Hayreddin Soykan
هذا البريد الإلكتروني محمي من المتطفلين و spambots, تحتاج إلى تفعيل جافا سكريبت لتتمكن من مشاهدته Önce Muhakeme AltyapısıHerhangi bir mevzuda görüş serdederken, çıkış noktamızın bir “bedahet” teşkil etmesi yetmiyor, yani "doğru düşünce" yetmiyor, muhakeme faaliyetinin de "doğru" yürütülmesi gerekiyor ki (doğru düşünme faaliyeti), ancak böylelikle varacağımız sonucun, nihaî hükmün de doğruluğu sözkonusu olabilsin.Dışımızdakilerin yanlışları, hem çıkış noktası olarak “BÜTÜN” FİKRE BAĞLI (ki, ancak İslâmî bir “dünya görüşü”yle mümkündür!) "doğru" düşünceyle başlayamayışlarından, hem de “parça” doğrularla başlasalar dahi, bu kez de ya "doğru muhakeme" usulünü takib edemeyişlerinden yahud o “parça doğru”yu KENDİLERİNDE BULUNMAYAN “BÜTÜN” FİKRE bağlayamamalarından neş'et ediyor diyebiliriz. Bizim yanlışlarımızsa, iyimser bir bakışla, belki "başlangıç"ta değil de, çoğu "muhakeme usulü"nde düğümleniyor diyebiliriz. Bundan dolayı, başlangıç noktasında müşterek dahi olsak, sonunda çatallanabiliyor işler. Bu bakımdan, bize "gönüldaşlarımızın ufkunu açıp, tesirini misilsiz ziyadeleştirebilecek bir şey tavsiye etseniz, bu ne olurdu?" diye soracak olsalar, bugün için özellikle tek bir şeyi arzederdik:Herhangi bir konuyu (şey, kişi, kurum, durum veya hâdise) muhakeme etmeden yahud değerlendirmeden önce, İbdacı muhakeme usulünü anlamaya yardımcı "altyapı"yı temin!.. Yani, "İbdacı muhakeme usulü"nden dahi önce, en başta "muhakeme" ve “muhakeme usulleri” nedir, ne değildir; aynı şekilde, kullandığı mefhumlar, dayandığı esaslar, uyduğu kurallar, “dünya düşünce tarihinde genel bilgi haline gelmiş unsurlar” nelerdir, önce buradan başlamak!.. Çünkü bizce ve böylece, sadece başkalarıyla anlaşabilmeyi veya başka şeyleri sağlıklı değerlendirebilmeyi değil, en başta Liderimizi ve gönüldaşlarımızı daha doğru değerlendirmeye başladığımızı farkedeceğiz. Yine, önümüze çıkan her unsuru idealimizin destekçisi yahud hizmetçisi kılıcı bir “diyalektik-dinamik düşünce biçimi”ne sahibliğin, belki ancak böylelikle mümkün olabileceğini göreceğiz. Belki hepsinden önemlisi, bunları fark etmek için “iş işten geçmiş veya geçmek üzereymiş” demeye gerek bırakmayıcı tarzda, bilhassa yaşça gençlerimiz açısından “tam vaktinde” davranarak, ömrümüzü nafile oyalanmalarla hebâ etmeyeceğiz. Kısacası, koşmadan önce belki ayakta durmayı ve bilâhare yürümeyi öğreneceğiz.Ezcümle, zâtımıza dönük bir esef ve mahcubiyet mevzuu olarak, bizim gibi “fikir” dünyasına “metodsuz”, “temelsiz” ve “ortasından” bir giriş yapmalarındansa, öncelikle “altyapı” ve “usul-metod” üzerinde yoğunlaşmalarını ve sağlam bir temel üzerinde yükselerek, bizim yaşadığımız bocalamaları hiçbir zaman yaşamamalarını arzu ederdik tüm gönüldaşlarımızın. Buysa, tabiî olarak, kademe kademe, sınıf sınıf yükselen bir "tekâmül-olgunlaşma" programını takib mânâ ve değeri taşıyacaktır: "Önce ilkokul, sonra ortaokul, lise, üniversite... ve profesörlük"; işte Mütefekkir’in, ucuzculuğun nefyi ve disiplinin lüzûmu bakımından, bir ân önce belli bir sahaya yönelip kademe kademe yükselerek neticede “eser” verici olabilmeye dair ihtarı, meâlen:"Çalışmaya şimdi başlasan, belki ancak 10-15 sene sonra mevzuunda birşeyler söyleyebilir, mevzuunda söz sahibi olabilirsin!" Bir başka deyişle ve yine Mütefekkir’in ihtar ve tavsiyeleri istikametinde, ruhî, fikrî, ahlâkî tekâmülümüz