22 Mayis 2012 Sali - 12:33:10
Oryantalizm Batağında Batı طباعة إرسال إلى صديق
الأحد, 13 نوفمبر 2011 10:30

 

 

İbrahim Tatlı

 

itatli(x)yenifurkan.com

 

    

 Nasreddin Hoca’ya atfedilen espridir: “Dağ başında bir yalan uydurdum, aşağı indim ben de inandım!” Her zaman doğruyu söyleyen Nasreddin Hoca, esprili dille gene bir hikmet ifade etmektedir. Putunu kendi yapar kendi tapar hesabı, safdillerin kendilerini nasıl kandırdıklarını olanca açıklığıyla ifade eden bu söz, Batının Oryantalizm yoluyla icad ettiği Doğu imajına (özellikle İslâm) nasıl inandığını ve doğmakta olan Doğu’nun inkişafını fark edemeyip nasıl gafil avlandığını basitçe ortaya koyar.

 

Öncelikle Oryantalizm, Batı’nın Aydınlanma Çağı’nda icad ettiği bir araştırma sahasının ve usulünün adıdır. Doğu’yu ve özellikle İslâm toplumlarını anlama ve bu sayede onlarla mücadelede doğru yöntemleri tespit amacıyla inşa edilen Oryantalizm, yerine göre karşı tarafı taklit etme ameliyesine de hizmet eder. O demlerde Batı’da hâkim olan rasyonalizm rüzgârının etkisiyle Oryantalizm, Doğu’yu basitleştirmeye, kategorize etmeye ve bu sayede sağı solu bariz şekilde görülebilecek bir resme veya haritaya dökmeye çalışmıştır. Eski Yunan’la başlayan “Biz ve Onlar”, “Biz ve Barbarlar”, “Biz ve Doğu”, şeklinde kendini tarif ve diğerini dışlama faaliyetinin zirvesidir. Şu var ki, her “kendi”, kendini tarif ederken kendinden olmayanı dışlar, dışlamalıdır da. Bu açıdan mazur hatta makul kabul edilebilecek “biz ve Doğu” tasnifi, esasında kuru akıl ve kaba maddeye dayalı Batı karakterinin derin Doğu ruhuna bir türlü nüfuz edememesi, onu anlayamaması, ondan ürkmesi, onu aşağı görmesi, ondan korunma ve ona hükmetme isteğine duyulan bağımlılığından doğduğu için sakattır. En başından beri kendini üstün gören Batı, Doğu’yu aşağı görmeye alışmıştır. Oryantalizm ise bu bakışı sistemleştirmiş, bir nevi ilimleştirmiştir.

    

