22 Mayis 2012 Sali - 01:06:23
Katil Kim ? طباعة إرسال إلى صديق
الاثنين, 31 أكتوبر 2011 11:41

KATİL KİM ?



Mustafa Âşık

هذا البريد الإلكتروني محمي من المتطفلين و spambots, تحتاج إلى تفعيل جافا سكريبت لتتمكن من مشاهدته





Rönesans’tan Komünizm’in yıkılışına doğru renk değiştire değiştire büyüyüp sonunda dünyayı kasıp kavuran, özde ‘ruhçuluğu red’ mânâsını taşıyıcı keskin bir “dinsizlik” cereyanı vardı. Bunun mukabilindeki insanlar ise hiç olmazsa o dinsizliğe yani karşı mukavemet kutbuna nisbetle tersinden veya düzünden en azından mücerred mânâda bile olsa kendi dinlerini bilir, ona sarılırlardı. Son zamanlarda ise artık o dinsizlik cereyanı sırtına kamuflaj elbisesini geçirip izafeten “yok” olunca Boğaçhan’ın karşı mukavemetini bir anda çekip de boğanın yere kapaklanıvermesi gibi, o keskinliğin “diyalogvari” hatlarla yumuşatılmasıyla “din” denen ve onun çektiği katar olarak da “inanç” denen insanın mânâ arayışı da ‘can çekişene sıkılan son kurşun’ hâlinde böylece kimvurduya gitmiş oldu. Bir nevi dünya çapındaki “dar’ül harb”, oldu “dar’ül boşluk”… Ve şeytan, insanoğlunu eriştirdiğiyle, ezelde verdiği ahdin tersinden kemal noktasına da böylece erişmiş oldu: İnanç yok, inançsızlık inancı bile yok!.. Kimine düşen pay olarak ruh hastalığından çıldırmaya doğru, kimine düşen pay olarak da mecazî hayvanlaşmadan gerçeğine doğru gidici korkunç bir nisbetsizlik, ve sanki diyalektiğin sonu…

 

Anadolu kıtasına baktığımızda da buranın da çukur içinde ayrı bir çukur gibi, dünyadan farklı kalır bir yanı olmadığını görüyoruz. Hangisinin hangisine ayna olduğu meçhul, Anadolu’nun kaybedişinin dünyaya, dünyanın kaybedişinin de Anadolu’ya üstelik katmeriyle geri yansımasının mânâ kıyımı, “fikirsizliğin ve ruhsuzluğun peşisıra çektiği zamanı gelmiş bir yıkımı hiçbir güç durduramaz!” şeklinde kendini tezahür ettiriyordu.


İrfan, anlayış, idrak melekelerinin felç edildiği bir toplumda yaşıyoruz. Milletimizin son beşyüz yıldan bu yana, cihad meydanlarında yazdığı kahramanlık destanlarına mukabil, zamanı bütünleyici bir muhasebeyi içeren “fikir” yoksunluğundan tutun da, küfürle beraber küfürden de daha çukur bir derekede hiçliğin bir remz şahsiyeti tarafından bu toplumun “kurtulamayış” savaşı sonrası geride kalan ilim-irfan adına istidat belirtebilecek tüm insan unsurlarını, beşikten mezara soyunu tümden kurutucu bir şekilde biçerdöğerlerle kesip biçmesinden, bu hışımdan kurtulabilenlerin de tarihî ortak şuur ve şuuraltlarıyla olan ve olabilecek tüm bağlantılarını kökten tırpanlayıp set çekme amacıyla dil, tarih ve kültür gıdalarına “Okuma! Düşünme! Konuşma! Tüket! İtaat et! Ve öl!” altı emrini içeren bir takım “inkilap” dedikleri diktelerle kovalar dolusu kezzap dökülmesine kadar, buna birçok sebeb sayabiliriz… Düşünce ve idrak gücünün genetiği olan “dil”iyle oynanmak suretiyle aklı alınmış, alfabesi kazınarak kökleri budanmak suretiyle tarihî bağları koparılmış, her sahada Batı maymunluğuna özendirilmek suretiyle orjinal bir benliği olabileceği düşüncesi bile unutturulmuş, iktisadî sömürü cenderelerinden geçirilip tek davanın “ekmek davası” olduğu fikri benimsetilmek suretiyle herhangi bir ideale “inanma” duygusu bile yitirtilmiş, istese de okuyamayan, istese de düşünemeyen, istese de konuşamayan, ama tüketen, ama itaat eden ve devletin bağışladığı, “sosyal sigortalar” güvencesinde hiç olmazsa cesedinin ortada kalmayacağı tesellisiyle salhane koyunları gibi içi müsterih öleceği günü bekleyen “birey”lerden mürekkeb usaresi boşaltılmış bir toplum…

 

İşte bu “tersine mucize”nin sebeb olduğu deprem yıkıntılarının arasından, bu akışı tersine çevirme yeminiyle bir Adam doğrulmaktaydı!.. Ancak ta 85 yıl önce Müslüman Türk insanına üstelik bir zırdelinin zoruyla giydirilen deli gömleğini buz dağlarını hohlaya hohlaya eritmeye çalışıcı bir mecnunlukta zor bela çıkartabilen bu Adam, karşısında bir Zeus heykeli bulamayacağını belki de için için seziyordu. Mukaddes Emanet’i koruyamamanın belki de İlâhî cezası hâlinde otuz yıla yakın süren “Allah” demeye bile lâyık görülmeyici tecrid suskunluğunun sonunda Türk insanı, ayrılıkları içinde aynı bünyenin mahsulleri hâlinde, o gömleği inatla benimsemiş olanları ve çamurdaki manda rehavetiyle artık hayvanlaşmanın tadına alışanları bir yana, gömlekten kurtulmanın hürriyetini, giderek artan bir şekilde kimi aldığı tek telkinle öz babasına bile kıyabilecek (bir şey yaparak fiilî veya hareketsiz kalarak görmezden gelici) hainlik ve enaniyetteki mankurtlar, kimi ahmaklıktan terfi etmiş tımarhanelik manyaklar, kimi de samimi ama “anlayış”tan yana küt kafalar curcunası hâlinde yaşatmaya başlamışlardı.


Ağlanası bir trajikomedya…


Bu dipsiz ümitsizlik karanlığının bir köşesinde saklı, dünya samanlığını ateş topuna çevirmek üzere bekleyen, kim bilir hangi ilâhî lütuf rüzgârının sürükleyip korunu körüklediği MÂN KIVILCIMI’nı bilmesek, belki de hakkımıza düşen, kafalarımıza sıkacağımız birer kurşun olacaktı!.. Oysa biz biliyoruz ki bu demler, zıddını şiddetince tersine itici, çakılan dibin derinliğince zirveye sıçratıcı mukadder oluş icabı içinde sonsuz bir miras yaşatan ortak şuuraltının gölge oyununa mevzu ve karanlıklarda el yordamına mahkûm hikâyesini oynayan “insan aktörü”nün son çile demleridir. Çünkü hem zaman ve mekânda eserlerine şahid olduğumuz İlâhî ibda, ve hem de ona mutabık İBDA Diyalektiği bunu böyle der!..




İçinden cinler padişahı çıkacağı ümidiyle sabırla okşanan Alaaddin’in sihirli lâmbası misali, Üstad’ın hohlaya hohlaya erittiği buz dağlarından geriye kalan çamurdan hâliyle Müslüman camia… 85 yıl önce girişilen madde ve mânâdaki tırpanlama faaliyetinin alınmış semeresi hâlinde iğdiş edilmiş idraklerinden, “Menemen hâdisesi” hayaletini hâlâ ruhlarında yaşatıcı “provokasyona gelmeme” provokasyonunun korkaklık, teslimiyet, yaranma, ne yapacağının bilememe, muvazaacılık, hak ve haksızlığı görmezden gelme veya “artık iktidar makamlarına gelmiş olmanın rehaveti” şekline bürülü eski öfkesi de sönmüş eylemsizliklerine kadar, donarak tersinden dairevi oluş hâlinde kendi kendini üreten ve toprak kökünden azade bir başıboşlukta gezinen sanki yeni bir çamurdan buzdağı kütlesi… Herşey bir yana, bir ASLAN KEYFİYET’in yılanlı kuyuda çin işkencesine maruz bırakılışını görmezden geldikleri için ve dünyadaki felâketler içinde yüzen tüm kan ağlayan Müslümanları, henüz daha burnu bile kanamamış rehavetleriyle trajik bir tiyatro tadında seyrettikleri için, belki de en sona saklanmış MUSİBETLERİN EN BÜYÜĞÜNÜ celbedici umarsız şu hâlleriyle sanki hâl diliyle kendi aleyhlerine dua edercesine takındıkları tavra ne buyrulur? Ya, acı ve gözyaşı içindeki İslâm âlemi tarafından eski günlerdeki gibi yine önlerine geçip kendilerine mareşallik yapmasını beklediği bu milletin ‘özürü kabahatinden büyük’ hesabı bilakis tam tersini yaptığı için, apoletleri sökük de olsa bir mareşalin cezasının yine “mareşallara layık” şiddet ve büyüklükte olacağı gerçeğinden habersizliklerine? Ve Sabr’ın büyüklüğü ölçüsünde musibetin de büyük olacağından gafil, his iptali içindeki hâllerinden bîhaber körlüklerine?..


Camianın genelindeki “şucu” veya “bucu” yaftaları altında dükkanlarına asılı, mânâsı hangi “dünya görüşü”ne bağlanacağı bile meçhul tabela isimlerini dahi kendilerine yakıştırarak benimsemede muğlak durucu bir fikir yoksunluğu… İzahı bir adımdan bile öte gitmeyen, benimseyemedikleri yaftalarından bile nasıl bir fikirsizlik fikrine sahib oldukları belli böylesi bir cenin-i sakıt keyfiyette nerede kalmış ki toplayıcı bir fikir fenerinden yayılan şualar hâlinde kendilerini kendilerine ve kendilerini çevrelerine izah etme tasası, nerede kalmış ki yakıcı bir nefs muhasebesi, nerede kalmış ki “idrak edemediğini idrak” kadar dahi olsun bir idrak sancısı, dil ve anlayış derdi…

Elbette, en fazla ne yapacağını bilememekle malûl, ama bununla beraber aşkını, vecdini, imân öfkesini kalbinin bir köşesinde mahfuz tutan ve gerçekten samimiyetini yaşamaya çalışan tabandaki samimileri müstesna, komedi edebiyatının artık en iptidai derekesine yapışıcı, düşmana da el ovuşturucu karikatür hâlleriyle vıcıklaşmış bir ironi ishalinde, boşluğu işgal edici varlıklarıyla “yokluk”a bile onlara yer açarken hicab duyuran bir samimiyetsizlik, bir “anlayış”sızlık, bir hiçlik keyfiyetsizliği… En kuru tarafından, fikirden azade de olsa en azından iyi niyetlilik dolu ama idraksizlik idrakine misâl olabilecek şu manzaraya bakar mısınız:


— “Sene 1970… Üstadım, Ankara’da konferans veriyor… Konferansın sonunda da, “İmam Hatib Mezunları Derneği” gibi bir dernekte, bir yorgunluk kahvesi içmek üzere, orada… Uzunca bir masa başında o ve masaya dizilmiş 20 kadar genç… Biri benim… (…) Masada oturanlara şöyle bir göz gezdiriyorum; onlar sadece, konuşan bir meşhuru dinlemekte… Üstadım, vesilesi düşmüş, Bergson’dan bir sahne aktarıyor:

— “Ben Paris’te, onun bir sohbetine katılmıştım… Büyük kafa… Kafasında yüz bin vinç dolaşıyor; fikirleri oradan oraya, oradan oraya naklediyor…”


Ve beni paslı bir hançer gibi tâ canevimden vuran izâh:


— “Vinç dedimse, mecazî mânâda dedim… Anlıyorsunuz değil mi?”


Masadakilerin keyfiyetini -ve ne demek istediğimi- anlayın ve bu işin nerelerden nerelere hangi efsanevî kıtlık şartları içinde getirildiğini kavrayın!.. (1)


Eğer o günlerden bugünlere İslâmcı camianın istisnaî bazı unsurlarında kendilerince parça doğrular olarak yaşattıkları zerre kadar dahi olsun bir haysiyet, keyfiyet belirtici bir eda, bir tavır varsa da, bunu da Büyük Doğu-İBDA mangalından hasbelkader eteklerine sıçramış ruh ve fikir kıvılcımlarına borçludurlar. Bunları da apaçık vakıa olarak görüyoruz, duyuyoruz. “…Telif hakkımızın parsa toplamaya elverişli verimini kapmak için de olsa, kıyıdan köşeden henüz kuru-sıkı keyfiyetini aşmamış Büyük Doğu şuurunu biz uyandırdık, uzaktan kumandalı robotlara giden sinyaller de, şimdilik ve sadece bizden, bizim TESİRİMİZDEN.” (2)




GERİLEME Mİ, İLERLEME Mİ, BAŞLANAN YERDE BİTİRME Mİ?


30 yılı aşkın bir zamandır Anadolu’daki İslâmcı camia ırmağının kendine değil de, ancak üstündeki dalgalanma ve köpüklenmelere yön vermiş bir oluşum, bir taife: (F. Gülen) camiası…


Mânâda nasıl başladılar, nasıl gittiler, nereye vardılar?


Fikirsiz, ama kuru iyi niyetlerle küçük bir oluşum hâlinde liderlerinin vaazlarıyla beraber “İslâm’ı tebliğ” gayeli çıkardıkları dergi ve kitaplarla başlayıp, derinliğine olmasa da ulaştıkları genişliğine yaygınlıkları, onları, büyük devletler tarafından bile peşin hesab kabulü hâlinde “oyun”a dahil edilip daha da şişirilerek “yeni dünya düzeni” hesablarının bir unsuru hâlinde bugünlere kadar taşıdı.





“Neydiler Ne Oldular?”


Eşya ve hâdiseler karşısında bilgilenme durumunda olan insan şuuru her ân onlara muhatab olurken yine her ân onlarla arasında cereyan eden bir soru-cevab döngüsü içindedir. Soru, “objektif” cevabını bulmazdan evvel subjektif maksada taalluk eden bir cevabtır aslında. Bu yönüyle de cevabı veren, bir nevi sorunun kendisidir; onda bir istidat hâlinde mahfuzdur. Bu şekilde bilinenin mahiyeti bilenin mahiyetine tâbi olduğu için, doğru cevab da doğru soruya tâbidir. “İlim bir hazinedir. Anahtarı ise sualdir. Güzel soru sormak da ilmin yarısıdır” buyuran Allah Resûlü ve “Bir insanın zekâsını sorduğu sorudan anlarım” buyuran Hazret-i Ömer… Neyi sorarsak o cevabı alırız, nasıl bakarsak öyle görürüz, bende ne varsa eşyadan da bana o yansır: Varlığın bendeki görüntüsü hâlinde ben neysem varlık da odur; bendeki o: “Kendinde obje” dediğimiz şey. Anladığı ölçüde tasarruf ettiği için bir nevi varlığın ikinci müellifi durumundaki insanın keyfiyetini de gösteren vakıa… Her sorunun cevabı sorunun kendindedir. Ve eşya ve hadiseleri ancak doğru soruyla doğru konuşturabiliriz.


“Neydiler ne oldular?”


Pekiyi bu soru doğru mu?


Bakalım.


Önce şöyle bir yorum denemesi yapalım:


(80’li yılların başında (F. Gülen) ve efradı İslâmı tebliğ gayesiyle yürüttükleri mücadelede güzel başlamışlar ve güzel gidiyorlardı. Ayrıca içlerinde yaşattıkları devleti hedefleyici gaye olarak da sessiz ve derinden gidip kaleyi içten fethedeceklerdi. Ama zamanla, göze batmama amacıyla uyguladıkları takiyye politikası, kimlikleri ve kişilikleri olmaya ve tavizler tavizleri doğurmaya başlamıştı. Böylece karşıdan rol çalacakları yerde, bilâkis kendilerini karşı tarafa kaptırmış, onların koltuk değnekleri, onların payandaları olmuşlardır.)


Meseleyi böyle bir değerlendiriş tarzı doğru mudur?


Bu camianın 80’li yıllardan beri İslâm’ı tebliğ amacıyla neşrettikleri yayınların muhtevasına baktığımızda, kâinattaki varlıkların üzerlerinde yapılan bilimsel keşiflerin, aklî deliller noktasında Allah’ın varlığını isbatladığı, hatta o varlıkların sadece var olmalarının bile bu isbatı kuvvetlendirdiği, dolayısıyla bunun da, İslâm dininin hak din olduğu fikrini kuvvetlendirdiğine dair kendilerince İslâm’ı tebliğ gayesi güdüldüğünü görürüz.


Ama neden İslâm ki? Aynı şeyleri Hristiyanlık dini de savunmuyor mu? Aynı unsurları kullanarak Hristiyanlığın propagandasını da pekâlâ yapamaz mıyız?