bakımından elzem ve ihtisas sahamız için gerekli olanlar dışındaki “çerezlik” kitablarla oyalanmadan, “her yeni çıkan kitaba da iltifat etmeden”, yani “klasiklerden şaşmadan”, müthiş bir "seçmeci-seçkinci" titizlikle okuyarak ve vaktimizi de müthiş bir "tasarruf"la kullanarak tekâmül etmek… Bu durumda soru şu olabilir: Peki nereden başlamalı?Cevablar muhtelif olabilir. Bizim kendi anlayış ve tecrübe çerçevemiz dahilinde tavsiye edebileceğimiz ise, şu âna dek ifade etmeye çalıştıklarımızdan çıkartılsa gerektir. MANTIK bahsi, nihayetinde “kuru” tarafında kalmamak ve “kullanana göre hizmet eden ikiyüzlü” vasfına aldanmamak üzere, bir deyişle, “sağlıklı muhakeme”nin alfabesini hecelemek ve bir adım sonrası “sır idraki-şiir idraki”ne kapı açmak bâbında “sıçrama tahtası” olarak değerlendirilmek üzere, niçin ilk “kalkış noktası” olmasın ki bunun? Mantık üstü mantığın gerekliliğini bir nebze idrak edebilecek kadar, aklın aczini bir nebze sezebilecek ve “selîm akıl-bağlı akıl”a bir nebze yol verebilecek kadar, “aklın at koşturabileceği ve koşturamayacağı yerler”i elden geldiğince sıhhatle tayin edebilecek kadar “mantık” bahsinin hakkını vermeye bakmak kısacası. Bu saydığımız mertebelere varamasak da, hiç olmazsa ifade edilenleri daha bir yetkinlikle sezebilecek “hisse”yi devşirene kadar “mantık” bahsine eğilmek kısacası. Fıkıh Usulü’yle ilgili olarak kaleme aldığı “El-Mustasfa” adlı şaheserinin girişine bir “mantık ilmi” mukaddimesi koyma gereği duyan İmam-ı Gazalî Hazretleri, bakınız ne diyor bu bahiste:“Bu girişte, aklın idrak edebileceği hususlar ile onların tarif ve burhan konusunda kapsamını zikredeceğiz. Hakiki tarifin ve hakiki burhanın şartını ve kısımlarını, Mihakku'n-Nazar ve Mi'yaru'l İlm kitablarında zikrettiğimizden, bir metod veya bir parça olarak zikredeceğiz. Bu giriş, Usul (Fıkıh Usulü; H.S.) ilmine ait olmadığı gibi, onun özel mukaddimelerinden de değildir. Bilâkis o, bütün ilimlerin mukaddimesidir. Bunu iyice bilmeyen bir kimsenin bilgilerine asla güvenilmez.”“İbdacı muhakeme”ye “yüksek matematik" dersek, “muhakeme altyapısı”nın "iki kere iki acaba kaç eder?"in cevabı yahud belki de muhtemel cevablarının araştırılması olduğu söylenebilir. Neticede, böyle bir "muhakeme başlangıcı", şu veya bu yolla ama bizce mutlaka, belli kifâyet derecesinde halledilmek durumundadır. "Altyapı" olmaksızın, "üstyapı" da olmuyor çünkü. "Yanlış muhakeme"nin neticesi, eksik veya yanlış hükümler çünkü. Sonuç olarak, “formel ve diyalektik mantık” bahsinin ilmî, hikemî ve felsefî çehrelerine "temel" itibariyle ve bir yolla âşinâlık kesbettikten yahud kesbettiğimize inandıktan, “Safsata Kılavuzu” tarzında isimlendirmelerle takdim edilen hususları belli bazı eserler vesilesiyle mümkünse inceledikten sonra tekrar Külliyat’a başvurmak, hiç şübhemiz yok ki, hepimiz için son haddiyle verimli ve ufuk açıcı olacaktır. İBDA Diyalektiği’nin uyardığı bir nokta olarak, “sistem, felsefe, ilim” ve sair tüm düşünce ve disiplinler, “metodlarının genel ilmî prensibleri”ni mantık ilminden devşirdiğine göre, “muhakeme” vesilesiyle böyle bir başlangıç, kendi ihtisas mevzuumuzu tayin veya takibte anahtar bir kıymet de ifade edebilecektir. Külliyat perspektifinden insan ve toplum meselelerini daha iyi tahlil edebilmedeki rolünü saymıyoruz bile. Anlaşma ve Anlayış Temeli Olarak Fikrî AltyapıÇevremizle hepimizin yaşadığı