Thursday
Feb 09th
Text size
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Anasayfa Furkan Yazarları Ali Tavşanlı

Ali Tavşanlı

"Kimse Ne Olduğunu Bilmiyor"un Cevabı

 

 

Ali Tavşanlı 

 

 (Dest-i Hafi-gizli el- de gizli MEHDİ Aleyhisselâm hakikati)

 

“Bu işin mantığı şudur” diyebilen bir tek insan kalmadı yeryüzünde. Olan bitenler için herkes bir şeyler söylüyor, ama kısa bir zaman sonra hepsi havada kalıyor.

 

Sonra, ‘Havada kalmış söylenmemişler’ üzerine yeni söylenenler ki, yere değmesi, hakikat ifade etmesi muhal lafazanlıklar…

 

Zaman zaman hakikate uygun şeyler de söylenmiyor değil. Ama, hepsi bütüne bağlı olmayan, sağlam nisbetlerle bütüne bağlanamayan şeyler kabilinden.

 

Neler oluyor ?

 

Kimse bilemiyor, bilmek isteyenler de çabalarının ne kadar beyhude olduğunu kısa zaman içinde görüyorlar… “Ben demiştim”cilerin nefs hilelerine dûçar olduklarını da malayaniler kategorisine dahil ederek geçebiliriz; kendilerini kandırıyorlar!..

 

Dünya alt-üst olmuş vaziyette.

 

Herkes kem-küm etmekle meşgul.

 

Kafası karışık olsa da kalbinde fazla bulanıklık olmadığını zannettiğimiz birinin yazdıklarından nakille meseleye temas edelim. Kalbinde bulanıklık olmadığına işaretimiz şundan; meseleyi değerlendirirken müşahhas şartların belirleyiciliğini bir kenara koyarak bakmış mevzuya. Bu bakış açısı henüz gündem bulmuş bir bakış değildir. Fakat gidişat oraya doğrudur; bunu unutmamakta fayda var.

 

Mâdem ki, Kuantum fiziği ispat edilebilir ama anlaşılmaz şeyleri insanlığın önüne döktü, eşya ve hâdiseler kadrosunda gerçekleşen şeylerin de artık bu zâviyeden görülmesi zamanı geldi demektir.

 

Aslında insanlık Peygamberler tarihi boyunca bu tür hakikatleri yaşayarak geldi… Belki de ilk defa insanlık metafiziğin-mânâ’nın dışına düşmüş olarak bir medeniyete (!) muhatab oluyor; Batı medeniyetine… Bu sebebten sadece kafasını değil, kalbiyle beraber insanî olan bütün değerlerini yitirdi. Sarhoş misâli konuşuyor; ama ne dediği üzerinde bir tasarruf sahibi değil. Batı, kendisiyle beraber insanlığı da bir felâkete düşürmüştür.

 

Bu felâketten çıkışın çaresi bulunamıyor. Sadece kargaşa, sadece kaos sözkonusu. İnsanlar isyanda, ekonomiler mefluç. Herkes şaşkın yarını bekliyor; ne olacak?

 

Kimse dün’e (tarihe) bakmıyor. Dün ne olduysa bugünde o olacak; isyan eden Nemrut İbrahim Aleyhisselâm karşısında, Firavun Musa Aleyhisselâm karşısında ne olduysa, bugünün veled-i zinaları, zâlimleri alçakları, ahlâksızları da öyle olacak.

 

Ama

 

O gün yaşananlara Firavun’lar, Nemrutlar ve avânesi ne kadar akıl erdirebildilerse bugünün ahmakları da o kadar akıl erdirebiliyorlar… O günlerde, ateş bacayı sardığı anda bile, “belki kurtuluruz, belki ateş bize ulaşmaz” ahmaklığı yaşanmıştı; aynen bugünkü gibi.

 

Bu hâdiseler yaşanırken acz içinde görünenler hep Peygamberler olmuştu. Karşı taraf MASUMİYETİN ve HAKK’IN kuvvetini daima küçümsemişti. Sonuçta hepsi; “ALLAH’A KABADAYILIK OLMAZ” hikmetine tosladılar… Bugünküler de aynı istikamette.

 

Bu istikametin hatırlatıcısı olması bakımından şu satırları nakledelim; işler nereye gidiyor, gidişattan kim ne anlıyor bakalım;

 

“MUHALEFETİN ÖTESİNDEKİ GÜÇ

 

Bir ülkede sayısı milyonu aşan bir kalabalık meydana çıkıp rejimin gitmesini istiyorsa, elbette bunda toplumsal muhalefeti örgütleyen yapıların, mesela siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının önemli katkısı vardır. Nitekim Mısır’da başta Müslüman Kardeşler olmak üzere pek çok farklı siyasi yapının bu süreçte rol oynadığı açık.

 

Ancak gelişmelerin kavranmasının en zor boyutu tam da burada. Bu ayaklanmaların ve sokağa çıkan insanların, sadece örgütlü muhalefetin uzantısı olarak orada bulunmadığı gerçeğiyle yüzleşmek gerekiyor. Daha açık konuşmak gerekirse, Mısır örneğinden hareketle, siyasi muhalefetin toplam gücü, tezleri ya da siyasi görüşlerinin çok ötesinde bir hareketlilik var tanımlanması gereken. Nitekim özellikle Mısır’daki muhalif yapılar, olup bitenin kendilerini aşan bu yönünü doğru okudukları, hatta bir parça da kendilerinin aşılmasından tedirgin oldukları için başından itibaren geri planda kalmayı tercih ettiler.

 

Tahrir meydanındaki yeni hareketlenme, kendisini oluşturan dinamiklerin mevcut anlayışları çoktan geride bıraktığını ilan edercesine gücünü gösteriyor. Sadece Mısır’da değil, tüm Ortadoğu’da, geniş anlamda İslam dünyasında, kendilerini nasıl bir geleceğin beklediğini anlamaya çalışan herkesin üzerinde durması gereken bir gerçek bu. “ (24 Kasım 2011, Star)

 

Nasuhi Güngör’ün şu satırlarının altını çizelim: SİYASİ MUHALEFETİN TOPLAM GÜCÜ; TEZLERİ YA DA SİYASİ GÖRÜŞLERİN ÇOK ÖTESİNDE BİR MUHALEFETLİLİK VAR…

 

Güngör bu hareketliliğin mânâsına nüfuz etmenin yollarını denemeye çalışır mı bilemeyiz. Fakat hakîkat şu ki; “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” demek yerine, artık herkesin; her şey eskiden olduğu gibi oluyor, gelen tsunamiye küfretmenin , direnmenin veya görmemezlikten gelmenin bir mânâsı yok demesi gerekiyor! Her şey tarihte olduğu gibi oluyor… Şimdilik müşahhas olarak idrâk edilemiyor olsa da, Zamanın Ruhu, hâdiselere DEST-İ HAFİ şeklinde El atmış bulunuyor… Anlamaktan ve inanmaktan nasibi olmayanların tarihi hikâyelerine bakmak da, diriltici ruh’a nisbet kurmayı kolaylaştırır ! Arzu edene.