1700’lerde Batı’da hâkim olan rasyonalist bakışın her şeyi sınıflandırıp çerçeveleme alışkanlığı, aynı demlerde Batı’nın Doğu’ya ve Doğu’nun zımnında kabul edilebilecek “dünyanın geri kalanı”na yönelik parlak taarruzunun doğurduğu emperyalist siyasete yardım edecek “zihni –mental”  aletlerin de icadını beraberinde getirmiştir. İşte Oryantalizm bu anlamda temel misyonu sırtlanır. Sonraki 2 asırda doğan Tarih, Sosyoloji, Antropoloji ve Etnografya gibi ilim dalları da tamamıyla aynı amaca hizmet etmeleri maksadıyla tesis edilmiştir. Hepsinde esas şudur: “Öteki”ni, yani “Doğu”yu, yani “Düşman”ı tanımak ve anlamak, ona göre savunma ve saldırı yöntemleri geliştirmek, işgal sonrasında kolay yönetmek ve sömürmek! “Bilgi güçtür” esasına dayalı olarak başlatılan bu faaliyetler ve elde edilen başarılar takdiri şayandır ama saf ilim gayretinden ziyade düşmanca tecessüs duygusunun eseridir. Bu sebeble bariz bir “istihbarat ve karşı istihbarat operasyonunun temel direkleri olarak da görülse yeridir (bugün hâlâ büyük üniversitelere bağlı “think-tank” kuruluşlarının aynı amaca hizmet ettiklerine şahidiz, özellikle Amerika bu kuruluşların faaliyetlerine büyük paralar harcar). Avrupa’nın insanlığın ilerlemesinin merkezi - ilerlemenin ne olduğu da ayrı bahis- iddiasını esas alarak Doğu’yu ve dünyanın geri kalanını inceleyen Batılı Tarih, Sosyoloji, vs., Batı’nın üstünlüğünü ve “öteki”lerin geriliğini vurgulamaya çalışır. Böylelikle Batı’nın dünyayı yönetmesinin tabiî olduğu, hatta şart olduğu noktasına varılır. Şübhesiz, aklın hakkını vermede ve aklı kullanmada belki alkışlanacak bir yere sahib olan bu çaba, aynı zamanda aklın haddini aşmasını ve sahibini de saptırmasının örneği olacaktır. Bu hem akıllı hem de akılsız gayretin tohumudur Oryantalizm. Başlangıçta Doğu’yu anlama ihtiyacının ürünü iken, zaman içinde istihbarat ve karşı istihbarat faaliyetine dönüşmüş, bilerek karşı tarafı aldatma ve veriler doğru yorumlanamadığı için de yanlış anlama ve kendini kandırma yanlışına sebeb olmuştur.

 

Oryantalizmin, özündeki basitleştirme ve kategorize etme yaklaşımından dolayı ma’lül olduğunu ifade etmiştik. Avrupa’da kral ve kiliseye karşı teklif edilen ve başarılı olan rasyonalizm ve sekülarizmin üstünlüğü ekseninde ele alınan Doğu, bu yaklaşıma göre “aptal ve pasif”tir, adeta Engizisyon esareti altındaki Avrupalı yığınlarını andırmaktadır. O demlerde Doğu’nun tereddi içinde olmasından dolayı nisbeten tutarlı olan bu görüş, Doğu’ya gıdasını veren İslâm’ı, hiçliği arayan Hintli miskinliğiyle aynı kefeye koyarak daha başta ölümcül hatayı yapmıştır. Çin ve Hint iklimleri hakkında tespitler hemen hemen doğrudur, Ama Doğu’nun lideri olan İslâm hakkındaki aynı bakış, kaba rasyonalizme bağlı basitleştirme, daha doğrusu kolayına kaçma ucuzculuğu yüzünden tamamen yanlıştır. 1000 yıllık tarihi boyunca Müslümanların kurdukları medeniyet ve doğurdukları aksiyonu hiçe sayarak mistik ve metafizik karakterinden dolayı Hintli uyuşukluğuyla İslâm’ı bir tutmak hem göz göre göre hakikati ters yüz etmektir, hem de bakış sahibini yanıltan büyük bir hatadır.

 

Kralı ve kiliseyi yenmeyi başarmış Batılı için mağlub Doğu’yu aşağılamak hem kolay hem de eğlencelidir.  “Fakirlerin kahvelerde tütün ve esrar sardığı, zenginlerin haremlerde alem yaptığı Doğu imajı, Aydınlanma Çağının müstehcen edebiyat düşkünlüğüne de paralellik belirttiği için tutkuyla benimsenir ve kısa zamanda klişe hâline gelir. Hayatı haremde geçen, tek emriyle başların kesildiği korkunç sultan ve ona kul gibi itaat eden korkak ve aptal tebaa; onlara göre Doğu budur. (Bugün hâlâ kimi Batı hayranlarının “biz tebaa değil ulusuz”,  diye haykırmalarını hatırlatırım.) Bir medeniyeti anlama çabasının böyle bir basitliğe kaçması Oryantalizmin birinci cinayetidir. Her ilmi gayretin amacı, meselenin künhüne vakıf olmaktır. Oysa Oryantalizm daha satıhta bile yanılmıştır.