türden "anlaşmazlık"larımız veya muhatab olduklarımız karşısındaki “anlamazlıklar”ımız... Birkaçına daha yakından bakmaya çalışalım dilerseniz:1. Bugün toplumda kimse kimseyle "temelde" pek anlaşamıyor, çünkü "fikrî ve ahlakî ideal birliği" yok. Çünkü, henüz Büyük Doğu-İBDA “dünya görüşü” hayata hâkim değil. Zıtlıkları “üst” bir “muvazene”de birleştirici, ilgili ölçü ve ölçülendirmeleri takdim edici, gerekli kıymet hükmüne bağlayıcı ve taraflar arası “hakem” rolü görücü böylesi umumî bir “anlayış” yok. Hâl böyle olunca, geriye sadece şahsî veya zümrevî çıkar savaşı yahud nefsanî itiş-kakışlar kalıyor. Bu durumun belki en "vecîz (!)" ifadesiyse şu: "İnsan insanın kurdudur". Sözkonusu meşhur lafın hikâyesi "kabaca" bir özet halinde şöyle; Dr. Mustafa Günay yazıyor:«"İnsan insanın kurdudur" deyişinin sahibi Thomas Hobbes'a göre insanlar doğuştan eşittir. Bu eşitlik, sonuçta amaçlarına erişme umudunun eşitliğini sağlar. Buradan hareketle, aynı ânda sahib olamayacakları bir şeyi isterlerse çatışma doğar. Çatışma, düşmanlığı ve diğerini baskı altına almayı yahud yok etmeyi doğurur. Kişi kendi varlığını korumak için gerekli her şeyi yapacaktır. İnsanın tabiatında üç temel savaş sebebi mevcuttur; rekabet, güvensizlik ve şan, şeref... Birincisi kazanç için, ikincisi güvenlik, üçüncüsü ise sosyal statü için mücadele etmeye iter.Birincisinde, insan, kazanmak için çevresindeki fizikî ve sosyal unsurları hakimiyetine katmak ister, bunun için şiddete bile başvurur. İkincisinde kendini korumak için, üçüncüsünde de aynı gerekçelerle şiddete başvurur, yani sonuç olarak birlikte yaşayan herkes herkese karşı savaş halindedir. Bu tabiî bir durumdur. İşte bu noktada devlet olmalıdır.» Mesele “nefsaniyet”se, haklıdır Hobbes. Ne var ki, içinde “insan” olan her hâdise bir “ruh-nefs” savaşını aksettiriyor da olsa, bizim için “nefs”ten ibaret değildir insan. İyiyi, doğruyu, güzeli ve sonsuzluğu özleyen “ruh”tur tayin edici olan. Nefsine ve demek ki maddesine hâkim “ruhçuluk”tur şiarımız olan. Yukarıdaki türden “daimî” bir “kurtluğu” elbette kabul etmiyoruz. Mütemadiyen birbirini ısırmak insanı "kurt" yapabilir belki, doğrudur, ancak insanı "insan" yapanın RUH merkezli olarak "mânâ temelinde" anlaşması ve “ahlâkî ölçülerde” birleşmesi olduğunu biliyor ve savunuyoruz biz. Ama nasıl? Her yerde ve her zeminde öncelikle bu "temel" netleştirilsin arzu ediyoruz. Değil mi; tohumunu şahsiyetimizde meyve verici birer ağaca yükselteceğimiz ve her sahada insan ve toplum meselelerini çözücü irfan kıvamına kavuşturacağımız “dünya görüşü”müz İBDA’dan, onun ihtilâl-inkılâbından, yani iktidarından daha büyük ve daha köklü başka hangi “anlaşma temeli” olabilir? Hem İslâm hayata hâkim kılınmayacak ve bu uğurda mücadele edilmeyecek, hem de herkes bu “küfür” yahud “kurt” düzeninde gül gibi yaşayıp geçinecek; denir ya, yok öyle yağma! Zaten olmaz, olamaz ve olmuyor da!2. Kendileriyle muhtelif içtimaî münasebetler içine girdiğimiz semtimizden, işimizden, çevremizden arkadaşlarımızla, komşularımızla, dostlarımızla, hatta aile ferdlerimizle dahi pek anlaşamıyoruz. Mütefekkir'in "Yaşamayı Deneme" romanında meâlen ifade ettiği gibi bir hâlet-i ruhiye sanki toplumda kol geziyor: "Dost geçinenlerin yara aldığın yerden saldırmaya hazır köpekbalıkları gibi etrafında dolandığı...". Bu nokta da, deminki "insan insanın kurdudur" vasatının tezahürü