 

Güngör “ BİZİM KAPIMIZI ÇALAR MI? “ diye sorarak devam ediyor:

 

“Sol-sağ, İslamcı, sosyalist, liberal ya da muhafazakar kalıpların kuşatmaya, anlamaya yetmediği, dolayısıyla da geleceği üzerinde söz sahibi olamayacağı bir yeni dünyadan söz ediyoruz.

 

Şu günlerde Suriye üzerinden devam eden tartışmalar ya da Dersim gündemiyle ortaya çıkan tepkiler, öfkeler ve duruşlar, böyle bir dünyadan haberdar olmadığımızın kötü sinyallerini veriyor. Bugün uzakmış, bizde olmazmış görünen her şeyin, yarın kapımıza dayanmayacağından nasıl bu kadar emin olabiliyoruz, açıklamak gerçekten zor.

 

Evet, farklı bir tarihe, daha derin bir tecrübeye, daha güçlü bir medeniyet mirasına sahibiz. Bunların her birinin bize sağladığı avantajlardan söz edebiliriz. Ama bunların yetmediği, yetemeyeceği, bambaşka bir gelecek ve dünya tasavvurunun burnumuzun dibinde yükseldiğini gördüğümüzü hiç sanmıyorum.

 

Tahrir neden yeniden hareketlendi ve bu hareketlilik bildik tüm yapıları ve söylemleri nasıl yerle bir ediyor, daha özenle üzerinde durmalıyız.”

 

Şimdi de şu satırların altını çizelim: SOL, SAĞ, İSLAMCI, SOSYALİST, LİBERAL YA DA MUHAFAZAKÂR KALIPLARIN KUŞATMAYA, ANLAMAYA YETMEDİĞİ, DOLAYISIYLA DA GELECEĞİ ÜZERİNDE SÖZ SAHİBİ OLAMAYACAĞI BİR YENİ DÜNYADAN SÖZ EDİYORUZ.

 

Evet, İslâmcısından, Sam Amca’cısına kadar hiçbir kesimin kemâliyle farkına varamadığı, sırrına vâkıf olamadığı bir dünya doğuyor… Bu dünyanın doğuşuna alâmet GONK sesleri FİKİR PLANI’nda çok önceleri çalınmıştı aslında. Duyulmadı…

 

"Efendim, herkes söyledi, yazdı, fikir olarak beyan etti, sen hangisinden bahsediyor ve hangisini neden  ayırıyorsun” diyenler olabilir. Meseleyi ayağa düşürmeden, altını çizdiğimiz satırların bir kısmını tekrar ederek cevablayalım; “KALIPLARIN KUŞATMAYA, ANLAMAYA YETMEDİĞİ, DOLAYISIYLA DA GELECEĞİ ÜZERİNDE SÖZ SAHİBİ OLAMAYACAĞI YENİ DÜNYA” nın, Batın Nisbeti içinde, Unsur Üstü Mânâ ya tercüme ettirildiği fikirden bahsediyoruz. BAŞYÜCELİK DEVLETİ’nin terennümü olan fikir.

 

Hiç kimsenin anlayamadığı dünya, yıllar yıllar önce kurulmaya başlanmıştı. O kuruluşun hasrında olarak 1999’da Metris, ANA RAHMİ olarak beşiklik etmişti bu kuruluşa. Kemalizm’in adamları ikibin masum Anadolu çocuğunu Metris’e saldırtarak doğumu engellemeye çalışmıştı… Olmadı!

 

Nereye geldik?

 

Neden Metris? Dünya yanıyor, kimse nedenini bilmiyor, bizse meseleyi Metriste düğümledik. Niçin?...

 

“Ana Rahmi Zahir Şu Bizim Koğuş” diyordu Üstad… “Biz Sussak Mezarımız Konuşacak” diyordu… Diyordu da diyordu. Hazret-i Ali Keremallahu Vech de; “İlim bir nokta idi, insanlar onu çoğalttı” buyuruyor… Ne demek?

 

Dandik bir fizikçi de şöyle diyordu; bana bir kaldıraç verin dünyayı yerinden oynatayım… Allah Allah… Fizikçi, falân imkânla dünyayı yerinden oynatır mı; oynatır! YA RUHÇU?!! Cesedin hâkiminin iddiasına inanıp da, Ruh’un hâkiminin iddiasına inanmamak ne demek? Ne demek, söyleyin!

 

Zamanın Sahib’ine Kâinatın Sahibi bu imkânı bahşederse ne olur?... Hiç kimsenin akıl erdiremediği bu gidişatın rotasını çizen, kendisine bu imkân bahşedilmiş olan DEST-i HAFİ olmasın sakın… Meseleleri anlamıyor oluşumuzun sebebi bu dilden anlamıyor oluşumuz olabilir mi?..

 

Metris dedik. Bir mânası da siper demek.

 

O siperde Fikir Sultanı Salih Mirzabeyoğlu şöyle sesleniyordu mazlumlara; DİK DURUN KARŞINIZDA LEŞLER VAR!

 

Burun kıvıranlar olmuştu bu seslenişe. Onlar şimdi Güngör’ün dediği vechile dünyanın gidişatına bir mânâ veremiyorlar. Ama aynı insanlar ne garibtir ki, Firavun’u bir topal sineğin öldürdüğüne inanıyorlar.

 

Dik durun karşınızda leşler var” hikmetine bugün inanmak kolay artık. Dünya mazlumları ayakta, Doğu da Batı da sarsılıyor. Firavun’ların gücü gidişatı durdurmaya yetmiyor. Topal sineğin Firavunu öldürdüğüne inanmak kolay, zira hâdise tarihin tasdikindedir. İş, bugün olanları kavrayıp inanabilmekte.