Kuru kuruya kabukta kalıcı yavan bir “hikmet arayışı” ve içinde akıl üstü hikemî bir arayış cehdi olmayan, akılcılık ve “bilimsel”cilik anlayışıyla Allah’ın varlığını ve İslâm’ın hak din olduğunu isbatlamaya çalışmak, bizzat karşı olunanın mantığına hapsolunup karşı tarafı yaşatmak demektir. Meselâ: — “Türlerin birbirinden bağımsız olmadığını, her türün başka türlerin değişikliğe uğramış dölleri olduğunu, buna göre de insanın, kendinden önce yaşamış bir biçimden (form) türediğini söyleyen meşhur “maymun” meselesinden mi bahsedildi?.. Bu çoktan iflâs etmiş teorinin, ne izahını ne iflâsını bilmeksizin, “Batı’nın uydurduğu” diye başlayıp, maymunla insan arasında keyfiyet değil de biçim benzersizliği arayan kafa, karşıyken o düşünceyi tasvib edendir. (…) “Allah yoktur” diyen ve müsbet ilmi putlaştıran kafa karşısında, Allah’ı isbat –haşâ– etmeye kalkan, isbata mevzu olanın Allah olamayacağını, Allah’ın mahlûkuna tasdik ettirilemeyeceğini anlamayan, üstelik müsbet ilimden delil(!) getiren kafa, materyalist kafaya karşı oluşta bile o kafa yapısının doneleriyle onun mahkûmluğunuyaşar.”(3)


İçinde hiçbir kafa yorucu ve yordurucu fikrî düşünce olmaksızın, meselâ karşı duran bir materyalist veya ateistin mantıkî kurgu yapısını-dilini keşfedip onun felsefî diliyle yine onu mahkûm etme çetinliğine girişme zahmeti göstermeksizin, daha kapsamlı söylersek, her devrin kendine has bir ihtiyaç doğurucu âlet dönemi olduğunu hesaba katmaksızın ve İslâm’ı hayata tatbik edici “vasıta sistem-ara sistem” belirtici bir dünya görüşü olmaksızın ve sadece kabukta kalıcı kuru bir “harika” ve “hayret” telakkisiyle Mutlak Varlık’ın “var” olduğu, bu yüzden de Mutlak Fikir’in gerekli olduğu kabul ettirilemez. Böyle bir anlayış, karşı olunurken karşı olduğuna haklılık payı verici, karşı olduğunu haklılık telakkine malzeme yapmak dururken karşı olduğunun malzemesi hâline gelici bir yaklaşım tarzıdır. (İlimde de bu, fikirde de bu, siyasette de bu). Ve böyle bir anlayış tarzı da ancak, tahrif edildiği için hükümlerinin hayata tatbik edilmesini vazedici bir şeriatı olmayan, dolayısıyla da tatbike dair hikemî bir dünya görüşüne de ihtiyacı olmayan Hristiyanlık dininin propaganda tarzıdır. Böyle bir tebliğ ve telkin metodu, Muhiddin-i Arabî’den İmam-ı Rabbanî’ye, İmam-ı Gazalî’den daha nice dev şahsiyetlere kadar İslâm tefekkür tarihinin hiçbir devresinde ne görülmüş, ne de duyulmuştur.


Materyalist inancın larvalıktan kurtulup boy vermeye başladığı 18. yüzyılda yaşamış, gözleri görmeyen meşhur bir matematikçi olan Cambridge Üniversitesi Profesörü Nicolas Saunderson… Hasta yatağında ömrünün son demlerini soluyor… Ölümü yaklaştığı için yanına telkin gücü kuvvetli bir papaz olan M. Gervaise Holmes’i çağırıyorlar. Ve papaz uzun uzun Allah’ın varlığını isbat edici yönleriyle tabiatın harikalarından, mucizelerinden dem vurmaya başlıyor. Belli ki gayesi, son nefesine yaklaşmış profesörü imana getirmeye çalışmak. Nihayetinde Saunderson, papazın sözünü bir yerde kesip şöyle giriyor araya:


— “Bay Holmes… Bütün bunlar benim için, sizin için olduğu kadar güzel değil. Ama, kabul edelim ki hayvan organizmasının mekanizması iddia ettiğiniz kadar mükemmel olsun. Buna inanırım; çünkü, siz doğru olmayan bir şeyi bana kabul ettirmek istemeyecek kadar namuslu bir insansınız. Yalnız şunu sormak isterim, bunun çok üstün zekâlı bir varlıkla ne ilgisi var? Bu mükemmelliğin sizi hayrette bırakmasının herhâlde gücünüzün yetmediği herşeyi bir harika olarak görmeye alışık olmanızdır. Ben de çok zaman sizin için hayran olunacak bir şeydim. Ama, sizde hayret uyandıran şey için ben hiç de hoş şeyler düşünmüyorum. İngiltere’nin tâ öbür ucundan kalkıp bana kadar gelen ve nasıl olup da geometriyle uğraştığıma bir türlü akıl erdiremeyen insanlar oldu: Kabul etmeniz gerekir ki, bu insanların dünyada nelerin mümkün olabileceği hakkında hiçbir fikirleri yoktur. Bizce bir fenomen insan gücünün üstünde midir? Hemen şöyle deriz: “Tanrı yapısı”. Daha azını kibrimize yediremeyiz. Sözlerimize daha az övünme ve daha çok felsefe katamaz mıyız acaba? Tabiat karşımıza çözülmesi güç bir düğüm çıkardığı zaman onu olduğu gibi bırakalım ve daha sonra bizim için büsbütün çözülmez yeni bir düğüm hâlini alan bir varlığın elini bu düğümü çözmek için kullanmaya kalkışmayalım. Bir Hintliye dünya boşlukta nasıl duruyor diye sorun, cevab olarak bir filin onu sırtında taşıdığını söyleyecektir size; peki fil neyin üstünde duruyor? Bir kaplumbağanın; öyleyse kaplumbağa nerede duruyor?.. Bu Hintliye acırsınız. Size de aynı şey söylenebilir: Bay Holmes, dostum, önce cehaletinizi itiraf edin ve beni kaplumbağa, fil masalı dinlemekten

esirgeyin.”


Kabukta kalıcı bir telkine de yine böyle kabukta kalıcı bir cevab verilebilirdi ancak. Bütün mesele, “hâdiseye yanaşan şuur” meselesi. Bir insanın bir hâdiseye nasıl yanaştırtılması gerçeği de, yine “hâdiseye yanaşan şuur” meselesinin içinde. Hani, “sorunun cevabı yönlendirmesi” meselesi gibi.


Ve bu ifâdeler üzerine Papaz Holmes (Allah’a zaten inanmayan bir ateiste Allah’ın âyetlerini delil göstermeye benzeyen) bu telkin tarzının fayda etmediğini görünce, Newton, Leibniz, Clarke gibi bilim adamlarını örnek vererek bütün bu insanların tabiatın harikalarından son derece etkilendiklerini ve onun yaratıcısı olan akıllı bir varlığı kabul ettiklerini öne sürünce, Profesör, Newton gibi bir adamın kabul etmekten kaçınmadığı bir şeyi inkâr etmenin küstahlık olacağını itiraf ederken, ama buna rağmen, Newton bizzat Tanrı’nın sözüne inanırken, kendisinin Newton’un sözü üzerine Tanrı’ya inanmak zorunda bırakıldığını da belirtmekten geri kalmıyor. “Parça”nın, “bütün”ün habercisi olduğu, dolayısıyla “bütün”ün parçada tecelli etmesine binaen “Küllî olan”ı bilmenin ise ancak kaostaki kozmosu; dolayısıyla mutlak düzensizliğin imkânsızlığını gören “ruh”a has mücerred zeminde değerlendirilmesi gereğince “neye göre düzen ve düzenin hakikati ne?” gibi meselelerden habersiz olduğu için “sadece müşahhasta, yani sathîlikte kalan muhatabına yine sathî mukabelede bulunma” tarzındaki sözlerinin devamında Profesör, “Beş hassemizin, şahid olduğu sistemdeki aynı düzenin varlığının, görüp bilmediğimiz başka dünyalarda da geçerli olduğunun isbatçısı olmadığı gibi, üstelik içinde bulunduğumuz kâinatın İLK evrelerinde ve bizden SONRAKİ evrelerde de bu harika düzenin olduğunun veya olacağının delili olmadığını, sadece bulunduğumuz döneme denk gelen bir düzende yaşıyor da olabileceğimizi” belirtirken şöyle sürdürmüş konuşmasını:


— “Bu dünya nedir, bay Holmes? Daima değişikliklere uğrayan, hep yıkılmaya doğru giden bir bileşim; BİRBİRİNİ İZLEYEN, BİRBİRİNİ İTEN VE SONRA KAYBOLAN VARLIKLARIN HIZLI BİR ARDARDA GELİŞİ: GEÇİCİ BİR SİMETRİ, ANLIK BİR DÜZEN. Demin size şeylerin mükemmelliğini kendi kapasitenize göre değerlendirdiğiniz için sitem etmiştim; şimdi de sizi şeylerin süresini kendi ömrünüzle ölçmekle suçlayabilirim. Sizin, dünyanın sürekli varlığı hakkındaki yargınız, bir günlük ömrü olan efemer sineğinin sizin hayatınız hakkındaki yargısını andırıyor. Yalnız bir an yaşayan varlık sizi nasıl ebedî sayarsa, siz de kâinatı kendinize göre ebedî sayıyorsunuz: Üstelik, haşere sizden daha akıllıca düşünmüş oluyor; çünkü, sizin ebedîliğinizi kanıtlayan ne kadar çok efemer kuşağı gelip geçmiştir? Ne sonsuz bir gelenek değil mi? Ama, yine de, ne mekân içinde doldurduğumuz gerçek yeri, ne de tam olarak yaşadığımız süreyi kimse belirlemeye imkân bulamadan hepimiz göçüp gideceğiz. ZAMAN, MADDE VE MEKÂN BELKİ BİR NOKTADAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.”


Bu konuşma Saunderson’u, sağlık durumuna göre fazlaca heyecanlandırmış, birkaç saat süren bir hezeyan nöbetinden sonra kendine gelince de; “Ey Clark’ın ve Newton’un Tanrısı, bana merhamet et!” diye haykırarak can vermiş: 1739…


Saunderson’un tüm bu sözleri, hayatın tüm sahalarını kuşatan –olması gereken– şeriat umdelerine ve bunun çağa yansımasını gerektiren bir dünya görüşüne sahib olmadığı için sadece kurnaz bir tebliğcilikten öte gidemeyen cahil bir papaz için ne ifâde ederdi? Koca bir hiç!.. O, Saunderson’un konuşmasının bir yerinde oldukça içten ve dokunaklı bir sesle dile getirdiği;


— “Bana iyice bakın bay Holmes, gözlerim yok. Sizin bu organa sahib olmanız, benimse ondan yoksun olmam için acaba siz ve ben ne yaptık Tanrı’ya karşı?”


Sözlerine karşı oradakilerle beraber hüzünlenerek acı gözyaşları dökmekten başka bir mecal bulamayacaktı. Vaaz kürsülerinde kuru kuruya “Tanrı’nın imtihanı”, “öbür dünyanın mükâfatları” gibi cebinde hazır bulundurduğu klişeleri muhatab olduğu onca sözün neresine bağlayacağının da mahcubuydu zaten…


Yeri geldiği için burada kalemimize geldiği kadarıyla birkaç çizgiyi çekmekten kendimizi alamayacağız.


Gerçek bir Müslümanın, diyalektiklerin çelmesini aşarak tam da imanın zevkine ereceği bu noktaya nisbetle, Profesör’ün kuru mantık çelişkilerinde boğularak nasıl şeytanî bir yakınmaya düştüğünü görüyoruz. Eğer bu adam hakikatin hakikatine nisbetle bir “şahsiyet” olmuş olsaydı yaşadığı talihsizliğin, kendinde, aslı kendine bağlayan teferruat hâlinde aslın görünmesine vesile olan bir araz olduğunu da görmesi gerekirdi. Her şey zıddıyla kaim ve aslın görünebilmesi de zıddı olan arazla mümkün. Ve İlahî ibdadaki tekamül, zıtların birbirlerine olan mukavemetlerine mevzu. Bir uçurtma bile, rüzgarın zıt mukavemeti üzerinden yükselir. Profesör’ün hayat hikâyesini incelerken gördük ki, gözlerinin kör oluşu onu kamçılamış, bilerek veya bilmeyerek her insanda bulunan kendini aşma gayesinin ne olduğunu en acı ve en mücerred çıplaklığıyla yaşayarak oluş zorluğunu kendine sıçrama tahtası yapmış, mücerred olduğu kadar bir de üstelik müşahhas yönden de “kendini karanlıklarda arayan adam” keyfiyetiyle keşif sahibi bir bilim adamı olma sıfatına ermiştir. İşte tam da burada bir bilim adamı olarak “bilgi”nin bilinmeze nisbetle “bilinmezden devşirilen” bir hisse olarak var olduğunu ve muhal farz “bilinmeyen” topyekûn akılla kuşatılmış olsaydı “bilgi” diye bir şey de olmayacağını idrak etmesi gerektiği gibi, yine onun gibi muhal farz aklî irade ile kuşatılmış bir kaderden de geriye yaşamanın lüzumuna dair bir gerekliliğin de kalmayacağını idrak ederek yaşadığı bütün arızî teferruatı aslına bağlayarak tevekkül göstereceği yerde asılla bağını kuramadığı arızî teferruattaki birbirini aşan değil, birbirini tüketen bir çelişkiler yumağında boğulmuş, bu yüzden de ucuz bir mantık oyununun çelmesine takılarak kendini orada mahkûm etmiştir. Hâlbuki varoluşunu sorgulayan bir insanın ızdırabı ona mahkûmiyeti değil, hürriyeti getirmesi gerekirdi. “Şahsiyet” olmak da, sadece kuru akılda kalıcı bir sorgulayıcılığın değil, tüm bunları hakikatin hakikatine bağlayıcılığın ızdırabını çekmektir. Bu yoldaki bir İNSAN tıpkı kendi aksiyonunu üretircesine kendi ızdırabını ürettiği gibi, Allah’ın Celâl sıfatıylakendine bahşettiği acıları, talihsizlikleri, zorlukları da bir fırsat ganimeti olarak kendi gaye yoluna sürecektir. Ve zaten Tevhid Sırrı da, keyfiyetleri Allah’a havale edici bir şuurla Mutlak Hakikat’i tenzih ederek kaderin tecellilerini hayret makamında zevketmek demek değil midir?


Geçmiş zamanda İNSAN olmanın Zirve Noktası’ndan hisse sahibi “kaderini yaşayan” bir sır erbabı, düşmanın eline esir düşüyor ve bedeni işkenceler altında her lime lime edilişinde “Bakalım bundan sonra Allah bana hangi acıyı tattıracak?” diyerek “hayret”inden bir ân bile kopamıyor. İlimlerin kapısı Hazret-i Ali buyuruyor:


— “Dileklerimin tahakkuk etmeyişinden, isteklerimin gerçekleşmeyişinden bildim O’nu!”


Zaten “sır” da umulanın değil, umulmayan ve beklenmedik zuhurlara gebe bir “malûm meçhul” değil midir? Hiç, Mutlak Tevhid mümkün müdür?


Sır… Bilinen meçhul.

Sır… Bilinmeyen malûm.

Sır… Beklenen meçhul.

Sır… Beklenmeyen malûm.


Herakleitos:


—“Beklenmedik olanı beklemedikçe onu bulamayacaksın!”


Pekiyi sen, neyi beklemen gerektiğini bilmeden beklediğini buldun mu? Beklemek ne için? Neyi beklemek?


Herakleitos:


—“Aslında insanlar hiç ummadıkları ve geleceğine inanmadıkları ölümü beklerler.”


Bu doğru! Ancak “zıtların üstadı” olma iddiasındaki sen, geleceğine inandığın ve beklediğin ölümün de bir “bekleyen” olduğunu bilemedin. Bu da filozofun ölümüydü zaten. Bilmek ne için? Neyi bilmek?


O:


— “Eğer insanda ilim tamamen bulunup, bilgisizlik olmasaydı, insan yanar ve kalmazdı. Binaenaleyh varlığın bekası, onunla, yâni bilgisizlikle mümkün olduğundan, bilgisizlik matlubdur. Bilgi de, Allah’ı bilmeye vesile olduğu için istenir. O hâlde her ikisi de birbirlerinin yardımcısıdır ve bütün zıt olan şeyler de böyledir.”(4)


İlmin malûma tâbi olduğu kader sırrı çerçevesindeki “ilk” ve “son”un, “önce” ve “sonra”nın birleştiği noktada gerçekleşmeden önce mümkün olma özelliğiyle “var” olan “bilinen”in ve “bulunan”ın arandığı bütün bilinenlerdeki bilinmezler mutlak mânâda biliniyor olsaydı o hâlde aramak niye? Sırlarla ve o sırların getirdiği sürprizlerle dolu şu âlemde herşey insanların umduğu, tahmin ettiği ve dilediği şekilde olsaydı o hâlde yaşamak niye?


Bilginin bilinmeze nisbetle var olduğu gibi her şey zıddıyla kaim ve mükellefiyetlere muhatab insandaki İlâhî ibdanın tuttuğu zorunlulukça kaim de olması gerektiğine göre elde ettiklerimize sevindiğimiz kadar da elde edemediklerimize de sevinmemiz gerekmez miydi acaba? Bunu bir his olarak yaşamak mümkün müdür? Bilgi bilene var. Ya yaşamak?.. “Olumlu hadiselerle acılı hadiseler içinde beliren iki fazilet birbirine eştir ve birbirine üstünlüğü yoktur. Acılı hadiselerdeki tabiate aykırı gibi görünen şey, iyiliğin yaratılmasına neden olan şeydir” diyen Lucius Seneca ve “Dünyada iki trajedi vardır; istediğimiz şeyi elde edememek ve istediğimiz şeyi elde etmek” diyen Oscar Wilde, hakikatine bağlayamadan da olsa şuurunda olmadan bunları seziyorlardı belki de.


Ayrıca;


Bildiğimiz bir şeyin derinliklerinde yine bir bilinmezlik olduğuna göre demek ki bildiğimiz şey, bilmediğimize perdedir. Akıl gözümüze nisbetle bildiğimiz şey bile hakikatte bilmediğimiz-görmediğimiz; ruh gözümüze nisbetle ise “bilmediğimiz” şey bile aslında bildiğimiz-gördüğümüz şeydir. Görülmeyen şey hissedilmeyen, görülen şey ise ruhen hissedilendir. Hazret-i Ali buyuruyor:


— “Ben görmediğim Allah’a ibadet etmem!” (Allah’a görür gibi ibadet sırrı.)


Mecazî imanın hissedilmeyen, hakiki imanın ise hissedilen bir şey olmasından dolayı görülmeyen ve bilinmeyene yapılan ibadet de, Görülen ve Bilinen’e yapılan ibadete nazaran daha zor, daha mihnet vericidir. Tıpkı kanıksadığımız vücut sağlığımızın hissetmediğimiz, ama hastalığın hissettiğimiz bir şey olup da, birincisinde şükretmeyi unutup, ikincisinde ise hemen duaya sarılmamız gibi. (Konfüçyus, “Tefekkür beynin hastalığıdır” der.) Ve tıpkı, nefs emniyeti ve kibir verici ezberde kalan ilmimizi  nimetin şükrü hâlinde kendimize tatbik etmemizin zor, cehlimizin ve aczimizin farkına vardıran (kanımıza nüfuz etmiş) irfan kıvamındaki ilmimizin bize yaşattığı amelin ise kolay gelmesi gibi.


Bu tedai pencerelerinden “kadere rıza” mevzuuna baktığımızda ise şu gerçekle karşılaşırız:

Nimetin şükrü, musibetin sabrından zordur!


