatmak. (Silka’: Toprak içinde yumrusu yetişen ve yenilebilen havuç ve turb gibi nebat.): 192.

 

İnfilâl: Delinme, delik açılma. (FARZ: Delik açma.): 192.

 

AKINCI Güç: (1979-1980’de çıkan dergimiz.): 193= 1192.

 

Enfas: Nefesler. Soluklar. Ruhlar. Canlar. Cevherler. Duâlar: 192.

 

Nefsa: Yeni doğum yapmış kadın. “Eser veren kimse”: 192.

 

l

 

LENG: Topal. Erkeklik organı. (SAD: Ebced değeri yüz. Allah’ın MÜMİT –hayatı gideren– ismine işaret eder ve kalbde mertebesi TOPRAK.): 100.

 

Müneccebe: Savaşçı asker. “Hamason-Amazon: The Worweer-Savaççı”: 100.

 

Mehleke: Tehlikeli yer veya iş: 100.

 

Müna: Birinin yerine kaimi makam olmak. Suya giden yol: 100.

 

l

 

NİJAD: Soy sop, nesil: 62.

 

Mehdî: 62.

 

Any-e: Anî. Birdenbire. Son derece sıcak, kızgın. Olgunlaşmış, kemâle ermiş. (LEVHA: 15 Ocak 1989… Zeyn-âb, Bostancı’da karşımızda oturan KADIN BERBERİ Güher Bey’in otobüste kendisine “Anye ne yapıyor?” diye sorduğunu ve dedikodu yaptığını anlatıyor… Bu arada Şam fıstığı ile ilgili bir şeyler… Ben, ANYE’yi Ermeni bir adamın ismi sanıyorum… ANYE: Güçlük, engel, zorluk, meşakkat… ANİYE: Mütevazi. Kul. Köle. Meşgul. Izdırab çeken. İşçi. Müfettiş. Tahsildar. “ANÎ kelimesinin müennesi - dişi bir kelime”… ANİYE: Tabaklar, yemek kabları. “LEVHA: 18 Ocak 1988. - Kapıcının oğlu Haydar imiş, bir çocuk, tabakta savaşı seyredeceğim diyor!”… PLATE: Tabak. Levha… PLATO: Eflâtun. Platon… PLATOON: Askerî takım, müfreze.): 62.

 

Zaden: Doğmak, doğurmak: 62.

 

Halal(et): İki şeyin arası açık olmak. Dostluk. (Şah-ı Nakşibend Hazretleri: “Mutlak Tevhid mümkün değildir!”… Üstadım’dan: “Bu ne hazin mesafe iki ten arasında, — Bir hâli dinleyenle anlatan arasında.): 1061= 62.

 

Medîh: Methetmeye mevzu olan şey: 62.

 

Bâtın: İçyüz, gizli. Dahilî. Sır, esrar. Künh ve zâtı itibariyle gizli. (EL-BÂTIN: Allah’ın “zuhrunun şiddetinden gaib” mânâsına gelen 99 güzel isminden biri.): 62.

 

Hevn-Xevn. (Kürtçe): Rüyâ: 99.

 

Hezîm: Sağanaklı yağmur. Gök gürültüsü. Koşarken kişneyen AT: 62.

 

 

“HAZRET-İ ALİ’NİN HADÎSİ

 

 

LEVHA: 12 Kasım 1992… Rahmetli Adile (Güleray) teyzeme, “Hazret-i Ali’nin Hadîsi” diye, bununla uygun düşen bir durum olarak yeni Hilâl’i elimde kılıç gibi tutarak anlatıyorum; ve müthiş hislenip ağlayacak gibi oluyorum!

 

l

 

Rahman Suresi 3. âyet: (Meâli: Yarattı insanı): 923.

 

Cem-i Ezdad: Birbirine zıd olan şeylerin bir arada bulunması: 923.

 

Cumhuriyet’in kuruluşu: 1923.

 

NAKŞBEND Necib Fazıl Kısakürek: 1923.

 

l

 

3 Hilâl 1 Necm: (İBDA bayrağı): 198+94= 292.

 

Basar: Görme duygusu. Gözün görmesi. Kalb gözü. Basiret. İdrak. Fikir. (El-Basar: Allah’ın 99 güzel isminden biri… İNSAN, Allah katında bakan gözbebeği gibidir.): 292.

 

Miralay: Albay. “Emir Subayı”. (Üstadım: Büyük Doğu, İslâm’ın emir subayıdır… Şah-ı Nakşibend: 812: Zâbit-Askere kumanda eden rütbeli asker.): 292.

 

Bergaman: Ejder. Büyük yılan. Hayat. Terzi. Ayıran ve birleştiren: 292.

 

l

 

Âl: Alî. Yüksek. Yüce: 101.

 

Gusto: Zevk ve takdir: 101.

 

Mütehallil: Araya sokulan, araya giren. Bir kelimeden nice mânâlar kastedib söyleyen: 101. “Nesli Han Kerimem”: (ESSEYYİD Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, Hüseynî Seyyid’tir. Bunu, mektub başlığı olarak yorumladıklarımıza ek olarak, Hazret-i Ali’nin Hadîs’i lâfzını, Efendi Hazretleri’nin Hadîs’i diye yorumlayabileceğimizi…): 101.

 

l

 

Son söz, bir Kırgız atasözü: KUT’u yalnız iyi, temiz adam yakalayabilir, kötü adam elinde ise GAİT parçasına döner… GAİT: Pislik. İnsan dışkısı… (BİZİM Kutumuz, Büyük İRŞAD KUTBU, Esseyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretleri… KUTB: KUT-B… Yâni Ruh ve ilmi ilhâm etti: Varlık ve Bilgi’yi… Arube: Erkeğini seven kadın. Cuma günü… Büyük Doğu-İBDA!) 