 

Bu yanlış görüşün Doğu’yu anlamada temel hâline gelmesi, Batılı güçlerin istila hareketlerine ideolojik bir anlam da katar. Onlara göre “ileri, üstün ve akıllı Batı, aşağı, aptal ve pasif Doğu’yu işgal etmeli ve eğitip adam etmelidir, geri ve zavallı Doğu, Batılılarca dövüle dövüle terbiye edilmelidir!” Uydurukçaya tercüme edersek “uygarlaştırma misyonu” denilen bu yaklaşım 2 asırdan beri emperyalizmin dilinden düşmemiştir ve bugün “özgürleştirme” adını almıştır. 19. ve 20. asırlar boyunca Batı emperyalizminin en sağlam ideolojik silâhı olan “uygarlaştırma misyonu”  her türlü tedhişi meşrulaştırdı. İşgal edilen bölgelerin insanlarına karşı zulüm ve vahşet uygulamak, onları hizaya sokmak için gerekli ve faydalı görüldü. Şerefi için karşı koymaya devam edenler, düşman kategorisinden çıkarılıp asi ve bozguncu sayıldı. Her devirde var olan savaş hukuku ve adetleri çiğnenerek, karşı tarafa suçlu yaftası yapıştırılıp, adeta Batılıların haklarını gasp etmeye çalışan eşkıya muamelesi edildi. Anglo-Saxonlara karşı savaşan Geronimo’dan İtalyan işgaline karşı çarpışan Ömer Muhtar’a, Vietnamlı direnişçilerden Saddam Hüseyin’e kadar bu hep böyle olmuştur. Batılılar nazarında onlar “uygarlaştıma misyonu” nun gerçekleştirilmesine mani olan yahut özgürleşmek istemeyen geri kafalı ve kötü niyetli kişilerdir, veya Bush’un deyimiyle, Batılıların zenginliğini ve mutluluğunu kıskananlardır!

·

Oryantalizm, emperyalistlere ideolojik bir motivasyon sağladığı gibi karşı tarafı kendi içinde çökertme amacına da hizmet eder. Sürekli zihinlere kazınan “geri ve aşağı Doğu” imajı, Doğu’yu aşağılık kompleksi duymaya mahkûm eder. Bu aşağılanmaya karşı meydan okuyarak ayağa kalkmaya çalışan Doğu, Batı’ya yetişmeye çalışır ama bunu nasıl yapacağını bilemez ve kısa zamanda Batı’yı taklide başlar. Batı da buna destek verir, “bize benzerseniz her şey düzelir” propagandası yapar. Ne hikmetse bu hususta Doğu’ya karşı inanılmaz bir cömertlik sergiler Batı. Çok geçmeden bu cömertliğin sebebi de anlaşılacaktır. Dış yüzden taklit çabasının, peşinden kültür ithalini de getirmesi sonucu taklitçi Doğu toplumları kendi içinde çelişki ve buhrana düşer. Bu sayede Doğu’nun çaresizliği daha da derinleşecektir. Avrupa ülkelerinden gelen öğretmenler gittikleri ülkelerde oranın kültürünü hedef alır ve geriliğin sebebi olarak gösterir. Mesela Osmanlı’yı ele alalım: “Batı’ya yenik düşmenin ve geri kalmanın suçlusu İslâm’dır! Kilisenin hakkından gelip yeniden doğmayı başaran Batı’yı örnek alarak İslâm’ı bir kenara atmadan ilerlemek imkânsızdır!”