Çünkü birincisinde nefs Allah’la kul arasında perde olurken, ikincisinde ise nefsin payı olmayıp gayr-ı ihtiyarî bir kolaylıkta “yakınlığa” vesile olmuştur.


Gerek nimetin şükründe, gerekse musibetin sabrında “kadere rıza” kulun, kader ise Allah’ın hikmetidir. Keyfiyetleri O’na havale edici bir şuurla Allah’ın hikmetinden sual olunmayacağı da bundandır.


Fikir yürüterek de olsa vardıklarımızın şükrü şuuruyla Allah bizlere ilmin hâmili olduğu kadar âmili olmayı da nasib etsin.


Bunları, Müslümanlıktan, dolayısıyla da “hikmet”ten nasibsiz oldukları için ne o Papaz bilebilirdi ne de o Profesör…


Fikirsiz ve kökü tahrif edilmiş Hristiyanlığın davet metodunun kofluğu karşısında; gücünü karşısındakinin acizliğinden alan ve bu acizliğinden haklılığına pay çıkaran inkâr edici kuru akıl metodu… Tıpkı, en başından beri teorideki “davet” anlayışıyla muarızlarının hayat sahasına mahkûm olurken bunun tabiî sonucu olarak pratikte de güç sahalarının payandası hâline gelen (F. Gülen) camiası, ve onun karşısında da, Müslüman toplumlardaki böyle fikirsiz ve samimiyetsizleri kullanmayı çok iyi bilen sözde “yeni dünya düzeni”nin emperyalistleri gibi… “Karşısında”; lâfın gelişi. Artık yan yanalar.


Bu oluşum, ilk başlarda gayeli gibi görünse de, eşya ve hâdiseleri zaptedici bir dünya görüşünden mahrum olmanın ve buna sahib olanın davetine de bön bakıcı bir samimiyetsizliğin getirdiği, dünkü düşünce plânındaki “karşı olurken bile bilmeden karşısındakine hayatiyet sağlama”nın artık bugün “bizzat eyleme dökülmüş hâli” noktasına varmıştır. Çınar tohumundan çınar, kaktüs tohumundan kaktüs yetişir. Bu sonuç, temeli atılırken (göremeyen gözler için) göze görünmeyen birkaç santimlik bir yamukluğun, inşaat bittikten sonra en tepeden itibaren beş metrelik şakül kaymasını bünyesinde barındıran Piza Kulesi gibi bir mukadder oluş zorunluluğunun neticesini gösterir bir nevi.


Baştan yanlış iliklenmeye başlayan gömlek düğmelerinin, yanlışlığı son düğmede izhar etmesi misâli, “Bir ilmin doğru veya yanlışlığı, onun nihayetinde belli olur” diyen İBDA Mimarı, diğer yandan da sebeb-sonuç silsilesinin ötesinde “baş” ve “son”u tek noktada toplayıcı “Arifin gözü çehrededir; bir işin başından ve sonundan haberdar olur” sözüyle de, ilmin malûma tâbi oluşu tabiîliği içindeki “bütün”e vakıf olan için hangi istidadın nelere gebe olabileceğini bilmesinin de bir bedahet açıklığı belirttiğini anlatır. İşte Mütefekkir’in bundan tâ 25 sene önce sarfettiği, ama o kıskanç ve bön bakışlarca görmezden gelinmiş ifâdeleri:


— “Herkes bir şey yapıyor güyâ… Olunması gerekene âit en küçük bir imaj yok ki, ona doğru gidişte “herkes karınca kararınca çalışıyor” diyelim… Doğru yol üzerinde olunsa, Kâbe’ye giden karınca hikâyesi gibi hiç olmazsa o gaye ve o yolda gidiyorya, diyebiliriz… Ama, hem karınca ayaklarıyla, HEM DE VATİKAN’A DOĞRU YÜRÜNÜYORSA, herkes birşeyler yapıyor demenin sahte tesellisine sığınamayız…(5)


Kendileri ateşe yürürken İBDA’ya sırıtanlar… Asıl kendilerini ademe mahkûm edenler…


Şimdi sorumuzu tekrar soralım:


“Neydiler, ne oldular?”


Soru yanlış aslında.


Neydiler ki ne olacaklardı?


Aslında farklı bir şey olmadılar. Hep öyleydiler ve öyle de devam ettiler…


Tüm bunlar, bu yapının o dönemde daha sürfe hâlindeki ilk emareleriydi. Bugün ise bu “karşı olunanı yaşatma” anlayışı, içte ve dışta samimi Müslüman oluşumlar aleyhine bilfiil ajanlık yapma, dolaylı-dolaysız ajan okulları kurma, el öpmeler, diyalog adı altındaki zımnî bağlılık törenleri, “otorite”ye mutlak itaat dikteleri şeklinde kemâle ermiştir sadece.


Bir anekdot:


(“Büyük Doğu-İBDA çizgisi, tâ 90’lı yılların başından beri ısrarla üzerinde durduğu, deşifre ettiği, “Amerika’nın içimizdeki ajanı” olan bu yapılanmayı ve bunun belirttiği potansiyel tehlikeyi ilk defa işaret eden ve dikkat çeken çizgi olmuştur.


Hatırlayın bu yapılanmanın ilk ortaya çıktığı dönemi;


Başörtüsü eylemlerine katılan Müslümanlara; “bunlar çarşaf giyen erkekler” diyerek dil uzatmış, eylemelerin etkisini kırmak için, “başörtüsü füruat” diyerek, Müslüman kızların başlarını açmasını buyurmuştu…


Hatırlayın;


Büyük Doğu-İBDA çizgisinde çıkan Karar Dergisi’nde, bu ajan yapılanmayla ilgili; “Hem Gülen Hem Güldüren” başlıklı yazı ilk çıktığında, sözde İslâmcı camianın gösterdiği saçma sapan tepkileri…


Bir gönüldaşımızın Gayrettepe işkencehânesindeyken canlı şahidi olduğu bir not:


— “Gözaltında bulunan bütün arkadaşlar istisnasız hepsi işkenceden geçiriliyor. Bu arada işkence esnasında ayağı mengenede sakatlanan bir arkadaş var. Garib bir tevafuk eseri, biz gözaltında hücrelerde bulunduğumuz sırada, işkencecilerde bir telâş ve garib davranışlar; ortalık temizleniyor, çarşaflar yenileniyor, battaniyeler veriliyor; meğerse Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nden bir heyet gelmiş, gözaltındaki kişilerle görüşecek; işkence yapılıyor mu, yapılmıyor mu?.. Hülâsa, mevzu uzun… Avrupalı parlamenterler geldiler. Bizlerle görüştüler. Tabiî işkence bütün çıplaklığıyla anlatılıyor. Asıl bundan sonrası mühim; benimle bir işkenceci polis arasında geçen şu diyalog… Fethullahçı polis:


— “Bir müslüman bir müslümanı bir Avrupalı hristiyana şikâyet eder mi?”


Aaa… Adama bak sen… O kadar işkenceyi yapmış, suçüstü yakalanmış, bir de böyle diyor…


Aldığı cevab şu: “Bir müslüman bir müslümana bu işkenceleri yapar mı?” İşkenceci polisin verdiği cevab, bugün devletin bütün kurumlarına sızmış bu ajan yapılanmayı çok iyi tarif eder nitelikte, ne dese beğenirsiniz: “Kol kırılır yen içinde ….”


İşte bu ajan yapılanma ile daha “palazlanma” aşamasındayken muhatab olan ve taşıdığı potansiyel tehlikeye ısrarla ve inatla işaret eden çizgimiz dünden bugüne meydanda…”)


Ve birkaç vesaire:


Amerika daha uzun bir zaman dünyanın kaderinde çok önemli bir rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmelidir. Amerika göz ardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı. Amerika düzeninin bozulmasını istemez. Ve ben bunu çok yadırgamam. (Fethullah Gülen-23. 07. 1997 tarihli Yeni Yüzyıl Gazetesi’ndeki röportajından…)


Kur’an-ı Kerim’in bazı âyetleri ve bazı hadis-i şerifler tarihi sürecini doldurduğu için bunlarla amel edilemez. Kur’an-ı Kerim’in gelmesiyle yürürlükten kalkmış olan İncil ve Tevrat’ın hükümleri hâlâ geçerlidir. Bugünkü İncillere ve Tevrata inanan Yahudi ve Hıristiyanlar da cennetliktir. Ehl-i Kitap ile ilgili âyetler, hadisler tarihseldir, dolayısıyla bugünkü Yahudi ve Hıristiyanları değil o dönemin insanlarını bağlar.(Fethullah Gülen, Hoşgörü ve Diyalog İklimi, sh.155-156)


Odessalı Hıristiyanların ise elbette rehberleri, din büyükleri vardır ve onlara söylenmesi gerekeni söylemektedirler. Bir Müslüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri olarak, onların söylediklerinin, bir müslümanın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı olacağını düşünmüyorum.(Fethullah Gülen, Favorit, Nisan 2009)

Evet, aynı kökten geldikleri, aynı temel esaslara sahib bulundukları, aynı kaynaktan beslendikleri halde, asırlarca rakip dinler olarak yaşamış bulunan İslâm, Hristiyanlık ve Mûsevîlik arasında başlayan, hattâ eski Hind ve Çin dinlerini de içine alacak şekilde gelişen diyalog teşebbüslerinin olumlu neticeler verdiği müşâhede olunmaktadır. (Fethullah Gülen, Zaman, 04 Ekim 2004)


Kâfire kâfir demek mü’minin vazifesi değil. Kâfir demek insanın insanlığına saygısızlıktır.(Fethullah Gülen’le 11 Gün. sh. 87)


Kur’an devamla ‘Allah’ı bırakıp da bazılarımız bazılarımıza rab edinmesin’ diyor. Dikkat edin bu mesajda “M……… Resulullah” yok.(Fethullah Gülen, Hoşgörü ve Diyalog İklimi, sh. 241)


Kur’anî perspektifi esas alarak inanç bağlamında insanların kategorilerine bakalım önce. Genel anlamda Kur’an’a göre insanlar Müslüman, kâfir/müşrik ve ehl–i kitab olmak üzere üçe ayrılır. (…) Müslümanlar karşı tarafı ehli kitap olmasına rağmen kâfir diye adlandırmıştır. Bu yanlışlığı müdafaa edecek değilim.(Ahmet Kurucan, Zaman, 15.5.04)


Zaten dikkatlice bakıldığında görülecektir ki ehl-i kitabla temel noktalarda birlikteyiz. Daha meşhur ifadesiyle amentüde ittifakımız vardır. Garib olan şudur ki ittifak ettiğimiz amentüyü öne geçirmiyor da ihtilaf ettiğimiz teferruatı ileri sürüp mutlak küfre karşı dayanışmamıza engel olarak görüyoruz. Halbuki temelde ittifak varken teferruattaki ihtilaflara takılıp kalmak makul değildir. Üç dinden herhangi bir dine inanmak yeterlidir. Mühim olan Kelime_i Tevhid inancıdır. Hz. M……..’i kabul ve tasdik etmek ise şart olmayıp bir kemal mertebesidir. Ehl-i Kitab ile Amentü’de ittifak halindeyiz. (Ahmet Şahin, Zaman, 17. 4. 2000)


İslâm’a göre inançsızlar ateistler ve putperestlerdir. Allah’ın kendilerine Kitab verdiği Yahudiler ve Hıristiyanlar ise inançlıdır.(İman Valeriya Porohova - DA diyalog Avrasya, sayı 21 – (F. Gülen)’in himayesindeki Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı bünyesinde bulunan KADİP tarafından Türkçe/Rusça olarak neşredilen DA Dergisi)


Bütün insanların Müslüman olmaları dinin, Kur’ân’ın hedefi değildir.(Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog, sh. 41)


Müslümanların çoğu ‘Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar (…) Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor (…) Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı (…) Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i Kitab’la ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor.(Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog, sh. 35-36-37)


Bu arada şu var, hani korkulan şey, böyle dersek, böyle inanırsak ‘Hristiyan ve Musevi Müslüman olmaz’ deniyor, bundan endişe ediliyor.

-E olmazsa olmasın.

-Peki, ama Kur’ân bunları Müslüman olmaya davet ediyor.

-Acaba?(Polemik Değil Diyalog, sh. 36)


(Mayıs 2004’de, Mardin’de icrâ edilen milletlerarası “Dinler ve Barış” sempozyumunda, çan ve ezân refâkatinde Rum, Ermeni ve Süryânî Patrikleriyle, Yahudi Hahamı’nın peşine takılıp, sembolik sırat köprüsünden geçilerek, haşr meydanına ve oradan da cennete girme merasiminin ardından):


Mardin, Alon’un da bu utangaçlıkla söylediği gibi hepimize ‘Bu üç dinin üstünlük taslanmadan nasıl birbirleri ile bağlantılı iç içe geçmiş olduğunu gösterdi.

Yeter ki rasyonel ve pragmatik bir model olarak da önümüzde bulunan İbrahim’in ayak izlerini takib edelim; Mardin, Urfa, İstanbul, Roma, Kudüs ya da Mekke, aslında hepsi aynı izin peşinde…(Eyüb Can, Zaman, 14.4.2000)


Diyalogçular, dostluktan da öte, diğer dinleri kendine yakın görmeği tasavvufta bir makam olarak telakki ediyorlar. Prof. Dr. Mehmet Aydın bunu bakınız nasıl ifade ediyor: “Bir sufinin, bütün dinleri birbirine yakın seviyede görmesi, zaten bu tevhid, vahdet makamıdır.” (II.Din Şurası tebliğ müzakereleri, sh. 342)


Eski Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu da aynı görüşte: Yaptığı açıklamada, ılımlı hoşgörülü İslâm anlayışında, Müslümanların, ‘İslâmlaştırma’, Hıristiyanların ‘Hıristiyanlaştırma’ politikalarını izlememelerinin gerekli olduğunu, söylemektedir. (3.4.2004 tarihli beyanatı.)


Avrupa Komisyonu’nun içişlerinden sorumlu, üyesi olan Franco Frattini, “Avrupai bir İslâm istiyoruz. Bu, imamların Avrupa ölçeğinde eğitilmesini gerektiriyor” isteğini 4 yıldır Diyanet’in yerine getirdiği ortaya çıktı. Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, imamlara, Alman Katolik Rahib Felix Körner tarafından ders verildiğini açıkladı. Bardakoğlu açıklamasında şunları söyledi: “Yabancı dil kursu mahiyetindeki 400 saatlik bu programda, Alman Katolik Rahip Felix Körner sadece Almanya’daki Hristiyan dini ve hayır kurumları, aktüel Hristiyanlık ve din-devlet ilişkisi gibi konuları kapsayan bir seminer vermiştir.” (Milli Gazete, 8.8.2006)


Semâvî dinlerin buluştuğu İstanbul’da, şehre mühürlerini vuran Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Musevilik. Bu üç ayrı din nedir? Aynı kaynaktan beslenen, birbirine çok yakın ancak yaklaşımları farklı, ama ayrı pencereden aynı bahçeye açılan kalb ve inanç gözü değil midir? İşte İstanbul bu farklılıkların tümünü yozlaştırmadan, incitmeden bütün görkemi ile bünyesinde buluşturan bir şehir. Camiler, kiliseler, sinagoglar bu potanın içinde özgürce yükselen inanç âbideleri.(1453 isimli dergi)


Bütün dinler buluşuyor, biz hepimiz kardeşiz.(4. Türkçe Olimpiyat finali)


Vatikan’ın 1999 yılında yayınladığı; “Towards a pastoral approach to culture” adlı bir kitabta esas maksatlarını açıkça şöyle ifade etmekteler:Bütün insanlar Hz. İsa’ya döndürülmeli, bütün insanlar vaftiz olarak Kilisede birleşmeli ve onun vücudu olan Kiliseye girmelidir. Yollar, usuller, metotlar değişir; ama hedef hiç değişmez: Bütün insanları Hıristiyanlık dinine sokmaktır nihaî maksadımız.”


R. Arnaldez, Ehli sünnet bir Müslümana diyaloğu kabul ettirmenin pratikte imkânsız olduğunu, bu inancın tahrib edilmesi gerektiğini söyledikten sonra, İslâmî esasları, nakil ile değil, akıl ile anlamayı bir metod hâline dönüştürmüş Vehhabî, Selefî anlayışının temsilcisi olan Abduh ekolünün hâkim kılınması hâlinde, dinlerarası diyaloğun oldukça kolaylaşacağını ifade etmektedir. (R. Arnaldez: Contidions dun avee Islam)


Müslüman halkı Hıristiyanlaştırmak için faaliyet gösteren misyonerler, Ortadoğu’da büyük bir dirençle karşılaştılar. Bunu kırmak için, bu bölgede yaşayan Müslümanların, dini şuurunun yok edilmesi gerekiyordu. Dinlerarası diyalog ile, Hıristiyanlığın da hak bir din olduğu, korkulacak bir şey olmadığı konusu işlenerek, Müslümanların Hıristiyanlara karşı olan husumetini kırmayı gaye edindiler. Bunu sağlamak için de, Benim dinim son dindir, diğerleri yanlıştır inancından vazgeçirmeği prensib edindiler. Dinlerarası diyaloğun mimarlarından M.Watt, Modern Dünyada İslâm Vahyi adlı çalışmasında bunu açıkça yazmaktadır. Watt’a göre diyaloğun şartı “Benim dinim son dindir” inancından vazgeçmektir: “Dinlerin karşılaştırılması, yani üstünlük ve aşağılık açısından herhangi bir değerlendirmeye gitmemektir. Objektif anlamdageçerli olmadığı için gerçek diyalog anlayışı, bu çeşit karşılaştırmalardan vazgeçmeyi icab ettirir. Taraflardan biri “Benim dinim son dindir” derse bu olmaz; çünkü buradaki “son” kelimesi diğer dinlerden üstün olma veya diğer dinleri geçersiz kılma anlamlarına gelir. Bunun için, benim dinim diğerlerinkinden daha üstündür inancının terk edilmesi gerekir.


M.Watt’ın bu fikrinin, dini bilgilerde nakli yani vahyi esas olan “Ehli sünnet” inancına sahib Müslümanlara kabul ettirmenin mümkün olmayacağını bildikleri için de, Müslümanları Endülüs’te İbn Tufeyl ve İbn Rüşdün temsil ettiği kuru akılcı bir Felsefî İslâm’a yönlendirmeye karar verdiler. Watt’a göre, bu filozoflar, İslâm’ın dışında kalan dinleri, açıktan açığa tartışma konusu etmediler, onları da hak din kabul ettiler.


