19 Mayis 2012 Cumartesi - 05:26:02
Sosyolog Şerif Mardin'in Röportajı Vesilesiyle طباعة إرسال إلى صديق
الثلاثاء, 29 نوفمبر 2011 18:09

 

Ali Tavşanlı

هذا البريد الإلكتروني محمي من المتطفلين و spambots, تحتاج إلى تفعيل جافا سكريبت لتتمكن من مشاهدته  

 

 

Neşe Düzel Taraf Gazetesi’nde yaptığı röportaja şöyle başlamış; “Din ve siyaset sosyolojisine yaptığı katkılarla ve getirdiği yeni yaklaşımlarla ve de yazdığı can alıcı kitaplarla Türkiye’nin düşünce hayatının en önde gelen isimlerinden biri olan Şerif Mardin’in …”

 

Din ve siyaset sosyolojisine katkısı olan Mardin’in söylediklerine bir bakalım istedik… Din ve siyaset ve de tarikat… Müslüman olduğumuza göre?..

 

Mardin’in söylediklerinde dikkatimizi çeken iki şey var. Birincisi, Nakşîbendilik’in mânâsına nufûz edemese de etkinliğinin büyüklüğünden tedirgin olması… İkincisi, ne yapılmış olursa olsun, halkın İslâm’ı taleb etmesinin önlenemiyor olmasını anlaması.

Kendisi dindar değil. Dindar bir aileden de geliyor değil. Bu sebeble, söylediklerinin önemli olduğunu zannediyoruz. Şu sebebten ki, kendisini karşı mahalleden addettiği için, din adına yaşadığı tedirginlik belirleyici fikirler veriyor. Ve bunu tanınmış bir sosyolog olarak yapması hâliyle daha önemli.

 

 

KÖKLER  dediğimizde ne demek istediğimiz anlaşılmıyor. Bir sosyologun dilinden nakledersek daha iyi anlaşılır herhâlde.

 

“― Siz, Türkiye’de, “İslâmî dirilişin sürekliliğinden ve İslâm’ın artan endişesinden” söz ediyorsunuz. İslâmî diriliş derken tam olarak nasıl bir gelişmeyi tanımlıyorsunuz?

― Türkiye’de toplumda bir merak var. İnsanların çoğu, İslâmî kültür öğesi peşindeler. İslâmî diriliş dediği şeyin bir tarafında işte bu İslâmî merak var. Dirilişin  diğer tarafında da, bu merakı destekleyen ve bu arayışın daha ileriye gitmesini isteyen kimseler var.”

 

 

İslâmî merak… Kökleri hareketlendiren sâik!.. Bu ‘merak’a siz fıtrat’ın çağıran sesi diyebilirsiniz!

 

Şu satırlara dikkat:

 

“…Ben kimim arayışı var burada. Yani en basit insanlar, “Ben kimim” sorusunu sorabilecek durumlara geliyorlar. O zaman da, “Bu sorunun cevabı nedir” diye ikinci bir soru ortaya çıkıyor. Biz işte bu ikinci soruyu daha halledemedik. Büyük halk kitlelerinin mobilizasyonu tam istediğimiz gibi olmadı. Cumhuriyet’in sonucunda.”

 

Yâni şu; milletin ruhunu askıda bıraktılar. Şimdi o ruh’u aramaya çıkan milletin önünü nasıl kesebiliriz diye düşünüyorlar… Mobilizasyonu niçin gerçekleştiremediklerini de şu cümlelerle ifâde etmiş:

 

“İslâmî yeniden diriliş bir taraftan kendiliğinden olan bir şey değil. Diğer taraftan da Cumhuriyet’in “bayram, hac” gibi dokunmadığı kısımların yeniden canlanmasıyla oluşan bir şey.”

 

Anlaşıldı mı?

 

Cumhuriyet’in yanlışını bulmuş sosyologumuz. Bayramlarımız ve Hac ibâdetimiz engellenebilseydi, bugün insanımız İslâm’ı aramıyor olacaktı, demek istiyor. Rusya gibi, dinî temellerinden söküp atmalıydılar… Bunu da îma ediyor konuşmasında Mardin.

 

Ne garib!..

 

Bu ülkenin insanı ama bu ülkenin değerlerine karşı.

 

 

Neden?