ÖLÜM ODASI B-YEDİ (85. Bölüm)

ÖLÜM ODASI B-YEDİ (85. Bölüm)

 

…Böyle daldan dala tedâilerle

 

–Ahenk helezonu daralan boynuz–

 

Döllenir kelimeler kelimelerle

                                           Sura üflenmeden önce soyumuz       

 

 

İZZET-DÎN KÂŞÎ

 

 

LEVHA: 18 Nisan 1983… Okul sıralarının bulunduğu bir yerde, birkaç kişiyle beraberim… İçlerinden biri bana, içinde resimler bulunan bir zarf veriyor… Açıyorum; benim resimlerim… Sadece birine bakıyorum; sol KAŞIM, yüzümün yandan görünüşü içinde dikkat çekecek kadar kalın… Biraz karikatürize edilmişe benzeyen yüzüme desitanî bir hava vermek istercesine dikkat çekici… Resim sanki heykelden çekilmiş… 7-8 resim içinde o resmi beğeniyorum ve bu hususu belirtiyorum.

 

l

 

İZZET-DÎN KÂŞÎ: (Veliler Ordusu 333’den: “Gönül dedi, bana LEDÜN ilmini öğret, — Dedim: Elif… Dedi: Başka?.. Dedim: Hiç! — Bu ilmi istiyorsan sana bir HARF yeter!”… Başka bir şiirinden: “Senden senliğin gitmedikçe — Birlik görünemez — Hele can yüzünden bu perde kalksın — Sevgi, seven, sevilen bir olur!”… DÎN: 64: DELİK-Gül tohumu. “Abdülhakîm Koltuğu-HAKÎM KUL HAKİKATİ”… Koltuk-Çukur-Hakikat: Nefs-Hakikatin tecelli ettiği yer… Üstadım’ın ÇİLE isimli şiirinden: “Gece bir hendeğe düşercesine, — Kucağına düştüm birden gerçeğin, — Erdim çetin bilmecesine, — Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin!”… BESA’-Ülfet, ünsiyet. “Elf”: 64: CELÂL-Nihayet derecede büyüklük. Azamet. Hiddetlilik, hışım. “Bedahet. Çabuk anlayışlı”… KÂŞÎ-İran’ın KAŞ şehrinde yapılan bir çeşit çini. “Kaşî’, merec, kararsız”: 331: Derviş. “Aynı ebcedte Mirzabeyoğlu”… SEYYİD Abdülhakîm Arvasî-Necib Fazıl Kısakürek: 1983: İZZET Erdiş… VAKT-Yağmur suyunun toplandığı çukur. “Vakt, zaman”: 506: NAKŞ. “Aynı ebcedle ERDİŞ”…): 873.

 

İBDA’: Birisine, kâr tamamen kendine âit olmak üzere sermaye vermek: 874= 1873.

 

l

 

