22 Mayis 2012 Sali - 12:27:21
"Kimse Ne Olduğunu Bilmiyor"un Cevabı طباعة إرسال إلى صديق
الاثنين, 05 ديسمبر 2011 22:06

 

 

Ali Tavşanlı 

 

 (Dest-i Hafi-gizli el- de gizli MEHDİ Aleyhisselâm hakikati)

 

“Bu işin mantığı şudur” diyebilen bir tek insan kalmadı yeryüzünde. Olan bitenler için herkes bir şeyler söylüyor, ama kısa bir zaman sonra hepsi havada kalıyor.

 

Sonra, ‘Havada kalmış söylenmemişler’ üzerine yeni söylenenler ki, yere değmesi, hakikat ifade etmesi muhal lafazanlıklar…

 

Zaman zaman hakikate uygun şeyler de söylenmiyor değil. Ama, hepsi bütüne bağlı olmayan, sağlam nisbetlerle bütüne bağlanamayan şeyler kabilinden.

 

Neler oluyor ?

 

Kimse bilemiyor, bilmek isteyenler de çabalarının ne kadar beyhude olduğunu kısa zaman içinde görüyorlar… “Ben demiştim”cilerin nefs hilelerine dûçar olduklarını da malayaniler kategorisine dahil ederek geçebiliriz; kendilerini kandırıyorlar!..

 

Dünya alt-üst olmuş vaziyette.

 

Herkes kem-küm etmekle meşgul.

 

Kafası karışık olsa da kalbinde fazla bulanıklık olmadığını zannettiğimiz birinin yazdıklarından nakille meseleye temas edelim. Kalbinde bulanıklık olmadığına işaretimiz şundan; meseleyi değerlendirirken müşahhas şartların belirleyiciliğini bir kenara koyarak bakmış mevzuya. Bu bakış açısı henüz gündem bulmuş bir bakış değildir. Fakat gidişat oraya doğrudur; bunu unutmamakta fayda var.

 

Mâdem ki, Kuantum fiziği ispat edilebilir ama anlaşılmaz şeyleri insanlığın önüne döktü, eşya ve hâdiseler kadrosunda gerçekleşen şeylerin de artık bu zâviyeden görülmesi zamanı geldi demektir.

 

Aslında insanlık Peygamberler tarihi boyunca bu tür hakikatleri yaşayarak geldi… Belki de ilk defa insanlık metafiziğin-mânâ’nın dışına düşmüş olarak bir medeniyete (!) muhatab oluyor; Batı medeniyetine… Bu sebebten sadece kafasını değil, kalbiyle beraber insanî olan bütün değerlerini yitirdi. Sarhoş misâli konuşuyor; ama ne dediği üzerinde bir tasarruf sahibi değil. Batı, kendisiyle beraber insanlığı da bir felâkete düşürmüştür.

 

Bu felâketten çıkışın çaresi bulunamıyor. Sadece kargaşa, sadece kaos sözkonusu. İnsanlar isyanda, ekonomiler mefluç. Herkes şaşkın yarını bekliyor; ne olacak?

 

Kimse dün’e (tarihe) bakmıyor. Dün ne olduysa bugünde o olacak; isyan eden Nemrut İbrahim Aleyhisselâm karşısında, Firavun Musa Aleyhisselâm karşısında ne olduysa, bugünün veled-i zinaları, zâlimleri alçakları, ahlâksızları da öyle olacak.

 

Ama

 

O gün yaşananlara Firavun’lar, Nemrutlar ve avânesi ne kadar akıl erdirebildilerse bugünün ahmakları da o kadar akıl erdirebiliyorlar… O günlerde, ateş bacayı sardığı anda bile, “belki kurtuluruz, belki ateş bize ulaşmaz” ahmaklığı yaşanmıştı; aynen bugünkü gibi.

 

Bu hâdiseler yaşanırken acz içinde görünenler hep Peygamberler olmuştu. Karşı taraf MASUMİYETİN ve HAKK’IN kuvvetini daima küçümsemişti. Sonuçta hepsi; “ALLAH’A KABADAYILIK OLMAZ” hikmetine tosladılar… Bugünküler de aynı istikamette.