 

Misâl olması bakımından;

 

Metris hâdiselerini bilenler bilir. Bilmeyenler için kıyısından köşesinden değinelim… Ulusalcı Kemalistler, yani bugün yargılanmak üzere mahkemelere çağrılan 28 Şubat’çı omuzu kalabalıklar. İkibin askeri, sadece 68 kişinin bulunduğu İbda Fikriyatı’nın mensublarına ait koğuşu abluka altına almak için seferber ettiler. Nasıl bir hırstı bu?... Ve felâket bir bozgun; koğuşa direk giren 700 askerden 200’ü esir alındı. Bir binbaşı, 20 subay ve gerisi er ikiyüz kişi. Binbaşı Ö. Bakır.

 

Sonra.

 

Şu oldu bu oldu, bugünlere gelindi.

 

Değinmek istediğimiz mesele şu; hani Güngör diyor ya; BİZİM KAPIMIZ ÇALINIR MI, diye.

 

Çalınır, çalınır … Çalınacak!

 

Hassasiyetle üzerinde durmak istediğimiz mesele bu zaten. Bunca kelâm bunun için etik.

 

Mesele şu, Türkiye’yi bir bâdireden çıkarmaya çalışan ve büyük çapta başarılı olan Tayyip Erdoğan hükümeti, kapımız çalınmadan önce ve de kendisinin ustalık dönemim dediği bu dönemde ne yapıp yapıp zamanın Mânâsı’na uygun tavrı belirlemesi gerekiyor. Tedbir makamında olduğu zannına kapılıp, kendisinin de Üstad kabul ettiği Necib Fazıl’ın şu sözünü boşlamamalıdır; “TEDBİRLİ GÖZÜ KARA OLMAK.”

 

Dik durun karşınızda leşler var” hikmetiyle bitişik mânâda terkib edilerek düşünülüp, GÖZÜ KARA olmanın yolları aranmalı ve açılmalı. Zira, zamanın sonunda olduğumuza dair her delil açıkça ortada. Üstad’ın “YA OL YA ÖL” emrine mûti olarak ve de zaten karşımızdakilerin (dünya çapında) leşliğine tahkiken kanaat getirerek bu hamle, muhtaç olduğumuz zaruri bir hamledir denilebilmeli.

 

Aksi takdirde, Kâinatın Efendisi’nin müjdelediği dönemin mânâsını es geçip çok şey kaybedebiliriz.

 

Bu dönemin izahı babında bir çok Hadis-i Şerif mevcut. Bu Hadis-i Şeriflere en yoğun itiraz İbni Haldun’dan gelmiştir. Buna rağmen o bile bu konudaki Hadis-i Şeriflerin bir kısmının SAHİH olduğuna inanmaktadır… Mesele yok. Bir tanesi bile CİHANA BEDEL.

 

O hâlde, şöyle söyleyelim; Allah Resülü döneminde bile Deccâl beklenmiş ve şerrinden Allah’a sığınılmış… Sonra, her dönem Ulema-i Raşidin bu konuyu samimiyetle gündemde tutmuş, Ümmetin moral seviyesine takviyede bulunmuştur.

 

Fakat, ilk defa insanlık mevzubahis tarihin sınırları içinde konuşmaya başladı bu meseleyi. “Benim ümmetimin ömrü 1400’ü  geçer 1500’e varmaz” buyuran Allah Resülü’nün bildirdiği zaman dilimi içindeyiz… İtirazın mümkün olmadığı bir noktadayız. O nokta ki, başlıkta belirttiğimiz MÜJDECİ’nin zuhur edeceği noktadır.

 

Buna itiraz edenler de iki kısım. Birinci kısım, ’yok böyle bir şey’ budalalığına sığınıp hayatın keyfini çıkarmaya bakan ulemâ(!) taifesi. İkinci kısım, dün, gelecek derken, bugün birine kızıp Mehdi Aleyhisselâm’ın zuhurunu 300-500 sene sonraya atan ahmak ilim taifesi.

 

Birinci kısımdakileri geçelim… İkinci kısımdakiler şunu bile idrâk edemiyorlar; bütün bu Hadis-i Şerif’ler olmasa bile, “Harb Hiledir” Hadis-i Şerif’ini idrâk edip, Mehdi Aleyhisselâm’ın gelmeyeceğini değil, geleceğini söylemeliler ki; zaten perişan olmuş ümmete bir ümit kapısı açılsın.

 

Yani, mücerret Mehdi meselesini bir kenara bıraktığımızda bile yapılması gereken bu iken, bir de bunca Sahih Hadis-i Şerifi yokmuş sayıp bu davranışa girenlere ne demeli?

 

Bu menfilik, derin ferasete denk gelen ideolojik Formasyon’un yokluğu sebebiyledir. Aksi takdirde, ilim sahibi insanlar bu derece ahmak olamazlar. İlimse ilim; adamlarda mevcut… Anlaşılmayansa (üçüncü şahıslar için) şu; İLİM İNSANIN CEHALETİNİ GİDERİR AHMAKLIĞINI GİDERMEZ… Vesselâm.

 

Topal sineğin Firavun’u öldürdüğüne inanmak kolay, zira hâdise tarihin tasdikindedir. İş, bugün olanları kavrayabilmekte, demiştik… Mâdemki bugün dünyada olup bitenleri akılla kavramak mümkün olmuyor (kavradım diyenlerin palavralarına bakmayın), o zaman inanılması gereken, kadim zamanların yaşanmış hâdiselerine inanıp, bugün aynı şeylerin yaşandığına iman etmek. Bu sizi dikleştirecek, diri tutacak, iman zevkini tatmanıza vesile olup hâdiseleri tasarruf altına almanıza sebeb olacak… Bunun aksi, insanlığın düştüğü boşluk hissine mahkûm olmaktır.

 

Kimse ne olduğunu bilmiyor”un cevabı:

 

Evet, kimse bu cevabı bilmiyor, olup bitenlere bir mânâ veremiyor. Hakîkat şu ki; Kâinatın Efendisi’nin müjdelediği tarih içindeyiz. O tarih MEHDİ Aleyhisselâmın zuhur tarihidir. Bu sebeble başsız-lidersiz kitleler düzenli orduların yapamadıklarını yapıyorlar. Herhâlde Mehdi Aleyhisselam’a atfedilen hârika işler kâbilinden olmak üzere, kitlelere muazzam bir RUH üflenmiş vaziyette. Başka nasıl izah edilebilir?