 

Bunun sebebini şöyle anlatmış:

 

« “Kendi memleketini bilmeyen insanlardan oluşan bir ailemi olacağız.” diyerek, (Büyükbabası’ndan bahsediyor) beni aldı elimden İstanbul’da İstiklâl Caddesi’nin ortasındaki Ağa Camiî’ne götürdü. Kendisi dışarıda kaldı, “Git” dedi, “bu insanlar ne yapıyorlarsa sen de onu yap. Önce abdest, sonra namaz, onlar ne yapıyorlarsa ben de onu yaptım. Ağa Camiî’nden sonra beni Balık Pazarı’na götürdü. Balık Pazarı’nda mumbar yedirdi. Şimdi Türklük, İslâm… Mumbar, cami… Bizim birbirine bağlamakta çok zorluk çektiğimiz İslâm ve milliyetçiliği, bu fıkra bile iki küçük hareketle birbirine bağlıyor işte.»

 

Büyükbabası’nın kuşkuları doğru çıkmış. Mardin, memleketinin ve dininin en değerli yönlerine cebhe almış… “Bayram’ı ve Hac’ı serbest bırakarak hata yaptık, Nakşibendiliği doğru tahlil etmeyerek ne kadar tehlikeli olduğunu anlayamadık” vs. diyor…

 

Kafasındaki İslâm büyükbabasından yâdigâr kalan İslâm; balık pazarında kafa da çekilir, Ağa Camiî’nde namazda kılınır. Milliyetçiliğin İslâm’a nisbetine girmeyelim; uzun sürer.

 

Bu ülkenin insanı, bu ülkenin değerlerine karşı gelmediği gün yerlidir. Aksi takdirde halkını, halkının arayışını küçümseyen sosyolog… Fikirlerini benimsediği ülkelere büyük (!) tiyolar veren küçük jurnalciler.

 

 

Cumhuriyet’in kanun yoluyla halka dayattığı şeyleri, şimdi halkın ‘tabiî ahlâk’ çerçevesinde karşı tarafa yansıtmasını bakın hangi tedirginlikle anlatıyor sosyologumuz:

 

“― İslâmiyet’teki bu diriliş ve enerji artışı toplumun hayatına nasıl yansıyor peki?

 

― Toplumun hayatına işte birtakım yasaklarla yansıyor. “Böyle giyinilsin” diye yansıyor. Bakın, mesele sadece türban değil. Mesele, “giyinir misin” meselesidir bütünüyle! “Bu mini etekle nereye gidersin?” de var bu giyinme meselesinin içinde. Meclis’te kadınların pantolon giymelerine daha yeni izin verildi. İnsanlar hâlâ neyle meşgul olma bir şeyi işaret ediyor çünkü. Televizyon programlarının birçoğu…

 

― Evet…

 

― Televizyon programlarının birçoğu devamlı bir İslâmî ahlâk dersi verir gibiler. Eskiden bu yoktu. İslâmî ahlâk dersi yeni çıkan bir şey. Ayrıca televizyonlarda İslâm hakkında çok sayıda program var. Sahaflara gidin. Sahaflarda da inanılmaz derecede ciddi ve gayri ciddi İslâmî yayın var. Bir de bu arada merkezden gelen İslâmî öğeli tavsiyeler var. “Çok çocuk yapın” gibi meselâ…”

 

Bu kadar mı olur?

 

“Cumhuriyet döneminde halk kitlelerinin mobilizasyonu gerçekleşmedi” diyor; “Bu sebeble insanların “Ben kimim” sorusunu sorduklarını” söylüyor, “Cumhuriyet, insanların bu sorusunu havada bıraktığı için insanların İslâm’a yöneldiğini” belirtiyor, sonrada yukarıdaki lâflar…

 

Ne yapsaydı millet; intihar mı etseydi?.. Tabiî insiyakla yolunu bulup, Cumhuriyetçileri de Batılı efendilerinin köleliğinden kurtarmaya çalışıyor… Daha ne yapsın?.. Ama, sosyologumuzun ayakları havada.

 

Zemin sağlam Şerif bey, zemin sağlam… Basın yere!

 

Basmazsanız ne olur?

 

Korktuğunuz tsunaminin şiddetli enerjisinde kaybolursunuz… Bundan öte köy yok!.. Halkımızın değerlerini küçümsemeyin!

 

 

EVREKA!

 

Arşimed’in, bulduğu îcad’ın heyecanına kapılarak ‘Buldum’ diye hamamdan fırladığı söylenir… Şerif Mardin de bir antropologun bulduğu, kolay kolay bulunalamayacak(!) bir îcad’dan bahsediyor. Bir fikirden.

 

Bir sosyolog olarak bu kadar basit bilgiye sahib olmaması şaşırtıcı… Nakşîbendiliğin en tehlikeli lideri olarak Halid’i Bağdâdî Hazretlerini gösterecek kadar işin içindedir hesabta, ama bu yolun Pîr’inin ana prensib olarak tavsiye ettiği şeyi bilmez.

