30 Agustos 2014 Cumartesi - 05:10:42
Yakup Köse'lerin Hakkını Kim Savunacak طباعة إرسال إلى صديق
السبت, 28 مايو 2011 20:45

 

 

 

“No name operations“ ve Çukur Adamlar

 

-Yakup Köseler’in hakkını kim savunacak-

 

Muhsin Er Tuğrul  

 

"Tam da artık bu ülkede bir şeylerin değiştiğine inanmaya başlarken, tam da artık devletin kırık kollar koleksiyonu yapan ihtiyar bir psikopat olmaktan çıktığını düşünüp, esirgeyen, koruyan, adalet tesis eden bir yapıya dönüştüğünü zannettiği günlerde... Hiçbir şeyin değişmediğini anlıyor Yakup, kabûs devam etmekte.

 

İşlediği suçla ismini mumyalaştıranların; marka olmak için patent endüstrisine başvuran katillerin ülkesinde, iki kız babası normal bir vatandaş gibi yaşamak isteyen Yakup'un yakasından bir türlü düşmüyor devlet. Yara sarmaya hiç niyeti yok. Kim çaktıysa omurgasını "Benden sonra Tufan" deyip gitmiş sanki. Böyle bir nizamda 28 Şubat'lar biter mi, operasyonlar diner mi, varın ona da siz karar verin."

 

Böyle demiş Nihal Bengisu Karaca (http://www.haberturk.com/yazarlar/634473-samastland) hanım.

 

Çok güzel de demiş.

 

Dün, yani bir başbakanın ALÇAKÇA BİR MAHKEME İLE ALÇAKLARCA AMA VAKUR BİR ŞEKİLDE ASILARAK KATLEDİLDİĞİ halk düşmanlığının darbe şeklinde ortaya çıktığı 27 Mayıs 1960'ın yıldönümünde, Balyoz Davasının 1 Numarası'nın memleketinde kurulu bir cezaevinde meydana gelen olaylarla alakalı açılmış davalardan birisinin "karar günü"ydü.

 

Olaylar nasıl oldu, niye çıktı, neler yaşandı, NELER GİZLENDİ, bunlar ayrı konu, DEVLET AÇIKLAMADIYSA ve iddianamelere bunları yazmadıysa, YAZDIRMADIYSA emir subayı savcılarına, bizim de açıklamamıza gerek yok.

 

Fakat aslında bu durum bile o iddianamenin YALANLARLA DOLU olduğunun apaçık itirafıdır.

 

Onu kaleme alan savcı denilen hukuk nizamını korumakla mükellef olanlar da aslında HUKUKU KATLEDİCİ olduklarını yazmışlardır o iddianamelerine!

 

Siz, "HAYATA DÖNÜŞ OPERASYONU" denilen ve kod olarak da "Tufan" ismi verilen sosyalist tutuklu ve mahkumlara karşı girişilen KATLETME, YILDIRMA, SİNDİRME OPERASYONUNUN, iddianamelerde anlatıldığı gibi mi olduğunu zannediyorsunuz?

 

Veya, iddianamelerdeki "maddi hatalar"ın mahkemelerde ortaya çıkan "sanık ifadeleri" ile düzeltilmiş olanını da mı kabul hâlindesiniz?

 

Bir cezaevi isyanında bulunmadıysanız, orada yaşananları YAŞAMADIYSANIZ, sadece GÖSTERİLENE İNANANLARDANSINIZDIR, başka bir şey değil. Oysa "Tufan"da yaşananlar, asıl anlatılamayanlarındadır; hem Devletin hem de "sanıkların" anlatmadıklarındadır.

 

Bunu bildiklerinden ve bu durumun Devletin ALÇAKCA TAVRI olduğunu gördüklerinden, mahkeme safahatında "sanıklar" ortaya binbir delili arka arakaya koyarak iddianameyi hallaç pamuğu gibi atarlar!

 

Ama bunun bir faydası olur mu?