besbelli ve bu duruma has da yine meşhur ve yine "veciz (!)" bir tesbit var: "Kurtlukta düşeni yemek kanundur." İstisnâ olarak gönüldaşlarımızı saymazsak, sanki etrafta "dostlar" ve “insan gibi insanlar” değil de, elinde kürek, sendelediğin ânda seni taş yağmuruna tutup önce bayıltacak, bilâhare toplu bir histeri krizi hâlinde ve bir daha başını kaldıramayacağın şekilde "gömecek" rakiblerin var. "Düşenin dostu olmaz" da diyorlar buna. Oysa, Büyük Doğu-İBDA bağlıları olarak, "düşenin dostu olmasa da, mutlaka gönüldaşı olur" şiarını yükseltmek ve bunun cemiyetini kurmak istiyoruz biz. Allah, Rahman ve Rahîm; "rahmeti geçti gazabını". “Kulları-halifeleri” de öyle olmalı değil mi o hâlde? Öldürmeye ve gömmeye değil, gerçekte "olmaya ve oldurmaya" geldik çünkü biz. "Şiddet" bile merhametin (lafta değil, kalbte "duyulan" bir merhametin) tecellisi olmalı ve ateşi soğumayan bir intikam gibi "ebediyen" sürdürülmemelidir bizce.3. Külliyat’ı yeterince anlayamıyoruz, demek ki Liderimizi anlayamıyoruz ve asıl O'nunla anlaşamıyoruz, kısacası ve çoğunlukla "muradı kestiremiyoruz". "Necib Fazıl'la Başbaşa"dan:«-"Muradı kestirme davası ile ilgili olarak, Efendi Hazretlerinden bahsediyordunuz efendim!.."-"Evet; ne sorulursa, onun cevabı alınıyor ve sayfalar sonsuz İlâhî bir kamus gibi, bildirilmesi gerektiği kadariyle alınıyordu... Zaten nasibte olmadıktan sonra, izâhın çoğu da hiç, azı da... Zira o, kelimelerden başka bir şey, bir feyz, bir nur veriyor; ve kelimeler, sadece işin kemmiyet örgüsüne memur, zarurî bir âletten ileriye gidemiyor... İzâh... Hiçbir şeyi izâhla çözemediğimiz gibi, izâhsız da yapamıyoruz... İş izâh davasına gelince... Sana bir ölçülendirme vereyim: Peşin fikir, her türlü isbattan önce var olan veya var olan alınan "bedahet" ve "mütearife", muradı kestirme davası, teferruatı kendine bağlayan asıl, unsurüstü terkib davası, vesaire... Bu keyfiyetlerin sözkonusu olduğu, bahis mevzuu olduğu yerlerde, işin "vasıflandırma yoluyla aydınlatılması" diye bir usulden haberdar olunmadığı zaman, tümevarım ve tümdengelim yeri kestirilemediği zaman, her meselenin kendi esas-usul-gaye-hedef ve kuralları içinde nisbetlendirilebileceği davası anlaşılmadığı zaman... Evet; izâh etmişsindir, o anlaşılmaz!"-"Üstadım, bir veli, "mürid, şeyhinin rıza nazarının hangi noktalarda olduğunu kestirmek zorundadır; bu iş, Allah'ın kolaylık verdiğine kolay, yoksa başarılamayacak kadar zor bir iştir!" diyor... Daha muradın apaçık olduğu yerlerde bile, mesele aktarılamıyor..."-"İşte İslâm diyalektiği, o tür inceliklerden çekilecek ipliklerin örgüleştirilebilmesinin ürünüdür... Nasıl?..”»Bilvesile, Külliyata ilk defa başlayacaklara yahud ara verip de yeniden Külliyata başlayacaklara, yine hafızalarını tazelemeyi dileyen gönüldaşlara "Necib Fazıl'la Başbaşa"yı hararetle tavsiye ederiz.4. Meselenin “her yönüyle” olmasa da, "bir yönüyle" belki yalnızca şahsımızı ilgilendiren tarafındaysa, Mütefekkir'in zamanında bir "kitab" denememiz için yaptığı bir tenkid yatıyor. Parça parça arzedilen hususları bir bütün hâlinde nakletmeye çalışırsak, meâlen şöyle:"Altyapıyı halletmeden, direkt kılcal damarlardan meseleye girmişsin! Altyapı halledildikten sonra, yazmak çok kolaydır; yalnızca oradan oraya iplikler çekilir. Altyapım çok sağlamdır. Bu bakımdan, benim kadar okumuş kimse de yoktur. Bu mânâda, ben çok kolay