HEYKEL: Kalıba dökülerek veya yontularak ortaya çıkan suret, şekil, cisim, nesne. (Misâl ve mecaz olarak, şekle-kalıba dolan madde ve ruhun tecelli ettiği nefs… DELİK-Rüzgârın yerden savurup tozuttuğu TOPRAK. Oğmaç, mesh taşı. “Rüzgâr-ruh, toprağa düşen canlılık payını, hakkını, nakşını gösteriyor; onun görünüşe çıkmasını. Aynayı var edeninin, ona düşen suret olması gibi”: 64: MEVHUBE-İhsan edilmiş, verilmiş… HEBA: Yokluğun da olmadığı yokluğu –hiçi– HALA’yı kendi varlığıyla dolduran karanlık cevher, yâni HAKİKAT’tir. Burada karanlıktan kasıd, yokluktur. HEBA, Allah’ın NUR ismiyle ortaya çıkan YOKLUK hakikati ki, bu MERTEBE Allah’ın EL-AHİR ismi ve HA harfi ile işaretlenen, bu harfin hakikatidir. “Üstadım’ın Abdülhakîm Arvasî Hazretleri ile ilgili söylediği, YEVMİYEM: HELA’ya gitmeyecek midir?”… Bir hakikat olan HEBA, bu mânâda izi var kendi yok, âlemdeki cisimlerin suretlerinin, şekillerinin yapıldığı şeydir. Şeklin kendisinden yapıldığı, ama kendi şekil olmayan… HEBA, HEYULÂ’dır, ama varlık alıcısı şeklin kabul ettiği CİSİM’in kendisi değildir. Benzetme olarak, HEBA’yı, her şeklin alıcısı SU ve HAVA’ya benzetebiliriz; HEBA bir nevî, kalıba dökülen cismin şeklinin bir yanıyla kalıb, diğer yanıyla CİSİM’e âit görünmesi gibi, YOKLUK hakikati şeklinde bir kalıbtır. Ayna. Yokluk hakikatini ortaya çıkaran-görünür kılan HEBA-ŞEKİL ve ŞEKİL hakikatini görünür kılan Cisim… HI harfi, Allah’ın EL-HAKÎM ismini ve SURET-ŞEKİL mertebesini gösteriyor… Küllî Cism’in remzi KARGA, bunun bâtını - cismin bâtını da, KARTAL remzinde… Allah’ın kendi nurundan yarattığı MUHAMMEDÎ Nur’dan, ilk yaratılan KALEM, Levh-i Mahfuz ve ARŞ… Bundan sonra bütün âlemler ve bütün varlıklar… KARTAL, yücelik bakımından tâ takdir kalemine kadar… LEVHA, kalemi görünür kılan; bir yönüyle topyekün varlığın hakikatinin HAKKEDİLDİĞİ kader sırrı olarak varlığa, diğer yönüyle KALEM’e bakan… İNSAN, bâtınını Allah’ın kendi suretinden yarattığı, CESEDİNİ de âlemin unsurlarından; bu ikisi arasında, topyekün varlıkların hakikati - insan nefsi bu… Demek ki, KALEM, insanın hem yücelmesi, hem sınırı oluyor… UKAB: Kartal. Bir şeyin geciktirilmesi ve başka bir şeyin ardından getirilmesi. Yükseklik, şiddet güçlük… ALLAH ve ardından İNSAN… İNSAN nefsi-özü, aslı ve hakikatiyle, bir yönüyle Allah’ı, diğer yönüyle âlemleri ve varlıklarını idrak olarak bu… Nefs: Göz. Can. Ruh. Cisim… GURAB: Karga. “Küllî Cismin remzi”… Cisimler âleminin öz hakikati, Allah’ın EZ-ZAHİR ismine tevafuk ediyor; harfi GAYN - “ELF” ve mertebesi KÜLLÎ Cisim… İnsanın bâtınında… Allah’ın bütün İSTİVAĞÂHI - Kudret ve Saltanatı’nın göründüğü ARŞ tabakası da, bu mânâda… Böylece ARŞ’ın altı içinde bulunduğumuz HALK Âlemi’ne, bâtını da tâ LEVHA’ya kadar bütün VARLIKLARI birbirine nisbetle zâhir ve bâtın olarak toplayarak gider - KARTAL’a kadar… Cisim ve sureti, HEBA’dan başlayarak şu içinde bulunduğumuz dünya ve kâinat’tan yine aynı letafete doğru misâli göründükleri ve misâl teşkil ettikleri ile birlikte topluca işaretlemiş olduk; dış dünya ve zihinde nesneleşenler olarak… BEDEN-Cisim olmasa, ruh idrak edilemezdi. Ruh kendini idrak etmez. Bu mânâda, içinde bulunduğumuz âlemi idrak eden ve idrak ihsaslarını yollayan ruh, bedenle birleşmesinden meydana gelen nefs hakikatinin kendine bakan yönüyle idrak edilen olur: Kendini bilme, bir BERZAH. Topyekûn kâinat bütün unsurlarıyla İNSAN’da toplu ya; İNSAN, bedeniyle de ardı olmayan arka, önünde hiçbir örneğin olmadığı öncü-baş… Allah Sevgilisi’nin, “Adem cesed ile ruh arasında iken benden ahd ve misak alındı ve ben o zaman Peygamber oldum!” hadîsini hatırlayalım. “Adem Aleyhisselâm’ın kalıbı balçıktan heykelleştirilip kendisine ruh üflenmeden, insanoğlunun özü son Resûl vücuttan çıkarılmış, ve O’nun yaradılışından sonra kendisinden ahd ve misak alınarak yine aynı vücuda iade edilmiştir.”; böylece, insanın anadan doğmadan mahluk olamayacağı ve kendisine ruh üflenmeden de hayat bulamayacağı ve bütün Peygamberler’in bu görevlerinin dünyada idrak ettirilmesine nazaran O’nun bu hususiliğinin, bütün nebilerden evvel yaratılıp, en son gönderilen hükmü ile de uyuştuğu sabittir… BEDEN heykelinden, Kâinattaki bu mânâya giren suret ve şekillere kadar muhteva, KÜLLÎ CİSİM: Kemmiyet ve keyfiyetle ilgili nurlara vatan olmak bakımından, her türlü varlık tabakaları hakikatinin nihayette TABAN-KAİDE’si, bu mânâda da “BAŞ”KAN’dır. Maddî ve mânevî tesiri kabul edici-idrak edici NEFS, onun sayesinde görünür olmuştur. Şekil kendisi için ve varlık sebebi o olmak bakımından, KÜLLÎ Cisim “şekillerin aslı”dır. Bütün resimler onunla zuhur etmiş, cisimler âlemi onunla var olmuştur. İSTİVAGAH, benim benimle tarife girer. BERZAH âlemine âit bütün misâller, benim suretlerimin mertebeleri vasıtasıyla verilir… Bir not: HEYULA, maddenin iç yüzü, maddenin aslı olmak bakımından, maddenin görünüşüne vesile HEBA-Yokluk hakikatinden farklıdır - HEBA yalnız şekil vericidir. Bunun dışında HEBA, sadece madde âleminin değil, BERZAH âleminin de mânâ suretlerini içinde barındırdığından, velilerin keşiflerinde seyrettikleri bir mahâldir ki, içine girilmeyen ve sadece müşahede edilen sinema perdesine benzer MİSÂL Âlemi’nin O’ndan oluşu gibi bir mânâ… Bir not: Maddî cisimler sıralamasında, canlılık tabakaları - TOPRAK, Bitki, hayvan, insan. TOPRAK-HAK, ondan biten bitki, yâni rüyâ; bu misâl, hayat’ın tekâmülünün bitkiden başladığını ve temelin toprak olduğunu gösteriyor… ANASIR-I ERBAA-Dört unsur: Toprak, hava, su, ateş-nur… ARŞ: Kâinatı kapsar ve Allah’ın kudretinin göründüğü yerdir. İNSAN’da, ARŞ’ın üstü BÂTIN, ARŞ’ın altı zâhir hükmünde - Bâtın’da olan mânâların herbirinin onda misâli bulunmak bakımından, bu ARŞ altının bâtını da hakikatiyle BERZAH’ta. Zaten Kâinat - HALK Âlemi, BERZAH Âlemi’nden, Allah’ın KÜN-OL emrine girmeyen mânâlardan meydana gelmiştir - zuhur sıkıntısından doğmuştur… Bir not: “Rüyâ’da gelen mânâ - SAD harfiyle ilgili bir yazı. SAD ve SAD diye düşünüyorum!”… Bir kelimenin ilk harfi gibi, son harfi de ona işaret olabilir - Mehd’in DAL’ı gibi. SAD harfi, Allah’ın Mümit, yâni hayatı kaldırıcı ismi ve insanî hakikatin mertebelerinde de TOPRAK’a denk geliyor. Âyet meâli: “Her nefs ölümü tadacaktır!”… GUSTO-Zevk ve tad alma… Can bedenden ayrılınca? TOPRAK’ın bâtını? Nitekim DA’VA cetvelinde SAD harfi, Allah’ın SAMED güzel ismiyle tevafuk ediyor: “Muhtaç olunan, ihtiyaçsız”. Lûgatta, “pek yüksek, daim, içi dolu şey, kavmin ulusu” mânâsında… Bir not: ARŞ ile aynı mânâda veya onun hemen altında bir makam - KÜRSÎ, koltuk… KERAKER-Karga, kuzgun: 441: Kısakürek… TESLİS-Üçleme: 1440= 441: Salih Mirzabeyoğlu… KISAKÜREK: 441= 1140: Dünya, âlem… DEVLET: 440: MİŞK-Aşı dedikleri KIZIL toprak… DAHM-İri, kocaman cüsseli. Nefs. “Her nefsin ölümü tadacak olması, yâni ölümün tadılacak birşey olması, insanda hayatın bâkiliğini gösterir. Dahme-Mezar: 845: Rahme-Kartal. Rahmet. Muhabbet.”: 1440: Salih Mirzabeyoğlu… RUHAMÎ-Mermerden yapılmış, mermerle ilgili. “Ruhama, rahim olanlar”: 851: KAZZAN-PİRE. “Süvari, sıçrayarak ata binen”… DAİN-Doğruluk. Maden. Asıl: 851: MAGİZ-İçinde AĞAÇ biten su birikintisi.): 65.