 

İşte Nihal hanımım bahsettiği, "Bir de ne görsün Yakup? Özür dilemesi gereken devlet, 12 yıldır Yakup'u gizli gizli yargılıyor olmasın mı? Hem de kolunu kırıp yaraladıkları o günden dolayı" tavrı ortadayken, devlet, hukuk değil de KİNLE HAREKET ETTİĞİNDEN, HAKİMLER DE VATANDAŞIN DEĞİL "TC'NİN HAKİMİ" olduklarından ve elbette meşrebine göre davranacaklarından, "karar" da bellidir; siz istediğiniz kadar "delil, belge, şahid" ortaya koyun, "kanaat hasıl oldu" diyen bir "TC Hakimi"nin iki dudağının arasından çıkacak tek kelime kadar bir kıymeti yoktur bunların!

 

Nihal hanım, Yakup Köse arkadaşımızın "durumunu" tüm çıplaklığı ile ortaya koymuş.

 

Dediği, 14 yaşındaki bir "çocuğu", idamla yargılama öküzlüğünüz neyse de bir de ona hiç haber vermeden 12 senelik ceza isteği yargılamanız "tuz dikti!"

 

Şimdi, "devletlüler", "haber vermeden olur mu canım" demeye başlamışlardır, halbuki, olur hem de bal gibi olur. Bu ülkede neler yaşandı.

 

En basitinden, geçenlerde, ismi meşhur olduğundan örnek veriyoruz, Ahmet Hakan Coşkun, evi, işi, gittiği restoran, cafe, gece klubü vs. herşeyi ortada olan bu gazeteci, Ankara'ya gittiği ve otelde gecelediği bir gün, sabah karakola "davet ediliyor"...

 

Normal bir devletde değil, ancak OLAGANÜSTÜ GÜVENLİK KABUSU yaşayan bir ülkede olabilecek "otel ve motellerde geceleyenlerin kimliklerinin karakola bildirilmesi" gibi KORKAK DEVLET TAVRININ bir uygulaması ile adı "GBT" kontrolünden geçiriliyor ve meğer hakkında bir "arama kararı" olduğu  anlaşılıyor ve "derdest" ediliyor.

 

Gerçi A. Hakan "kibar çocuklardı" diyor ama ortada olan şu: ZORBALIĞI UYGULAYAN KİBAR ÇOCUKLAR!

 

Aynı şey mesela, meydanlarda, sokaklarda, hangi kritere göre olduğu asla belli olmayan ama "kanuni kılıfı her zaman hazır" bir "uygulama" da, sivil veya resmi polislerin sizi yolda giderken durdurup "kimlik" deyip "GBT"nize bakmaları!

 

Neye göre bu yapılıyor?

 

Yeni yetme, cebindeki kimlik ve silahın "keyfini süren" "genç" polisler, yolda yürüyen bir kişinin ("şahsın") kimliğini sorma hakkını nereden buluyorlar? O kadar insanın arasında, mesela düşünün bir Taksim meydanında, insanların size "potansiyel suçlu" gözüyle bakmasına neden olacak bu "yol çevirmeleri"ni kimse "güvenlik" ile açıklayamaz!

 

Oldu olacak herkesin başına bir "polis" dikin, olsun bitsin! Bir film vardı, "üç kahin"in "geleceği görmeleri" ile daha suçların işlenmeden engellenmesini ve insanların işlemedikleri suçlar nedeniyle "uyutulmalarını" anlatan, durum bu aslında şimdi, "şübheli" olarak gördüğü bahanesi ile "yol çevirmesi" yaparak birinin kimliğini istemek! A. Hakan da işte bu GÜVENLİK KRİZİNE denk girmiş devletin uygulamasına muhatab olmuş; dikkat ederseniz, mahkeme bulamıyor ama "karakol" hemen buluyor!

 

Ayrıca, o "arama emri" orada durup dururken kimse yerinden kıpırdamıyor, otelde gecelediğinde tesadüfen hemen "hızlanıyor" herşey!