 

Bu istikametin hatırlatıcısı olması bakımından şu satırları nakledelim; işler nereye gidiyor, gidişattan kim ne anlıyor bakalım;

 

“MUHALEFETİN ÖTESİNDEKİ GÜÇ

 

Bir ülkede sayısı milyonu aşan bir kalabalık meydana çıkıp rejimin gitmesini istiyorsa, elbette bunda toplumsal muhalefeti örgütleyen yapıların, mesela siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının önemli katkısı vardır. Nitekim Mısır’da başta Müslüman Kardeşler olmak üzere pek çok farklı siyasi yapının bu süreçte rol oynadığı açık.

 

Ancak gelişmelerin kavranmasının en zor boyutu tam da burada. Bu ayaklanmaların ve sokağa çıkan insanların, sadece örgütlü muhalefetin uzantısı olarak orada bulunmadığı gerçeğiyle yüzleşmek gerekiyor. Daha açık konuşmak gerekirse, Mısır örneğinden hareketle, siyasi muhalefetin toplam gücü, tezleri ya da siyasi görüşlerinin çok ötesinde bir hareketlilik var tanımlanması gereken. Nitekim özellikle Mısır’daki muhalif yapılar, olup bitenin kendilerini aşan bu yönünü doğru okudukları, hatta bir parça da kendilerinin aşılmasından tedirgin oldukları için başından itibaren geri planda kalmayı tercih ettiler.

 

Tahrir meydanındaki yeni hareketlenme, kendisini oluşturan dinamiklerin mevcut anlayışları çoktan geride bıraktığını ilan edercesine gücünü gösteriyor. Sadece Mısır’da değil, tüm Ortadoğu’da, geniş anlamda İslam dünyasında, kendilerini nasıl bir geleceğin beklediğini anlamaya çalışan herkesin üzerinde durması gereken bir gerçek bu. “ (24 Kasım 2011, Star)

 

Nasuhi Güngör’ün şu satırlarının altını çizelim: SİYASİ MUHALEFETİN TOPLAM GÜCÜ; TEZLERİ YA DA SİYASİ GÖRÜŞLERİN ÇOK ÖTESİNDE BİR MUHALEFETLİLİK VAR…

 

Güngör bu hareketliliğin mânâsına nüfuz etmenin yollarını denemeye çalışır mı bilemeyiz. Fakat hakîkat şu ki; “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” demek yerine, artık herkesin; her şey eskiden olduğu gibi oluyor, gelen tsunamiye küfretmenin , direnmenin veya görmemezlikten gelmenin bir mânâsı yok demesi gerekiyor! Her şey tarihte olduğu gibi oluyor… Şimdilik müşahhas olarak idrâk edilemiyor olsa da, Zamanın Ruhu, hâdiselere DEST-İ HAFİ şeklinde El atmış bulunuyor… Anlamaktan ve inanmaktan nasibi olmayanların tarihi hikâyelerine bakmak da, diriltici ruh’a nisbet kurmayı kolaylaştırır ! Arzu edene.

 

Güngör “ BİZİM KAPIMIZI ÇALAR MI? “ diye sorarak devam ediyor:

 

“Sol-sağ, İslamcı, sosyalist, liberal ya da muhafazakar kalıpların kuşatmaya, anlamaya yetmediği, dolayısıyla da geleceği üzerinde söz sahibi olamayacağı bir yeni dünyadan söz ediyoruz.

 

Şu günlerde Suriye üzerinden devam eden tartışmalar ya da Dersim gündemiyle ortaya çıkan tepkiler, öfkeler ve duruşlar, böyle bir dünyadan haberdar olmadığımızın kötü sinyallerini veriyor. Bugün uzakmış, bizde olmazmış görünen her şeyin, yarın kapımıza dayanmayacağından nasıl bu kadar emin olabiliyoruz, açıklamak gerçekten zor.

 

Evet, farklı bir tarihe, daha derin bir tecrübeye, daha güçlü bir medeniyet mirasına sahibiz. Bunların her birinin bize sağladığı avantajlardan söz edebiliriz. Ama bunların yetmediği, yetemeyeceği, bambaşka bir gelecek ve dünya tasavvurunun burnumuzun dibinde yükseldiğini gördüğümüzü hiç sanmıyorum.

 

Tahrir neden yeniden hareketlendi ve bu hareketlilik bildik tüm yapıları ve söylemleri nasıl yerle bir ediyor, daha özenle üzerinde durmalıyız.”

 

Şimdi de şu satırların altını çizelim: SOL, SAĞ, İSLAMCI, SOSYALİST, LİBERAL YA DA MUHAFAZAKÂR KALIPLARIN KUŞATMAYA, ANLAMAYA YETMEDİĞİ, DOLAYISIYLA DA GELECEĞİ ÜZERİNDE SÖZ SAHİBİ OLAMAYACAĞI BİR YENİ DÜNYADAN SÖZ EDİYORUZ.