 

BABEYN: Dünya ve ahiret: 65.

 

NECİB: Soyu temiz. Asilzâde. Cömert. İyi huylu ve ahlâklı. (Tab’, şeklin kendisinden yapıldığı ama şekil olmayan huy ve ahlâk, yâni ahlâk ve huyun bu tavrı ile, varlığın muhtevasından şuurun çıkardığı form alıcısıdır. Fikir, sanat vesaire… Ayrıca, NECİB deyince, Allah Resûlü’nün Atlarından birinin bu isimde olması hatırlanmalı; ve AT’ın hayâl, rüyâ, fikir, kuvvet, havl mânâlarının NEFS ile tevavufu bakımından, bu mânâların ABDÜLHAKÎM Koltuğu ile ilgisi, ÜSTADIM’ın nefs hakikatinin o koltuğun aslî sahibi ile birlikte düşünülünce memuriyeti, uydurma bir temel üzerine olmayan bir şekil diye hayâl edilmeli-dir.): 65.

 

l

 

ÜSTADIM, Maraş’ta Zülkadîroğulları Beyliğinden, Zülkadiroğulları Hanedanı’nda bir kol, KISAKÜREKLER sülâlesinden, HİLMİ oğlu Fazıl’dan olma… Tarihten bir yaprak: İran’da SAFEVÎ Devleti’ni kurmuş olan ŞAH İsmail, 1507’de Zülkadiroğlu Alaüddevle Bozkurt Bey’in kızlarından Beğli Hatun’la evlenmek istedi. (Bu şahıs, aynı zamanda o zaman Şehzâde olan YAVUZ Sultan Selim’in, anne tarafından dedesidir.)… Bunun üzerine Şâh İsmail, kuvvet kullanarak Zülkadiroğlu’nu kendine bağlamak üzere MARAŞ ve Elbistan’a girdi, şehirlerini ve Hânedan mezarlarını tahrib etti… Alaüddevle Bey’in bir oğlu ve iki torununu öldürttü. Ardından, 2. Bayezid’e zarûrî olarak OSMANLI topraklarına girildiğine dair bir özür mektubu. 2. Bayezid’in kayınpederi Alaüddevle Bey’in bu durumuna KAHİRE ve İSTANBUL bir tepki göstermeyince, Şah İsmail’in İslâm dünyasındaki itibarı yükseldi… OSMANLI, 1508’de 115 bin kişilik bir ordu ile Kayseri’ye varınca, Şah İsmail bir meydan muharebesinden çekinerek, 2. Bayezid’e “Yüce, şanlı Babam” diye bir mektub yazarak, Amid vilâyetine (Diyarbakır’a) çekildi. OSMANLI’nın tepkisinde, sonra İslâm dünyasının Halifeliği’ni İSTANBUL’a taşıyacak olan, o zaman TRABZON Sancak Beyliği’nde bulunan ŞEHZÂDE Yavuz Selim baş rolü oynamıştı.

 

 

DİL - HALEF - TOPLULUK

 

 

LEVHA: 28 Haziran 1984… Yattığım yerde yalnızlığımı duyuyorum… Sonra ayağımı divanın altına uzattım ve ayağım uzamış gibi tâ duvara dayanıyor… Orada siyah eldivenli bir el, ayağımdan tuttu… Topuğumda bir AKREB… Elin sahibi gizli… Akreb ayağımı soktu mu bilmiyorum… Şehadet getiriyorum… FAİK’e bir dokunabilsem, yalnız olmadığımı anlayacağım!..

 

l

 