“İbrahimî dinler”, “üç büyük din” ve bu üç büyük dinin bütünlüğü anlayışlarının mimarı olan Louıs Massignon, “Onların (Müslümanların) millî ve mânevî değerlerini Batı medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik. Artık hiçbir şeye tam inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. Bundan sonra siz misyonerlerin işi daha kolaylaştı. Maaş bağlayarak, vize vaadi, yurt dışında iş imkanı ile, hatta cinselliği kullanarak, müslümanları hristiyan yapınız” demektedir.


CIA’nın eski Teknoloji Daire Başkanı (2001- 2007 arası ABD istihbaratının çeşitli birimlerinde görev aldı) Eric Haseltin şöyle diyor:


-“Teröre karşı verdiğimiz, kökten dinci mücahidlerle savaştan bahsederken, ‘asimetrik bir savaş’ diyoruz. Gerçekten asimetrik; onlarda fikir var bizde silâh. Biz fikirlere kurşun sıkıyoruz. Gel gör ki fikir dediğin şeye kurşun işlemiyor. Ve böylesi asimetrik bir savaşta bizde mühimmat yok. Bir fikri ancak daha iyi bir fikirle yenebilirsiniz ve fikre karşı kurşun sıkmak da iyi bir fikir değil! (…) El Kaide özellikle gençler üzerinde çok etkili, İslâm’ın güzelliği ve gücüyle gençleri fethediyor, sonra da istediğini yaptırıyor. İslâm düşüncesi karşısında durabilecek hiçbir güç yok, muhteşem bir felsefi boyut içeriyor. Tek bir çıkar yol var, İslâm’ın teröre alet edilmesinin İslâm’da yeri olmadığını Müslüman gençlere gösterebilmek. Bu amaçla esirler arasındaki bazı hocalara esir muamelesi yapılmadı ve ilahi bilimler uzmanlarıyla beraber Kur’an üzerine çalışmalar düzenlendi. Bu ‘tefsir’ çalışmalarından sonra biz bu hocaları serbest bıraktık ve onlar Müslüman gençleri üzerinde ilahi mesajın nasıl algılanması hususunda vicdani düzeyde yapılan yaklaşımlarda fevkalade önemli farklılıklar yarattılar.(Daha bir çok ilginç tesbitin yer aldığı Haseltin’in konuşma videosuna, Google’a “Creative Intelligence New Yorker Eric Haseltine” yazarak ulaşabilirsiniz; 3. sırada çıkıyor.)




DERSİNİZ - DERLER

 

Belgeler, bilgiler, kaynaklar, yorumlar, şunlar, bunlar… Aslında bütün mesele, İBDA Mimarı’nın dediği gibi, “hâdiseye yanaşan insan şuurudur.” Bunun bir adım daha gerisinde ise, eşya ve hâdiseleri kendi rengine büründüren şuurun kendini bağladığı “nisbet” şamandırası vardır. Bütün mesele de zaten burada kopuyor: Bu şamandıranın, denizin dibindeki toprakla olması gereken “sabit” bir “nisbet” bağı var mı, yoksa zinciri kopmuş serseri bir deniz mayını gibi kendine bağlanan gemileri bir şeytan sessizliğinde oradan oraya mı sürüklüyor? Kendi de oynak bir şamandıraya bağlı olan, başka şamandıraya bağlı gemilerin rastgele sürüklenip sürüklenmediğini de anlayamaz. Çünkü açık denizlerde hareketlilik izafidir; kendi demir atmış geminizi sabit, uzaktaki petrol çeken şamandıralı gemiyi sürükleniyor sanıp alaycı bir ifadeyle kıs kıs gülebilirsiniz ama asıl sürüklenen kendi geminizdir, haberiniz bile yoktur. O yüzden yerinde sabit olduğunu bilen ancak etrafındaki olup biteni gerçek mânâsıyla görebilir. Mesele hâdiseye yanaşan insan şuurudur, dedik ya… Eğer maksat, eşya ve hâdiseleri oynak bir inanç şamandırasına bağlanmış şuura tercüme ettirmekse, bir esrar satıcısı bile kendine Kur’ân’dan, hadîslerden deliller bulabilir, en azından kendi vicdanını susturma adına da olsa yaptığı işin doğru olduğunu kendine isbatlayabilir. Ama vicdanını deşen akl-ı selim karşısında ise, ancak alâkasız kaçış noktaları gösterecektir. Tıpkı (F. Gülen) taraftarları gibi. Meselâ… Meselâ;

Siz;

— “(F. Gülen), “Bizim Nurculukla bir ilgimiz yoktur, keşke İslâmî bir kuruluş olarak değil de sivil toplum örgütü olarak çıksaydık” demiştir.”

Dersiniz.

Onlar;

— “Tüm dünyaya hitab eden evrensel bir maslahat güttüğü için söylemiştir.”

Derler…


Siz;

— “(F. Gülen), Nisa Sûresi’nin 31. Ayeti’ne muhalif olarak örtünmeyi füruattan saymış, böylece bir yandan kurnazca bu fıkhî tabiri kullanıp yandaşlarına kendini tevil ettirme kolaylığı sağlarken diğer yandan da kadınların başlarını açabileceğini söyleyerek okumak isteyen binlerce Müslüman kızı mağdur ettiği gibi, kazanılmak üzere olunan başörtüsü mücadelesini de Müslümanlar aleyhine sonlandırmıştır.”

Dersiniz.

Onlar;

— “İmanın altı rüknü gibi temel meselelerin haricinde olduğu için teferruat demiştir. Hem Hocaefendi, “Dinin emirlerini yerine getiremeyeceği bir okula bir kadının gitmesi caiz değildir. Ne pahasına olursa olsun mücadele edip başını kapamalıdır. Asla taviz vermemelidir. Bu, Kur’ân’ın nass’ıyla sabittir” demiştir.”

Derler…


Siz;

— “O sözü, 1975 senesine ait Bornova vaaz kasetinde geçen sözüdür. Biz şimdiyi konuşuyoruz. Hem ayrıca içki, zina, hırsızlık gibi mevzuları da imanın altı rüknü gibi temel meselelerden olmadığı için bu mânâda füruattan mı sayacağız? Füruat kelimesine yüklenen mânâ ıstılahî mânâ mıdır, yoksa “lüzumsuz” mânâsı mıdır? (F. Gülen), Yahudilere dair ayetlerle ilgili olarak Yahudileri temize çıkarmak için “Kur’ân ayetleri çok serttir ve günümüz Yahudilerini kastetmiyor, indiği dönemin Yahudilerini kastediyor” demiştir.”

Dersiniz.

Onlar;

— “Hususî bir siyaset icabı olarak Yahudileri İslâm’a ısındırmak için söylemiştir.”

Derler…


Siz;

— “(F. Gülen), Filistinli Müslümanların yaptığı şehadet eylemlerinde ölen birkaç yahudi çocuğu için üzüntüsünü belirterek “Hatırladıkça ölen yahudi çocukları gözlerimde tülleniyor” demiş ve bir başka video kaydında da “O bombaların altında endişe duyan yahudi çocukları karşısında yüreğimin yağı erir. Yahudi çocukların başında patlayan bombalar içimde patlıyor gibi” demiştir.”

Dersiniz.

Onlar;

— “O, Hocaefendi’nin tüm insanları kuşatan okyanus enginliğindeki gönlünün genişliğini gösterir.”

Derler…


Siz;

— “(F. Gülen), Şadırvan 8 kasetinde “Rüyâmda Allah Resûlü’nü Yahudiler için ağlarken gördüm” demiştir.”

Dersiniz.

Onlar;

— “Uydurma rüyâ isnad edemeyeceğimize göre, insanları gördükleri rüyalarla yargılayamayız.”

Derler…


Siz;

— “(F. Gülen), Filistin’deki işgalin bitmemesinin sebebini Yahudilere değil de, Arab silah tüccarlarının menfaatlerine bağlıyormuş.”

Dersiniz.

Onlar;

— “Mutlaka bir doğruluk payı vardır.”

Derler…


Siz;

— (F. Gülen), Mavi Marmara hâdisesini “otoriteye başkaldırı” olarak değerlendirirken, ölenlerin şehid sayılamayacağını belirtmiş, ölenlerin ailelerine taziyede bile bulunmazken, diğer yandan zina eden Deniz Baykal’a “geçmiş olsun” mesajı göndererek üzüntüsünü dile getirmiştir. Üstelik İHH’nın da kuşkulu bir kuruluş olduğunu belirtmiştir.”

Dersiniz.

Onlar;

— “İHH yardım malzemelerini İsrail’e teslim ederek emanete hıyanetlik yapmıştır. Ha askerin başına çuval geçirilmiş, ha İHH insanları ve malzemeyi teslim edip gelmiş. Şeyh Ahmed Yasin’e acımayan İsrail neden İHH başkanına bir şey yapmamış?” (Not: Bu yorumu yapanın feyz aldığı (F. Gülen), Foreign Policy’nin düzenlediği “Yaşayan En Büyük 100 Entelektüel” anketinde birinci olmuştu.)

Derler…


Siz;

— “(F. Gülen), Pensilvanya’daki çiftliğinde CNN-Türk muhabiriyle yaptığı Mavi Marmara konulu röportajında “Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail ile arasındaki problemi kan dökmeden diyalog yoluyla çözebilirdi” demiştir.”

Dersiniz.

Onlar;

— “O, olmuş bitmiş bir tarihin yorumudur.”

Derler…


Siz;

— “(F. Gülen), Çeçenistan savaşı için “Çeçenlerin hiç savaşmasa rahat edeceklerini ve özgürlüklerine kavuşacaklarını” söylemiştir.”

Dersiniz

Onlar;

— “Diplomasiyle çözülebilecek bir anlaşmazlıkta savaşa ne gerek var?”

Derler…


Siz;

— “(F. Gülen), “Cihadı devlet ilan eder. Bütün cihad ettiğini sananlar İslâm’ın yüzünü karartan teröristlerdir” demiştir.”

Dersiniz.

Onlar;

— “Terörün mânâsı kargaşadır. Herkes kafasına göre cihad etmeye kalkarsa kargaşa çıkar, o yüzden devletsiz cihad, cihad sayılmaz.”

Derler…


Siz;

— “Belli bir toprak bütünlüğüne ve devlet çapında sistemli bir kurumsal yapıya sahib olunmadan cihad edilemeyecekse, bu, “cihadın bir gayesinin de öyle bir devlete kavuşmak için olduğu” gerçeğiyle çelişmiyor mu? Hem Allah Resûlü tepeden inme öyle hazırca bir devlete kavuştuktan sonra mı cihad etmeye başlamış?”

Dersiniz.

Onlar;

— “Allah Resûlü önce tebliğ yapmıştı. Ebu Cehil’i bile öldürmemişti. İslâm’ı hep kan döken bir din olarak sunarsak herkesi İslâm’dan soğutmuş oluruz. Üstelik Hocaefendi “Işık evlerinde bulaşık yıkanması sırasında hasıl olan çatal kaşık sesleri, sahabelerin kılıç şakırtılarıyla aynı seviyededir” buyurur.”

Derler…


Siz;

— “(F. Gülen), dinler arası diyalog yolunda Hristiyan ve Yahudilerin hoşnutluğunu kazanmak için “Kelime-i Tevhid’deki “M……… Resûlullah” ibaresini söylemeyenlere de rahmet nazarıyla bakılmalıdır” diyerek imanın baş şartını bile füruattan saymıştır. Ayrıca Nisan 2009’da Favorit dergisinde yapılan röportajda “Meselâ bir Hristiyan Hz. M…….’e inanmasa da Hristiyanlıktan çıkmaz, ama bir Müslüman diğer peygamberlere inanmazsa Müslümanlıktan çıkar” derken Hristiyanlığı hak din kefesine koymuş olmuyor mu?”

Dersiniz.

Onlar;

— “Biz Hocaefendi’nin her dediğine de haklıdır demiyoruz ki!”

Derler…


Siz;

— “Ama yine de onun yolundasınız. Bediüzzaman Hazretleri’nin nur yolundan gitmek için bu bataklığa girmeniz şart mıdır? Bediüzzaman Hazretleri’nin ilmiyle şereflenmeniz için (F. Gülen) yüzünden maruz kaldığınız türlü itham zulümatı altında vicdan karmaşası yaşamanız şart mıdır?”

Dersiniz.

Onlar;

— “Bir hadîste Allah Resûlü “Ameller niyetlere göredir” der. Hocaefendi’nin bazı hataları olsa da niyeti sahihtir. Gayesi İslâm’a hizmettir. Peygamberimizi de, büyücü, yalancı diye inkâr etmişlerdi.”

Derler…


Siz;

— “Örnek alma şekliniz, muhakeme tarzınız ve ölçülerden mânâ çıkarıp hayata tatbik etme anlayışınız bu mu sizin? Şimdi biz de Allah Resûlü’nün “Ameller neticelerine göre hükmolunur” hadîsini hatırlatsak, ölçüleri karşı karşıya getirerek çarpıştırma densizliğine düşmüş olmayacak mıyız? Ölçülendirme ölçülerini verici ve aklî muhakeme tarzının nasıl olması gerektiğini gösterici bir tatbik sistemine, bir dünya görüşüne sahib olunmadan neyin nereye konacağını bilmeden ayet ve hadîslere el atmak her türlü şenaate yol verir, her türlü bozuk niyet kendini kolayca delillendirebilir. Bir insanın niyeti iyi bile olsa Müslüman bir toplumu ifsad edecek ve Müslümanların akidesini bozacak fikirler yayıyorsa o en büyük haindir. Biz biliyoruz ki 1400 yıllık İslâm tarihinde gelmiş geçmiş yüzlerce İslâm önderi ne en kuvvetli anlarında ne de en zayıf anlarında (en tasvib etmediklerimiz bile!) ne böyle bir strateji, ne de böyle bir taktik-takiyye anlayışı benimsemişlerdir. “Her gördüğünü Hızır bil” mantığıyla “hikmetinden sual olunmaz” diyerek hikmetini bir türlü çözemediğiniz cinayetlerin kendinizde zamanla bir inanç hâline dönüştüğünün ve yaşadığınız gibi inanmaya başladığınızın farkında değil misiniz? Hazret-i Ömer’in, “Allah’ın ve Resûlü’nün emirlerine aykırı hareket edersem ne yaparsınız?” sualine Sahabenin cevaben verdiği “Seni kılıcımızla düzeltiriz ey Ömer!” nidasını hatırlamıyor musunuz? “Kişi sevdiği ile beraber haşrolunacaktır” ve “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz!” ölçüleri de mi titretmiyor sizi?”

Dersiniz.

Onlar:

— “Günümüzün dünya gerçeklerini de görmek gerek. Sadece yanlışlıkları çekiştirerek bir yere varamayız. Hocaefendi’nin gıybetini yapıyorsunuz.”

Derler…


Siz;

— “Gıybet, bir insanın alenen savunmayıp veya yaygınlaştırmayıp topluma mâl etmediği hatalarını çekiştirmektir. (F. Gülen) ise alenen binlerce insanın imanını sakatlayıp öbür dünyalarını da mahvederken bu vebal karşısında “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hükmüne muhatab olmuyor musunuz?”

Dersiniz.

Onlar;

— “Vay bize şeytan dedin! Hakaret ettin!”

Derler…



Siz;

— “(F. Gülen), Mümtehine Sûresi’nin 10. âyetine muhalif olarak dinler arası diyalog adına Müslüman bir kadınla Hristiyan bir erkeği evlendirmiştir.”

Dersiniz.

Onlar;

— “Nikâh kıyılırken orada mıydınız? Bu nikâhı Hocaefendi mi kıymış? Veya bu işi tasvib eden bir sözünü işittiniz mi?”

Derler…



Siz;

— “(F. Gülen), Almanya’da ortaya çıkan belgelere göre kiliselere 4 milyon dolar bağışlamış. Misyoner okulu Hartford Seminary’e de 2 milyon dolar bağışlamıştır. Müslümanlardan toplanan zekâtlar buralara mı dağıtılıyor?”

Dersiniz.

Onlar;

— “Abartıyorlar. Bağış yapılmışsa da maslahat icabıdır. O zekâtlar Müslüman öğrencilere verilen burslarda kullanılıyor.”

Derler…


Siz;

— “(F. Gülen’in temsilcileri Papa ziyaretinde “Dinler arası diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz” demiş, ayrıca kendisinin Papa’ya yazdığı mektupta da “İslâm yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bundan da en çok suçlanacak olan Müslümanlardır… Yeni fikirlerimiz varmış iddiasında bulunmuyoruz. Yine müsamahanıza sığınarak bu misyonun hedeflerine yakından hizmet etmek için üstlenmek istediğimiz birkaç teklifte bulunmayı arzu ediyoruz” demiştir. İslâm’ın ilk yıllarında da Müslümanın anlayışına uymayan bir barış ve diyalog teklifi, üstelik müşriklerden gelmişti. Müşrikler, Allah Resûlü’nün amcası Ebu Talib vasıtasıyla “dediklerinin dışında ne istiyorsa yerine getirelim” şeklinde diyalog kurulamayacağını anlayınca, doğruca Allah Resûlü’ne gelerek, “Biz bazen senin bahsettiğin Allah’a saygı gösterelim, fakat sen de bazen bizim ilahlarımıza saygı göster, böylece aramızda barış olsun” dediklerinde Allah Resûlü onları şiddetle reddetmemiş miydi?”

Dersiniz.

Onlar;

— “Peygamberimiz de İran Kisrası’na, Rum İmparatoru’na elçiler göndermişti, mektublar yollamıştı.”

Derler…



Siz;

— “Papa’ya yazdığı mektubunda “Hizmetlerinizin bir parçası olayım” dediği gibi sağ kolu Alaeddin Kaya da Papa’nın elini öpmüştür.”

Dersiniz.

Onlar;

— “Mevlâna da bir papaza selâm vermişti.”

Derler…



Siz;

— “Bektaşî’nin “Kur’ân’da ‘namaza yaklaşmayın’ yazıyor” demesi gibi hakikati saptırarak doğruyu yanlışta kullanmakta üstünüze yok doğrusu. Pekiyi (F. Gülen)’in, Patriğin Ekümenik sıfatının Türkiye tarafından kabul edilmesi ve devamında Vatikan’ın bir benzeri olan Suriçi Ortodoks Devleti için de özel bir anlam taşıyan Heybeliada Ruhban Okulu’nu açtırma çabaları ve bu çabaları karşısında da Kardinal Arenzi’nin hayretini saklayamayarak “Siz bunları sadece konuşup anlatmıyorsunuz, aynı zamanda da yaşıyorsunuz” iltifatına mazhar olmasına, papazların ikna edemediği siyasetçileri bizzat ikna etmesine ne dersiniz?”