 

Esas, bu SAKAT durum için İçişleri ve Adalet Bakanları ile bunların "baş"ı olan Bakan'ın birşeyler yapması gerekir!

 

Demek ki, "polis kuvvetlerimiz" önlerine gelen evrakı hemen işleme koymuyor, öteliyor! Tesadüfen de önlerine geldiklerinde "kibar" olarak işlemi gerçekleştiriyorlar! Acı bir durum!

 

Bu tablo, geçenlerde boğaza çakılan polis helikopterinin durumunu da, durumunda da ortaya çıkıyor, çıkarıyor!

 

Polis teşkilâtının koskoca Bilgi İşlem Müdürü olan zat, artık işlemden de kaldırılmış olan bir helikopterle, yanlarında olmaması gereken "siviller" ve hiç olmaması ve her türlü bahane ve maskeyi bir çırpıda silip atan bir "çocuk" (oğlu) ile havalanıyor ve çakılıyor! (Allah annesine sabır versin, çocuk ölüyor.) Merak ettiğimiz, "çakılmadan önce kaç defa şehir turu" yapıldığı ve o müdürün dışında kaç kişinin daha (belki hem de o gün) resmi araçları ÖZEL ARACI gibi kullandıkları?!

 

Nihal hanımın iki cümlesi, "Siz bu satırları okurken Yakup Köse adlı bir vatandaş, açıldığını tam 12 yıl sonra öğrendiği bir davadan dolayı sessiz sedasız, yargılanıyor olacak. Özür dilemesi gereken devlet, 12 yıldır Yakup'u gizli gizli yargılıyor olmasın mı?", işte aslında üzerinde saatler boyunca konuşulabilecek, yüzlerce cild kitaplar yazılabilecek bir durumun  "kapalı"  anlatımı oluyor aslında...

 

Nihal hanımın şu cümlesine ise katılmamıza imkân yok:

 

"- Samast'ı balla börekle besleyen sistem, Yakup Köse'nin idamını istedi. 14 yaşında olduğunu söylemiştim değil mi?"

 

Gazetelerden gördüğümüz kadarıyla Ogün Samast, "gürbüz" bir hale gelmiş, "balla börekle beslemek"den kastı bu ise, birşey diyemeyiz, durum ortada, fena halde kilo almış, göbekli olmuş, dışarıda olsaydı bir deri-bir kemik ve iş-güç peşinde koşmaktan beli bükülecekken, içeride yemek-yatmak/yemek-yatmak/yemek-yatmak'dan dolayı herhal nerdeyse obez bir hale girmiş, bu ayrı; ama bir kere içeriye girmemiş ve bir kere "karavana" almamış birisiyseniz, bu durumu "ballı börekli besleme" olarak algılarsınız.

 

Mustafa Balbay'ın "Zulümhane" isimli kitabında anlattıkları var, cezaevindeki, hem de o kadar göz önünde olan bir davanın "popüler sanığı" olmasına rağmen içerideki şartların rezaletini anlatan kitabı...

 

 Orada anlattıkları "devede kulak"; eğer isminiz cisminiz bilinmeyen biriyseniz, mesela Balbay'a ve diğer tutuklulara "karavana" taşıyan "meydancı"lardan biriyseniz, yaşadığınız AŞAĞILAMA VE REZİLLİK çok daha farklı olacaktır.

 

Doğru dürüst yürümeyi, konuşmayı, oturmayı, kalkmayı bilmeyen (şimdi üniversiteli gardiyanlar var, ama "karakter" öğretimle değişmez) bilmeyen "gardiyan"ın "oraları, buraları, şuraları ben yarattım" havasını aşmanızın, "ser gardiyan" korkusunu geçmenizin imkânı neredeyse yok gibidir! Hasta olduğunuzda bırakın hastaneyi, revire bile iki günde zor gidersiniz!

 

Yiyeceğiniz küfür ve dayak da cabası!