AKİB: Ayak ökçesi. Topuk. Adamın evlâdı ve torunu. (Nevad: Lisân, dil. Mahzen. Zarar, ziyân. Hasar… Hasar, zedelenme, “hasr” kelimesinin “içine alma” mânâsı olarak düşünülünce, lisana sirayet eden ruh-keyfiyet-mânâ’nın, kelime kılişelerinde bir dökülen olduğu da anlaşılır. Tek başına lisân, sanki ona mahsus varlıkın içinde görüneceği yokluk hakikatini ifşa eden, “ruh, mânâ ve keyfiyet” de ona dökümde kelime kılişeleri hâlinde onu görünür kılan, varlığını gösterendir. Bu husus, bir melodinin değişik enstrümanlarla tanınması hâdisesinde olduğu gibi, şeklin-klişenin unsurlardan bağımsız bir mahiyeti olduğunu da göstericidir. Değişik lisânlardaki aynı mânâya gelen kelimeleri hatırlayınız… HASIR’ın, örülebilir niteliği içine alan, bu mânâda hasar görmüş saz benzeri nesnelerin örgü işi olduğu dikkate alınırsa, HASIR KOLTUK, “koltuk-çukur-hakikat” mânâsı da gözönünde tutuldukta, onun İNSAN-NEFS sembolü olarak NASS’ı kabul edici bir ULU mahiyeti belirtişi anlaşılır. Arabça lisânı ile görünen Allah kelâmı… AKİB: Bir şeyin ardından gelen, arkası sıra giden. “Allah’tan gelen ve Allah’a giden Allah Sevgilisi hatırlanmalı; ezel ve ebedte öncü olarak”… Akibe(t): Bir şeyin sonu. Netice… Ukba: Ahiret. Verilen karşılık… Ukub: Toz. Kalabalık… Ukab: KARTAL… Nas: İnsanlar… SİN: İnsan. Ney-Sazdan yapılan müzik âleti. “Ölüm haberi”. Ebced değeri 60 olan harf-Adem’in ebcedi 45, Havva’nın ebcedi 15… B.D.-İBDA: 15: DAVUD Aleyhisselâm. “Kâmil Hilâfet”…): 172.

 

KA’B: Ağaç çanak: 172.

 

Kaptan Gusto Müslüman. (Noktalı harfler): 172.

 

Makleb: Bir şeyin altını üstüne getirme. Kalbetme. Kalbedilecek yer: 172.

 

Mukallib: Başka tavra geçiren. Başka hâle geçiren: 172.

 

Mülakkab: Lakablanmış. “Kumandan”: 172.

 

Münsebik: Kalıba dökülmüş olan. (Okun, girdiği yere nisbetle delici, dolucu, delinenin direncine nisbetle de bu mânâda ondan duruş alıcı - şekili düşünün.): 172.

 

Mehdî Salih İzzet Erdiş: 1171= 172.

 

l

 

AKİB: Çok fazla. Bol. (BOLU): 93.

 

Sicl: Turb bitkisi. (Turab: Toz. Toprak. “Ukub”… Türab: Toprak, toz… Türbe: Mezar üzerine yapılan bina… Türban: Topraklar, örtü… Tirban: Topraklar… Tirb: Anasından saçlı ve dişleri çıkmış olarak doğan erkek çocuk. Yaşı diğerine eşit nesne. Lezzet… Gust: Tad alma.): 93.

 

Necm: Yıldız, ahter, kevkeb. Kur’ân-ı Kerim. Kur’ân’ın her defada nazil olduğu kısım. Kısım kısım oluş. Belirli vakitte yapılan vazife. Belirli olan vakit. Kabak ve hıyar gibi toprağa yayılan-yayvan nebat. (Nücum-Yıldızlar: 99: Nücum-Tulu’ etmek, doğmak, görünmek, zuhur etmek… Sahil-KUSTO: 93: Azman-Çok iri. Melez.): 93.

 

Libas: Elbise. İçtima. Birbirine karışmış. “Vehim”. (Sıfatların ihtilât etmesi, karışması… Mecazî olarak, meselâ insanın derisi, bedene âittir ama, dışyüz mânâda “ten elbisesi” deriz… Meselâ karıkoca, birbirinin elbisesi deriz.): 93.

 

Labis: Giyinmiş. Giyen: 93.

 

Cemen: Çardak. Sakf-Gölgelik. Arş. Toplam. (Çemen: Çimen, ağaç ve yeşillik olan yer. “Rüyâ”): 93.

 

BALİN: Koltuk. Kürsî. Sandalye üzerine konulan yuvarlak yastık. (ABDÜLHAKÎM Koltuğu’nu hatırlayınız!): 93.

 

Cass: Kireç. Alçı taşı. (Cess: Bal mumu. İçine arının kanat ve gövdesi karışmış şey. Koparmak. “İşi kapmak, bitirmek”… Cess: Araştırma, tahkik, soruşturma. El ile yoklama. Yapışmak. “Alak-Kan. Yapışma. Nefs.”… Cassas: Sıvacı, kireççi: 184… Abdülhakîm: 184= 1183: Mehdî Salih İzzet Erdiş… ABDÜLHAKÎM: Hakîm’in kulu, hakîm kul… Kâinat’ta İNSAN-Adem Aleyhisselâm yaratılışıyla, Kâinat aynasının cilâsı oldu; Allah katında bakan gözbebeği gibi ki, Allah mahlûkuna onunla nazar eder. Bu yüzden ona Halife ve İnsan dendi.): 93.

 

l

 

AKREB: Siyah renkli ve zehirli kabuklu küçük hayvan. (İngilizce’den, Poison: Zehir. Zehirlemek. Bozmak… Poise: Denge sağlamak. Muvazene temin etmek. Temkin. Sükûn. Muallakta kalma. “Kararsız, arzulu”… Hastaya verilen ilâç misâlini düşününüz… Zehr: Zehir, ağu… Zehr: Çiçek. “Nebat. Rûya”… Zehra: Ay gibi parlak. Çok parlak ve safi, berrak… Zahr: Binek devesi. Kara yolu. Sırt, arka. “Mazi. İstikbâl”. Yüksek yer. Kur’ân’ın lâfzı. Haber… Kur’ân’ın lâfzında, ezelden ebede bütün varlık ve varoluşları ihata edici ve Allah Sevgilisi’nde tecelli eden “O’nun nefsi” mânâsına dikkat: Lâfız yönüyle kul ve mânâ cihetiyle Allah Kelâmı oluşuna da. Lâfızda gizli ve sır bir sonsuzluk… Akreb: En yakın.): 372.

 

Peşin: Peşin, önce, evvel. Önden verilen. (Takdim yazım!): 372.