yazarım."Evet, meâlen böyle diyor Mütefekkir. Bu tesbitin “herkesi” ilgilendirdiğini düşündüğümüz yönünden, yani “muhakeme temeli” ve bilâhare ilgilendiğimiz mevzuun “fikrî temeli” bahsiyle irtibatlı gördüğümüz vechesinden devam edersek, "altyapı" öyle bir şeydir ki, bu halledilmedikten sonra, yukarıda saydığımız türden anlaşmazlıklara sebeb olması bir yana, kurduğumuz tüm fikir binaları da bizce er geç çökmeye mahkumdur. Yunus Emre Hazretlerinin buyurduğu yahud O'na atfedildiği üzere:“Yerden göğe küp dizseler,Birbirine bendetseler,Altından birin çekseler,Seyreyle sen gümbürtüyü.”Peki, "altyapı" denilen bu nesne nasıl halledilir? Misâl olarak, (fikir binamızın inşâ âleti ilmi, yani "ilimlerin ilmi" olarak serdedilen "mantık-diyalektik" bahsini az çok hallettiğimizi farzedersek,) ele aldığımız herhangi bir meselenin diyelim ki siyasî, psikolojik, sosyolojik, fizikî, iktisadî, hukukî vs. vs. veçheleri var. Ancak bizde bu alan veya ilimlere dair bir “altyapı” yok, ne var ki sürekli bu alan veya ilimlere has “mefhum-kavram” ve kanunları sözlerimizde veya yazılarımızda kullanıp durmaktayız. O ânda bir "Molla Kasım" çıksa da, "Birader, habire bilindiğini farzederek, şu şu mefhum ve kanunları kullanıp duruyorsun, peki bu kavram ve kanunlar neyin nesidir hiç biliyor musun?" diye sorsa, işte o dem "bittiğimiz" demdir; devrilen küplerimizin gümbürtüsünün kulak zarlarını patlattığı dem. Ezcümle, hiçbirimizin elbet bir gün gelecek-gelebilecek bu mahcubiyet ânını beklemesine gerek yok. “Bilmemek değil, öğrenmemek ayıb” dendiği veçhile, geç de olsa bir yerlerden başlayarak eksiğimizi telafi etme gayreti, bizce en güzeli, en doğrusu ve tabiî en akıllıcası.Velhasıl, "içimizden öyle gelenleri" değil de, "gerekli" temel eserleri okumaya baktığımızda, inanın bu "altyapı oluşumu" üzerinde, karşımıza bambaşka bir güzellik ve zenginlikle çıkacaktır Külliyat ve Doğusu yahud Batısıyla dünya irfanı. Daha önce okuyup anladığımızı sandığımız her satır, "bambaşka" ve "yepyeni" mânâlarını açacaktır bize. Öncesinde anlayamadıklarımız ise, giderek anlaşılır olmaya başlayacaktır. Öbür türlü, belki hiçbir “seçkin” fikri gereğince anlayamayacağız; diğer “sahte” veya “alelâde” olanlardan farkını kavrayamayacağız. “Külliyat” için konuşursak, belki hiçbir zaman erişemeyeceğimiz o “derunî” cebhesi bir yana, Mütefekkir'in o eserleri yazarken sahib olduğu o müthiş fikrî temel ve malûmatın milyonda birine bile mâlik değiliz meselâ. O “fikir çilesi”ne milyonda bir payla dahi ortak olmadan, o “fikir ziyafeti”ne ortak olabileceğimizi vehmediyor olacağız belki yalnızca. “Allah, çilesini çektirmediği nimeti vermez” oysa. Şu hâlde, bu “muhatablık” şartlarında Külliyat’ı “anlamamak” değil, asıl "anlamak" iddiamız daha bir tuhaf görünecektir zannımızca. Hayatında hiç deniz görmemiş bir insan olduğumuzu farzedersek, denize dair bir müşahede veya şiirden kendimize ne kadar pay devşirebileceğimizi düşünelim. Üstelik, bir de bunu denizin tüm fizikî veya biyolojik muhteviyatının genişliği ve zenginliğine yayalım. Deniz ve denizdeki hayat, bize “ne derece” bir anlam ifade edebilir?