 

Evet, İslâmcısından, Sam Amca’cısına kadar hiçbir kesimin kemâliyle farkına varamadığı, sırrına vâkıf olamadığı bir dünya doğuyor… Bu dünyanın doğuşuna alâmet GONK sesleri FİKİR PLANI’nda çok önceleri çalınmıştı aslında. Duyulmadı…

 

"Efendim, herkes söyledi, yazdı, fikir olarak beyan etti, sen hangisinden bahsediyor ve hangisini neden  ayırıyorsun” diyenler olabilir. Meseleyi ayağa düşürmeden, altını çizdiğimiz satırların bir kısmını tekrar ederek cevablayalım; “KALIPLARIN KUŞATMAYA, ANLAMAYA YETMEDİĞİ, DOLAYISIYLA DA GELECEĞİ ÜZERİNDE SÖZ SAHİBİ OLAMAYACAĞI YENİ DÜNYA” nın, Batın Nisbeti içinde, Unsur Üstü Mânâ ya tercüme ettirildiği fikirden bahsediyoruz. BAŞYÜCELİK DEVLETİ’nin terennümü olan fikir.

 

Hiç kimsenin anlayamadığı dünya, yıllar yıllar önce kurulmaya başlanmıştı. O kuruluşun hasrında olarak 1999’da Metris, ANA RAHMİ olarak beşiklik etmişti bu kuruluşa. Kemalizm’in adamları ikibin masum Anadolu çocuğunu Metris’e saldırtarak doğumu engellemeye çalışmıştı… Olmadı!

 

Nereye geldik?

 

Neden Metris? Dünya yanıyor, kimse nedenini bilmiyor, bizse meseleyi Metriste düğümledik. Niçin?...

 

“Ana Rahmi Zahir Şu Bizim Koğuş” diyordu Üstad… “Biz Sussak Mezarımız Konuşacak” diyordu… Diyordu da diyordu. Hazret-i Ali Keremallahu Vech de; “İlim bir nokta idi, insanlar onu çoğalttı” buyuruyor… Ne demek?

 

Dandik bir fizikçi de şöyle diyordu; bana bir kaldıraç verin dünyayı yerinden oynatayım… Allah Allah… Fizikçi, falân imkânla dünyayı yerinden oynatır mı; oynatır! YA RUHÇU?!! Cesedin hâkiminin iddiasına inanıp da, Ruh’un hâkiminin iddiasına inanmamak ne demek? Ne demek, söyleyin!

 

Zamanın Sahib’ine Kâinatın Sahibi bu imkânı bahşederse ne olur?... Hiç kimsenin akıl erdiremediği bu gidişatın rotasını çizen, kendisine bu imkân bahşedilmiş olan DEST-i HAFİ olmasın sakın… Meseleleri anlamıyor oluşumuzun sebebi bu dilden anlamıyor oluşumuz olabilir mi?..

 

Metris dedik. Bir mânası da siper demek.

 

O siperde Fikir Sultanı Salih Mirzabeyoğlu şöyle sesleniyordu mazlumlara; DİK DURUN KARŞINIZDA LEŞLER VAR!

 

Burun kıvıranlar olmuştu bu seslenişe. Onlar şimdi Güngör’ün dediği vechile dünyanın gidişatına bir mânâ veremiyorlar. Ama aynı insanlar ne garibtir ki, Firavun’u bir topal sineğin öldürdüğüne inanıyorlar.

 

Dik durun karşınızda leşler var” hikmetine bugün inanmak kolay artık. Dünya mazlumları ayakta, Doğu da Batı da sarsılıyor. Firavun’ların gücü gidişatı durdurmaya yetmiyor. Topal sineğin Firavunu öldürdüğüne inanmak kolay, zira hâdise tarihin tasdikindedir. İş, bugün olanları kavrayıp inanabilmekte.

 

Misâl olması bakımından;

 

Metris hâdiselerini bilenler bilir. Bilmeyenler için kıyısından köşesinden değinelim… Ulusalcı Kemalistler, yani bugün yargılanmak üzere mahkemelere çağrılan 28 Şubat’çı omuzu kalabalıklar. İkibin askeri, sadece 68 kişinin bulunduğu İbda Fikriyatı’nın mensublarına ait koğuşu abluka altına almak için seferber ettiler. Nasıl bir hırstı bu?... Ve felâket bir bozgun; koğuşa direk giren 700 askerden 200’ü esir alındı. Bir binbaşı, 20 subay ve gerisi er ikiyüz kişi. Binbaşı Ö. Bakır.

