|

-“ferd”in savunulası “hakikati”ne bak!-
Münir Oyunbozan Ahmet Hakan Çoşkun biraderimiz bugün bir yazı yazmış mı yoksa “kendince vurgulamalar” yani ehem verdiklerini alt alta mı yazmış desek, her neyse ne dersek diyelim, ismi bu yazı türünün ne olursa olsun köşesinde, 28 Ocak ’12, yer verdiği bir “yazı” var neticede. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19789404.asp Bu yazısının bir yerinde “Herkesin mazlumu kendine” başlığı altında da “vurguyu” patlatıvermiş. Aslında yazdıklarında bazı tezadları ortaya koymuş Ahmet Hakan. Taraf tutmamış. Şunu yapıyorsun da bunu niye yapmıyorsun demiş midir, zannetmiyorum, öyle bir anlam çıksa da. İkisini de “yapın” demeye getiriyor herhalde; görüldüğü gibi “hüsn-ü zannımız” baki... Fakat aslında nüansları atlayıveriyor mu acaba, yoksa bize mi öyle geliyor… Mesela… “Bir kesimimiz... Pankart açtılar diye örgüt üyesi yapılan, protesto gösterisi yaptılar diye hayatları karartılan gençlere odaklanıyoruz. Bir kesimimiz ise... Kayseri’de bir maçta İsrail takımını “Kahrolsun İsrail” sloganıyla protesto ettiler diye tutuklanan gençlere odaklanıyoruz.” Normal olarak Anayasa tarafından “güvence” altında olan “protesto haklarını” kullanan iki grubun eylemine karşı, yanlı davranışlar sergilendiği, herkesin adamına göre muamele çektiğini söylüyor. O Anayasada neler neler yazıyor, lakin orada yazılanlar “kanunlar”, “yürütmelikler”, “genelgeler” sayesinde “AMA… FAKAT…” cümleleri ile “hak”kı bile “suç” ilan ediveriyor, “Anayasal teminat” lafı çok su götürür bir nesne yani… Bunu da biliyordur biraderimiz. Mesela… 2007 senesinde, Kasım ayında, İstanbul’da, “sabahın körü”nde bazı evlere “baskın” yapılıp arkadaşlarımız “Vatan”a götürülmüştü. Yarısı o gün ve ertesi gün Savcılıkdan işleri bittiği için çıkmışken şu yazılarını yazdığı gazetede olmak üzere bazı basın organlarında, “… Eylem hazırlığındaki İbda-C’liler yakalandı” haberi çıkmıştı. Ne eylemi? Oysa durum o kadar farklıydı ki… Ellerinde savcılığın “kararları” ile “sabahın körü”nde evlerinden alınan gönüldaşların “suçları”, hani bir defa kendisinin de Ankara’da otelden geceyarısı alınmasını gerektiren uygulama, mahkemece ifade vermeleri için haklarında gıyabi tutuklama kararı çıkarılması, bir kaçının da Yargıtayca cezalarının kesinleşmesi nedeniyle “infaz” işleri… Nerede “eylem hazırlığındaki örgüt”? Ey Ahmet Hakan bunu niye görmüyorsun, demiyoruz, gören görüyor zaten gerisi önemli değil ama hazır başlamışken devam edelim ve Ahmet Hakan da “teyakkuz”da olsun, aynısından bir “eylem hazırlığında” haberi yine yapılabilir şu günlerde. 26 Ocak’da, aslında kendisi başlı başına suç olmakla birlikte bu hususu kanun uygulayıcıları tarafından kaale alınmayan Noel Baba Operasyonu davasından ötürü 35 gönüldaşımıza Yargıtayın “onaması” işle üç sene altı ay hapis cezası verildi. Fakat daha önceki davalardan “yatarları” olduğundan bir “mahsublaşma” olacağından bu cezayı alan arkadaşların bir kaçı hariç kimi zaten bu mahsublaşmanın o mahkeme bu mahkeme aranıp bilgilerin savcılığa gelmesi miktarınca tutuklu kalacak ve belki de cezaevine girmeden –üstelik “alacakları” da olarak- serbest kalacakdır. Çok azının ise birkaç aylık bir cezaevi hayatı olacak. 