Üniversite okuyan arkadaşlarımız bizi tasdik edecektir ki, her bir ilim veya sanat dalı için ayrı ayrı kaleme alınmış “GİRİŞ” eserlerini (Mantığa Giriş, Edebiyata Giriş, Psikolojiye Giriş, Felsefeye Giriş, Sosyolojiye Giriş, Matematiğe Giriş, Fiziğe Giriş, Resim Sanatına Giriş, Tarihe Giriş, Tasavvufa Giriş, İslâm Fıkhına Giriş, Siyaset İlmine Giriş, vs.) "zorla" okutmaktadırlar öğrenciye. Biz, (okuduğu dalda gelişme akıllılığını gösterenlerimiz dışında) çoğu kendi kendimizi yetiştirmek durumunda olduğumuz için, bu çeşit “disiplinli” bir okuma çabasına girmek kuşkusuz daha müşkül olmaktadır bizim için. Kitab okusak dahi, çoğunlukla, o ânki “hâlet-i ruhiyemize” muvafık ve “şahsî beğenilerimize” hitab eden eserleri almaktayız elimize. Maalesef, "altyapı" eksiğimiz de bu süreçte hemen hiç ellenmemiş olarak kalmakta devam ediyor ve olmadık zamanlarda "anlaşmazlık", "anlamazlık" ve “mevzuunda kifâyetsizlik“ olarak tecelli edip, yüzümüzü kızartacak neticelere sebebiyet veriyor. Kısaca, küplerimiz, devrilmek üzere her dâim bekliyor.Toparlamaya çalışırsak, “bilmeyi bilmek” tarzında sürekli karşımıza çıkan keyfiyete ermenin belki ilk adımı zımnında, unsur, usul ve kanunlarıyla çepeçevre kuşatmaya çalışarak “muhakeme” bahsine eğildikten, yani “belli bir şeyi” düşünmezden önce bizzat “düşünme”nin kendisi üzerinde ciddi ciddi düşündükten sonra, bir misâlle, yola çıkmazdan önce bizi hedefe vardıracak “araba-vasıta”mızın temin, bakım, tamir ve ikmâlini gerçekleştirdikten sonra, artık emniyetle yola çıkabilir ve inşallah her durumda engelleri aşıp, menzilimize varmaya bakabiliriz.Yolumuzda giderken dikkat etmemiz gereken belki ilk şey, yine ve daima, temelden tavana, unsurdan terkibe, altyapıdan üstyapıya yükselmek olacaktır. Daha doğrusu, “genel” hatlarından “zaten ve peşinen” haberdar olduğumuz mevzuumuzun, bu kez “yapı taşları”nı -temel unsurlarını- “gerektiği mikyasta” hazmetmeye bakmak ve “sağlam bir zemin” üzerinde yükselmek olacaktır dikkat edeceğimiz.İBDA Mimarı’nın bu bâbda verdiği misâllerden biri, meselâ, “sinema”dır. Öyle ya, “sinema” sanatında-sahasında yetkinleşecek, sinemanın da (“genel”inde değil de!) elbette belli “alt” bir dalında uzmanlaşacak bir arkadaşımız, o dalın “bağlı olduğu” KÖKLERİ BİLMEK durumundadır. Tiyatroysa tiyatro, edebiyatsa edebiyat, resimse resim, fotoğrafçılıksa fotoğrafçılık, psikolojiyse psikoloji, sosyolojiyse sosyoloji, teknolojiyse teknoloji, tasavvufsa tasavvuf, tarihse tarih, vs. vs. Sadece “sinema” için değil, kuşkusuz her mevzuun böylesi KÖK fikir kaynakları ve “kendisinde bütünleştirdiği” ilmî disiplinler veya sanat dalları olacaktır. Peki, “siyaset uzmanı” olmak için, hangi “kök” ilimler ve daha da üstünde “kök” bir anlayış gerekir? Ya herhangi bir “İslâmî ilim”de ihtisas sahibi olmak için hangi “kök” ilimler ve “kök” feyz kaynakları gerekir? Aynı şekilde, “edebiyatçı” olmak için hangi “kök” sanatlar ve ilimler gerekir? Yahud, tüm bu sahaların uzmanı olmak için tek tek ve “bizzat” yetkinleştirilmesi gereken ruhî ve ahlâkî yönler nelerdir? Bedenî vasfı da bulunan sahalarda “ayrıca” sahib olunması gereken kabiliyetler nelerdir? Tatbikî ve tecrübî sahalarda ne tür tecrübe ve kabiliyetler gerekir? Hangi melekeler ve hangi malzemeler? Hele “mimarî”yi bir düşünelim ki, neredeyse bir “kâinat muhasebesi” taleb etmektedir sanatçısından! Kendinde bütünleştirmek üzere, her ilim ve her sanat dalından yetkin bir pay taleb etmektedir sanki. Hatta, bu bahiste “sanki” tereddüdüne bile mahal bulunmadığını fark etmek için Üstad Turgut Cansever’in herhangi bir eserine bir göz atmak kâfidir. “Yeni nizam – yeni insan”, yani “İslâma Muhatab