Dersiniz.

Onlar;

— “Fatih Sultan Mehmed de kilise ve havralardaki ibadet ve eğitime müsamaha ile yaklaşmıştı. Hocaefendi de, tarihteki misalleriyle de şahid olduğumuz İslâm’ın derin hoşgörüsünün bir mümessilidir. Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur bizim. Başkaları bin türlü husumet gösterseler ve husumetin bin türlüsünü bir anda çektirseler de düşmanca tavrın tekiyle bile olsa mukabelede bulunmayı düşünmeyiz. Geçeceğimiz yollara diken atan, önümüze çukurlar kazan insanlardan birini bir yerde kuyuya düşmüş görsek, yine ellerinden tutar kaldırırız.”

Derler…



Siz;

— “Tüm dünya Müslümanlarının kan ve gözyaşı batağındaki can pazarında verdiği varlık-yokluk savaşı karşısında hoşgörü edebiyatı ha! Merak ediyoruz, siz, babası öldürülen, annesi tecavüze uğrayan, kız kardeşi işkencede çıldıran, evi yıkılan bir Filistinli veya Iraklı Müslümanlardan biri olsaydınız, bu Amerikalı ve Yahudilere aynı hoşgörüyle yaklaşabilir miydiniz acaba? Sizin o sakat hoşgörü anlayışınız, ancak, mânâsı yarım kalmış ve saptırılmış hâliyle “Sağ yanağına vurana sol yanağını da çevir” şeklinde muharref İncil’de geçer. Ama o sözün asıl amacı mütecavize hoşgörü değildi ve belki de bir devamı da vardı ve Yahudiler devamını silip yok etmişlerdi; tıpkı Türkiye’deki lâiklerin, incisi düşmüş istiridye gibi hikmetlerinin mânâsını kararttıkları Mevlâna Hazretleri’ni sahte bir hoşgörü edebiyatına âlet etme alçaklığını gösterdikleri gibi. İslâm’da böyle bir hoşgörü anlayışı yoktur. Böyle bir hoşgörü, önce günahları, sonra da küfrü görmezden gelmeyi, daha sonra da küfre yaltaklanmayı ve giderek onun himayesinde onun çanağından beslenmeyi peşinden getirir. Pekiyi CIA eski Ortadoğu sorumlusunun verdiği referansla Amerika’ya yerleşen (F. Gülen)’i Pensilvanya’daki Amerikan bayrağı çekilmiş çiftliğinde CIA ve MOSSAD ajanları koruyormuş. Buna ne dersiniz?”

Dersiniz.

Onlar;

— “Allah isterse bu dini kâfirin eliyle de güçlendirir.”

Derler…



Siz;

— “(F. Gülen), Nevval Sevindi ile yaptığı röportajda, “Amerika’nın egemenliğinin zayıflamasından endişe duyulmalıdır” demiştir.”

Dersiniz.

Onlar;

— “Herkesin hatası olabilir.”

Derler…



Siz;

— “Mutlak Hakikat’e nisbetle doğruyu arama ve layık olduğu yere koyma yolunda yapılan hata, tıpkı gideceği yönü elindeki pusulaya göre peşinen bilen bir şoförün hataen ana yoldan yanlış yola sapmasına benzer. Ama o şoför eninde sonunda yollardaki yön tabelalarını okuyarak ve elindeki pusulanın yardımıyla yine doğru yönü bulacak ve ana yola çıkacaktır. Doğruyu arayanın arayışı da doğru olur. Doğru olduğu içindir ki yaptığı hata bile onu yine doğruya çıkarır, yanlışı doğruya kalbedilir. Ama zaten en baştan yanlış yöne giden şoförün bırakın hatası, doğrusu bile yanlışa döner. Aslolan ana kaidedir. Ve istisnalar da kaidedendir. Parça, bütüne aitse ve bütündeyse o parçayı nereye savurursan savur yine “bütün”dendir, “bütün”dür. “Günah” gibi veya “konmuş kuralların dışına çıkma” gibi nefsi ilgilendiren hata ise nefse uyarak veya şuurdışı yapılan şeylerdir. Hatayı “hata” yapan şey ise ardından gelen nedamet ve tekzibdir; yani özür ve af talebidir. Eğer bunlar yoksa ona “hata” denmez, “tümden yoldan çıkmışlık” denir. Yani “hata”, bir şoförün kırmızı ışıkta fren yerine ezkaza gaza basması gibi bir şeydir, kırmızı ışıkta geçmeyi kaideleştirmesi değil; sonuçta hatasının farkında olarak onu bir şekilde telâfi eder. Nitekim bir Hadîste şöyle buyurulur; “Bir hata gizli kalırsa, sahibinden başkasına zarar gelmez. Aşikâre yapılır ve kırılan pot düzeltilmezse, o zaman umuma zararı dokunur.” Amma velâkin görüyoruz ki her iki duruma göre de baksak, (F. Gülen), değil hatayı “hata” olarak yapmayı, bilâkis hatanın kitabını yazmış, kaideleştirmiştir.”

Dersiniz.

Onlar;

— “Öyle de olsa böyle de olsa Hocaefendi mücadelesiyle, vaazlarıyla uhdesindeki neşir vasıtalarıyla İslâm’ı tüm dünyaya duyurmuştur. İslâm’dan habersiz birinin, bu neşriyatlardan birinde geçen bir tek “Allah” kelimesini okuması bile kârdır.”

Derler…



Siz;

— “Milli Gazete, Vakit ve Yeni Şafak gazeteleri Aydın Doğan’ın Yay-Sat şirketinden ayrılıp Turkuaz isimli şirkette birleştikleri hâlde Zaman gazetesi hâlâ bu şirket üzerinden dağıtılıyor ve Doğan’ın kasasına her ay 850 milyar lira giriyormuş.”

Dersiniz.

Onlar;

— “Zaman, dünya çapında bir gazetedir. Bunlar marjinal mimlenmişlikten sıyrılmanın ve her çevreye hitab edici global açılımın icablarıdır. Meyve veren ağaç taşlanırmış. Hem Hocaefendi’yle uğraşacağınıza kâfirlerle uğraşsanız daha iyi etmez misiniz? Müslümanları birbirine düşürüyorsunuz. Kâfirin eline koz veriyorsunuz.”

Derler…


Siz;

— “Kâfirler en fazla Müslümanları yok etmeye çalışabilirler, ancak onlara güçleri yetebilir. Ama ona rağmen bir Müslümanı yok etseler, yerine on Müslüman gelir, onunu yok etseler yüz tanesi gelir. Ancak, suret-i haktan görünerek Müslümanlığı-Müslümanlık akidelerini yok etmeye çalışan birinin tehlikesi, Müslümanları yok etmeye çalışan birinin tehlikesinden çok daha büyüktür ve öncelikle onunla mücadele edilmelidir. Kâfirin kullandığı asıl koz da böyle bir insandır zaten. Ve bu koz, küfür dünyasına sokulmuş değil, bilâkis gelen İslâmcı dalganın içini boşaltıp kanını çekerek güçsüz düşürme yolunda İslâm dünyasına sokulmuş bir Truva atıdır.”

Dersiniz.

Onlar;

— “Korkunç iftira! Hocaefendi bir sürü insanın hidayetine vesile olmuştur. Bir sürü genç onun sayesinde namaza başlamıştır.”

Derler…



Siz;

— “Namazın gayesi nedir? Sadece yatıp-kalkmak mıdır? Namaz esnasında kalbiyle Hristiyanlara muhabbet duyguları beslerken, ağzıyla “Hristiyanları dost edinmeyiniz” ayetini tekerlemek namaz mıdır, hidayet midir? Hem bugün Avrupa’daki Hristiyanlar “Bir Türk hoca varmış, ‘Hristiyanların iyileri de cennete girecek’ diyormuş, o hâlde dinimizi değiştirmeye gerek yok” diyerek Müslüman olan hemşehrilerini dinden döndürmeye çalışıyormuş.”

    Dersiniz.


Onlar;

— “Nereden duyuyorsunuz bunları? Kaynağınız nedir? “Size bir fasık haber getirirse doğruluğunu araştırmadan ona inanmayın pişman olursunuz” âyetini bilmiyor musunuz? Hocaefendi dünya çapında açtırdığı eğitim yuvalarında hizmet veriyor!”

    Derler…


Siz;

— “(F. Gülen)’in Orta Asya’da açtırdığı okullarda lâik-dinsiz eğitim müfredatı uygulanıyormuş.”

Dersiniz.

Onlar;

— “İftira! Oralarda hizmet veriliyor. Yabancı çocuklara İstiklâl Marşı öğretiliyor.”

Derler…


Siz;

— “STV’de geçen bir habere göre Bosna savaşında hizmet niyetiyle oraya gitmişler ve Bosnalılar sormuşlar bunlara; “Siz ne için geldiniz buraya, mücahid misiniz?” Yok değiliz, demişler. “Peki Kuran öğretmeye mi geldiniz?” Yok hayır, demişler. “Peki neden geldiniz” diye sorduklarında, “Biz Türkçe öğretmeye geldik” demişler. Hizmet anlayışınız bu mu sizin? Hem o okullar Orta Asya’ya nüfuz etmek isteyen Amerika’nın ajan üssü olarak kullanılmaktadır.”

Dersiniz.

Onlar;

— “Kuru iftira! Hocaefendi “Mü’min, karşısında Amerika dahi olsa bomba olup patlamalı, başını dağıtmalı gavurun!” der.”

Derler…


Siz;

— “O sözü “Kâbe baskını” ile ilgili olarak tâ 30 sene öncesine ait bir vaaz kasedinde geçer. Biz şimdiyi konuşuyoruz. Hem bu “okul hizmeti” ancak komünist rejimlerden kurtulmuş, bu yüzden de İslâmî eğitim alt yapısı çok zayıf olan Orta Asya ülkelerinde yapılıyor. Ama meselâ eğitim alt yapısı sağlam ve neyin ne olduğunun farkında olan birçok Afrika ülkesi onları kapılarından içeri bile sokmuyorlar. Çünkü bunların müfredatlarında gerçek mânâda dinî eğitim diye bir şeyin olmadığının farkındalar.”

Dersiniz.

Onlar;

— “O sizin suizannınız.”

Derler…


Siz;

— “(F. Gülen) Vatikan’dayken Hürriyet gazetesinden Reha Erus’a verdiği röportajda “Bu kutsal topraklarda ölmeyi hayâl ediyorum” demiştir.”

Dersiniz.


Onlar;

— “Bütün dünya Müslümanlara mescid kılınmıştır. Herkesin istediği yerde ölmeye hakkı vardır. Hem ölünen yerin ölen insana ne zararı olabilir?”

Derler…


Siz;

— “(F. Gülen), Papayla görüşmesinde Vatikan’a vizesiz girilmesini taleb etmiş. Hâlbuki Vatikan’a ancak (İslâm ülkelerinde yaşıyor olsalar bile) alenî Hristiyanlar vizesiz girebilir. Vize sorunu yalnızca gizli Hristiyanlar için vardır. Ömrünün sonuna kadar serbestçe Vatikan’da yaşama hayâli ancak böyle bir Hristiyan için geçerli olabilir.”

Dersiniz.

Onlar;

— “Artık yeter! Ne demek istiyorsunuz? Bir insana bu kadar çamur atılmaz! Hocaefendi banyo yaparken bile meleklerden utandığı için iç çamaşırlarını çıkarmayacak kadar rikkat sahibi, her sözüyle de hikmet sahibi bir insandır. Siz ondaki derinliği anlayamazsınız. Artık saçmalıklarınızı dinlemiyorum!”


(Türkiye’deki son verdiği veda vaazında girdiği “üzüntü krizi”nden kendini ayıltmaya çalışan cemaate “Merak etmeyin, ben sizin huzurunuzda ölecek kadar talihli birisi değilim” sözünde hangi İlâhî hikmeti aramalıydık acaba?)

Derler ve derler…(6)


(F. Gülen), ardındaki kalabalık gücü gördükçe haklılığına pay çıkarıp her geçen gün gram gram sinsice vehameti artan dozdaki cinayetlerini işlemeye devam edecektir. Kıvamını yakalayınca da takibçilerine “artık Hristiyanlığın umdesi olan teslisi kabul ediyoruz” dediği zaman takipçileri “vardır bir hikmeti” diyerek kiliselerde istavroz çıkarabilecekler midir? (Gerçi kiliseye giderek vaaz dinlemeye başlamış olanlarını da duyuyoruz.) Yoksa yeni bir tevil mi geliştireceklerdir? “O kadar da değil” demeyin sakın. İBDA 25 sene önce mikroskop camında kanser virüsünü teşhis ettiğinde de İslâmcı camia “o kadar da değil” demişti. Ama bugün hastalığın vardığı boyut ortada. İman uçmuş, hasta son nefesini vermek üzere.

Tüm bunlar, dünden beri küfrün ve işbirlikçilerin, gelen İslâmcı dalgayı frene edebilmek için İslâm’ı İslâm’a karşı istismar etme taktiklerinin bir başka versiyonudur: “Gelen dalgayı frenleyemiyorsan yönünü değiştir!” Ama bu kez nereye doğru? Vatikan’ın mânâsına doğru.

Artık mânâsını da aştılar, müşahhas olarak da içindeler.

 


RİSALE-İ NURLAR’DAKİ TAHRİFATLAR - MUHARREF NURCULUK


Bu oluşumun, “İslâmî bir sistem getirme” ve “İttihad-ı İslâm’ı tesis etme” gayesi bir yana, en azından insanlara baş nefret kutbu ve baş muhabbet kutbunun ne olması gereğini telkin ederek imanlarını muhafaza etmeleri yolunda hak ve bâtılın tefrikini gösterecekleri yerde bunun tam tersini yaparak hangi zihniyetin muhabbetini aşıladıklarını ve hangi gayeyi güttüklerini Risale-i Nurlardaki tahrifatlarından da anlayabiliriz.

Bir misâl:

Aşağıdaki bölümler Tenvir Neşriyat, Zehra Yayıncılık, Söz Basım Yayın ve Sözler Yayınevleri’nden yayınlanan Risalelerden (Emirdağ Lahikası 1. Cilt) alınan alıntılardır:

“… Hem Ankara’da divan-ı riyasetinde pek çok meb’uslar varken Mustafa Kemâl şiddetli bir hiddet ile divan-ı riyasetine girip, bana karşı bağırarak: “Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyan edesin. Sen geldin, namaza dair şeyler yazıp içimize ihtilâf verdin.” Ben de onun hiddetine karşı dedim: “Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur!” Dehşetli bir putkırdım…”

Şu bölüm ise RNK Neşriyat (sayfa: 246), Şahdamar (sayfa: 234) ve Envar Yayınevleri’nden alınmış aynı bölümlerdir:

“Hem Ankara’da divan-ı riyasetinde pek çok meb’uslar varken Mustafa Kemâl şiddetli bir hiddet ile divan-ı riyasetine girip, bana karşı bağırarak: “Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyan edesin. Sen geldin, namaza dair şeyler yazıp içimize ihtilâf verdin.” Ben de onun hiddetine karşı dedim: “Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur!” Dehşetli bir potkırdım…”

Bu iki alıntıdan da görüyoruz ki, birinde “Dehşeti bir PUT kırdım” cümlesi “Dehşetli bir POT kırdım” şeklinde değiştirilmiş. Yani birinde (orijinalinde) din düşmanlığı apaçık aşikâr olan bir şahsa atfedilen “put kırma” ifadesi, “pot kırma” ifadesine dönüştürülüp küfür karşısında her zaman haysiyetli bir şekilde dik duran Bediüzzaman Hazretlerine (küfür karşısında haysiyetsizce el etek öpüyormuş gibi) iftira atılmış.

İslâm’ı ve Bediüzzaman Hazretleri’ni böyle tahrif edilmiş kitablardan öğrenmeye çalışan yeni şuurlanmaya başlamış bir insanın imânî açıdan hangi sapmalara düşeceğini tahmin edebiliyor musunuz? Risale-i Nur’lardan küfrün bam teline dokunan veya dokunur gibi olan bütün paragraf ve bölümler ya tamamen çıkarılarak veya üzerinde oynamalar yapılarak adeta Diyanet İşleri Kurumunun maaşlı bir imamına dikte ettirerek yazdırdığı sıradan bir vaaz kitabına döndürülmüştür.

Araştırmalarımızda buna benzer sayısız tahrifat ve olduğu gibi kaldırılmış bölümlere rastladık. Ancak sırf bunları ortaya dökmek için bile değil ayrı bir makale, başlı başına bir kitab yazılması gerekeceği için “parça bütünün habercisidir” hikmetince akl-ı selim sahibine tek bir örneğin de yeteceğini umarak bu kadarıyla iktifa ediyoruz.
                                                             

ORTA ASYADAKİ OKULLAR

Eski MİT İstanbul Bölge Başkanı ve Başbakanlık İstihbarat Başdanışmanı Osman Nuri Gündeş, “İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tanığı” adıyla kaleme aldığı hatıralarında (F. Gülen) cemaati okulları konusunda önemli bir iddiada bulundu. Gündeş, “Gülen cemaatine ait Türkiye dışındaki bazı okullarda Amerikan Merkezi Haber Alma Örgütü (CIA) ajanlarının “İngilizce öğretmeni maskesi” altında çalıştığını öne sürdü. Gündeş’in kaleme aldığı hatıraları Can Dündar Milliyet gazetesindeki köşesinde duyurdu. Dündar’ın köşesinde yayımlanan (21 Aralık 2010) yazıda Gülen okullarına ilişkin bölüm “CIA ajanları öğretmen maskesiyle görev yapıyor” başlığıyla yer aldı. Dündar’ın yazısında Gündeş’in hatıralarına atfen yer alan Gülen bölümü şöyle:

‘CIA ajanları öğretmen maskesiyle görev yapıyor’

Gündeş, kitabında (F. Gülen) hareketini Moon tarikatına benzetiyor.