2007’deki hikâye ortada olduğundan, şimdi de Vatan’daki “terör masası” ve “özel harekatçılar”, ellerinde koca koca silahlarla “ev baskınları”nı “sabahın körü”nde yapıp, bu ceza almış arkadaşlarımızı toplayacaklardır. Ve gazetelerde yine, şu meşhur “Ergenekon bağlantısı” hastalığı nedeniyle işgüzarlık yapıp “eylem hazırlığındaki …” haberleri çıkartılabilir. Ahmet Hakan’a ve basına ve en önemlisi ilgili Savcılığa, Adalet Bakanlığına ve Başbakan’a buradan duyuruyoruz ki, eğer böyle bir “haber” çıkarsa, bilin ki o haberi kim yazdırdı ve yayınladıysa DEVLET DÜŞMANIDIR! Anayasa düşmanıdır! İnsan düşmanıdır! Yani “anayasal teminat” lafı, sadece laf… A. Hakan’ın bahsettiği iki grub “genç” için de durum aslında birazcık böyle… Protesto haklarını dile getirmişler, normaldir bu ama bundan sonra iş, a-normal olmuştur. Fakat Kayseri’de, “Kahrolsun İsrail” diye slogan atanların durumlarının, “Kahrolsun AKP” diye slogan atanlardan FARKLI olduğunu namazlı-niyazlı ana-babası hakkı için kabul edecektir kendisi de biraderimizin. Bir kere, Kayseri, Mavi Marmara’da şehid edilen Furkan’ın memleketi, yani bir “semboliklik” mevcut; ikincisi, “otorite-severlik” her tarafa sızmış ve hatta “yeni ittifaklar” ortaya çıkmış, şu meşhur İngiliz komedisi “Yes Minister”daki gibi, “Minister” ne derse desin alttakilerin, “müsteşarların” onun tam tersini hem de o istedi kılıfıyla yaptırması gibi “durumlar” ve hatta alanen tehditler gırla gitmeye başlamış, “yumurta atma” ile fevkalade önemli bir sloganı atmayı “kamplaşma” olarak görmek aslında pek de iyi bir şekilde gündemi “okumamak” olacaktır herhalde… Dikkat ediyorsanız bu günlerde bir de “Nefret SUÇU Yasası” diye bir şeyi ortaya çıkarmaya çalışıyorlar; internetde pişirilen, belli bazı vakıflarca piyasaya sürülen bu “yasa taslağı” çalışmaları neticelenirse, aslında “Kahrolsun İsrail” demeyi de suç sayacaktır ve ama “Kahrolsun AKP (veya CHP-MHP)” demeyi değil! Aradaki fark dikkat çekici değil mi? Almanya’nın bu yasa serüveni ile ne hallerle sokulduğunu, savaşdan sonra bütün Almanlar’ın “ben bir NAZİ katiliyim” havasına sokulduğu, kendisinden nefret eder hale getirildiği malum; şimdi bu yasa çalışması ile de, -“Hepimiz Hrant’ız” apayrı- “Hepimiz Ermeniyiz” ve “kahrolsun İsrail” sloganlarını düşünün, neyin hesabı yapıldığı ortada değil mi? “Nefret suçu” diye uydurulan “şey”, insani davranışa da aykırı esasında… Birini sevebildiğiniz gibi nefret de edebilirsiniz; nasıl her sevdiğinizle –mesela!- evlenmeyecek yani bir “act” içine girmeyecekseniz her nefret ettiğinizi de –mesela!- katletmeyeceksinizdir; fikir başka, bunun fiile geçmesi başkadır. Ama Kayseri özelinde düşünürsek, gençler hakkında açılan dava bir kere “anayasal teminat” lafının laf olduğunu bal gibi ortada koymakla beraber, bunun fiil değil de fikir olduğunu da reddetmek demek, değil midir bilader?