 

Sonra.

 

Şu oldu bu oldu, bugünlere gelindi.

 

Değinmek istediğimiz mesele şu; hani Güngör diyor ya; BİZİM KAPIMIZ ÇALINIR MI, diye.

 

Çalınır, çalınır … Çalınacak!

 

Hassasiyetle üzerinde durmak istediğimiz mesele bu zaten. Bunca kelâm bunun için etik.

 

Mesele şu, Türkiye’yi bir bâdireden çıkarmaya çalışan ve büyük çapta başarılı olan Tayyip Erdoğan hükümeti, kapımız çalınmadan önce ve de kendisinin ustalık dönemim dediği bu dönemde ne yapıp yapıp zamanın Mânâsı’na uygun tavrı belirlemesi gerekiyor. Tedbir makamında olduğu zannına kapılıp, kendisinin de Üstad kabul ettiği Necib Fazıl’ın şu sözünü boşlamamalıdır; “TEDBİRLİ GÖZÜ KARA OLMAK.”

 

Dik durun karşınızda leşler var” hikmetiyle bitişik mânâda terkib edilerek düşünülüp, GÖZÜ KARA olmanın yolları aranmalı ve açılmalı. Zira, zamanın sonunda olduğumuza dair her delil açıkça ortada. Üstad’ın “YA OL YA ÖL” emrine mûti olarak ve de zaten karşımızdakilerin (dünya çapında) leşliğine tahkiken kanaat getirerek bu hamle, muhtaç olduğumuz zaruri bir hamledir denilebilmeli.

 

Aksi takdirde, Kâinatın Efendisi’nin müjdelediği dönemin mânâsını es geçip çok şey kaybedebiliriz.

 

Bu dönemin izahı babında bir çok Hadis-i Şerif mevcut. Bu Hadis-i Şeriflere en yoğun itiraz İbni Haldun’dan gelmiştir. Buna rağmen o bile bu konudaki Hadis-i Şeriflerin bir kısmının SAHİH olduğuna inanmaktadır… Mesele yok. Bir tanesi bile CİHANA BEDEL.

 

O hâlde, şöyle söyleyelim; Allah Resülü döneminde bile Deccâl beklenmiş ve şerrinden Allah’a sığınılmış… Sonra, her dönem Ulema-i Raşidin bu konuyu samimiyetle gündemde tutmuş, Ümmetin moral seviyesine takviyede bulunmuştur.

 

Fakat, ilk defa insanlık mevzubahis tarihin sınırları içinde konuşmaya başladı bu meseleyi. “Benim ümmetimin ömrü 1400’ü  geçer 1500’e varmaz” buyuran Allah Resülü’nün bildirdiği zaman dilimi içindeyiz… İtirazın mümkün olmadığı bir noktadayız. O nokta ki, başlıkta belirttiğimiz MÜJDECİ’nin zuhur edeceği noktadır.

 

Buna itiraz edenler de iki kısım. Birinci kısım, ’yok böyle bir şey’ budalalığına sığınıp hayatın keyfini çıkarmaya bakan ulemâ(!) taifesi. İkinci kısım, dün, gelecek derken, bugün birine kızıp Mehdi Aleyhisselâm’ın zuhurunu 300-500 sene sonraya atan ahmak ilim taifesi.

 

Birinci kısımdakileri geçelim… İkinci kısımdakiler şunu bile idrâk edemiyorlar; bütün bu Hadis-i Şerif’ler olmasa bile, “Harb Hiledir” Hadis-i Şerif’ini idrâk edip, Mehdi Aleyhisselâm’ın gelmeyeceğini değil, geleceğini söylemeliler ki; zaten perişan olmuş ümmete bir ümit kapısı açılsın.

 

Yani, mücerret Mehdi meselesini bir kenara bıraktığımızda bile yapılması gereken bu iken, bir de bunca Sahih Hadis-i Şerifi yokmuş sayıp bu davranışa girenlere ne demeli?

 

Bu menfilik, derin ferasete denk gelen ideolojik Formasyon’un yokluğu sebebiyledir. Aksi takdirde, ilim sahibi insanlar bu derece ahmak olamazlar. İlimse ilim; adamlarda mevcut… Anlaşılmayansa (üçüncü şahıslar için) şu; İLİM İNSANIN CEHALETİNİ GİDERİR AHMAKLIĞINI GİDERMEZ… Vesselâm.