 

İk’ar: Derinletme, derinleştirme: 372.

 

Bişing: Balyoz. Kazma. Burgu: 372.

 

Abş: Salâh. Hüsn. İbâdet. Gaflet. “Allah’tan gayrından gafil olmak”: 372.

 

Aşb: Yaş ot. “Hayâl, serab”: 372.

 

Asfar: Sıfırlar. Boş şeyler: 372.

 

Berkî: Yedinci gök katı. (Berkî: Yıldırım, şimşek. “Bîr-gönül. Yıldırım, şimşek. Takva. Genç kadın-genç nefs”… KAYAN Yıldız Sırrı’ndan: Yıldırım düşen levha kumaşım ki mücerret!): 372.

 

Rahtlamak: AT’a TAHT ve eğer takımı takmak. (Arş-Kürsî): 372.

 

Şikenc: Kıvrım, büklüm. “Miltat”: 373= 1372.

 

Yunus Emre: 372.

 

Mehdî Mirzabeyoğlu: 372.

 

l

 

Şibdi’: Akreb. Lûgat, dil, lisân. Belâ, şiddet, şikenc. “Kültür. Kâinat”. (DİL ve ANLAYIŞ: 444: Muhyiddin-i Arabî.): 376.

 

Kaur: Çok derin: 376.

 

Orak: Ekin biçme âleti: 376.

 

Nilüfer: Suyun dibinde kökleri ve su yüzüne çıkmış çiçeği olan bir bitki. (Toprak, su, hava, ısı… Hak, ilim, heba, nar-nur… Gubaş-Toprak renkli. Hakî: 308: Şihab-Kayan Yıldız… Harik-Ateş, nar. Harîk: 308: Arvasî… Hırk: Törpülemek. “Nüfuz etmek”: 308: Şape-Yuvarlandıkça büyüyen kar topu. “İlim”… Ihaza-Su toplanacak yer. Bir kimsenin kendisi veya sultanı için hıfzedip koruduğu yer: 1307= 308: Gölgeler. “Sakf. Arş”…): 376.

 

l

 

FERZ: Çukur yer. Düz yer. Ayırmak. “Hakikat. Berzah”… FERZA’: Pamuk çekirdeği. “Beyaz. Mücerred nebat. Secde.”… FERZAH: Akreb isimlerinden biri… FERZAN: İlim ve hikmet… FERZANE: Hakîm. Felyesof. Nefsanî alâkalardan sıyrılmış kimse… FERZEND: Çocuk. Veled.

 

l

 

TEŞEHHÜD: Şehadet getirmek. Namazda Et-Tahiyyat okumak: 709.

 

Zebh: Kesme, boğazlama. Kurban kesme. (Bedene: Kurbanlık nefs): 709.

 

Dehişt: İttifak. Birlik. Bir tarzda hareket etmek: 709.

 

Risde: İnsan topluluğu. (Nas): 709.

 

Tersim: Resmedilmek: 710= 1709.

 

Nüsah: Nüshalar, sahifeler: 710= 1709.

 

Sühan: Söz: 710= 1709.

 

Müstehbir: Deniz gibi geniş olan kimse. (Fertte toplu topluluk hakikati): 710= 1709.

 

Toprak: Hak: 709.

 

İrtizak: Rızık alma. Rızıklanma: 709.

 

Teşt: Tekne. Çanak, kab. “Hakikat”: 709.

 

Müsterah: Helâ. Hala. “Şimdi, hâl”. Dinlenme yeri: 709.

 

Tatarruk: Yol bulma. Yol bulup girme: 709.

 

Terakki: İlerleme. Yukarı çıkma, yükselme. Artma, çoğalma: 709.

 

Bürgus: Pire-kendi cüssesine nisbetle 16 kat zıplayan, en yüksek sıçrayan hayvan: 1708= 709.

 

Nester: Ağustos gülü, yaban gülü: 710= 1709.

 

Halef: Birinin yerine geçen. Ardından gelen. “İstikbâl”: 710= 1709.

 

l

 

FAİK: Her şeyin güzide ve alâsı. Âli. Başın boyun ile birleştiği yer: 182.

 

Effak: Bütün dünyayı gezen tüccar. Kustar: 182.

 

Afak: Ufuklar. Yer ve göğün bitişmiş göründüğü uzak daire: 182.

 

Selâman: Büyük ağaç. Bir mekân ismi: 182.

 

Munsabb: Bir nehire veya denize dökülen: 182.

 

Ukba: Âhiret. Ceza-Karşılık: 182.

 

 

MEVLÂNA SAFİYÜDDİN

 

 

MEVLÂNA Safiyüddin Hazretleri… Veliler Ordusu 333’den: HACEGÂN yoluna bağlı kahramanlar bahsinde –bu eserde– umumiyetle tefsirci odur ve derecesini belirtmeye sadece şu iki mısraı yeterlidir: “Bîçare Safî, sen ki, bir ayağı yanmış bir köpeksin; — O şan kafilesinin ardında üç ayakla koşmaktasın!”… Onlar için bu sözü söyleyebilen onlara denktir. Onlar Farsça “İşan-Şanlılar” diye anılan insanı sonsuzluğa götürücü NUR Kervanı’nın ölümsüz kahramanları; ve niçin, ne olmak, nereye varmak için yaşadığımızın bildiricisi…

 

l

 

MEVLÂNA: “Efendimiz, mevlâmız” mânâsında olan bu kelime, hürmeten büyük kimselere söylenmiştir. “Hazret” mânâsına da kullanılır: 128.

 

Halif: Yemin ederek sözleşenlerden herbiri: 128.

 

Mesihî: Hazret-i İsâ’ya âit ve müteallik. Mesh etmekle ilgili. (Mesh: Bir şey üzerinde el yürütmek. Gümüş, Sâliha. İyi ve yeni yay-“Muhasebe ve murakabe”… Rems: Meshetmek… Rems: Mezar… Delk: Delik. “Delik”…): 128.