… Fikir ve fiil farklılığına da temas etmek gerek. Aslında fikir oluştukdan sonra fiile geçmiyorsa zaten o bir fikir değildir belki hevesdir ancak; fakat bizim burada “fiil” dememizden kastımız, TCK sınırlarına giren ve “cebir ve şiddet”dir ki bu da bir fiil olmakla birlikte illa hep böyle olacak diye, “Kahrolsun İsrail” dedikten sonra “kahretmek için”, o da bir devlet olduğuna göre, ona göre bir fiilliyata geçmeyi İLLA GEREKLİ KILMAZ. Ama ne garibtir ki, önce dava açılıp ardından beraat kararı verilmesi ile İsrail’in “kahrolması” demek serbest hâle getirildi. Şer’den hayr böyle bir şey olsa gerek. Yani aslında, hiç bir şey göründüğü gibi olmayabilir ki, Ahmet Hakan, varlığı itibariyle bunun böyle olduğunu çok iyi bilme mevkiinde olmalı, kanaatimizce. Bunu göstermesi gerekirken göstermemesi ve “vurgu” ile uğraşması ise garib. Bakın mesela ne demiş: “-BİR kesimimiz... İBDA-C lideri Salih Mirzabeyoğlu’na yapılan haksızlıklara, işkencelere, zulümlere odaklanıyoruz. Bir kesimimiz ise... Ahmet Şık’a, Nedim Şener’e, Soner Yalçın’a, Mustafa Balbay’a yapılan haksızlıklara, zulümlere odaklanıyoruz.” (1) Burada bir şeyi “tane tane anlatalım” ki bir daha o yanlışlığa düşülmesin. Neymiş, “İBDA-C lideri Salih Mirzabeyoğlu”; oysa bunu ne Mirzabeyoğlu ne İbda bağlıları mesela ben ve garibtir ama onu yargılayıp idamla cezalandıran mahkeme kabul etmekte; mahkemenin yaptığı şey sadece, “eh ortada bu isimle örgüt olduğuna göre, bu adam da o isimle kitab yazdığına göre, lider de olsa olsa budur” demek, yani kesinlik yok, “olsa olsa” var sadece! A.Hakan biraderimiz acımasızlığı çok daha açık ve seçik olarak anlasın diye vurgulayalım, dile kolay, “olsa olsa” diyerek asılacakdı neredeyse Mirzabeyoğlu! Ama diyelim ki ortada bir “İbda-c” var, mahkeme de “lideri” olarak Mirzabeyoğlu’nu işaretlemiş, zaten kendisi de ve bağlıları olarak bizler de ne diyoruz “İBDA KURUCUSU”, o zaman ona bir sormak lâzım değil mi, “nedir bu “kurdum” dediğiniz şey” diye… Doğal olan bu! Koskoca mahkemede bu sorulmadı ama! Lakin o sorulmasa da cevabladı, açıkladı, “İbda benim; “C” ise benden gayri” dedi. Ve ekledi, “C”, “kendinden zuhur”; bu ise, “ibda-c” değil, “ibda-c/ Falan… İbda-c/Filan” demek yani, “ibda-c” demek değil! “../Falan; …/Filan” olmadan tek bir “İbda-c” yok, demek! “C”nin varolması demek, İbda’dan “kendinden zuhur”la ANLAŞILAN demektir ki, misâl olsun milyarlarca insan varsa milyarlarca “anlama” vardır, bunun hesabı ise TEK KİŞİ üzerine kesilmez. Tek kişi üzerine kesmek demek, şimdiki “Marksist” örgütlerden ötürü, Marks’a da ceza vermek demek! Tane tane anlatmayı keselim şimdi. Ahmet Hakan biraderimiz, “İBDA-C lideri Salih Mirzabeyoğlu’na yapılan haksızlıklara, işkencelere, zulümlere odaklanıyoruz” diyerek, görüldüğü üzere Mirzabeyoğlu’na yönelik “haksızlıklar, işkenceler, zulümler” olduğunu kabul ediyor. Ne kadar güzel. “Bir kesimimiz” diyerek vurguyu da yapıyor ama. Çünkü, “Kim olursa olsun mazlumdan yana” sloganına bu sığmaz diyor, ona yapılana karşı çıkıyorsan, SAMİMİ olmak için ötekine de sahib çıkacaksın diyor. Eyvallah tabiî; o dediğini kim yapıyorsa hoş değildir elbette ama biz pek üzerimize alınmıyoruz. A. Hakan biraderimizin Mirzabeyoğlu davasını ve şimdi cezaevinde kendisine yönelik yapılanları karşılaştırdıkları kişiler hakkında ise “hele orda bi dur!” demek gerekir herhalde! Biraderimiz de takdir edecektir, Mirzabeyoğlu’nun durumu ile Şener ve Şık’ın durumu APAYRIDIR. Apayrılık hem “hukuki” durum açısından hem de “odaklanma” bakımından… Şimdi