 

Topal sineğin Firavun’u öldürdüğüne inanmak kolay, zira hâdise tarihin tasdikindedir. İş, bugün olanları kavrayabilmekte, demiştik… Mâdemki bugün dünyada olup bitenleri akılla kavramak mümkün olmuyor (kavradım diyenlerin palavralarına bakmayın), o zaman inanılması gereken, kadim zamanların yaşanmış hâdiselerine inanıp, bugün aynı şeylerin yaşandığına iman etmek. Bu sizi dikleştirecek, diri tutacak, iman zevkini tatmanıza vesile olup hâdiseleri tasarruf altına almanıza sebeb olacak… Bunun aksi, insanlığın düştüğü boşluk hissine mahkûm olmaktır.

 

Kimse ne olduğunu bilmiyor”un cevabı:

 

Evet, kimse bu cevabı bilmiyor, olup bitenlere bir mânâ veremiyor. Hakîkat şu ki; Kâinatın Efendisi’nin müjdelediği tarih içindeyiz. O tarih MEHDİ Aleyhisselâmın zuhur tarihidir. Bu sebeble başsız-lidersiz kitleler düzenli orduların yapamadıklarını yapıyorlar. Herhâlde Mehdi Aleyhisselam’a atfedilen hârika işler kâbilinden olmak üzere, kitlelere muazzam bir RUH üflenmiş vaziyette. Başka nasıl izah edilebilir?

 

Peygamberler de vazifeye başladıkları dönemlerde bu Kâbilden işlere muhatab oluyorlar, buna rağmen inanmayan ümmetleriyle mücadele etmek zorunda kalıyorlardı. Bugün henüz bir MÜJDECİ’yle yüzyüze gelmedik (Herkesin kalbinde bir Arslanın yatması ayrı) ama, o Müjdeci’nin bir DESTİ HAFİ olarak hâdiseleri yönlendirdiği o kadar açık ki, buna artık inanmak değil, inanmamak zor… Güngör’ün ve bir çok kişinin anlattıklarından da böyle olduğu anlaşılmıyor mu ?

 

Yeni zamanlar bu MÂNÂ’nın terennümüyle neşv-ü nemâ bulacak… Anlayanlar bir yana, anlamayanlar bir yana… Anlayanlarında asıl anlaması gereken şu olsa gerek, “ANLAMAK YOK ÇOCUĞUM ANLAR GİBİ OLMAK VAR”…

 

Bir ekran konuşucusu hâdiseleri kendince derleyip toparlayıp (tepeleyip)  sonucu şöyle bağlıyordu; “hâdiseler her zaman parçalarının toplamından ibaret değildir...” Ha şunu bileydin!

 

İyi de, kim hangi hâdiseye bakarken parçaların toplamından fazla olan şeyi görmeye çalışıyor ki ? Böyle bir bilgi, böyle bir şuur aşılanmış mı insanlara? Hayır! O hâlde hâdiselere at gözlükleriyle bakmaya devam… Ne görülebilir, ne kadar idrâk edilebilir?

 

Hâdiseler parçalarının toplamından ibaret değildir. Yâni, iki kere iki her zaman dört etmez! O zamanın hangi mekân içinde gerçekleştiğini bilenlerden biliyoruz ki, ZAMANIN SONUNDAYIZ… Ve o zamanın sonunun 1400 sene öncesi gibi NUR’la kaplanacağına inancımız sonsuzdur… Her şey bir kenara; böyle inandığımız için hiçbir şey kaybetmez, çok şey kazanırız. Peki inanmazsak ne kazanırız?

 

Vicdanı olanlar haykırsın!... Yüreği olanlar ER meydanına çıksın… Dünya, hiç kimsenin anlayamadığı bir dehlize girdi… Herkes konuşuyor ama, kimsenin ne dediği anlaşılmıyor. Zira, zaman kuru kelâm zamanı değil, bir et parçası olan dil’in susup, bir başka et parçası olan kalb’in konuşma zamanı… Kalbini konuşturarak kelâm edenlere selâm olsun.

 

Denilmiştir ki; Bir hatıram olsun bu dünyaya, o da hâtıra kelimesinden âzâde olsun.

 

  

 
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -

Kullanıcı Girişi

  • سجل الآن
    *
    *
    *
    *
    *
    (*) Isaretli alanlarin doldurulmasi zorunludur
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 62 زائر و 1 عضو متصل