 

Peygamberler de vazifeye başladıkları dönemlerde bu Kâbilden işlere muhatab oluyorlar, buna rağmen inanmayan ümmetleriyle mücadele etmek zorunda kalıyorlardı. Bugün henüz bir MÜJDECİ’yle yüzyüze gelmedik (Herkesin kalbinde bir Arslanın yatması ayrı) ama, o Müjdeci’nin bir DESTİ HAFİ olarak hâdiseleri yönlendirdiği o kadar açık ki, buna artık inanmak değil, inanmamak zor… Güngör’ün ve bir çok kişinin anlattıklarından da böyle olduğu anlaşılmıyor mu ?

 

Yeni zamanlar bu MÂNÂ’nın terennümüyle neşv-ü nemâ bulacak… Anlayanlar bir yana, anlamayanlar bir yana… Anlayanlarında asıl anlaması gereken şu olsa gerek, “ANLAMAK YOK ÇOCUĞUM ANLAR GİBİ OLMAK VAR”…

 

Bir ekran konuşucusu hâdiseleri kendince derleyip toparlayıp (tepeleyip)  sonucu şöyle bağlıyordu; “hâdiseler her zaman parçalarının toplamından ibaret değildir...” Ha şunu bileydin!

 

İyi de, kim hangi hâdiseye bakarken parçaların toplamından fazla olan şeyi görmeye çalışıyor ki ? Böyle bir bilgi, böyle bir şuur aşılanmış mı insanlara? Hayır! O hâlde hâdiselere at gözlükleriyle bakmaya devam… Ne görülebilir, ne kadar idrâk edilebilir?

 

Hâdiseler parçalarının toplamından ibaret değildir. Yâni, iki kere iki her zaman dört etmez! O zamanın hangi mekân içinde gerçekleştiğini bilenlerden biliyoruz ki, ZAMANIN SONUNDAYIZ… Ve o zamanın sonunun 1400 sene öncesi gibi NUR’la kaplanacağına inancımız sonsuzdur… Her şey bir kenara; böyle inandığımız için hiçbir şey kaybetmez, çok şey kazanırız. Peki inanmazsak ne kazanırız?

 

Vicdanı olanlar haykırsın!... Yüreği olanlar ER meydanına çıksın… Dünya, hiç kimsenin anlayamadığı bir dehlize girdi… Herkes konuşuyor ama, kimsenin ne dediği anlaşılmıyor. Zira, zaman kuru kelâm zamanı değil, bir et parçası olan dil’in susup, bir başka et parçası olan kalb’in konuşma zamanı… Kalbini konuşturarak kelâm edenlere selâm olsun.

 

Denilmiştir ki; Bir hatıram olsun bu dünyaya, o da hâtıra kelimesinden âzâde olsun.

 

  

 

Sosyolog Şerif Mardin'in Röportajı Vesilesiyle

Sosyolog Şerif Mardin'in Röportajı Vesilesiyle

 

Ali Tavşanlı

atavsanli@yenifurkan.com 

 

 

Neşe Düzel Taraf Gazetesi’nde yaptığı röportaja şöyle başlamış; “Din ve siyaset sosyolojisine yaptığı katkılarla ve getirdiği yeni yaklaşımlarla ve de yazdığı can alıcı kitaplarla Türkiye’nin düşünce hayatının en önde gelen isimlerinden biri olan Şerif Mardin’in …”

 

Din ve siyaset sosyolojisine katkısı olan Mardin’in söylediklerine bir bakalım istedik… Din ve siyaset ve de tarikat… Müslüman olduğumuza göre?..

 

Mardin’in söylediklerinde dikkatimizi çeken iki şey var. Birincisi, Nakşîbendilik’in mânâsına nufûz edemese de etkinliğinin büyüklüğünden tedirgin olması… İkincisi, ne yapılmış olursa olsun, halkın İslâm’ı taleb etmesinin önlenemiyor olmasını anlaması.

Kendisi dindar değil. Dindar bir aileden de geliyor değil. Bu sebeble, söylediklerinin önemli olduğunu zannediyoruz. Şu sebebten ki, kendisini karşı mahalleden addettiği için, din adına yaşadığı tedirginlik belirleyici fikirler veriyor. Ve bunu tanınmış bir sosyolog olarak yapması hâliyle daha önemli.

 

 

KÖKLER  dediğimizde ne demek istediğimiz anlaşılmıyor. Bir sosyologun dilinden nakledersek daha iyi anlaşılır herhâlde.

 

“― Siz, Türkiye’de, “İslâmî dirilişin sürekliliğinden ve İslâm’ın artan endişesinden” söz ediyorsunuz. İslâmî diriliş derken tam olarak nasıl bir gelişmeyi tanımlıyorsunuz?

― Türkiye’de toplumda bir merak var. İnsanların çoğu, İslâmî kültür öğesi peşindeler. İslâmî diriliş dediği şeyin bir tarafında işte bu İslâmî merak var. Dirilişin  diğer tarafında da, bu merakı destekleyen ve bu arayışın daha ileriye gitmesini isteyen kimseler var.”

 

 

İslâmî merak… Kökleri hareketlendiren sâik!.. Bu ‘merak’a siz fıtrat’ın çağıran sesi diyebilirsiniz!

 

Şu satırlara dikkat:

 

“…Ben kimim arayışı var burada. Yani en basit insanlar, “Ben kimim” sorusunu sorabilecek durumlara geliyorlar. O zaman da, “Bu sorunun cevabı nedir” diye ikinci bir soru ortaya çıkıyor. Biz işte bu ikinci soruyu daha halledemedik. Büyük halk kitlelerinin mobilizasyonu tam istediğimiz gibi olmadı. Cumhuriyet’in sonucunda.”

 

Yâni şu; milletin ruhunu askıda bıraktılar. Şimdi o ruh’u aramaya çıkan milletin önünü nasıl kesebiliriz diye düşünüyorlar… Mobilizasyonu niçin gerçekleştiremediklerini de şu cümlelerle ifâde etmiş:

 

“İslâmî yeniden diriliş bir taraftan kendiliğinden olan bir şey değil. Diğer taraftan da Cumhuriyet’in “bayram, hac” gibi dokunmadığı kısımların yeniden canlanmasıyla oluşan bir şey.”

 

Anlaşıldı mı?

 

Cumhuriyet’in yanlışını bulmuş sosyologumuz. Bayramlarımız ve Hac ibâdetimiz engellenebilseydi, bugün insanımız İslâm’ı aramıyor olacaktı, demek istiyor. Rusya gibi, dinî temellerinden söküp atmalıydılar… Bunu da îma ediyor konuşmasında Mardin.

 

Ne garib!..

 

Bu ülkenin insanı ama bu ülkenin değerlerine karşı.

 

 

Neden?