bu satırları eğer okursa Hakan biraderimiz, “işte benim dediğim nokta da bu, “apayrı” olduğunu bir kenara bırak, haksızlık var mı yok mu ona bak, ama bakmıyorsun ve “adamını kolluyorsun”, işte dediğimi de haklı çıkarıyorsun” peşin gülüşüyle vechesini kaplayabilir lâkin yanılır; mâlumdur ki “son gülen iyi güler”. (2) Şu “haksızlık” meselesi… Gerek Şener gerek Şık, kendileri de kabul edecektir ki tehlikeli sularda dolaşıyorlardı. Bu şu demek: Zaten “haksızlık” üzerinde iş yapıyorlardı! Mesela üzerinde gürültü koparılan Şık’ın kitabı… O kitabdaki belgeler, 1. Ergenekon İddianamesinin delil klasörlerinde, Ergün Poyraz’dan “ele geçirilenler” diye kaydedilmiş, neredeyse herkesin evinde olan belgeler. Ama tek bir farkla: Oradaki belgeler içinde “aleyhte” olan belgeler de mevcutdur fakat Şık bunları kitabına almamış, tek taraflı bir “yayın” yapmış. Bu da şu demek: Diyelim ki belli bir makama gelmişsiniz, o makamda bulunurken altınızda bulunan sizin gibi iki üç kişiye bir “araştırma raporu” hazırlayın emrini veriyorsunuz, bu raporun bir kıymet-i harbiyesi yok, sadece “araştırma” ve üstelik sizin bakışınızı yansıtıyor, hatta “üst”te gönderiyorsunuz, “üst”te “değerlendirme” yapın diyor kendisine bağlı kurumlara, yapıyorlar, farklı neticelere varıyorlar, hatta “araştırma raporu”ndaki “garazkârlıkları” da gösteriyorlar. Sonra günün birinde o “araştırma raporu” ortaya çıkıyor, “basına sızdırılıyor” diyelim ki bunun nasıl ve kimler eliyle sızdırıldığını da Hakan biraderim siz daha iyi bilirsiniz hatta Şener’e bile sorabilirsiniz mesela değil mi, basında bir yaygara, “vay işte falancalar şöyle böyle!” Ama ortada iki kıytırığın hazırladığı, devletin kaale almadığı ve almayacağı “kağıt parçası”ndan başka bir şey yok! Tehlikeli sulardan kastım işte bu. Onlar “tarafını” seçmiş ve “mevzilenmişler”; eh yani “karşı cebhe”de “saldırmış” ve atmış içeri; fırsat vermeyeceksin yani ve aslında “savaşda mızıkçılık olmaz!” Aslında biraderim biliyor musun “haksızlık” diye sahiblenilecekse eğer şu Ergenenkon davalarında birileri, şaka gibi olacak ama, “İmam Hüseyin ve solist arkadaşları” yani şu Kuvayı Milliye Derneği başkanı ve iki üç çalışanı (emekli Albay hariç) onları sahiblenmek lâzım. Adamlar “geyiklerinin” kurbanı, başka hiçbir şey değil! Ama Şık ve Şener’e “haksızlık” edebiyatı, SON TAHLİLDE biraz fazlasıyla abartı olsa gerek. Hayrullah Mahmud’un, Şener’in “kitabları” hakkındaki iddialarını biliyorsunuzdur biraderim Hakan, özellikle “Korku İmparatorluğu” hakkındakini, onun için biraz düşünmek gerekiyor. Gerek Şener gerek Şık, mevcud kamplaşma içerisinde taraflardan birisinin yanında “saf tuttukları”ndan “at içeri çıkmak için uğraşsın” uygulamasına tabi tutuldular, bunu kabul etmek gerekiyor; ama kabul edilmesi gereken bir şey de, PEK DE MASUM OLMADIKLARI… Ama ya Mirzabeyoğlu? Biraderim Hakan, ona idam cezası veren hâkim bile “işaretli dosyalar gelir ona göre karar verirdik, onun davasında hata yapmış olabiliriz” diyorsa orada bir dur demek gerek değil midir? Talep edersen –bir email’e bakar- sana Mirzabeyoğlu dava dosyasını da göndeririz, ama ona bile gerek yok, “gerekçeli kararı” okusan bile anlarsın, aleyhte tek