 

Avrupa’ya gönderilen öğrencilerin gördükleri manzaranın heybeti karşısında ezilmeleri sağlanır. İçki ve fuhuşla iğfal edilip esir alınır. Böylece Batı kültürünün hem yerli hem de gönüllü bir savunucusu yetiştirilmiş olur. Bu öğrenci geri döndüğünde kendi kültürünün düşmanıdır ve nasıl kullanıldığını anlamaksızın kendi vatanına ihanet eder. Kendi okumuşlarının bile Batı’yı işaret etmesiyle Doğu tamamen çözülmeye ve kendi kimliğini terk ederek batılılaşmaya yelken açar. Yine Osmanlı’yı ele alacak olursak, kabiliyetli ve zeki oldukları için Avrupa’ya gönderilen öğrencilerin çoğu Osmanlı içinde ciddi tahribata sebeb olmuşlar, uzun yıllar süren kargaşaların önderleri ve II. Abdülhamid Han’ın düşüşüne giden sürecin sorumluları olmuşlardır.

 

Doğu ülkelerinde okullar açarak karşı taraftan adam devşirmek de bu faaliyetin ayaklarındandır. 1800’lerin ortalarında İstanbul’da açılan Robert Kolej ve onun devamı olan Boğaziçi Üniversitesi bu misyonun parlak örneklerindendir. Bu okullarda kendi kültürüne karşı soğuk ve kibirli, Batı’ya hayranlıkla bağlı “tip”ler üretilir. Böylece ülkenin zeki ve kabiliyetli çocukları yabancılaştırılarak, onlar eliyle karşı tarafın zihni esir edilmeye çalışılır.

 

Kimi yabancı, güya “Türk dostu”, kimi yerli Türk düşmanları eliyle İslâm’ın sürekli aşağılandığı ve Batı’nın yüceltildiği bu operasyonu ve operasyonun başarısını şu iki örnek çok güzel teşhis eder. Birincisi, Osman Hamdi’nin “Kaplumbağa Terbiyecisi” isimli tablosudur. Sayısız sonradan görmenin evinde kopyaları asılı duran bu tablodaki kaplumbağa Osmanlı’dır. Elinde sopasıyla onu terbiye eden ressamımız kendi şahsında Batı’yı temsil eder. İkincisi, Tek Parti döneminde Dersim’e uygulanan kanlı operasyonun o dönemin basınında “uygarlaştırma misyonu” olarak takdim edilişidir. Doğu’nun bizzat Doğu’lu nazarında işte bu şekilde aşağılanması ve düşmanlaştırılması Oryantalizmin ikinci cinayetidir. Batı emperyalizmi hakkında yapılacak ayrı bir incelemede bunu tekrar ele almaya çalışacağız.