 

Bunun sebebini şöyle anlatmış:

 

« “Kendi memleketini bilmeyen insanlardan oluşan bir ailemi olacağız.” diyerek, (Büyükbabası’ndan bahsediyor) beni aldı elimden İstanbul’da İstiklâl Caddesi’nin ortasındaki Ağa Camiî’ne götürdü. Kendisi dışarıda kaldı, “Git” dedi, “bu insanlar ne yapıyorlarsa sen de onu yap. Önce abdest, sonra namaz, onlar ne yapıyorlarsa ben de onu yaptım. Ağa Camiî’nden sonra beni Balık Pazarı’na götürdü. Balık Pazarı’nda mumbar yedirdi. Şimdi Türklük, İslâm… Mumbar, cami… Bizim birbirine bağlamakta çok zorluk çektiğimiz İslâm ve milliyetçiliği, bu fıkra bile iki küçük hareketle birbirine bağlıyor işte.»

 

Büyükbabası’nın kuşkuları doğru çıkmış. Mardin, memleketinin ve dininin en değerli yönlerine cebhe almış… “Bayram’ı ve Hac’ı serbest bırakarak hata yaptık, Nakşibendiliği doğru tahlil etmeyerek ne kadar tehlikeli olduğunu anlayamadık” vs. diyor…

 

Kafasındaki İslâm büyükbabasından yâdigâr kalan İslâm; balık pazarında kafa da çekilir, Ağa Camiî’nde namazda kılınır. Milliyetçiliğin İslâm’a nisbetine girmeyelim; uzun sürer.

 

Bu ülkenin insanı, bu ülkenin değerlerine karşı gelmediği gün yerlidir. Aksi takdirde halkını, halkının arayışını küçümseyen sosyolog… Fikirlerini benimsediği ülkelere büyük (!) tiyolar veren küçük jurnalciler.

 

 

Cumhuriyet’in kanun yoluyla halka dayattığı şeyleri, şimdi halkın ‘tabiî ahlâk’ çerçevesinde karşı tarafa yansıtmasını bakın hangi tedirginlikle anlatıyor sosyologumuz:

 

“― İslâmiyet’teki bu diriliş ve enerji artışı toplumun hayatına nasıl yansıyor peki?

 

― Toplumun hayatına işte birtakım yasaklarla yansıyor. “Böyle giyinilsin” diye yansıyor. Bakın, mesele sadece türban değil. Mesele, “giyinir misin” meselesidir bütünüyle! “Bu mini etekle nereye gidersin?” de var bu giyinme meselesinin içinde. Meclis’te kadınların pantolon giymelerine daha yeni izin verildi. İnsanlar hâlâ neyle meşgul olma bir şeyi işaret ediyor çünkü. Televizyon programlarının birçoğu…

 

― Evet…

 

― Televizyon programlarının birçoğu devamlı bir İslâmî ahlâk dersi verir gibiler. Eskiden bu yoktu. İslâmî ahlâk dersi yeni çıkan bir şey. Ayrıca televizyonlarda İslâm hakkında çok sayıda program var. Sahaflara gidin. Sahaflarda da inanılmaz derecede ciddi ve gayri ciddi İslâmî yayın var. Bir de bu arada merkezden gelen İslâmî öğeli tavsiyeler var. “Çok çocuk yapın” gibi meselâ…”

 

Bu kadar mı olur?

 

“Cumhuriyet döneminde halk kitlelerinin mobilizasyonu gerçekleşmedi” diyor; “Bu sebeble insanların “Ben kimim” sorusunu sorduklarını” söylüyor, “Cumhuriyet, insanların bu sorusunu havada bıraktığı için insanların İslâm’a yöneldiğini” belirtiyor, sonrada yukarıdaki lâflar…

 

Ne yapsaydı millet; intihar mı etseydi?.. Tabiî insiyakla yolunu bulup, Cumhuriyetçileri de Batılı efendilerinin köleliğinden kurtarmaya çalışıyor… Daha ne yapsın?.. Ama, sosyologumuzun ayakları havada.

 

Zemin sağlam Şerif bey, zemin sağlam… Basın yere!

 

Basmazsanız ne olur?

 

Korktuğunuz tsunaminin şiddetli enerjisinde kaybolursunuz… Bundan öte köy yok!.. Halkımızın değerlerini küçümsemeyin!

 

 

EVREKA!

 

Arşimed’in, bulduğu îcad’ın heyecanına kapılarak ‘Buldum’ diye hamamdan fırladığı söylenir… Şerif Mardin de bir antropologun bulduğu, kolay kolay bulunalamayacak(!) bir îcad’dan bahsediyor. Bir fikirden.

 

Bir sosyolog olarak bu kadar basit bilgiye sahib olmaması şaşırtıcı… Nakşîbendiliğin en tehlikeli lideri olarak Halid’i Bağdâdî Hazretlerini gösterecek kadar işin içindedir hesabta, ama bu yolun Pîr’inin ana prensib olarak tavsiye ettiği şeyi bilmez.

 

Okuyalım:

 

“―Tarikatların canlanması söz konusu mu?

― Canlanma değil bu. İslâmî bir yolculuğun devamı bu. İslâmî bir yolculuğun devamı yaşanıyor Türkiye’de.

― Bu yolculuk Cumhuriyet’le kesintiye uğramadı mı?

― Hayır uğramadı. Tekkeler kapatıldı ama mesele tekke değildi. Buraya gelen bir antropolog ilginç bir şey buldu. Tarikatlara canlılık veren şey, bizim hiç üzerinde durmadığımız ve önemsiz bulduğumuz bir şey. O şey ne biliyor musunuz?

― Nedir?

― Sohbet!..”

 

Evreka… Buldum…

 

Ah keşke bu tür ilginç bilgilere(!) Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde ulaşsaydı da, yöneticileri uyarıp, Nakşîbendiliği bir daha dirilememecesine yere gömdürebilseydi. Yazık; geç kaldı!

 

Espri bir tarafa. Kendi milletine bu kadar yabancılaşmış aydın(!) dünyanın neresinde var?.. Bunlar bize özgü aydınlar. Ellerinde lazerler habire aydınlatıyorlar ortalığı… Kemalizm’in iflâsı bu sebebten.

 

 

Sosyologumuz sıradan bir Müslüman’la bir Nakşîbendi’nin farkını anlatıyor ki, evlere şenlik. Bunca araştırmadan sonra bu kadar âvâmilik pes dedirtiyor, doğrusu.