bir ifade, şahid ve delil olmadan “örgüt lideri” ilan edilmiştir Mirzabeyoğlu! [Garibtir ki “leyhte” de yok! Niye? Çünkü mahkeme, avukatların bu yöndeki talebleri yani şahid dinlenmesi talebleri reddedilmiştir! İşte böyle bir dosya ve davadır Mirzabeyoğlu davası!] Üstelik daha fecisi, 146’dan idam verildi ki mâlum bu madde “cebir ve şiddet” demek; oysa “gerekçeli karar”da dahi “eylem emri vermediği ve yapmadığı” açıkça yazılmıştır, o halde “anayasayı cebir ve şiddet kullanarak değiştirme” nasıl oluyor? “Düzenin değişmesini isterim” diye savunmalarında da söylemiştir ama bu “düşünce açıklama”dır, ortada da bir “cebir ve şiddet” yoktur, üstelik Emniyet’’in, MİT’in ve Askeriye’nin de bu yönde raporları varken, 146’dan idam nasıl verilebilir? İşin ve lafın kısasını söyleyeyim sana A. Hakan biraderim, tüm dava, “polis fezlekesi” üzerinde yürümüştür, polisin daha önceden yakalanmış İbda bağlılarının “emniyet ifadeleri” kaale alınmıştır ki, hepsi hakkında “işkence raporları” vardır, avukatların “emniyet ifadeleri hukuken geçerli değildir, mahkemedeki ifadelerini kaale alın” demeleri kaale alınmamış ve “üzerinden kan damlayan ifadeler” ile Mirzabeyoğlu idama çarptırılmıştır. Sanırım anlaşılmıştır “hukuki apayrılık” … Gelelim “odaklanmada apayrılık” noktasına… A. Hakan biraderim, bu iki arkadaşın, hatta Balbay’ın tutuklanmaları bile canlı yayınla ve onlarca kişinin protestoları arasında gerçekleşti; imza kampanyaları açıldı, yürüyüşler falan yapıldı, işte hâlâ, “Soner, Doğan, Barışlar falan neyse de Şener ve Şık apayrı, onlar serbest bırakılmalı” diye yayınlar yapılıp durulmuyor mu? [Okuma Parçası: “Balbay’ın “Zulüm”hanesi”: www.furkandergisi.com/index.php/tr/furkan-yazarlari/muhsin-er-tugrul/1168-balbayin-qzulumhaneqsi ] Buyurun bianet, t24 gibi “sol liberal” yayınlara bakın, haber çıkmayan gün neredeyse yok haklarında… Hepsi de yukarıdaki minvalde, “Soner, Doğan, Barışlar falan neyse de Şener ve Şık apayrı” faslında… (Bunlar da mesela Balbay’ı takmazlar; hatta t24, Balbay’ın “günlükleri”ni ilk yayınlayan websitesi!) Gelelim Mirzabeyoğlu’na… Bu bianet veya t24 veyahut sol liberallerin hangi websitesinde, gazetesinde, şu son bir senedir bin türlü “itiraflar” ortaya çıkan Mirzabeyoğlu davası hakkında bir habercik çıktı, hele bir gösteriversene? Hadi onları bırakalım kendi cehennemlerinde Santre’ın dediği gibi, biraderim A. Hakan, sen ne yazdın? Yaşlılık unutmuş olabilirim, ama hatırlamıyorum, sadece bu “vurgulama” yazınız dışında bir şey görmedim; yaşlılıkdan görmemişsin işte bu, diyebileceğin bir yazın varsa seve seve burada yayınlarız. Allah aşkına biraderim, şu bir senedir Vakit, Yeni Şafak, Milli Gazete, Milat, bazı yazarlar Mirzabeyoğlu ile alakalı yazılar yazıyorlar, haber yayınlıyorlarsa, lütfen yani, bunu alıp da “vurgulamalar kurbanı” etmeyiniz! 12 senedir bir adam SESSİZLİĞE KURBAN EDİLDİ YA HU! 12 sene! Bırak yahu, şimdi şimdi bir şeyler yazılmaya başlanmış, ses çıkarma! Hele “vurgulamalar kurbanı” hiç yapma! 