·

Oryantalizmin son cinayeti ise, sürekli karşı tarafa aşılamaya çalıştığı “aptal ve pasif” yalanına inanıp kendini kandırmasıdır. Doğu’da çok meşhur darbı mesellerdendir, “hasmın karınca bile olsa küçümseme!” Ne mutlu ki, Batı bu ölümcül hatayı işlemiştir ve eğer yaptığının farkı vardıysa bile iş işten geçmiştir. 20. Yüzyıl başlarında dünyayı adeta esir alan Batı, kendi gücünden emin, Doğu’yu ve dünyanın geri kalanını koyun sürüsü gibi idare etmeye çalışırken, derinlerde mayalanan Doğu’nun doğuşunu fark edememiştir. Hem Batı’yı taklid edenlerde hem de Batı’ya reaksiyon gösterenlerde ortak çaba Batı karşısında ayakta kalma yahut gerçekten ayağa kalkma iradesinin eseri olduğu halde, Batı bunu sadece Doğu’nun kendisini daha da kötü hâle düşürecek beyhude uğraş olarak algılamış ve bu hareketler içinden orijinal bir şeylerin doğmakta olduğunu sezememiştir. Bunlar içinde İslâm’ın geri gelip meydanı tutacağı ihtimâli, ihtimâl olarak bile çok zayıf görülmüştür. Asıl başkaldırının gerçekleşmesinin ön görülmesi gereken eski Osmanlı topraklarında, dünyanın diğer Batı karşıtı ülkelerine benzer şekilde sol hareketlerin yaygın olması belki de asıl doğuşu maskelemişti. Müslüman ülkelerdeki sol hareketler genel olarak mücadelede başarısızdı ve Batı için neredeyse karikatür seviyesinde ele alınıyordu. Bu hareketlerin sadece reaksiyon belirtmesi, Müslüman halklara karşı tıpkı Batı hayranları gibi aşağılayıcı hatta düşmanca tavır takınarak yabancılığın diğer bir şubesi olmaktan ileri gidememesi, zaten Batı’dan ithal bir ideolojiyle Batı’ya karşı durulamayacağı gerçeğini doğrulayan büyük bir hüsran doğurmuştur. Üstüne Sovyetler Birliği’nin Batı’yı fazla yormadan çöküp gitmesi, Vietnam’da kazanılanları bile silip süpürmüş ve sol hareketleri Doğu için umut olmaktan tamamen çıkararak, Doğu’yu oyalanmaktan kurtarmıştır. Altında iyi niyet de aranabilecek sol hareketlerin sahte kurtuluşçu iddialarının geri çekilmesi, sol hareketler yüzünden perdelenen sahici kurtuluş hareketlerinin daha rahat gözükebilmesine de yardım etmiştir. Doğu’nun ruhu ve önderi İslâm, Kudüs’ün Yahudi esaretine düşürüldüğü 1940lı yıllardan beri hem Batılılara hem de işgalin en ağırını yaşatan Batılılaşmış Doğu’lulara karşı büyük fedakârlıklarla mücadele etmiş ve 80’lere gelindiğinde hem siyasî hem de askerî anlamda önemli mevziler kazanmayı başarmıştır. Filistin ve Afganistan bunun en bariz örnekleridir. Hilafet merkezinde ise hepsini kapsayıcı Büyük Doğu İdeolocyası’nın doğuşu ve büyüyüşü, Doğu’nun bizzat tez olarak kendini kabul ettirmek üzere yeniden doğuşunu müjdeler.

 

Batı’nın 1989’da “Demirperde”nin yıkılmasıyla daha derinden idrak etmesi gereken gerçek, gene o inanılmaz kibri yüzünden gözden kaçmıştır. Fukuyama isimli bir Japon devşirmesi bu kibre dayanarak tarihin sonunun geldiğini iddia ettiğinde, buna uymaya hazır bir dünya bulmayı ummaktadır, ama kader, Batı’nın Sovyetler’le oynadığı horoz dövüşünden galib çıkması sevincini kursağına tıkamak için ağlarını örmektedir. 1990 yılında Saddam Hüseyin’in Amerika’ya meydan okuması karşısında Batı bunu tehdid olarak değil eğlence fırsatı olarak algıladı ve belki de kibirle beraber gaflette de zirveye ulaştı. Hem koca Sovyetler’e galib gelmenin şımarıklığı, hem de Müslümanları ciddiye bile almayan müthiş kibriyle Batı, Afrika’da safariye çıkan avcı psikolojisiyle Irak’a saldırdı. Bu yaptığıyla Doğu’nun ateşini harladığını düşünemeyen Batı, Saddam Hüseyin ‘in her şeye rağmen ayakta kalmayı başarmasıyla, 300 yıldır yenmeye alıştığı Doğu’nun büyük bir hırsla atağa geçmekte olduğunu görecektir. 91 Körfez Savaşı’ndan 11 Eylül 2001’e kadar geçen 10 içinde cephe sürekli büyümüş, kolayca kazanılacağı zannedilen savaş 11 Eylül’le adeta dünya savaşına dönüşmüştür. Artık Doğu’nun, bütün sahteliklerinden arınan ruhuyla geri dönüşüne şahidlik eden Batı için 91’den bugüne geçen 20 yıl, kolayca elde edilecek bir zafer yerine telafisi imkânsız bir kayıp getirmiş ve durum, işler daha da kötüye gitmeden içinden sıyrılmaları gereken bir felaket hâline gelmiştir. Osmanlı’nın 16. Asır ortalarında düştüğü handikaptan farklı değildir bu. Batı’nın “Rönesans”ını kibirli gözlerle izleyen Osmanlı, artık Avrupalı hasımlarını kolayca yenemeyeceğini anladığında iş işten geçmişti. Eğer karşılaştırırsak, o demlerde Avrupa’nın müesses nizamı ve kendi içinde önderliği mevcuttu, oysa Müslümanlar bunlardan da mahrum oldukları hâlde başarılı oldu. Doğu’nun ve dünyanın geri kalanının bu savaşta Müslümanlar etrafında kümelenmeye gitmesi ve İslâm dünyası içinde de, yıkılan hilafete ve hilafet merkezine yönelişin derin bir refleksle kendini göstermesi, bir sonraki adımda Doğu’nun kendi içinde önderliğini de inşa edeceğini ve güçler dengesinde daha da avantajlı hâle geleceğini göstermektedir.