 

Şöyle diyor:

 

“Bir kere tarikat üyesi bunlar. Tarikat üyesi olduğunuz zaman tarîkatın bir takım usulleri var. O usullere uyacaksın. Usullerin yanında bir de tarikatın ahlâkı var. Ahlâkına da uyacaksın. Üçüncüsü kardeşsiniz artık. Bir kardeş bir kardeşle ne yapar, yapabileceği şeyler nedir?

―Nedir?

―İşte o çok büyük havzadır. O ilişki havzası neleri kapsar, o havzanın içinden neler çıkar bilmiyoruz. Ama öyle bir havza var. Meselâ kişi tarikatın ahlâkından bazen biraz uzaklaşabilir. Ama tamamen uzaklaşması mümkün olmaz. Çünkü o zaman tarikat kardeşleri karışır.”

 

Bu kadar mı sığlık olur?.. Bâtın nisbetiyle ilgili bir meseleye bu kadar mı zâhir yönüyle bakılır?

 

Bakılırsa böyle olur işte.

 

‘O çok büyük ilişki havzası’ dediği havzaya girmek istiyorsa sosyologumuz, kendisine yol gösterebiliriz! Meselâ, televizyonlarda arz-ı endam eden bir psikolog şöyle diyor; “bir insan herhangi bir kelimeyi (meselâ odun kelimesi) çokça tekrarlasa rahatlar, gönlü hoş olur…”

 

Odun kelimesinden gelen tesir, bir de Lafza-ı Celâl’e usûlüne uygun şekilde (Mürşid mürid nisbetinde) tatbik edilse ne olur?.. Mardin şâyet o büyük ilişki havzasına dalmak ve değerli bilgiler çıkarmak istiyorsa önce ODUN kelimesinden başlayabilir.

 

Tabiî psikologun bu teklifini hakîkatin minimilize edilmesine dâir bir odunluk olarak görmesi şartıyla… Hani Veli diyor ya; “İnan da istersen bir oduna inan”… Bu, inanmanın kıymetinin bilinmesi bakımından söylenmiştir, yoksa; sen inan da yaratan kudrete inanmasan da olur, şu oduna inan yeter, salaklığı değildir.

 

Neyse.

 

Deveye demişler ya; boynun niye eğri? Cevabı mâlum. Şerif Mardin’in söyledikleri de bu kâbilden olduğundan bu kadarla yetinelim. İş boyunda kalsın.

 

Nasıl olsa herkesin ‘boyunun ölçüsü’ bir gün anlaşılacak.

Son söz:

 

Zunnûn-ı Mısrî Hazretlerine sormuşlar:

 

―Sefil ve değersiz olan kimdir?

 

Şöyle cevab vermiş:

 

―Hem kendisini Allah’a götürecek olan yolu bilmeyen ve hem de o yolu öğrenme zahmetine katlanmayan kişidir.

  

Hangisi Önce Çökcek ABD mi AB mi?

Hangisi Önce Çökcek ABD mi AB mi?

 

Ali Tavşanlı

 

atavsanli(x)yenifurkan.com

 

Bu çöküşü uzak gören veya nereden çıktı bu şimdi, alakasızlığı içinde olanlara lafımız yok. Lafımız; hâdiseleri azda olsa derinlemesine anlamaya çalışanlara.

 

Hangisi önce çökecek?...

 

Timothy Garton Ash’nin 21 Temmuz 2011 tarihli Radikal Gazetesi’ndeki yazısının başlığı şöyle: ABD ve AB çöküş yolunda yarışıyor…

 

Yani, Batılı entelektüeller çöküşle ilgili gidişatın farkındalar, fakat hangisi hangisini geçecek onu kestiremiyorlar. Yoksa, çöküşün mukadder olduğuna inanmışlar.

 

T.M Ash ABD’nin biraz daha şanslı olduğunu düşünüyor. ABD’de ideolojik ayrımlar var derken AB’nin milliyetçi ayrımlarından bahsediyor ki, bu Batı’nın oldum olası belasıdır. Ama İngiliz tarihçi on yıllar önce boşuna demiyordu: Irkçılık ve içki konusunu halletmesi için İslâm’ı davet etmek durumunda kalabiliriz...

 

Ash’nin felâket tellallığı yapmadan, sakince yazdığı şu satırlara bakalım: “İstersiniz bana Oswold Spengler deyin, fakat ABD ile Avrupa Birliği’nin(AB) bugün birbiriyle yarış hâlinde çöküşe gittiği hükmüne varmamak zor. Batı’nın iki önde gelen kurumsal yapısı, birbiriyle yakından bağlantılı liberal demokratik kapitalizm versiyonlarının yol açtığı borç ve bütçe açığı yüklerini kaldıramıyor gibi görünüyor”.

 

Bu satırları gerçeğin tam ifadesiyle bitirmiş Ash ki, biz o satırları önemine binaen büyük yazacağız. Zira, bu hâl topyekûn Batı’nın fotoğrafıdır: “SİYASETÇİLER İFLAS UÇURUMUNUN EŞİĞİNDE SARHOŞLAR MİSALİ DANS EDİYOR”.

 

Evet…

 

Batı’nın durumu vahim. Bu vahamete karşılık İslâm âleminin, bu yaralı hayvan psikozuna girmiş Batı’dan ölümcül yaralar almadan kurtulması da elzemdir. Batarken batırmasınlar.

 

Bir kıyamet yaşanıyor ki, Titanik misâli birazdan olacaklarına aldırış etmeden yaşayanlar hiçbir şeyin farkında değiller. Tabiî onların at gözlükleri hakikati değiştirmiyor.

 

Ash diyor ki :

 

Kıyametin Kıyısında

 

“Bugün AB liderlerinin Brüksel’de yapacağı acil durum toplantısı piyasalara güven vermezse, Euro bölgesinin bazı parçaları birkaç gün içinde çökebilir. Washington’da Amerikalıların kıyamet günü diye nitelediği 2 Ağustos’a doğru geri sayım devam ediyor; o gün ABD yönetimi 14.3 trilyon dolarlık mevcut borç sınırı dâhilinde borçlarını ödeyemez hâle geldiğini açıklayabilir. Dünyanın en büyük iki ekonomisi, Euro ve Dolar kıyametinin kıyısında sallanıyor”.

 

Euro kıyamet tehdidi tüm hızıyla devam ediyor... Dolar kıyamet hızının 2 Ağustos randevusu ise heyecanla beklenmekte...

 

Fakat.