Anlayış” mimarîsi için ne tür destanlık ve derunî bir yetkinlik gerektiğine ise, tüm bir Büyük Doğu-İBDA mücadelesi ve Külliyatı şâhiddir.Evet, tek tek her saha için –bu bakımdan- sorulacak ilk sorular, belki yalnızca bunlardır. Bu “kök” ilimler, sanatlar, kabiliyetler, hassasiyetler, malzemeler veya eğilinmesi gereken tecrübî sahalar tesbit edildikten sonra, elbette mesele “o sahayla ilgili” herhangi bir kitabı elimize alıp yahud herhangi bir işe davranıp, “ortasından” mevzuya dahil olmak olmayacaktır. Her ilmin veya kabiliyetin de “kendine has” bir terminolojisi ve usulü, dayandığı esaslar ve uyulması gereken kuralları olacaktır. Bir yabancı dili öğrenir gibi, bir “plân ve program” dahilinde ve “sıra ile oluş” prensibince, o sahada yetkinleşilecektir. Gerek ülkede, gerek dünyada, gerekse tarihte “neyin ne yolla öğrenildiği, öğretildiği ve devşirildiği”ne dönük tafsilatlı bir “araştırma”, bizce en güzel ve en doğru teşebbüstür ki, özellikle fikrî ve ilmî nitelikteki disiplinler bakımından, lise ve bilhassa üniversitelerde okutulan cinsten “GİRİŞ” eserleri, eminiz “tedricî” yükseliş ve anlayış ikmâli açısından daha sağlıklı, fikir verici, anlayışı kolaylaştırıcı ve ufuk açıcı olacaktır. Bebeğin ilk yediği şey, lezzetli bir biftek değildir hiç kuşkusuz.Uzun sözün kısası, ne olacaksak olalım yahud ne olmak istersek isteyelim, hepsinin “kendine has” fikir kaynakları, “kök” ilimleri, kendi terkibine yol veren “temel unsurları”, binasında mündemiç “yapı taşları”, tatbikçisi veya uzmanından beklediği belli bazı hassasiyet ve kabiliyetleri bulunacaktır. Bunlar ikmâl edilmeksizin “kat çıkma”mızın akıbetiyse, en başından beri vurgulamaya çalıştığımız üzere, er veya geç, bir şekilde “küplerimizin devrilmesi” tehlikesidir.“Köklerin kökü” ise, bizim için Büyük Doğu-İBDA “ruh ve anlayış sistemi” ve onun bizlerden istediği diyalektik ve ahlâkı kuşanmaktır ki, bu “bütün”le irtibatımızın kopması durumunda, daimi bir “gel-git” içinde sahaya çıkıp hemen sonra yuvaya dönmediğimiz bir durumda, çiçeklere dağıldıktan sonra kovanında buluşan arılar gibi Külliyatta toparlanamadığımız bir durumda, “kök”ünden “can suyu” alamayan bir dal yahud yaprak gibi kuruyacağımız izahtan varestedir. Kökünden “can suyu” alamayan hangi ağaç “meyve” verebilmiş ve aynı kökten beslenmediği diğer dalların canına can, gücüne güç katabilmiştir? Malûmdur ki,“Topluluk Hakikati’nde toplanmak”, tüm dallar tek kökte kenetlenmek ve birbirini geliştirmek, varoluş sebebi ve misyonumuzdur bizim. Bu keyfiyet, diğer bir ifadeyle “ideolojik formasyon” kazanmak demektir ki, “ihtilâl-inkılâbımızın hem sebebi hem gayesi”dir üstelik!.. İş İçinde Kitabî AltyapıKendisiyle etrafına kitablardan veya şahsî meşguliyetlerinden bir hisar örmek de belki aynı derecede yanlış. Şiarımız malûm: "İş içinde eğitim". Yani, önce kitablarımıza veya meşguliyetlerimize gömülüp yetkinleşelim, sonra meydan yerine çıkalım diye birşey elbette ki yok. Bunlar “içiçe” olmak durumunda. Gerek iş, gerek okul, gerek aile hayatı dairesindeki mesuliyetlerimiz de düşünüldüğünde, vaktin ne kadar değerli olduğu anlaşılıyor ki, bu noktada yapabileceğimiz yegâne şey "hayatımızı programlamak" olarak öne çıkıyor. Mütefekkir'in bu bâbda tavsiyesi şudur hepimize, meâlen: "Günde hiç olmazsa 2 saat muntazaman okumaya bakın!" Kısacası, internete iki saat, TV'ye iki saat ayırıp da, kalan