Amerikalıların Kore’yi işgal ettikten sonra, Güney Kore’yi sömürgeleştirebilmek için Hristiyan Moon tarikatını kurduklarını, böylece nüfusu Budistlikten vazgeçirip Hıristiyan yaptıkları gibi tarikat aracılığıyla dünyada komünizm karşıtı bir blok oluşturduklarını söylüyor. Gülen‘in de Komünizmle Mücadele Derneği’nden yola çıktığını, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamındaki ülkelere öncelik verdiğini hatırlatıyor.

“Sonra CIA, cemaatin faaliyetlerini Rusya’ya yönlendirdi” diyor.

Şu satırlar kitabın “Fethullah Gülen Gerçeği“ bölümünden:



Fethullah Gülen Gerçeği

“Gülen cemaati tarafından özellikle de Türk cumhuriyetlerinde açılan okullarda diplomatik pasaportlu Amerikalı CIA ajanları ‘İngilizce öğretmeni’ diye barındırılıyor. Bu işbirliği, Türkiye’de yapılan üst düzey resmi bir toplantıda, bizzat Fethullahçı okul yöneticisi tarafından itiraf edildi. Toplantıda MİT temsilcisi de bulunduğu halde, olay karşısında sessiz kalındı. Durum, devletin resmi olarak yayımladığı kitapla da belgelendi.”



Öğretmen kılıklı CIA ajanları

“Yer: Ankara’daki Başkent Öğretmen Evi…

Ev sahibi: Milli Eğitim Bakanlığı Yurt Dışı Eğitim-Öğretim Genel Müdürlüğü…

Konu: Yurtdışında açılan Türk okullarının sorunları…

Toplantıya başta Milli Eğitim Bakanı olmak üzere bakanlığın bütün üst düzey bürokratları katılıyor.

Dahası Başbakanlık’tan, MİT’ten, Dışişleri Bakanlığı’ndan temsilciler ve yurtdışında okul açmış bazı kimseler de var. Bu toplantıda Özbekistan’da 18 okul açmış bir şirket sahibi okullardan bahsederken ‘Fethullahçılara ait okullar’ dedi; Türk Milli Eğitimi buna seyirci kaldı. Bu arada okulların müdürü, Amerika’nın Özbekistan’daki bir uygulamasını dile getirdi:

“ABD, “dostluk köprüsü“ adı altında getirdikleri 70 kişilik öğretmen grubuna diplomatik statü kazandırmış. Özbekistan’da diplomatik pasaportla bulunan ABD’li öğretmenlerin çoğu, Gülen cemaatinin okullarında çalışmaktadır. “İngilizce dil öğretmeni” olarak gözükmekte iseler de esasen Amerikan Gizli Servisi’nin güdümünde görev yaptıkları ve çalıştıkları ülkelerde Pentagon’da üretilen Amerikan politikalarının uygulamasının baş ajanları görevlerini sürdürmektedirler. Onların İngilizce hocalığı sadece maske görevleridir. Örneğin Kırgızistan’da da 60 kadar Amerikalı “öğretmen” vardır.’”

Vatan

Kazakistandaki okullarda Amerikalı profesörler çalışıyor. Bu okullardan mezun olan öğrencilere Amerikan kökenli petrol şirketleri burs verip Amerikan üniversitelerine yolluyorlar.

Eski Büyükelçi M. Ali Bayar:

“Bu proje sadece Türk devletine ait bir proje değildi. Bu cumhuriyetlerde o zaman açılmış yeni büyükelçiliklerimiz Ankara’dan aldıkları talimatlarla bu okulların desteklenmesi, muhatab oldukları ülke hükümetleri nezdinde haklarının korunması ve geliştirilmesi konusunda vazifeliydiler her şeyden önce.”

(F. Gülen), 1997 senesinin bahar aylarında Tempo dergisinin bir sayısında, Orta Asyadaki okulların kurulmasında MİT’den destek aldıklarını açıkça itiraf eder.

Dönemin Başbakanı Ecevit, bu okulların neye hizmet ettiğini bildiği için ölesiye savunmuştur. Hatta o günlerde doğan tepkiler üzerine (F. Gülen)’in “İstiyorsanız Türk Milli Eğitimine devredelim” politik teklifi de aslındaki okulların arkasındaki gücü hatırlatma ve zoru gösterme amacı taşıyordu.

Bazı uzmanlara göre Amerika’lı yetkililer, en azından üstü kapalı bir şekilde, Gülen’in Sovyetler’in dağılmasından sonra yüzlerce gönüllü gönderdiği Orta Asya’nın Türk cumhuriyetlerinde hareketi bir ılımlaştırıcı bir varlık olarak desteklediler. Gülen Hareketi’ni araştıran Houston Üniversitesi’den sosyolog Helen Rose Ebaugh, “Bu okullar gençler için bir alternatif. Böylelikle terör örgütlerine katılmak zorunda kalmıyorlar.” diye konuştu.

1989’da (F. Gülen)’in ikinci adamı olan Nurettin Veren’in, bu oluşumu devlet ile ilişkiye geçirmesiyle başlayan ajanlaşma süreci, bu gün Amerika’nın rotasına girmek suretiyle artık global bir noktaya varmıştır.



“TABULARI YIKAN SEYAHAT”


(F. Gülen) oluşumunun üst düzey “ağabey”lerinden Tercan Ali Baştürk, “Tabuları Yıkan Seyahat” başlıklı hatıratında şöyle anlatıyor:

“2000 yılının Nisan ayında Avusturya’dan bir grup genç, ‘dinlerarası diyalog perspektifli bir gezi’ ile Türkiye’ye gidiyoruz. 21 Nisan Cuma sabahı İstanbul’da bir otelde misafir ediliyoruz... Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’na kahvaltı yapmaya gidiyoruz. Başkan Harun Tokak ve yardımcısı Cemal Uşşak bizi ağırlıyor. Diyalogun ilk nişanesi olarak üç ilahi dinin usulü ile yemek duası yapılıyor...

13:30’da vakıf yetkilisi, Cemal beyle Vatikan İstanbul temsilcisi papaz Marotvich’e götürüyor. Kapıda karşılıyorlar. Marotvich, kendinden önceki papaz Papa Ron Calli’yi anlatıyor. Marotvich’in anlattıkları, bizde o ‘salih insan’a karşı sevgi hisleri oluşturuyor. Tabular sarsılıyor, önyargılar kırılıyor, sabit fikirler dağılıyor... Hediyeleşmek faslından sonra “cennette buluşmak üzere” diye ayrıldık...

Sonra Zaman gazetesinden Abdullah Aymaz’la görüştük. İlahi dinlerin salikleri olarak bu kadar “bir”lerin arasında niçin ayrı duralım, tavsiyesini içeren sohbeti dinledik...

22 Nisan Cumartesi günü ise Ortodoks patriği 2. Bartholomeos’a gittik. Saat 13:00’tü. Genç papaz Stefanos bizleri kapıda karşıladı. Bartholomeos, nasihatlerde bulundu...

Neticede şu ortak kararları aldık: Belli zamanlarda ortak mekânlarda ortak ibadet için buluşacağız. Orada beraber bir hafta Allah’a ibadet edeceğiz...”
(Bkz; Avusturya–Çağlayan dergisi, Nisan 2000 sayısı).



ADL ÖRGÜTÜ (Anti Defamation League) İLE İLİŞKİLER


“ABD’de Yahudi mafyası: ADL… İngiliz Framasonluğunun Yahudi kolu olan B’nai Brith’in etkisi altındaki ADL 1913 yılında kuruldu. ADL adeta, Amerikan mafyasının halkla ilişkiler bürosu gibidir. Kurdukları “Denizaşırı Yatırımlar Servisi” adlı şirketle uluslar arası silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, kirli parayı aklama gibi işleri yürütmektedir. İşgal altındaki Filistin topraklarında ve Kudüs’ün hristiyan ve müslüman bölgesinde geniş arazilerin kanunsuz alım satımının ortaya çıkarıldığı emlak skandalı da yine işin içinde ADL’nin varlığını ortaya koyuyor… ADL, Amerika içinde FBI kanallı muhtelif operasyonlarla ilişkisini sürdürdü. FBI ise kongre tarafından suçlandığı zaman suçu daima ADL’nin üzerine attı.

ADL tam mesai ile çalışan gizli istihbarat memurlarının bir kısmını Amerikan Hükümeti Adalet Bakanlığı’na bağlı Özel Soruşturmalar Ofisi’nde (OSI), bir kısmını da İsrail otoriteleriyle Tel Aviv’de çalıştırmaktadır.

İsrail devleti kurulduğundan beri ADL, İsrail Gizli Servisi MOSSAD ile hususi ilişkilerini daima sürdürmüş, İsrail mafyasıyla da yakın bağlantılar kurmuştur.

ADL – Sharon grubu ihtilaflı bölgelerde satın aldıkları evlerde militan Yahudileri yetiştirdiler.” (Zaman Gazetesi – Yunus Altınöz, 20 Kasım 1992, sh.2)

ADL’nin bilinen cinayetleri şunlardır:

15 Ağustos 1985’de Kafkasyalı müslüman lider Tscherim Sobzocov’un, evinin önünde bombalı saldırıyla öldürülmesi.

1985’de Musevî iken İslâm’a dönen Prof. İsmail Raci Faruki ve eşinin, evlerinde bıçaklanarak öldürülmesi.

Gandi ve Palme suikastlerinin arkasında da ADL’yi görmekteyiz.

19. 9. 1997’de (F. Gülen) ADL’nin lideriyle Amerika’da görüşüyor. Bu meşhur görüşmeden sonra meşhur Papa – Gülen buluşması gerçekleşiyor. Devamını, 10 Mart 1998 tarihli Zaman gazetesinin “Diyalog Çabaları Devam Ediyor” başlığı altındaki Selçuk Gültaşlı imzalı haberinden takib edelim:

“3 gündür Türkiye’de bulunan Yahudi Liderler Heyeti, Başbakan Yılmaz, Orgeneral Çevik Bir, TBMM Başkanı Çetin ve Dışişleri Bakanı Cem’den sonra Fethullah Gülen ile görüştü. Görüşmede; Gülen’in, ABD’nin en etkili Yahudi Lobisi olan ADL’nin teklifiyle hazırladığı hoşgörü ve diyalogla ilgili kitap da gündeme geldi. Gülen, İngilizce olarak hazırlanan kitap üzerindeki çalışmalarının tamamlanmak üzere olduğunu, bittiğinde insanların hizmetine sunulacağını söyledi. Kitap, ADL tarafından basılarak dünyanın dört bir yanına dağıtılacak…”

Zaman ekibi, ilginçtir, bu haberin son kısmını internetteki arşivlerinden çıkartmışlardır.


ÖLÇÜLER, ÖLÇÜLER…


“Ey inananlar! Yahudilerle hristiyanları dost edinmeyin. Onlar, birbirlerinin dostudur. Ve sizden kim onları dost edinirse şübhe yok ki o da onlardandır. Şübhesiz Allah zalim olan topluluğu doğru yola sevk etmez… Kalplerinde bir hastalık olanların ‘Başımıza bir felaket gelmesinden korkuyoruz’ diyerek onların içine katılan, onlara koşanları görürsün. Umulur ki Allah bir fetih veya katından bir emir getirecek de onlar, içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır… İman edenler ise şöyle diyeceklerdir: “Bunlar mıdır bütün güçleriyle sizinle beraber olduklarına yemin edenler? Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir de hüsrana uğramışlardır! (Maide: 51,52,53)

“Şu bir gerçek ki ümmetim adına en korktuğum ve en önemli şeylerden biri de dalalete sapmış yöneticiler ve önderlerdir. Ümmetimden bazı gruplar hak din olan İslamdan saparak müşriklere, hristiyanlara, yahudilere katılacaklardır.” (Hadis-i Şerif - Tirmizi)

“Onları ateşe çağıran imamlar kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.” (Kasas: 41)

Allah Resûlü buyuruyor:

“Sizin için deccalden daha çok deccal olmayanlardan korkarım.”

Onlar kimlerdir?

“Saptırıcı imamlardır.” buyurdular. (Ahmed bin Hanbel)

İbn-i Kesir (R.A.) şöyle der:

“Sahabeden bir çoğunun nifakın başının, kafir ve münafık olan Abdullah İbn-i Ubey bin Selûl olduğunu bilmiyordu. Ne zamanki Yahudiler ve Müslümanlar arasındaki olaylar oldu ve Resulullah onları cezalandırmak istedi, işte o zaman nifakın başı Abdullah İbn-i Ubey bin Selûl harekete geçti ve Yahudilerin safında durdu. YAHUDİLERLE RESÛLULLAH’IN ARASINA GİRDİ.”

“Kim bir müşrikle ittifak yapar ve onunla birlikte ikamet ederse, o da onun gibidir.” (Ebû Dâvud, III/93, hadis no: 2787)

“Ben, müşriklerin arasında ikamet eden her müslümandan uzağım!” “Ey Allah’ın Rasûlü! Neden?” diye sordular. O da şöyle buyurdu: “Çünkü ateşleri (müslümanla müşriklerin ateşleri) birbirinden ayırt edilmez.” (Ebû Dâvud, Cihad 95; Nesâî, Kasâme 27; Tirmizî, Siyer hadis no: 1654)

Eyd Bin Elsem (r.a.) babasından rivayet ediyor:

Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Gökten yağmur yağdıkça cihad tatlı ve hoştur. İnsanlar üzerine çokça Kur’anı okuyanların “Bu zaman cihad zamanı değildir” dedikleri zaman gelecektir. Kim bu zaman ulaşırsa bilin ki bu ne güzel cihad zamanıdır.”

Dediler ki: Ya Resulullah (s.a.v.) bunu söyleyecek kimse var mıdır?

“Evet. Bu kimse Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetlediği taifedeki kimselerdir” (İmam Nebevi; Tağribul Tezhib, Şifa Essudur, Menariul Esvağ İla Mesari Sağ)

“Zulüm, başına adalet külâhını geçirmiş; hıyanet, hamiyet libasını giymiş; CİHAD’A, BAĞY ( TERÖR ) ismi takılmış, esarete hürriyet namı verilmiş. Ezdad, suretlerini mübadele etmişler.”(Mektubat, sh:456, Hakikat Çekirdekleri, Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretleri)

“Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünkü aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz veya dalalete düşer boğulursunuz.” (Mesnevî-i Nuriye sh:126, Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretleri)

“Bir kul fısk-u fücurda, günah işlemede son noktaya gelirse; o artık iki gözüne hakim olur ve istediği zaman ağlar.” (Muhtar-ül Ehadis sh.11 - 80. hadis, Adiyy bin Ukbe bin Amir (r.a.) rivayet eder.)

“Eğer bir vaiz halkı ağlatmaya, yaka paça yırttırmaya çalışıyorsa, bilin ki o adam gafildir.”(İmam-ı Gazali Hazretleri, İhya-i Ulûmiddin.)

“Kim Nasârâ gibi İslâm’dan başka bir din üzerinde olanları tekfîr etmezse; yahut onların küfründe şübhe ederse; veya mezhebleri doğrudur, derse tekfîr olunur” (Tehzîb’ü Risâleti’l-Bedri’r- Reşîd”, s:12)

BEYAZ MAFYA

“Bir cemiyet inhilâl ederken, her ferdinin kafasında bir inhisar idaresi kurulur.”  
Tarihçi İsmail Hakkı Danişmend

(F. Gülen) yapılanması, Anadolu’da mekând yer işgal edici özelliğiyle görmezden gelinemeyecek sosyal bir gerçeklik… İmanının icabı olarak küfre karşı duran her normal Müslümanın başına gelebilecek “iman sınama laboratuvarı” diyebileceğimiz “Mekteb-i Yusufiye” tezgâhından geçmiş Bediüzzaman Hazretleri’nin mücadele gayesinden sapmış bu oluşumun toplumda yer tutmasının “her ferdinin kendine bir kapı aradığı sahibsiz bir toplumdaki zümreleşmeye yol açıcı sosyal temayül” yönünü de inkâr edemeyiz. Bu bir vakıa. Nüfuz sahalarının çıkar alışverişlerine ve bu alış-veriş nemalarının ne kadarının iktidarda toplanıp toplanamadığı hesabları üzerine kurulu bir yönetim sisteminde yaşıyoruz. Hakkaniyet, adalet, şu, bu; onu geçelim. Dış uzantılarının ülkede pıhtılaşmış temsilcilerinden büyük sermaye tekellerine, askeriyeden mafyaya, futbol kulüplerinden eğlence sektörüne, “vasıta”yı gayeleştirdiği için içi boşalmış veya zaten içi boş olduğu için “vasıta”yı gayeleştirmiş cemaatlere, dershanelerden, sağlık sektörüne, ehliyet kurslarına, hatta semt pazarlarına vs. vs. vs. kadar siyasî, ticarî, hem siyasî hem ticarî, legal, illegal irili ufaklı bu nüfuz sahalarını saymakla bitiremeyiz.