 

Batı’nın yükselen tehlikenin boyutlarını ancak 11 Eylül’den sonra fark ettiğini görüyoruz. Amerika’nın önemli gazetelerinden birinde çıkan bir köşe yazısında 11 Eylül hadisesi üzerine yapılan şu değerlendirme her şeyi özetler: “Artık karşınızda Hollywood filmlerinde görmeye alıştığınız, patlatamadığı bombanın kumandasını dişleyen aptal Arablar yok!” Müslümanları aşağı görmeye alışmış Batı’nın 300 yıllık Doğu algısı işte bu kadar sığdı. Hollywood’un dünyayı kurtaran soytarı kahramanları karşısında dövülmekten başka şansı olmayan Doğu imajına o derece inanmışlardı. Yine kendi ifadeleriyle “İkiz Kulelerde, Bruce Willis’in gelip kendilerini kurtarmalarını boşuna beklediler!” 60’lar ve 70’ler boyunca git gide serpilen İslâmî hareketleri sadece askerî güçleri noktasından değerlendirerek, onların henüz acemi ve amatör hâllerine bakarak zayıf gören ama bu zayıflığı büyümeye doğru giden bir sürecin adımları içinde göremeyip ilerde kuvvete dönüşeceğini kestiremeyen Batı, onları pek ciddiye almadı. Sovyetler’in Afganistan’ı işgali üzerine bu hareketleri tamamıyla Komünizme karşı manipüle etmek istedi. İşgal öncesinde de var olan bu çaba, İslâmî hareketlerin hızını artırmasına da paralel bir seviyededir. Belki de bu sayede 2 düşmanı birden hırpalama amacı güdülmüştür; ama yükselen bir hareketi batan bir dünyaya karşı desteklerken Batı, yükselen tarafa muhteşem bir eğitim fırsatı vermiş ve onun akıl almaz zaferine şahidlik etmek zorunda kalmıştır. Savaşan Müslümanlar Batı’dan istediğini almış ama ona bir şey vermemiştir. Kimi komplo teorisyencileri (teorisyen sıfatını hak etmeyen üflengeçler) tarafından aksi iddia edilir ama Abdullah Azzam’ın Mossad tarafından şehid edilmesi ve onun öğrencisi Osama’nın muazzam servetiyle zevk-ü sefa içinde yaşamak yerine savaşarak ömrünü tüketmesi ve sonunda bu yolda canını feda etmesi aklı ve vicdanı olanlara yeter. Osama’yı yok etmek için düzenlenen operasyona “Geronimo” adı verilmesi de enteresandır. Afganistan ve Irak’ı “özgürleştirmek” için işgal eden Amerika’nın, hasımlarına hangi nazarla baktığının çarpıcı ifadesidir bu. Aynı zamanda 300 yıllık işgale karşı savaşın, bütün savaşçı sembollerini de kapsayacak şekilde doğru merkezde toplanmakta olduğunu gösterir.