 

Hüseyin: Küçük güzel. (Ebu-l Husayn: Tilki): 128.

 

Besûs: Okşadıkça süt veren deve. (Süt-İlim… Deve-Gemi, nefs.): 128.

 

Micdaf: Kayık küreği: 128.

 

Meksub: Yüksekten dökülen. Çağlayan: 128.

 

Manazil: Menziller: 128.

 

Mesbuk: Kalıba dökülmüş. “Şeyh”: 128.

 

Mükabese: Çukur doldurmak. “Hakikati gösteren ve hakikati görünen mürid”: 128.

 

l

 

Safiyüddin: 245= 1244.

 

Merd: Adam. Sözünün eri: 244.

 

Mürd: Ölü. Ölmüş: 244.

 

Merd: Meshetmek: 144.

 

Mürebbib: Çocuğu büluğa erene kadar beslemek. (Yiyenin kanına karışan besin gibi tasavvufta bütün makamların kendisinden geçtiği İbrahim Aleyhisselâm hatırlanmalı.): 244.

 

Cibril: Cebrail. (Süruş-Cebrail: 566: Seyyid Abdülhakîm Arvasî): 245= 1244.

 

Erdem: Usta gemici: 245= 1244.

 

Ermed: Kül rengi. Gözü agrıyan adam: 245= 1244.

 

Müdirr: İdrar. Varidat. Gelir. (Müdir: Hakîm olan): 244.

 

Müridd: Suyu çok olan deniz. Arzusu şiddetli olan: 245= 1244.

 

Murad: Gaye. Maksad: 245= 1244.

 

Edrem: Topukları etli adam. Dişleri dökük kimse. Düz şey: 245= 1244.

 

Ecram: Yıldızlar. (Kevkebe: Yıldızlar. İnsanlar. Süvarî alayı. Debdebe. Şöhret-zâhir olma.): 245= 1244.

 

KANSA: Kuşlarda kursak. (Rahman Sûresi, 19 ve 20. âyetler: 3166: KASAH-Sırtlan… KEFTAR: Sırtlan. “Nefs”… KEFTER: Güvercin… Behdel: Sırtlan yavrusu. “Ezell”. Erkeğin memelerinin büyük olması… Behdel: Bir yeşil kuş… Hadîs: “Şehidlerin ruhları, yeşil kuşların kursağındadır!”… Hadîs: “Şehidleri ölü sanmayın, onlar sizin bilmediğiniz bir hayatla diridirler ve Rableri katında rızıklanırlar!”… KUŞ: HAYAT, can… İslâm’ın rengi YEŞİL ve hakikati BERZAH’ta; içinde bulunduğumuz Kâinat, İslâmî hakikatin ortasına yerleştirilmiştir… YEŞİL KUŞLAR: Seçkinler, üstünler… Boğaz-kursak, HAFA makamı ki, gizlinin gizlisi MUHAMMEDÎ Hakikat; orada Rabblerinden rızıklananlar.): 244.

 

l

 

MEVLÂNA Safiyüddin: 373.

 

Münferid: Tek başına. Hapishânede tek kişilik hücre: 374= 1373.

 

İş’ab: Ölme. İrtihal etme: 374= 1373.

 

Kendeş: Bir nevi deva: 374= 1373.

 

İşba’: Doyurmak, açlığı gidermek. Doymak. Bir sıvının içinde, belli bir cisimden eriyebilecek en çok miktarın erimiş bulunması. Arab nazmında, kafiye veya vezin zaruretinden dolayı kelimeye bir harf ilâve edilmesi: 374= 1373.

 

Şikenc: Kıvrım, büklüm: 373.

 

Sefercel: Ayva. (Abî: Ayva. Suda meydana gelen ve suda yaşayan. Çok mavi. Çin ve Orta Asya kültüründe MAVİ, yön olarak DOĞU-ŞARK mânâsında kullanılmıştır.): 373.

 

Mehdî Mirzabeyoğlu: 1373.

 

 

OSMANLI VE SAFEVÎ DEVLETLERİ

 

 