meşguliyetleri kitab okumamaya mazeret sayıyorsak, burasının pek doğru olmayacağına dikkat etmemiz gerekiyor. Anlamazlık, anlaşmazlık veya kifâyetsizliklerin sebebini dışarıda veya başkasında aramamız da doğrusu pek âdil olmuyor.Hülâsa edersek, siyaset, tarih, hukuk, sosyoloji, psikoloji gibi beşerî ilimler kadar, tasavvuf, İslamî ilimler (ne büyük ihtiyaç!), sanat, tıb, iktisat, matematik, fen gibi ilim ve sahalarda ilerlemek durumunda olan gönüldaşlarımız da, kendi sahalarının temel ilimlerinin usulüne, metodolojisine, altyapısına dair eserler seçip okumak durumunda. “Kestirme yol” arayışımız nafile; “iş içinde eğitim” şiarından taviz vermeksizin ve “belki 10-15 yıl sonra” esas meyveleri devşirilmek üzere, “zorunlu istikamet” bizce budur yalnızca. Takdir edilecektir ki, iş yapmamız için kimse 10-15 yıl bekleyemeyecektir ayrıca.Diğer taraftan, gerek altyapı, gerek ilgilendiği saha, gerek meşguliyet, gerek yaş, gerek fıtrî istidad, gerekse nasib bakımından diğerleri kadar ilmî bir yetkinleşme içinde olamayacak dostlarımız, kardeşlerimiz, ağabeylerimiz yahud hanım kardeşlerimiz de olacaktır. Burada mesuliyet, daha çok “okul görmüş” veya eli kalem tutan gönüldaşlara, yani ister istemez bizlere düşüyor ki, biz de kendimizi yetiştirmezsek, başka kim onlara ufuk açıcı fikrî destekte bulunabilir? Yani, belki bizim kadar okuyamayacaklar ve vazifelerini de belki bizden çok daha iyi yapacaklardır, ancak, biz onlara açacak ve sunacağız fikir-hikmet-sanat ülkesinin zenginliklerini. Konuşmalarımızdan, yazdıklarımızdan, yaptıklarımızdan ve edâmızdan, sanki bizimle beraber onlar da "okumuş gibi" bir pay alacaklardır. Kısacası, "dayanışmalı fikir oluşumu"nun yahud “yetiştiricileri yetiştirme”nin bir veçhesi de, okuyanların gereğince okuyamayanları “zenginleştirme” misyonudur bizce. Netice şuraya geliyor ki, mesele, camiamızın "fikir seviyesi"ni, okuyanların ve gereğince okuyamayanların “karşılıklı” ve "birlikte" etkileşimiyle (ki bu da ev veya iş köşelerine hapsolmakla olmaz elbette) yükseltmek ve BD-İBDA ruh ve fikriyatını "fikri yaşamak, yaşamayı fikir bilmek" inceliğine mazhar olmaya talib olacak biçimde her köşede "yaşanılır" kılmaktır. Hiç olmazsa, bu yolda samimi bir “gayret” içinde olmaktır. Anlamanın, anlaşmanın, üstün “anlayış”ın, –nazarımızda- başkaca bir temin yolu görünmüyor.Bu bahiste daha pek çok şey, arzetmeye çalıştıklarımızı destekleyen yahud tashih eden birçok şey söylenebilir, söylenecektir de. İnşallah, bilâhare biz de söylemeye çalışacağız. Bugünden ve belki “acele” tarafından bir şeyler söylemeye çalışmamızın öncelikli sebebiyse, meselenin hakikaten “âcil” olması ve gönüldaşlarımızın, bilhassa yaşça genç olanlarımızın daha fazla vakit kaybetmemesi, vakitlerini verimli kullanabilmesidir. Bir şeyi hakikaten isteyen, istediğini elde edebilmenin vasıtalarına ve vasıta bilgilerine de bu süreçte erişecek, doğrularımızdan istifade edebileceği kadar, varsa eksik veya yanlışlarımızı kendisinde ikmâl ve tashihi de bilecektir. Her şey bir yana, son haddiyle mütevazi ve söylenmesi gerekenlerin cesametine ve ehemmiyetine nazaran doğrusu son derece yetersiz bu çalışmamız, bir saniye dahi ertelenemez “sistematik çalışma” lüzûmunu bir nebze uyarıcı olabilmişse, ne mutlu bize.
Furkan Dergisi,Temmuz-Ağustos 2009, s.34





Google
Facebook
Twitter
Myspace
Yahoo
del.icio.us
Blogger
Rain Concert