 

Şimdi "cezaevi koşulları"nı bilmiyorsanız, yaşamadıysanız, bazı mahkumların durumunu "ballı börekli besleme" olarak görebilirsiniz; aslında bu "durum", o yapılan KANLI OPERASYONLARLA yeni döneme başlayan cezaevlerinde hiçbir şeyin değişmediğinin bir ifadesidir ancak!

 

"Eski" dönemde, içerde, parası olan ve "gücü" olan yani mafya veya işadamları, yasak olan herşeyi içeriye sokabilme, -ayıptır söylemesi- kadın avukatlarla da "o işi" becerebilme imkânına sahib oluyorlardı, hatta “kadın” bile getirebiliyor veya “kadınlar kısmı”ndan “ziyaretçi” alabiliyordu, "siyasi tutuklular" yani "terör suçluları" ise "kibarca" ama "örgüt gücü" ile...

 

İçerideki mahkumlara sorsanız, mafya mı yoksa "terör suçlıuları" mı diye, size "yavşak" tipli üç-beşi hariç hepsi "siyasi abiler" diyeceklerdir; çünkü "siyasi abiler" sadece kendilerini değil, cezaevi içinde diğer mahkumlara karşı "idarenin zulmünü" de engelleyen bir rol içindeydiler.

 

Şimdi?

 

Alaattin Çakıcı’nın “cezaevi hayatı" ile "siyasilerin" ki bir mi diye bir bakın ve değişenin ne olduğunu anlayın, demek yeter. Şimdi, "idare", KÖPEKSİZ KÖYDE DEĞNEKSİZ DOLAŞMANIN rahatlığı içerisinde, o kadar!

 

Nihal hanımın bir "maddi hatası" da şurada:

 

"- 10 yıl içerde yattı. Bu arada kaldığı Bandırma Cezaevi'nde başından bir de "Hayata Dönüş Operasyonu" geçti."

 

Hayır, Köse'nin 10 yıl yatması değil, "Hayata Dönüş Operasyonu" ile  Bandırma cezaevindeki "İBDA-C tutukluları"na yönelik "NO NAME OPERATION"ı karıştırmasında hata!

 

Evet, Devletin birçok şeyi gizlediği bu “isimsiz operasyon"da, cezaevi delik deşik olmuş, üzerinden üç gün boyunca renkli renkli dumanlar yükselmiş, tutuklulardan biri katledilmiştir, ama bu "no name operation" ve ardından gelen "NOEL BABA OPERASYONU" hikmetinden sual sorulmaz, yapıldığı ve ertesi günlerde onca "aleyhte yazılara-manşetlere" konu olmuşsa da ardından bir suskunluk içine gömülmüş, yargılamalar sessizce yapılmış ve iş oldu bittiye getirilmeye çalışılmıştır.

 

Nihal hanım gibi bir kaç yazar hariç, kimse bahsetmemiştir "NO NAME OPERATION" ile "NOEL BABA OPERASYONU"ndan; niye?

 

Bir iltifat yaparak, Nihal hanımın yaşı müsait olmadığından o günleri bilmediğinden ve bir kaç haftadır Yakup Köse'nin bazı gazetelerde konu edilmesine uyarak ve ismini de, o günlerde cezaevlerinde sadece sosyalistlere operasyon yapılmış olduğundan "olsa olsa budur" diyerek "hayata dönüş operasyonu" ile "no name operation"ı karıştırmadıysa eğer diyelim, Bandırma ve Metris cezaevlerine yönelik KATLİAM SALDIRILARININ ÇOK BAKİR OLDUĞUNU ve oradan hem hukuksuzluk, hem demokrasi, hem darbe hem adama göre muamele vs. konularda yüzlerce makale ve onlarca kitab çıkacak "malzeme" olduğunu hatırlatalım.

 

Yakup Köse'nin kolunun kırıldığı "no name operation" esnasında kaç kişinin bağırsakları dışarıya çıkmıştı, kaç kişinin daha kolu kırılmıştı, kim katledilmişti ve suçlar nasıl kimlerin üzerine yıkılmıştı?

 

"Noel Baba Operasyonu"nda da bundan farklısı yok ve hatta daha şiddetlisi var aslında...