Şeyh Safiyüddin, hem Sünnî (Hânefî) mezhebinden oluşu, hem de tarih itibariyle Mevlâna Safiyüddin Hazretleri’ni andırıyor; İran-Azerbaycan’da onun tarafından kurulan SAFAVÎ yolu… Eğer Hacegan Silsilesi’nin 33 en büyüğünden Ubeydullah Ahrar Hazretleri’ni merkez alarak REŞAHAT isimli eserinde bir sürü velinin nefesini toplayan o ise, NAKŞİBENDÎ’nin Safevî yolu demek lâzım… Tereddütlü ifâdem, kıyas cihetiyle değil, sadece aynı şahıs mı diye… Şeyh Safiyüddin, Milâdî 1301’den vefatı 1334’e kadar Güney AZERBAYCAN’ın ERDEBİL şehrinde kurmuş olduğu dergâhla, İslâm’a büyük hizmetleri geçmiş, TİMUR’un da iltifat ve desteğini görmüş çok büyük bir zât… Sünnî olmadan zaten ehl-i tarik olunmaz; Şeriat-tarikat, İslâm’ın hem zâhiri ve hem de bâtını hüvesi hüvesine bir uygunluk içinde, bu asıldan sonra da her asırın şartları içinde İSLÂM’A MUHATAB ANLAYIŞ’a uygunluğu göstermek, buna dair gerekeni yapmak. Nasıl ki, SIHHAT aslı için var olan TIBB, bütün yönleriyle önce hastalığın mucidi değil keşfedicisidir ve ondan sonra buna dair icad ifâde edici ilâç ve nihayet doğrudan insan bedenini tanıyıcı bir araştırma işindedir; bunun gibi İSLÂM’ın hem derinliğine ve hem de devlet kadar genişliğine mânâsı, asıl ve esas olarak, becerebilip becerememe ayrı dava, EHL-İ Sünnet ile mümkündür… Asıl ve esasın olmadığı yerde, hâliyle “insan ve toplum meselelerinin hâlli”nin ona nisbetle gerçekleşmesi yerine, bir bünyenin “kurma, koruma, yönlendirme” faaliyetleri mânâsına gelen SİYASET, –ki bu çerçevede asıl ve esası temin eden bütün unsurlar kendilerine dair usûl, esas ve kuralları ile dahi siyasetin genel mânâsı içindedir–, yaşamak için yeme yerine, yemiş olmak için yeme gibi bir derme çatmalığa ve saçmasapanlığa döner. Ruh ve fikir hapı yuttukça, gayesi kendi kendinden ibaret bir siyaset. Ayak takımının, işin aslı yok, kolayından etrafında gevezelik edeceği ve arkasına takılacağı siyaset de, budur: İşin fikir ve ruh dozu düştükçe ortaya çıkan kuru bir itiş-kakış… Aslında mesele FERD HAKİKATİ’nden başlar ve bu hakikatin topluluğunu arzu eder, bütün siyasî kuruluş ve siyasî nitelemelerin merkezinde de bunu gaye edinen bir yansıma vardır: Tek tek herkesin mesûl ve görevli olduğu, ferdî hayatın temin ettiği bildiren çevre (hakikati) ve onun yetiştirdiği insan tipi. Artık gına geldi: “Kendimizi düzeltirsek, biz eğer iyi insan olursak” gibi sümüklü tekerlemelerden bahsetmiyoruz. Hem gerekli olanın ne olduğunu söyleyen, hem de onu temin etmiş ve eden B.D-İBDA kütübhânesine bakıvermek, ne demek istediğimizi anlamaya yeter… İşte Şeyh Safiyüddin Hazretleri’ni de, aynı kişi veya değil, Mevlâna Safiyüddin Hazretleri gibi köklerimizden bugüne ibret bir kadro olarak, hiç arzu edilmez ama, “ben yedim sen doydun yok; bu mânâda babanın hizmetinin sana yararı yok” hakikatinin de görünmesine vesile diye ele aldık: Lâyık veya değillerdi, babanın yerine oğlu usûlü, tarikatta yanlışın patladığı yerde bunun esas olmadığının anlaşılması… Liyakat ayrı mesele… Ama 5. torun CÜNEYD, bâtın tarafı fasa fiso, itibarını siyasette aramak üzere ŞİÎ oluverdi; HALİFE’yi reddediyordu… 1448’de, Anadolu’ya gelen Şeyh(?) Cüneyd, cahil Türkmenlerden binlerce mürid topladı(?)… Mahâlli Sultanlar’dan Uzun Hasan’ın kızkardeşi Hanifî Hadice Begim ile evlendi. Uzun Hasan da “uyanık”; hem ondan kendisine bir zarar gelmeyeceğini düşünüyor, hem de çekiştiği Şiî Karakoyunlu Türkmenleri’ne elinde bir koz… “Şeyh Cüneyd öldürüldü. Yerine Hadice Begim’den doğan ve çocuk olan Hayder “şeyh” oldu. Dayısı Uzun Hasan, ona da destek verdi. 1460 Nisanı’nda Amid (Diyarbakır) şehrinde dayısının AKKOYUNLU sarayında doğan Hayder, ERDEBİL “Dergahı”nı vekâletle idare ettirdi; 28 yaşında öldürülmüştür. ŞAH İSMAİL, Uzun Hasan’ın kızı HALİME Begim’in, Hayder ile evliliğinden doğma; ve ağabeyinin katli üzerine 7 yaşında “Şeyh” oluyor-muş. AKKOYUNLULAR’ın nüfuz alanında çoğalan Safaviler, onlarla çekişme artınca, “Şeyh” İsmail onları TEBRİZ’den kovup kendisini ŞÂH ile etti. Henüz 15 yaşındaydı. SÜNNİLİK’te direnen annesi HALİME Begin’i şehid etti ve nice Sünnî’nin katli ile despotluğu arttırdı; Sünni kadın ve kızları, umumhâneye yolladı. Doğu Türkistan’daki Hakan Cengizoğlu Şaybak Han’ı meydan muharebesinde yendikten sonra, öldürttü ve kafasını altunla kaplayarak içki içti. Siyasî ve askerî kudreti MEMLÜKLÜLER’i geçerek, OSMANLI’dan sonra 2. güç oldu. ŞÂH İsmail’in kurduğu devlet, ANADOLU ile, ORTA ASYA ve ORTADOĞU başta olmak üzere arayı kesmek bakımından kalıcı bir tesir meydana getirmiştir; İslâmî değil de, İslâm adına bir siyâsî hareket olarak - fikir mikir arama.”… YAVUZ Sultan Selim ile ŞAH İsmail’in OTLUKBELİ savaşı ve neticesi malûm… Dünü değerlendirirken, DÜŞÜNEN bir İNSAN olarak HALİHAZIR’ına ne katıyorsun buna dikkat et; ve bunu yaparken karşılaşılan meselelerle senin doğru bildiğin dünden yetmezlerin ve açmazların neler olduğunu gör - ey dışımızdaki! 

الصفحة 1 من 35

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Kullanıcı Girişi

  • تسجيل دخول
  • سجل الآن
    Registration
    *
    *
    *
    *
    *
    Fields marked with an asterisk (*) are required.
  • Site İçi Arama

  • Search
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 124 زائر متصل

    Furkan Dergisi -Arşiv-

    Esatir ve Mitoloji
    Salih Mirzabeyoğlu'nun 56. Eseri Esatir ve Mitoloji "Güneş ve Ay"
    Reklam
    Furkan
    Furkan Dergisi Forum hizmete girmiştir.. http://www.forum.yenifurkan.com
    Reklam