12 sene diyorum sana birader 12 sene, 12 sene kimsenin umurunda olmamış bir adam ve davasını, arkasında afedersin ama “cazgırlık”da üstlerine olmayan bir kitlece desteklenen ve aslında “kendi düşen ağlamaz!” olarak da görülmesi gereken Şener ve Şık ile asla ve asla karşılaştırma, “vurgulama” yapma! Tamam onlarla Salomonje’larda şurada burada çay-kahve içip cigara içmişliğiniz ahbablığınız, belli bir yakınlığınız olabilir, onun için “taraflı bir duygusallıkla” da davranabilirsiniz, bunu ne kadar yanlış olsa da anlarım, ama, bizim, Mirzabeyoğlu’nun “suçu!”, seninle oturup çay-kahve içme bahanemizin olmaması mı yahu?! Bir telefona, bir emaile, bir “twit”e bakar bu yahu! Starbucks’ın tüm kahveleri sana kurban olsun birader! Anlatmaya çalıştığım şu biraderim Hakan, Mirzabeyoğlu davası, ne Ergenekon davalarına, ne “cemaat” mevzusuna, ne Şener-Şık konusuna benzer. O, FİKİRLERİNİN KURBANI EDİLMEK İSTENMİŞ BİRİSİDİR! O’na sahib çıkmak, aslında “düşünce özgürlüğü”ne sahib çıkmak demektir. O’na sahip çıkmak, fikirlerinden dolayı mahkum edilenlere sahip çıkmak demektir. O’na sahib çıkmak TARİH MUHASEBESİ YAPMANIN ilk adımlarını atmak demektir! O, ne “cemaat”dendi ne Ergenekon’dan ne AKP’den ne şundan ne bundan; sadece ve sadece “KENDİ”, bu anlamda da O’na sahib çıkmak “Devlet Erk”ine karşı “FERD”e sahib çıkmak demek… Aslında ne var biliyor musun A. Hakan biraderim, belki de “bunlar” olduğundan dolayı Mirzabeyoğlu, şu son yıllardaki İT DALAŞI içinde KİMSE TARAFINDAN SAHİBLENİLMEDİ; ama artık “işler değişiyor” ve “Devlet Erk”ine karşı tek bir “FERD”in savunulası “HAKİKATİ” vijdan sahibleri tarafından dile getirilmeye başlanıyor! Bunu “vurgulamalara kurban” etme! Bu “vurgu”ya gelmez, gelemez! Bu, “sıradanlaştırma”dır… Espiri ile bitirelim, “çay-kahve kurbanı” etme bunu biraderim A. Hakan! “Vurgu” yapma; “haber” yap ve Mirzabeyoğlu davasında seyreyle memleketi! Münir Oyunbozan / 29 Ocak ’12 Notlar: Facebook adresimiz: http://www.facebook.com/furkandergisi Email adresimiz:
هذا البريد الإلكتروني محمي من المتطفلين و spambots, تحتاج إلى تفعيل جافا سكريبت لتتمكن من مشاهدته
Twitter adresimiz: http://www.twitter.com/furkandergisi 1) Mazlum-Der hakkında ilgisiz bir yazı olmakla birlikte, ona vurgu yapmak, biraderimizin bir “duyumu”munu mu ifade ediyor? Elbet bilmiyoruz. Ama Mazlum-Der’in “mazlumlardan mazlum beğenme” gibi bir durumu olmadığına ilk başta kendisi şahid olsa gerek. Hatta biraz ileri giderek söylemek gerekirse, şu 28 Şubat devri ve sonrasında, Mazlum-Der’i “işgal” etmiş olan “liberallerin”, mesela bize pek de “yakın” olmadıklarını ama mesela nerdeyse her “sol” protestoda yer aldıklarını söylemek gerekir. Ama bunlar gelip geçici durumlardır, anlayışlıyızdır. “Zalime de, mazluma da kimlik sorulmaz”. Durum budur şimdi. Bunu herkes de görecektir inşaallah.
2) Burada “farklılığa” dikkat çekiyoruz; Şener ve Şık’ın haksızlığa kurban gidip gitmemesine değil. Şener ve Şık’ın “düşünce açıklama”dan ziyade “gazeteci” olarak “araştırma” yapmalarının üzerinde durulması da ilginçtir mesela. “Gazeteci hapse atıldı” diye feryad figan durumları! Sanırsınız ki tek bunlar içeride! Aslında “gazeteci” hani tarafsızdır ya, hani onun için de “haberci” felan demeye başlamışlardı ya, Şener ve Şık’ın yazdıklarına bakarsanız ne kadar “tarafsız” olduklarını anlarsınız; dememiz o deme değil elbette şu: Su testisi su yolunda kırılır!
|