Toplum olarak sahiblenilmenin fert olarak sahiplenilmeye, fert olarak sahiblenilmenin de toplum olarak sahiblenilmeye döndüğü, dolayısıyla toplumun hakkının ferde, ferdin hakkının da topluma yedirtilmediği, özünü Mutlak Fikir’den alıcı bir sistemde yaşamadığımız için adaletsizce ve kendi merkeziyle beraber değişik zümre ve sınıfların merkezî çıkar ağırlıklarının karşılıklı tahditleriyle dengelenen bu “çok kefeli terazi” sisteminde hâliyle altta kalanın canı çıkmaya mahkûm olacaktır. Herkesin adaleti kendine, o hâlde yaşasın mafya! Bu durumda da her fert bu adaletsizlikten korunma veya bir üstü; nüfuz alanlarından olabildiğince nemalanmak ve sahipsiz kalmışlığın yalnızlığından kurtulabilmek için ve ruhî aidiyet hislerinin tatmini veya mâneviyatını kurtarma hesabını da yedeğine alarak bu oluşumlarla bir şekilde temasa girmeye kendini mecbur hissedecektir. Ve, veya, ve, veya diye gidiyoruz. Yoksa her insanın temayülünü tek bir sebebe bağlayıcı kesin bir kategorize gerçekleştirmek mümkün değil. Kesin bir genellemeden ziyade ortalama havayı verdikten sonra “özel”e doğru daraltırsak:

Bu yapılanmadaki, ömrünün büyük bir kısmını bu camia içinde geçirdiği ve muharref de olsa Risale-i Nurların tamamını mütalâa ettiği, konuşma ve yazı dillerinin jargonundan bile belli olan bazılarını (ki bu grup azınlıktadır) bir kenara koyarsak, oluşumdaki fertlerin önemli bir kısmının gayesinin, önceki (veya en başından beri süregelen) İslâmî olmayan eyyamcı hayat tarzlarına köklü bir değişim  gereği duymaksızın bir de İslâm motifli bir kılıf uydurup dünya zevklerinden de geri kalmayarak hem bir gruba aidiyet hislerini tatmin etmek, hem vicdanlarını grub psikolojisi desteğiyle susturabilmek, hem menfaatlenmek, hem de imanlarını kurtardıkları tesellisiyle cenneti kolayından garantiye almak olduğunu görürüz. Çünkü diğer bazı İslâmcı yapılanmalarla mukayese ettiğinde bu oluşumun vaz ettiği hayat tarzı en kolayına gelendir. Zira kadınların başlarını kapaması, cihad etmek, devlet kurmak, Filistinli bir Müslümanın acısıyla kederlenmek vs. gibi şeyler üzücü ve sıkıntılı işlerdir. Menfaat odaklı fikirsiz bir aidiyet kültürüne sahib bu insanlara göre, dünyaya, bütün inançları bir potada eritici dinler üstü “modern” ve “global” bir gerçeklikle bakılmalıdır. İçlerinde, Hristiyan mezarlıklarının Müslüman mezarlıklarına nazaran daha temiz ve tertibli oluşundan Hristiyanlığın ileri bir medeniyet olduğu sonucuna varanlarına veya cihad kaçkınlığı “Kendinizi tehlikeye atmayınız” âyetine bağlayanlarına bile rastlayabilirsiniz. Fikir ileri sürerek değil, sırf “karşı olmak”la şahsiyet bulurlar. “İslâm” diye bir “mesele”nin, “sofradaki tuzluk” kadar dahi olsun bir kıymeti yoktur onlar için. Toprakta bitki olarak değil de çıplak taşta yosun gibi bitip “yetiştikleri” için herhangi bir mesele sahibi de değillerdir zaten. Öyle verilmiş bir “hizmet”in böyle “hidayete” ermiş semereleridir kısacası.

İçlerindeki, farklı kitablar okurlarsa imanlarını kaybetmekten korkacak kadar bir nevi gettolaşarak içlerine kapanmış ve sadece kuru iyi niyet ve saf ruhluluklarının kurbanı olmuş ve hiç olmazs “imanlarını koruma” derdine düşmüş olanları ise, sizden birkaç kelâm duyduklarında taşıdıkları vicdan kırıntıları galebe çalıp “biz aslında (F. Gülen)’in talebesi değil, Bediüzzaman’ın talebesiyiz. Nurculuk da kimsenin tekelinde değil” yollu itiraflarda bulunurlar.

Bunlar, camianın tabanından birkaç kesitti…

Tüm bunlarla beraber şunu da açıklıkla belirtmek gerekir ki; niyetimiz hiç kimseyi ince ince örselemek ve hep aşağılarda kalmalarını arzulayıcı bir tavırla tahkir ederek kendimizi yükseklerde görmenin kibrini yaşamak değildir. Evet, bu insanlara öfkeliyiz; hem de inanılmaz bir öfke! Ancak bu öfke, insanın can düşmanına değil, can düşmanına kapıyı açıp da eve buyur eden kardeşine duyduğu bir öfkedir!..

İlk evveliyatından beri fikrî bir altyapısı ve İslâm ölçülerine nisbetle bir dünya görüşüne sahib olunmadığı için “karşı olunan”ın fiiliyatta da dümen suyuna girilmesiyle beraber “vasıta”nın da kendiliğinden gayeleştiği ve çıkar ilişkilerine dönüştüğü böyle bir yapılanmanın tepesindekilerin ise, insafları çatlatıcı bir çırpınışla göğü bile yere indirsek, sonunda teslim-i vicdana gelerek şapkalarını alıp evlerine dönmelerini beklememiz büyük safdillik olurdu herhâlde. Mesele İslâm değil ki, fikir değil ki veya akıl-mantık değil ki hakkaniyet duyguları ateş lensin. Mesele belli… Yanlış bile olsa gaye belirtici bir düşünceleri, bir fikirleri yok ki, yanlışlığın bile kendi içinde olan tutarlılığından yakalayıp dışındaki gerçek tutarlılığa bağlayabilelim. “Yok” bile bir varlık belirtirken sanki bunlarda o bile yoktur;
— “Yeri belli olan yürekler daha işinize gelir sizin; nereden vuracağınızı iyi bilirsiniz!” (7)

Vicdan aynalarıyla yüzleşmekten kaçtıkları için cereyan geçirme istidatları tümden kararmıştır çünkü bunların. İnsan, haksız olduğu gerçeğini aklen hissedebilir, ama bunun tesirini vicdanına yansıtmak istemez. Çünkü kalbindeki bu yansımayı bulduğunda tam bir teslimiyet gösterip bunun gerektirdiği, nefsine ağır gelen mesuliyet ve memuriyetini yerine getirme zorunluluğuyla karşılaşacaktır. Bu ise böyle bir insanın çıkarcı nefsine ağır gelecektir. Vicdanının yansımasına muhatab olması gereken insan kendinden kaçan değil, “ben kimim?” diye soran, kendini arayan insandır. Kafasındaki ve çevresindeki fert kalabalığı içinde mücerred mânâda kendiyle baş başa kalarak fertlerdeki “tek”liğini farkeden, dolayısıyla “bir” “şahsiyet” olabilen insandır; payanda ve tesellisini kendinden kaçıcı ve sonuçta şahsiyetsizliğe varıcı “grub psikolojisi”nde arayan değil.

- “Mücerret ahlâk istidadı yok ki yok ki İslâm ahlâkından bahsedilebilsin ve bu şubeye (mücadele) uygulanabilsin!.. İş işe bağlı, adam adama bağlı…

Fizik ilmi bile gösterir ki, zerreler arasında kitle alâkası bulunmadıkça cisimler teşekkül edemez; ve hiçbir kuvvet, bir cismin kitlesine hâkim olmadan zerrelerini müteessir edemez. Fakat insan kitlelerinde vaziyet tersinedir; zerreler müteessir edilerek kitleye hâkim olunur. Buna göre; insan ve toplum hayatının sonsuz girift şubeleri içinde, her fert “bütün”e sorumlu “şahsiyet” olmak mecburiyetindedir. (…) Evet; bağlanmak ve tesir altında kalmak, hele iş Allah yolu davası olunca, büyük istidattır. İnsan önce etkilenir ve bunun doyumunda etkilemeye geçer; önce etkilenir, sonra orjinalitesinde bunu tüttürür, şahsiyet olur…” (8)

Fertte içtima etmiş içtimaiyeti oluşturan fertlerin şahsiyetliliği ölçüsünde o topluluğun gerçek mânâda “cemaat” olması… Olan o, olması gereken de bu…

BEN NEYSEM  DÜNYA DA ODUR

“Uyanık olanlar için tek ve ortak bir dünya vardır. Oysa uykuda olanların her biri kendi dünyasına döner.”
Herakleitos

Her insanın, içinde yaşadığı bir şuur fanusu vardır. Dünyaya o fanustan bakar. Ve doğduğu andan itibaren içiçe bir oluş hâlinde kendine nisbetle çevresiyle muhatab oldukça kendini bilmeye, kendini bildikçe de çevresini tanımaya başlar; tıpkı bir aynaya bakar gibi. Eğer “çevre” hakikati olmasaydı, tıpkı bir projektörü feza karanlığına tuttuğumuzda bir cisme çarpmadığı müddetçe bir şey göremeyecek olmamız gibi, şuurumuz da boşlukta kalacak ve bizde bir “kendilik” olmayacak, kendimizin, dolayısıyla çevremizin de var olduğunu bilemeyecektik; “doğmuş” olmayacaktık ki. Şuur: Üzerine tutulduğu şeye nisbetle ancak varlığı anlaşılabilen ve neyin üstüne tutulursa onun rengini alan-onu gösteren cam gibi şeffaf, lâtif, mücerred bir vakıa: “Şuur, bir şeyle şuurdur.” Bu yüzdendir ki insan ezelde “tabiat çevre” karşısında ifadesizken ifadesini zaman buuduna girdiği ândan itibaren “tabiat-çevre”de bulur, ruh yuvasındaki istidadına uygunluğunca da bu çevreyi değerlendirici - seçmeci - tenkidî şuuruyla iyi - doğru - güzel veya kötü - yanlış - çirkin hâlelerine sarılı şekilde anlar, kavrar. “Ben”den “çevre” aynasına, oradan da yine “ben”e dönen dairevî bir şuur akışı döngüsüdür bu.

İnsanın “çevre”yi bilmesine nisbetle kendini de biliyor olması süreci mekanik ve rastgele bir “bilgisayara bilgi yığını yükleme” şeklinde gerçekleşmez. Veya nerede ne yapacağını “bilen” eğitimli bir cankurtaran köpeğinin bilgilenme süreci gibi de değildir bu. Bu bilgilenmede “insanî” olan bir şey vardır ki bu da, bilgiyi aklıyla evirip çevirip yoğurup “kendinde bilgi” hâlinde kendine benzetmezden evvel varlığın kendine empoze ettiği “hakikat”in kendi zatından bir hisse, bir pay, bir nasib hâlinde koparacağı - emeceği - nüfuz edeceği bilgiye ilk ulaşan şey, yani akıldan önce gelen ve aklı kuşatan, amaçlı şuurun güdümündeki sezgidir. Bu hızlı gerçekleşmede varlığı ilk kavrayanın aklımız olduğunu sanırız ama ona ilk ulaşan sezgidir; akıl ardından tasdik eder. Ancak bu “önce” ve “sonra”, determine edilen objektif zamandaki lâhza ayrımlarına matuf bir “öncelik” ve “sonralık” değildir. Sezginin akla olan önceliği, aslın gölgesine olan önceliği gibidir ve bu “önce”likte “gölgenin asl’a bağlılığı” gibi “aklın sezgiye bağlılığı” kasdı yatar. İkisi de eşikten aynı anda geçer ama öncelik ilkindedir. Ayrıca sezginin aklı kuşatması, bir yüzük halkasının parmağı kuşatması gibi de değildir; yani tarla sınırı gibi birinin bittiği yerde diğeri başlamaz. Gece uzaktan görünen bir ışık kaynağının hâlesi gibidir ve bu hâle aynı zamanda ışığın kendisidir de. Sezgi aklı kuşattığı gibi, aynı zamanda ona nüfuz edici bir hâkimiyeti vardır. Yukarda bahsettiğimiz “amaçlı-maksatlı şuur”dan kasdımız, sezişi de içine alan, insanın peşin inancıdır. Doğru da olsa yanlış da olsa her insanda olan kaçınması imkânsız bir peşin duygudur bu. Her insanın eşya ve hâdiseye kurtulunması imkânsız bu peşin duyguyla-peşin inançla bakışı, insanı “peşin duygum neyse gördüğüm de o” olacağı sonucuna çıkarır. Hani “nasıl bakarsan öyle görürsün” meselesi.

- “Bugün ferdin dünya ile iki ilişkisi vardır: Yansıtma ve algı. (…) Algı-idrak, ferdin duyguları aracılığıyla dış dünyadan aldıklarıdır. YANSITMA ise, bir ışık kaynağından gönderilen ışık gibi, dış dünyaya gönderdikleridir; hakikati olan mahiyet veya hakikati olmayan mahiyet hâlinde, dış dünyaya açılan hayâlleri ve kuruntuları. Yansıtma, algıyı gölgelendirir, değiştirir, bambaşka bir görünüme sokar, onu siler ve yerini alır.”  (9)

Bendeki peşin inanç-peşin fikir neyse, eşya ve hâdiseden iyi - güzel - doğru adına çıkardığım netice de odur. Eşya ve hâdiselere yani “çevre”ye akıldan önce ilk yanaşan şeyin, inancın da rotasındaki sezgidir, demiştik. Sonra ise sıra, bu her şeye en önce atılan inançlaşmış ‘peşin fikir’ kepçesine de, bilgiyi içine atıp yoğurup kepçenin şekline benzetmek üzere harekete geçen aklın faaliyetine gelir. Böylece inanç kepçesinde aklın yoğurduğu bilgi hamuru donar, zihnimizde şekillenir ve böylece bilgiyi, yani “kendinde bilgi-bende bilgi”yi idrak etmiş oluruz. İnsanın inancı neyse, o inanca göre eğip büktüğü bilgi de odur; demek ki “kendinde bilgi”si de “kendi”nin aynı olduğuna göre insanın kendisi neyse bilgisi de odur. Bunu, insanın inancının bilgiyi renklendirerek kendi rengine döndürmesi şeklinde anlayabileceğimiz gibi, “kapasite” mânâsında da anlayabiliriz; insanın kapasitesi neyse alabileceği de odur; ben bir varil su boşaltırım adamın tepesine, ama o ancak elindeki bardağı kadar alabilir, gibi. Ayrıca şunu da hatırlamak gerekir ki bilgilenme, yani eşya ve hâdiseleri algılama hâdisesi için de üç unsur gerekir: “Bilen”in olması, “bilinecek şey”in olması, “ışık” unsuru”(10) “Işık” unsuru ise insandaki iradî iç faaliyetiyle tezahür eden (aynı zamanda tezahür ettirilen) ruhî yönü (hatırlayalım: “Ruh emr âlemindendir.” İrad: emir. Ruhtaki yapanı yaptırandan gelici “kendindenlik” belirten “emr” hususiyeti) belirtir; İlâhî nur; Müslüman da aynı İlâhî nur’la görüp algılıyor, tersinden de olsa kâfir de… Bu mânâda insan “kendi” iradî vasıtasıyla görüp, bilip, algılar, nasıl bir irad üzerindeyse öyle algılar, kendindenlik belirten iç iradesi nasıl istiyorsa öyle görür. Toparladığımızda, sonsuz bir bilgi hamulesiyle kaplı “çevre” hakikati insana bir ayna mesabesindedir; ona bir havari de bakabilir, bir maymun da. Neticede göreceği kendisidir. İslam tefekkürünün lübbünden süzülmüş şiirlerinden birinde Üstadımız bunu şöyle der:

“Yollar bizden bir izdir,
Ne duysak sesimizdir.
Ne görsek benzer bize.
Hiç şaşmayan bir saat
Gibi işler tabiat,
Uyarak kalbimize.”

Aslı ve hakikati İslâm tefekküründe olan bu “peşin fikir-ön kabul”ü son yüzyıl felsefesi “a priorikablî hüküm” olarak adlandırmıştır. Her insanın ‘doğru yahut yanlış’ bir peşin fikre sahib olduğunu filozoflar ve bilim felsefecileri de kabullenmişlerdir. Öyle ya, insan zihninde oluşturduğu mimari bir ön kabul olmadan rastgele yığdığı tuğlalardan bir bina yapamaz, yani ne aradığını bilmeden bulduğunu da anlayamaz ki. “Arananın ruh yuvasındaki bulunana uygunluğu”(11) şeklinde “bilinen ve bulunan aranır.” Yolda giderken “çıt!” diye bir ses duyduğumuzda, cebimizde ne taşıdığımızı önceden bilmiyorsak eğer, yerde boş boş bakınarak bir şey arayıp hiçbir şey bulamayacakken, hâlbuki cebimizde bir anahtar taşıdığımızın farkındaysak o sesi duyar duymaz yerde arayacağımız şeyin bir anahtar olduğunu da bileceğizdir. Bu hakikat bize, “Kurban” filminde geçen şu sözü tedai ettiriyor:“Sürüklendiğimiz yer bulunduğumuz yol mudur?” Bir bilim adamı bile bir araştırmaya girişmeden  evvel zihninde sezgi ve inanma duygularıyla yoğurduğu mimarî bir plân tahayyülü şeklinde bir takım ön kabuller vardır (gerçi o ön kabuller de sezgi ve aklın peşisıra gelip şekillendirdiği kendi içinde de bir “kendinde bilgi” sayılır) ve topladığı bütün bilgileri bu ön kabul çerçevesinde yoğurmaya, ona uyarlamaya çalışır ki, teorisi de görünür plânda şekillensin. (Biz buna “norm şuuru” veya “normatif şuur” da diyoruz; kategorize eder, parçalar, böler, kendince normlar, kurallar, formüller koyar. Meselâ boydan boya çekilmiş bir çizginin sağına ve soluna rakamlar dizip bu rakamların hangi kurala göre dizildiğini sorsanız, dört işlem vasıtasıyla herkes kendikafasındaki şu veya bu teoriye göre dizildiğini iddia edecektir, hatta ispatlayacaktır bile. Önceden kendi peşin fikirleriyle nasıl baktılarsa öyle görmüşlerdir çünkü. Hâlbuki rakamların aslında (8, 3 gibi) yuvarlak hatlı veya (4, 7 gibi) köşeli oluşlarına göre dizildiğini öğrenince de düştükleri “normatif şuur hatası”na kendileri de şaşıracaklar veya kendi teorilerinde yine de inat edeceklerdir.) Bilgi, onun için, inandığıyla harmanladığı, inandığı şeydir sonuçta. Öyle ki, hiçbir şeye bağlamaksızın kendinden ibaret hâliyle bile bir “inanma” istidadımız olmasaydı, aynadaki görüntümüzün bile bize AİT olduğunu bilemeyecektik. Bunu bile akıldan önce inanma kabiliyetimize borçluyuz. Yoksa hayvanda da “akıl” var, ama onu maksadına yönlendiren, yoğuran bir inanma kabiliyeti olmadığından aynadaki görüntüsünü tanımaz; kendinin şuurunda değil ki, “ait olma” hissi yok ki kendini bilsin; hayvandan farkımız! İnsandaki “ait olma” hissinin tersinden veya düzünden “Allah’a aidiyet”ten geldiğini de buna eklersek, o yüzdendir ki veli, bizi hakiki İNSAN olma şuuruna bir adım daha yaklaştırabilme telkiniyle “Yeter ki inan; bir oduna da olsa inan!” demiştir.(Batıl da olsa herhangi bir şeye samimiyetle gerçekten kendini vermeden, kendini o şeye ait hissetmeden, kısacası hiçbir şeye inanmadan da yaşamak mümkün. Bunlar da, “inanmaya” bile inancını yitirmiş, yularından tamamen boşanmış, ona neye nisbetle neyi anlatacağınızı bile bilemeyeceğiniz, ele avuca gelmeyen yabani hayvan neviindendir; her ne kadar sırf “insan” olmanın Zirve Noktası’nın hatırı için bakiye defterine “insan sınıfı” adı altında geçse de… Böyle biri, zaman nehrinde bir yere-bir gayeye doğru aktığını sanır sadece; oysa ki bir saman çöpü gibi rastgele sürüklendiğinin farkında değildir. Ki, ayrıca incelenmesi gereken bir eden varlığına inandığı yegâne şey de kendi varlığıdır; “düşünüyorum o hâlde varım!” İsbatına dahi lüzum görmeden aynadaki varlığın bize “ait” oluşu, aynı tartışılmazlıkla bizim de üst bir Varlık’a “ait” olduğumuz inancını gerektirecektir. Hatırlarsak: “Herşey bizimdir, ve biz ise O’nun!”… Almanca bir kelime; Sein: Var olmak, onun olmak...