 

"Devletin itibarı kurtarıldı" diye alenen Adalet Bakanı H. Sami Türk tarafından "kutsanan" operasyonda, artık herkesin gördüğü, hatırladığı, Salih Mirzabeyoğlu'nun asker grubu içerisinde, üzeri kirlenmiş, yüzü yaralanmış, saçları ve sakalları kesilmiş olarak götürüldüğü sahne, orada neler yaşandığı ve ardından nelerin yaşandığının da beyanıdır.

 

Şimdi utanmazca televizyona çıkıp demokrat havaları basan Fatih Çekirge denilen Çetin Doğan'ın BAŞ ADAMI, o gün gazetesine, "YOLUNMUŞ TAVUĞA DÖNDÜ" manşetini atmışdı!

 

Operasyondan sonraki –bahsettiğimiz- resmi ile önceki resmini yanyana koyup "aradaki farkları bulun" dercesine ve operasyonu "mizah" içinde "tasdikleyici" olarak, "kafasını kapıya çarptı, kafası yarıldı, ardından duvara çarptı, kaşı yarıldı, yere düşerken sürttü, yanağı çizildi" deme ALÇAKLIĞINI yapmıştı, alçak alçaklığını yapacak o ayrı ama "aradaki farka" dikkat çekiyoruz sadece:

 

Sosyalistlere yapılan "Hayata Dönüş Operasyonu" için onca makale, yazı yazan "media", candaşı ve yandaşı olarak, bundan Ergenekon-Emasya ilişkisini çıkartanlar, niye onlardan hemen önce ve neler yapacaklarının da habercisi olan "NO NAME OPERATION" ve "NOEL BABA OPERASYONU" hakkında tek bir satır yazı yazmamış, onlarca sene hapis cezaları istenen davalardan bahsetmemiştir?

 

(Devletin “itibarı”nı kurtaracak kadar önemli olan “Noel Baba Operasyonu, sosyalistlere yapılan saldırının ismi ile de bunu ortaya koyuyor: “Hayata Dönüş!” Önce “itibarını” kurtardı, ardından da “hayata döndü”!)

 

"İslâmcılar" olduğu için mi?

 

Nihal hanımın "bu zihniyeti" de işleyeceğinden, "adama göre muamele" tavrı tutunanların sözlerinin bir kıymeti olmayacağını anlatacağından eminiz.

 

Yakup Köse, kendisini 14 yaşında içeri tıkan ve idamla yargılayanlardan şikâyetçi olmasa, bunu Akit Gazetesi duyurmasa, insan merak ediyor, dünkü mahkemedeki gazeteci fazlalığı, ilgisi olacak mıydı? "İslâmcı terör örgütünün isyan davası" diye belki iki satırlık bir haberle geçiştirilecekdi.

 

Ama o "teröristlerin" içinde kaç tane Yakup Köse olduğunu bilmiyorlar!

 

KONTROL ETSİNLER, 28 ŞUBAT 1997 TARİHİNDE, O ÜNLÜ 28 ŞUBAT MGK TOPLANTISININ OLDUĞU GÜN, ŞİMDİ KENDİNE KORUMA BULMAYA ÇALIŞAN DÖNEMİN KARA KUVVETLERİ KOMUTANI HÜSEYİN KIVRIKOĞLU, SABAH KAÇTA İSTANBUL DGM BİNASINA GELMİŞ, KAÇTA ORAYI TERKETMIŞ, O GÜN HANGİ "KARAR DURUŞMALARI" VARDI, KAÇINDA "İDAM VE MÜEBBED CEZALARI" YAĞMUR GİBİ YAĞDIRILDI VE BUNLARDAN KAÇ TANESİ "YAKUP KÖSE" GİBİYDİ?

 

Araştırsınlar, o "Yakup Köseler"in iddianamelerinde polis fezlekesi ve işkence yapıldığı "raporlarla" sabit "samimi ifadeler" dışında bir tek delil var mıydı "idam ve müebbed cezaları" verilmesine mesnet olacak?