 

Batı daha 70’lerde tehlikeyi fark edip tedbir alabilir miydi? Belki. Amansız biz şiddet uygulayarak bunu başarabilirdi. Böyle bir yükselişi ancak karşı tarafı tamamıyla yok etmeye yönelik bir köklü taarruzla durdurabilirlerdi, ama böyle bir kalkışmaya cesaret edecek irade Batı’da mevcut değildi. II. Dünya Savaşı’nda atom bombası kullanmaya kadar her türlü şiddeti kaldırabilecek yürek, hem o savaşın yıkımının uyandırdığı dehşet, hem de o yıkımı unutmak arzusuyla hazcılığa gömülmüş insanların ölecek ve öldürecek cesareti yitirmeleriyle çoktan sekteye uğramıştı.  Vietnam’a karşı yürütülen savaşta karşılaşılan direniş Alman ve Japon direnişine göre çok zayıf olduğu hâlde bu defa Batı başarısız oldu. Savaşın en önemli kurallarından biri şudur: “Savaşta karşı karşıya gelen 2 taraftan hangisi daha çok kan dökmeye hazırsa savaşı o kazanır!” İşgale karşı mücadele eden hatta karşı taarruza geçen Doğu, ölmeye ve öldürmeye daha hazır bir psikoloji içindedir, Batı ise kan dökmeye her zaman aç olduğu hâlde ölümden köpekler gibi korkar olmuştur. Vietnam’dan Filistin’e, Afganistan’dan Irak’a, Batı’nın işgal savaşlarında ortak manzara budur.

 

Sovyetler’in varlığının Batı’nın gözlerini bağladığı iddia edilebilir. İslâm’ı zaten yenilmiş ve esir edilmiş gören Batı için belki de Komünizm daha büyük bir tehlike sayıldı ve asıl tehdid ihmâl edildi. Bence bu iddia doğru sayılmaz. Batı, İslâm’ı küçümsediği için onun geri gelişini algılamakta başarısız oldu. Hem Sovyet rejimi hem de Sovyet taraftarı Asya’lı ve Afrika’lı rejimlerin İslâm’a karşı tavırları, bilakis Komünizmin İslâm düşmanlığında Batı’yla aynı tarafta olduğunu gösterir. Üstelik bu rejimlerin düşmanca tavırları yüzünden Müslümanlar baskı altında kalmış, hatta Batı kampına doğru itilmek istenmiştir. Batı’nın bu durumdan istifade ederek Müslümanları istismar etmeye kalkıştığını görüyoruz. Belli bazı kesimleri de kendi amaçları doğrultusunda manipüle etmeyi başardığını da göz önüne alırsak, Komünizm tehlikesi yüzünden Batı’nın İslâm’ın yükselişini göremediği iddiasının geçersiz olduğu noktasına varabiliriz.

 

“Eğer şöyle olsaydı…” ve “Belki…”lerle tarihe yaklaşılmaz. Doğu’nun önderini hem de önderlik merkeziyle beraber esir eden ve Kudüs’ü Yahudi boyunduruğuna veren Batı, bunun bir karşılığı olacağını kestiremedi. Çünkü kibirleri onlara düşmanlarının ne kadar zavallı olduğunu söyleyip duruyordu. Aydınlanma Çağı adını verdikleri (bence karartma çağı veya karanlık çağ demeli) başarıyla övünen Batılıların o dönemin fikir babalarına borçlu oldukları Oryantalizmin varabildiği nokta budur. Batı kendi uydurduğu yalanla aldanmış ve bataklığa düşmüştür. Çırpınsa da çırpınmasa da akıbeti değişmeyecektir.

 

Furkan Dergisi, Ekim-Kasım 2011, s.41 
 
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -

Kullanıcı Girişi

  • سجل الآن
    *
    *
    *
    *
    *
    (*) Isaretli alanlarin doldurulmasi zorunludur
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 63 زائر و 1 عضو متصل