 

İşin hakikat cebhesi şu ki, iktisaden değil, sosyolojik olarak çökmüş Batı’nın bu badireden kurtulması imkânsız... Ha bugün çökmüş, ha yarın, farketmez. Kaçınılmaz gerçek er geç kapılarını çalacak ve dünyanın en inceltilmiş vahşetine imza atmış Batı medeniyeti(!) arenadan çekilecek.

 

Bu çekilişin ifadecisi olan Ash diyor ki: “Amerika temeldeki sorunu halletmese de, uçurumun eşiğinden dönecekmiş gibi görünüyor. Ya Avrupa? Ben o kadar emin değilim.”

 

Anlaşılmıyor mu?

 

ABD uçurumun kenarından hasbelkader dönse de yıkılışın temek sorununu halletmiş sayılmıyor. Avrupa ise, ‘vah gidene’ pozisyonunda...

 

Batılılardan daha iyi bilecek değiliz ya! Anlatıyorlar, yazıyorlar açık açık herşeyi.

 

Birileri hâlâ ABD’yi Küllî irade zannetme salaklığını yaşıyorsa ona da diyecek bir şeyimiz yok; Allah şifa versin, demekten başka.

 

Büyük Tehlike

 

Asıl büyük tehlike haberi International Herald Tribune’de yazan Nobel ödüllü iktisatçı Joseph Stiglitz’den geldi:

 

 “Ona göre, AB, borçlanma senetleri çıkararak Yunanistan’ın borçlarını karşılamalı. Böylece düşük faizli, uzun vadeli ve üye ülkelere ortak yükümlülük getiren bu Avrupa borçlanma senetleriyle, arzulanan para toplanabilir ve Yunanistan bir sorun olmaktan çıkar. Dolayısıyla Euro’nun da sürdürülebilirliği sağlanır.

 

Peki Yunanistan kurtarılmazsa ne olur? İktisatçı Stiglitz, Yunanistan battığı takdirde, Avrupa’nın model olmaktan çıkacağını ve Arab Baharı’nı yaşayan ülkelere örnek olan Batı demokrasisinin yerine fundamentalist İslam’ın, aşırı milliyetçiliğin ve popülizmin çeşitli türlerinin Arab dünyasında yaygınlaşacağını  ileri sürüyor.

 

Gelelim, Yunanistan’ın kurtarılmaması hâlinde Arab Baharı’nın neden İslâmî fundamentalizme ya da aşırı Arab milliyetçiliğine kayacağına... Stiglitz’e göre, eski Doğu Avrupa ülkeleri AB ile bütünleşip demokratik piyasa ekonomisine dönüştü. Böylece fert başına gelirleri arttı ve refah seviyeleri yükseldi. Eğer Avrupa’nın büyük kısmı ekonomik bunalıma girer ve işsizlik hızla yükselirse, Avrupa, Arab ülkelerine örnek olmaktan çıkar. Sosyalizm zaten çökmüş durumda, bir de neoliberal piyasa modelinin çökmesi halinde, Arab ülkeleri modelsiz kalırlar ve İslâmî fundamentalizme ya da aşırı milliyetçiliğe sürüklenir. (Süleyman Yaşar, 21 Temmuz 2011, Sabah Gazetesi)

 

T.G Ash’nin değerlendirmelerine dönüp bakarsak meselenin hangi noktada duracağı belli oluyor.. Şöyle veya böyle, şu veya bu şekilde gelenin İSLÂM olduğu her halükarda belli... Zira, bu noktaya gerilemiş, moral gücünü yitirmiş, iktisadi şaşkınlığa düşmüş Avrupa’nın bu badireden kurtulması imkânsız. Fransız filozof ki, hocaların hocası diye takdim edilir, Newsweek Türkiye Dergisi’nde kendisine sorulan; Avrupa bu krizden kurtulabilir mi? sorusuna; HAYIR diyordu... HAYIR!

 

Dolayısıyla gidenin kim, gelenin KİM olduğu belli. Sabırla, sükûnetle ve şevkle bekliyoruz.

Libya'da Olanlar

Libya'da Olanlar

                         

 

Domino etkisi akamete mi uğradı?

 

Tunus’ta başlayan yangın, diktatörleri yakarak sürerken, Libya’da Muammer Kaddafi şahsında dumura mı uğruyor?

 

Kafalar biraz karışmış gibi.

 

Aslında kafa karıştıracak bir mevzu yok ortada. Her şey istikametinde devam ediyor…

 

Deprem olur panik başlar. Deprem durur, artçı depremler için tetikte olur insanlar. Zayiatlar tesbit edilir. Kimi yerler çok, kimi yerler az hasar almıştır. Fakat, genel mânâda sosyolojik ve psikolojik sarsıntı herkesi etkilemiştir ve bu etki yeni yapılanmada en geçerli unsurdur.

 

Dolayısıyla diyebiliriz ki; Tunus’ta başlayan devrim Libya dahil dörtbir yanı aynı istikamette olmak kaydıyla yakmaya devam edecek…

 

Burada unutulmaması gereken şudur; az hasarlı bölgelerden, geçiş süreci içinde istifade etmek fikri yanlış değildir. Bu sebeble, antiemperyalist tavrında şu veya bu seviyede bir kalite bulunan Kaddafi’nin, zemin yoklaması yapabilenler açısından şu veya bu derecede desteklenmesinde tabiî olarak bir mahsur yok. Her ne kadar Üstad Necib Fazıl kendisini “mekteb kaçkını” olarak damgalamış olsa da. Ve; her ne kadar “Ben gidersem İslâm gelir” kâbilinden sözler etse de.

 

Müslüman, siyasetinin temel esprilerine bağlı olmak kaydıyla, hâliyle pragmatisttir. Müslüman bu faydacılığı sadece taraf tutmak şeklinde kullanamaz ve de; yönlendirmelerin etkisinde kalmamak kaydıyla sonuna kadar kullanmalıdır.

 

Libya hâdisesi de bizleri böyle bir durumla karşılaştırdı… Tabiî ki bizim anladığımız mânâda “Aslan Kaddafi” yok ortada… Ama, zaruretlerin getirdiği durum, farklı maslahatlara yönelmemizi de engellememeli. Bu sebeble ve mevzubahis istikamette; Aslan Kaddafi!

 

Aslında Libya olayında enteresan bir ilginçlik var. Domino etkisini zayıflatan bir hadise olarak görünmesine rağmen, başka bir yönüyle de emperyalistlerin pabucunu dama atıcı bir hamle olarak duruyor karşımızda. Ve de, emperyalistlerin yekpareliğine halel getirmiş olarak.