 

Okuyalım:

 

“―Tarikatların canlanması söz konusu mu?

― Canlanma değil bu. İslâmî bir yolculuğun devamı bu. İslâmî bir yolculuğun devamı yaşanıyor Türkiye’de.

― Bu yolculuk Cumhuriyet’le kesintiye uğramadı mı?

― Hayır uğramadı. Tekkeler kapatıldı ama mesele tekke değildi. Buraya gelen bir antropolog ilginç bir şey buldu. Tarikatlara canlılık veren şey, bizim hiç üzerinde durmadığımız ve önemsiz bulduğumuz bir şey. O şey ne biliyor musunuz?

― Nedir?

― Sohbet!..”

 

Evreka… Buldum…

 

Ah keşke bu tür ilginç bilgilere(!) Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde ulaşsaydı da, yöneticileri uyarıp, Nakşîbendiliği bir daha dirilememecesine yere gömdürebilseydi. Yazık; geç kaldı!

 

Espri bir tarafa. Kendi milletine bu kadar yabancılaşmış aydın(!) dünyanın neresinde var?.. Bunlar bize özgü aydınlar. Ellerinde lazerler habire aydınlatıyorlar ortalığı… Kemalizm’in iflâsı bu sebebten.

 

 

Sosyologumuz sıradan bir Müslüman’la bir Nakşîbendi’nin farkını anlatıyor ki, evlere şenlik. Bunca araştırmadan sonra bu kadar âvâmilik pes dedirtiyor, doğrusu.

 

Şöyle diyor:

 

“Bir kere tarikat üyesi bunlar. Tarikat üyesi olduğunuz zaman tarîkatın bir takım usulleri var. O usullere uyacaksın. Usullerin yanında bir de tarikatın ahlâkı var. Ahlâkına da uyacaksın. Üçüncüsü kardeşsiniz artık. Bir kardeş bir kardeşle ne yapar, yapabileceği şeyler nedir?

―Nedir?

―İşte o çok büyük havzadır. O ilişki havzası neleri kapsar, o havzanın içinden neler çıkar bilmiyoruz. Ama öyle bir havza var. Meselâ kişi tarikatın ahlâkından bazen biraz uzaklaşabilir. Ama tamamen uzaklaşması mümkün olmaz. Çünkü o zaman tarikat kardeşleri karışır.”

 

Bu kadar mı sığlık olur?.. Bâtın nisbetiyle ilgili bir meseleye bu kadar mı zâhir yönüyle bakılır?

 

Bakılırsa böyle olur işte.

 

‘O çok büyük ilişki havzası’ dediği havzaya girmek istiyorsa sosyologumuz, kendisine yol gösterebiliriz! Meselâ, televizyonlarda arz-ı endam eden bir psikolog şöyle diyor; “bir insan herhangi bir kelimeyi (meselâ odun kelimesi) çokça tekrarlasa rahatlar, gönlü hoş olur…”

 

Odun kelimesinden gelen tesir, bir de Lafza-ı Celâl’e usûlüne uygun şekilde (Mürşid mürid nisbetinde) tatbik edilse ne olur?.. Mardin şâyet o büyük ilişki havzasına dalmak ve değerli bilgiler çıkarmak istiyorsa önce ODUN kelimesinden başlayabilir.

 

Tabiî psikologun bu teklifini hakîkatin minimilize edilmesine dâir bir odunluk olarak görmesi şartıyla… Hani Veli diyor ya; “İnan da istersen bir oduna inan”… Bu, inanmanın kıymetinin bilinmesi bakımından söylenmiştir, yoksa; sen inan da yaratan kudrete inanmasan da olur, şu oduna inan yeter, salaklığı değildir.

 

Neyse.

 

Deveye demişler ya; boynun niye eğri? Cevabı mâlum. Şerif Mardin’in söyledikleri de bu kâbilden olduğundan bu kadarla yetinelim. İş boyunda kalsın.

 

Nasıl olsa herkesin ‘boyunun ölçüsü’ bir gün anlaşılacak.

Son söz:

 

Zunnûn-ı Mısrî Hazretlerine sormuşlar:

 

―Sefil ve değersiz olan kimdir?

 

Şöyle cevab vermiş:

 

―Hem kendisini Allah’a götürecek olan yolu bilmeyen ve hem de o yolu öğrenme zahmetine katlanmayan kişidir.

  

 
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -

Kullanıcı Girişi

  • سجل الآن
    *
    *
    *
    *
    *
    (*) Isaretli alanlarin doldurulmasi zorunludur
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 187 زائر و 1 عضو متصل