 

İsterse Nihal hanıma (telefonlarımız bellidir) bu konularda yardım etmeye de hazırız!

 

Anlaşılması gereken bir konudur: 28 ŞUBAT SÜRECİNDE ÖZELLİKLE "İSLÂMCILARA" VERİLEN BÜTÜN CEZALAR ŞAİBE ALTINDADIR!

 

"Esirgeyen, koruyan, adalet tesis eden bir yapıya dönüştüğünü" zannedilen Devlet'in, tam da bugünlerde, en azından 14 yaşında bir çocuğu idamla yargılama cüretini gösteren hakim ve savcıları SORUŞTURMA ALTINA ALMASI gerekir; o idamları, müebbedleri veren hakimler ve savcılar, şimdi tek tek, o gün emir aldıkları general ve albayların Ergenekon davasında resmi avukatlıklarını yapıyorlar!

 

Bu bile "ihsas-ı rey" değil midir?

 

Bu bile o mahkemelerin yeniden görülmesini gerektirecek durum değil midir?

 

Salih Mirzabeyoğlu'na, "gerekçeli karar"da, "tek bir eylem emri verdiği, eylemlere katıldığı ve örgüt üyeleri ile görüşmeleri kanıtlanamamış olmasına rağmen, kanaat hasıl oldu" diyerek İDAM CEZASI veren ÇUKUR ADAM M. ÇETİNBAŞ, bugün "Kürtler’in hepsini öldürmek gerekir" diyenleri, "Kürtler’in öldürülmesini istemek suç değildir, düşünce açıklamakdır" diyerek Ergenekon davasında avukatlık yapıyor!

 

Savunmasını yaptığı Alemdaroğlu, toprağı bol olsun İlhan Selçuk vs. tiplerin aralarındaki ilişkileri, yaptıkları görüşme ve telefon konuşmalarını "düşünce kanaat açıklama özgürlüğü" olarak adlandırıyor, ama aralarında telefonla, halka açık toplantılarla da olsa bir "irtibat" olduğunu da bu şekilde kabul ediyor, o zaman bu ÇUKUR ADAMA sormak lâzım, idam cezası verdiğin, "örgüt lideri" yaptığın Mirzabeyoğlu'nun, "koruması" olarak aynı davada yargılanan (22 yıl ceza aldı) Saadeddin Ustaosmanoğlu ile kaç tane telefon görüşmesi yapmış, kaç defa karşılıklı görüşmüşler, polisin "fiziki takibinde" kaç adet fotoğrafları bulunmuş?

 

Veremez!

 

Veremez çünkü ÇUKUR!

 

Alçak bile değil çukur!

 

Verse, söyleyeceği şudur: Hiçbir şey yok!

 

Evet, ne sorgularında ne mahkeme ifadelerinde ne polis fezlekesinde, Mirzabeyoğlu ile Ustaosmanoğlu'nun "fikri irtibat" dışında fiziki irtibat içinde olduğunu gösteren tek bir delil bile yok!

 

Ama biri "örgüt lideri" diğeri de "koruması" olarak yargılanıp, idam ve 22 yıl hapis cezası alıyorlar!

 

İşte, "kaç tane Yakup Köse var" derken kastettiğimizin bir tarafı da bu!

 

Yakup Köse, 14 yaşında olduğundan "ilgi çekti"; Mirzabeyoğlu'nun suçu "yaşı" mı?

 

Bu ülkede adalet, hukuk, Yakup Köseler’in hakkı savunulunca, Mirzabeyoğlu “pardon!” denilerek de olsa serbest bırakılıncaya kadar sadece hayalde, sanal olarak varolacaktır!

 

Adalet, hukuk laflarını çokça edenlerinde “turnusol kağıdı” olmaya devam edeceklerdir!

 

 

 
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -

Kullanıcı Girişi

  • سجل الآن
    *
    *
    *
    *
    *
    (*) Isaretli alanlarin doldurulmasi zorunludur
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 52 زائر متصل

    Site İçi Arama