 

Hülasa hadiselere bu dengeler üzerinden baktığımızda, bravo Ahmet Davutoğlu, bravo Tayyip Erdoğan dememizin de bir mahzuru yok haliyle… Yeter ki İslâm’â Muhatab Anlayış’ın temel değerleri zedelenmesin. Bu kayd altında Stratejik ve İdeolojik sarsılmalara vesîle olmayacak her muhatablık meşrudur.

 

Zâten dengeler de bu sarsılmalara vesile olan muhatablıktan sonra bozuluyor… Herkes için tevil kapısı da sonuna kadar açık olduğundan, bir müddet sonra at izi it izine karışmış olarak mevzu güme gidiyor.

 

Sonra, yeni zamanlar için yeni atraksiyon niyetleri vesaire…

 

Anlaşılıyor ki, sadece bilmek yeterli değil. Bu sebeble Münafık âlimin tehlikeli olduğu bildirilmiştir Resul Kelâmı’yla… Dolayısıyla, çok biliyorum, doğruyu ben tesbit edebilirimden çok, İdeolojik formasyona mâlik olmak kaydıyla İhlâs ve samimiyeti ön plana çıkarmak zarûridir. Aksi takdirde senin bilgin neyime veya benim bilgim sana ne ifade eder ki?

 

Yâni, ‘herkes kendi yoluna’ kavşağında buluşmamak için feraset ve ihlâs gömleği zarurettir… Mâdası gevezeliğe girer. Her türden teşkilatın muazzam enerji kaybıyla yollarına devam ediyor olmalarının sebebi budur.

 

Mevzu şundan ibaret görünüyor; Libya, genel gidişat içinde hem emperyalistler hem de antiemperyalistler nazarında sanki bir araz gibi duruyor ki, yanlış. Emperyalistler bir fırsatı değerlendirebilmenin telâşıyla saldırıyor. Antiemperyalistler de mevcut durumun sömürgeciler açısından büyük kayıplara sebeb olacağını unutmamalıdır. Batı’nın ikiyüzlülüğü tüm çıplaklığı ile ortaya dökülüyor ve de ABD’nin bir tekerleğine kıran Saddam’dan sonra, Kaddafi’nin de böyle bir amele vesîle olması niye işimize gelmesin ki.

 

Mesele, Büyük Oluş’a giden yolda her şeyi kararınca yapabilmekte. Hazreti Ali Kerremallahu Vech buyuruyor: “Eşyayı lâyık olduğu yere koymak akıllılıktır.”

 

Görünen köy kılavuz istemez. Her şey istikametinde seyrediyor… Kılavuz tabelâsında yazan; DEST-İ HAFİ’ (gizli el)ye gider… Gerisi teferruat.

İhtilaller, Deprem(ler) ve Türkiye

İhtilaller, Deprem(ler) ve Türkiye

 

Konu ile ilgili farklı görüşleri yansıtan Yahoo News’ta yer alan bir haberde ise uzmanların bazılarının öngörüleri ‘kıyamet’i tanımlıyor gibi. Astronom Dave Reneke “Son 100 yılın en şiddetlisi olacak güneş fırtınaları, özellikle havacılık şirketleri, iletişim şirketleri ve GPS sistemiyle çalışan herkes tarafından çok ciddiye alınmalı” diyor. NASA’nın Helyofizik Bölümü Direktörü Dr. Richard Fisher da, bu güneş patlamalarının tüm sağlık, acil durum ve milli güvenlik sistemlerini devredışı bırakacağını, bu nedenle acilen sistemlerin yenilenmesi gerektiğini belirtiyor.”

 

Evet…

 

Bunlar, birilerinin yaptığı felâket tellallığı değil… O çok güvenilen bilim adamlarının söyledikleri…

 

Hani, hurafelere inanmayın diyenlere duyurulur!..

 

Şimdi…

 

Bu bilimsel tesbitlerin karşısında duranların söyledikleri de hâdisenin vahametine işaret ediyor demiştik. Bakalım:

 

“Daha soğukkanlı bakış açısını yansıtan uzmanlar da mevcut. Avustralya İyonosferik Tahmin Dairesi yöneticisi Dr. Phil Wilkinson büyük patlamaların meydana gelmesinden en az 4-5 saat önce haberdar olduklarını, sistemleri bir süre ‘emniyetli mod’a getirerek arızaların önüne geçileceği inancında.”

 

Japonları hatırlamak gerek!.. Gökdelenleri yarım saat boyunca  sallanıyor ama yıkılmıyor; muazzam tedbir… Ya sonra? Tsunami gelip her şeyi yutuyor… Nükleer santralar patlıyor… Japonya felç…

 

Şimdi bu 4-5 saatçi bilim adamının tedbiri tabiî ki bir şey ifade ediyor… Ama, bu patlamaların olacağına dair itirazı yok, sadece 4-5 saat önce haberdar olup tedbir alabileceklerini söylüyor… Japonlar on yıllardır bildikleri tehlikeye karşı tedbirli değiller miydi?

 

Tedbir?

 

Neyse… Mevzuu uzatmadan depremler ve Türkiye meselesine yani bu konu başlığımıza gelelim.

 

Önce şu: İslâm ülkeleri ihtilallerle sarsılmaya devam edecek… Ecnebi âlem deprem ve benzeri felaketlerle… Bundaki hikmet de sular çekildikten sonra anlaşılır herhâlde…

 

Asıl söylemek istediğimiz şu; Ay dünyaya en yakın halini yaşayacak önümüzdeki zaman dilimi içinde. Bu yakınlaşma, ihtilâl mânâsındaki karışıklıklara uzak görünen Türkiye için DEPREM demektir… Yani bu yakınlaşma, “belki de” istisnai bir durum olarak Türkiye’de ihtilâl değil, deprem olarak zuhur edecek… Neden mi? Herkesin fikri kendine!

 

Türkiye depreme "yakın gelecekte" olacak kaydıyla hazır olmalı.

 

الصفحة 1 من 6

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Kullanıcı Girişi

  • تسجيل دخول
  • سجل الآن
    Registration
    *
    *
    *
    *
    *
    Fields marked with an asterisk (*) are required.
  • Site İçi Arama

  • Search
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 156 زائر متصل

    Furkan Dergisi -Arşiv-

    Esatir ve Mitoloji
    Salih Mirzabeyoğlu'nun 56. Eseri Esatir ve Mitoloji "Güneş ve Ay"
    Reklam
    Furkan
    Furkan Dergisi Forum hizmete girmiştir.. http://www.forum.yenifurkan.com
    Reklam