“Çevre” hakikatinin “bizde bilgi” hâlinde bize verilmiş olması, emanet edilmiş olması hakikati… Varlık, “bizde var” oluşunu, bizim ona inanmamıza borçlu. Kaskatı bir vakıa olan 2 ile 2’nin toplamının 4 olduğunu bile önce inancımız kabul eder, arkasından da aklımız tasdik eder. Bu demektir ki bir şeye inancımız yoksa, o şey bize göre “yok” hükmündedir. Bu da demektir ki inanç kapılarının mühürlendiği bir eve de tasdik edici akıl zabıtası asla giremez. Bir ihbar almamıştır ki, kurcalamak için zabıta gelsin. Yoksa günümüzün teknoloji diyarı Amerika’da bile, dünyanın küre şeklinde değil de bir tepsi gibi dümdüz olduğuna hâlâ inanan, üstelik cemiyetleşmiş insanların varlığını nasıl açıklayabilirdik? Veya Şintoizm’den başka ülkedeki yüzlerce dinden biri olan “elektrik dini”ne mensub japonların elektriğe tapışını? Veya, Allah Resûlü’nün mucizelerine aynı eşit şartlar altında muhatab olan bir Ömer’i Hazreti Ömer, diğer Ömer’i de Ebu Cehil yapan sebebleri? Yahut İBDA Mimarı’nın fakülte yıllarındayken tartıştığı (hatta muhatabının cahili olduğu Marks’ın fikirlerini onun adına tek tek ortaya döküp aksini isbatladığı hâlde) bir Komünist gencin verdiği şu karşılığı başka türlü nasıl izah edebilirdik;“Evet bütün sözlerine hak veriyorum ama benimkisi bir davaya olan inanç meselesidir!..” Böyle bir numuneye de, ama bu kez “kaypak” cinsinden olanına; Kemalist solcu (nasıl şeyse) bir tipe de biz rastlamıştık. Adam bütün kaçış yollarının tıkandığını görünce “senin bilginin benden biraz fazla oluşu senin haklı olduğunu ispatlamaz” deyip çıkmıştı işin içinden. Hani sen ideolojini “bilgi”nin ışığı doğrultusunda, bilgi ve aklın üstünlüğüne nisbetle savunuyordun? Hadi bilgin yok, “ya doğruysa?” diyebilecek şübheciliğe sahib bir iç muhasebe haysiyetin de yok, aklın ve mantığın yüceliğine iman etmiş biri olarak, benden hiç olmazsa o an için devşirmiş olduğun bilgiyi kendi hakikatindeki yerine göre - kendi doğrularına göre yerini –yeri varsa tabiî- göstererek evirip çevirip bana geri iade edebilecek kadar aklın da mı yok? Hani akılcıydınız? Hani “bilgiye dayalı olmayan kuru inanç” diye tarif ettiğiniz yobazlığa karşıydınız? Demek ki mesele neymiş? Tersinden de olsa düzünden de olsa aslolan, akıldan da önce bir şeye “inanma” meselesiymiş; akıl tasdik etmese bile. Mütefekkir’in dediği gibi: “İnanalım diye bilmeyiz, bilebilelim diye inanırız!” Bilme ve idrake dair anlık kavrayışlarımızda da bu, bütün bir ömre yayılmış hayat telakkimizde de bu…

İnsan, eşya ve hâdiselerin mânâsını kendine mâl ettiği ölçüde kavrar. Kavradığı ve anladığı kadarıyla da tasarruf edebilir zaten. Hatırlayalım: “İnsan anladığı şey üzerinde tasarruf hakkına sahibtir.” Varlık şuura “var”; nasıl ki varlığın “var” olabilmesi ‘ben’im ‘o’na önce inanmam gerektiği “ikiliği” veya şuurun “şuur” olabilmesi için de “ben” ve “çevre” ikiliği olması gerekiyorsa, fikirler de muhatab yansımadan mahrum kendinden ibaret kalmışlığıyla bir düşünceyi “veremez.” Fikrin “fikir” olabilmesi için iki kişi gerekir; doğru söyleyen ve doğru dinleyen. Velev ki o fikir bir insanın ruhunda zaten daha önceden bir istidat hâlinde yuvası hazır bulunsun. (Farkındaysak fikrin ve inancın içiçe geçtiği ve ayrıldığı noktalarda geziniyoruz.) Aksi hâlde, meselâ tezahür etmeden önce bile mümkün olma özelliğiyle zaten “var” olan “şuur-malum”unun gizli bir köşesinde bir “üçgen” fikri olmayan bir insana ömründe ilk defa bir üçgeni gösterdiğinizde bu şekli tanıyamayacak-algılayamayacaktır, kendine mâledemeyecektir, hatta onun bir üçgen olduğunu inkâr bile edebilecektir. (Hatırlayalım: Düşünceler ­– en iptidaî bir üçgen fikri bile– bir istidat hâlinde bizimle doğar ve çevreye muhatab olundukça da açığa çıkar. Yine meselâ çocuk, şuur altındaki insanlığın ortak şuuru olan DİL ile doğar, ve bu dil, çevresine olan muhatablığı geliştikçe hangi millettense o milletin dili hâlinde tezahür eder. Fikir-bilgi de böyledir. (Hatırlayalım: “Bilmek hatırlamaktır.” O hatırlayış da çevreye olan muhatablığa nisbetledir: “Şuur bir şeyle şuurdur.” Çocuk şuurlandıkça da aidi olduğu milletin diliyle, yani güneş ışığının değişik renkte camları olan pencerelere taksim olarak yansıması gibi, bir ve tek olan DİL’in o milletin konuşma dilindeki ifade kalıplarında tezahür etmiş hâliyle konuşmaya başlar.) Ki insanda, şuurunda yeri olmayan şeylere gösterdiği tepkilerden biri de düşmanlık hisleridir. “İnsan, cahili olduğu şeyin düşmanıdır.” (12) (Anladığımızı sanıp altını deşmeden söyleyip geçiveriyoruz ama, “korku” ve “cehl” konusu –varsa bir alâkası– en kaba müşahhastan; meselâ zoologların yarasalarla ilgili ‘ışıktan kaçış’ sebebi bulgularından insan psikolojisine, şuur altı derinliklerinden manevî yönlere kadar kıvrılıcı mücerretlere kadar araştırılıp incelenip tahlil edilmeye değer ilginç bir konu olabilir aslında. “İstikbâl kaygusu”ndan başlatarak malûm bir meçhule duyulan korkuyla, dışa kapalı bir istidatsızlık fanusuna mahkûm cehlî korku ve düşmanlık hislerinin ne alâkası ve ne farkı vardır meselâ? Batılı logoterapistlerin bu konuda araştırmaları olmuş mudur bilmiyoruz.) Meselâ şu satırlara muhatab olan bir muarız, mantığında yer bulsa bile şuuraltının vicdanî derinliğinde yerleştirebileceği bir yuva bulamayacağından, bu sıkıntı verici açmazı kolayından aşabilmek için tüm bu düşünceleri hakikatten saymayıp sırf kendine kötülük olsun diye serdedildiğini bile düşünebilecektir.

Her insan kendi şuur kavanozunda yapayalnız yaşar ve “Allah kullarını dilediği gibi yaratmıştır.” Daha ötesine yol yok. En keskin deliller, en karşı çıkılmaz muhakemeler, mukayeseler, hep o en önde at koşturan “inanç” halesine sarılı “peşin fikir”in önüne geçememiştir. O “peşin fikir” ki, hak olanı ve bâtıl olanıyla ruhun has mayası, hatta bizzat kendisidir. Söylendiği gibi;

- “İnanalım diye bilmeyiz, bilebilelim diye inanırız!”

Demek ki;
Düşünmek için inanırım, inandığım için düşünürüm.

Zamana yayılmış bir hayat telakkisi olarak; bilgi olmadan inanç olabiliyor ama, inanç olmadan bilgi doğmuyor. Anlık idraklerimiz olarak ise; insana “varlığı” hissettiren ayniyetleşmiş bilgi-inanç birliğinin sürükleyicisi yine inanç oluyor.
İnsan, inancına-peşin fikrine muvafık olan bilgileri ruh yuvasına uygunluğunca alacak, gerisini ise tefrik ederek ayıklayacaktır.

- “Âlemde insan, “hâdiseye yanaşan insan şuuru” diye kısaca belirttiğimiz gibi, hâdise ve onun karşısında duran ruhî ve ahlâkî durumu ile bilgi sahibi oluyor. Maddî nesnelere bakışta bile. “İmmanence-her yerde hazır ve nazır olan bâtınî” yönümüz olmasa, kainatta maddî ve manevî herşeyi özümüzde bulundurma, bu hakikat olmasa, şuur ve istidadımız nisbetinde idrakimiz de olmazdı. Yanılmalar vesaire de buna dair. İdrak, müteessir olma, tesir altında kalma ve tesir alma, algı manasında kullanıldığı gibi, müessir olma, tesir etme, tasarrufuna alma manasında da; yerine göre, idrak, pasif veya aktif, bilme, bilgi edinme…” (13)

Einstein, “Bir önyargıyı çürütmek atomu parçalamaktan zordur” derken, bunu, eminiz öğrencilik yıllarında başarısız olduğundan ilerde kariyer yapamayacağı için oğlu adına üzülen anneciğine atfen söylememişti… Çağının bilim felsefesinin kablî hükümlerini yargılayan, “insan aklı”nın içinde at koşturulabilecekken kalbine girilebilmesinin imkânsız olduğunu anlatan bir sözdü bu. Ama bununla beraber “önyargı” tabiri, felsefî-hikemî yönüyle mücerred derinliklerden geldiği için birçok mevzuyla alâka köprüleri kuran “peşin fikir” kavramının halk arasındaki sathî bir yansımasıdır aslında. “Şartlanmışlık” veya “saplantı” gibi de nüanslı eşanlamları vardır. Böyle kısır kalıplarda donmuş ve şübheciliği kendine değil de hep dışına işleten bu tür insanlar ömürlerinde hiç şahid olmadıkları bir şeyi bir gün gördüklerinde, onu zihinlerindeki dar kalıplara sıkıştırarak kendi anlayışlarına yani kendilerine benzetmeye çalışırlar. Kötü bir niyetleri de yoktur aslında, tek kabahatleri kafalarının küçüklüğüdür.

Ömründe ilk defa gördüğü bir yel değirmenini anlamaya çalışan adamın biri, oradaki bir işçiye bu değirmenin suyunun nerden geldiğini sorar. İşçi değirmenin çalışma prensibini uzun uzun anlatır. Adam da buna karşılık der ki; “Tamam onu anladım da, bu değirmenin suyu nerden geliyor onu anlamadım!..” Veya adam esnaftır, bir de ticarî aracı vardır. İşleri iyidir ama bir türlü iki yakası bir araya gelmez. “Bu para nereye gidiyor” diye kara kara düşünür. Şu kadar kârı ve birikimi olması gerekirken kasa tamtakırdır. Sorarsınız; “aracın aylık ve yıllık yakıt masraflarını tutuyor musun?” Onu keyfekeder bir gider gibi görüp ticaretin bir parçası saymadığından “ne gerek var ki” der. “Aracın alım satım vergisinden, mutad vergisine, periyodik bakımlarından, ağır bakımlarına, otopark masrafından trafik cezalarına, kaskosundan trafik sigortasına, araç iki yıl hiç kullanılmasa bile durduk yerdeki değer kaybından muayene masrafına kadar tüm giderlerini yıllık çizelgeye vuruyor musun?” dersiniz, “deli galiba” gözüyle bakar. Hâlbuki bu istatistiği bir çıkarsa, bir aracın göze görünmeyen masrafları yüzünden belki de yaptığı işin hiç de kâr getirmediğini görecek ve belki de önemli bir karar alıp farklı bir açılımla düze çıkacaktır. Ama o kafasını kaşımaya devam eder. Söyledikleriniz, üstelik kendi menfaatine olduğu hâlde şuur duvarından içeri geçemez… Veya klasik nakarat: Yine aynı sade vatandaş her beş senede bir tıpkı askere gider gibi bir vatandaşlık bilinciyle oy kullanır. Bu onun için babadan atadan kalma bir toplumsal şartlanma hâline gelmiştir bir nevi. Ama niçin oy kullandığını bilmez ve bunu sorgulamak aklına teğet bile geçmez. Bir partiye oy verir, umduğunu bulamaz, kendine kızar, sonra cilalanıp vitrine konan bir başka partiye gözlerini diker. Her sıkılıp taşkınlık yapacak gibi olduğunda önüne başka bir oyuncak konan çocuk gibi şuur çerçevesinde sadece “bir oyuncakla oynama” anlayışı vardır. Meselâ bu vatandaşa, 85 yıldır gelip giden partilerin Ali’nin külahını Veli’ye, veya Veli’nin külahını Ali’ye takmaktan başka bir şey yapmadığını, hâlâ Amerika’nın uzaktan kumandalı sömürgesi hâlinde olduğumuzu, kendi ülkemiz gibi on tane daha ülkeyi besleyebilecek tarım kapasitemize rağmen özellikle en verimli topraklara Amerika’nın fabrikaları veya uyduruk montaj sanayii fabrikaları kondurulduğunu ve dışardan buğday ithal ettiğimizi, Ortadoğu’nun en zengin petrol yataklarının Doğu ve Güneydoğu illerinde olup bunların gelirinin ülke gelirinin en az 15-20 misli olduğunu ama (Abdülhamid Han zamanında bulunmuş petrol kuyuları da dahil) Amerika’nın bu 200’e yakın petrol kuyusunu kendine yedek rezerv olarak gördüğü için betonla kapattırıp kullandırtmadığını (meselâ Hataylılar bilir; Suriye sınırının hemen 100 metre ötesinden itibaren müthiş bir sanayii hareketliliği başlar. Ama sınırın Türkiye tarafında ise in cin top oynar), dünya bor madeni rezervinin %97’si Türkiye’de olduğu hâlde atıl bırakıldığını, uranyumlu kömürlerin normal kömür fiyatı üzerinden yok pahasına Balkan ülkelerine satıldığını, bu ülkedeki adaletin sadece pastanın kaymağını yiyen 3000 ailelik bir azınlığın çıkarına çalıştığını, ana haber bültenlerine haber olan vatandaşların “nerde bu devlet, adalet yok mu” çığlıklarından geçilmediğini vesaire vesaire ve vesairesini “vah vah, tüh tüh, cık cık” eşliğinde anlatır da anlatırsınız. Ve sonunda da, yine demokratik bir hakkımızı kullanma babında bu partilerin hiçbirine oy verilmese, yöneticilerin “bir şeylerin işareti” olarak göreceği bu çoğunluk tavrından çekinip belki akılları başlarına gelip vatandaşın kapı sına yüz sürebileceğinden ve lanse edilen “aman oyumuz boşa gitmesin” mantığının da dolduruşa getirilmekten başka bir şey olmadığından bahsedersiniz. İşte bundan bahseder bahsetmez karşınızdaki adamın birden şaşaladığını görürsünüz. Şuurunda asla olmayan bir şey söylemişsinizdir çünkü ve bu düşünce onun için örf ve gelenek karşıtlığı gibi, askerlikten soğutma gibi, toplum düşmanlığı gibi veya buna benzer delice, anarşistçe bir şeydir. Bu biraz da, Fransa’nın ihtilâl öncesi dönemlerindeki halkın şartlanmış şuurunda “krallık dışında bir yönetim sistemi” diye bir şeyin kesinlikle olmayışını hatırlatıyor: “Kral öldü, yaşasın kral!”

-“Her toplumun düşünülmesine, hissedilmesine ve söze dökülmesine izin vermediği düşünceler ve duygular vardır. Öyle şeyler vardır ki, bunlar yalnız söylenmesi ve yapılması değil, düşünülmesi de yasaktır. Meselâ, başka kabilelerden olanları öldürüp mallarını yağma etmeye karşı bir tiksinti duymuş olabileceğini düşünelim. Bu kimsenin bu duygusunun farkına varabilmesi pek az ihtimâl taşır; çünkü böyle bir duygu, kabilenin öteki üyelerinin duygulanma biçimleriyle uzlaştırılamaz. Böyle uzlaşmaz duyguların farkına varıp şuurunda olmak, yalnızlığa ve toplum dışına itilmek demek olacaktır. Bu sebeble de böyle bir tiksinti duyan kimse, bu duygunun şuuruna ulaşmasına izin verecek yerde büyük bir ihtimâlle kusmak gibi psikosomatik bir belirti geliştirecektir. Buna mukabil, tarımla uğraşan barışsever bir kabileden olan bir kimsede başka kabileden olanları öldürüp mallarını yağma etme mevzuunda bir refleks oluşabilir. Büyük bir ihtimâlle o kimse böyle bir refleksin şuuruna ulaşmasına izin vermeyecektir. Onun yerine, meselâ çok ağır korku bunalımlarına kapılmak gibi belirtiler geliştirebilecektir.” (14)

En derin fikrî mevzulardan günlük hâdiselere kadar bir fikri bir insana aktarmak, “insan”ı, daha doğrusu “insanî olan”ı kavramakla mümkün. “İnsanî olan”ın özünde ise bir “zat’ül hareke-kendinden hareketli” hâlde insan ruhunun içine işlemiş işletici sıfat olan “ahlâk” vardır (ama bu “ahlâk” tabirini biz “efendi çocuk” manasına değil de, derinliğine ve genişliğine “insanın iyi - doğru - güzeli yakalama veya tersi adına eşya ve hâdiseler karşısında gösterdiği tavır… Veya bu tavrı nisbet ettiği kök nokta” manasıyla kullanıyoruz.) O hâlde  “İnsan”ı kavrayabilmek için de “ahlâk”ın hakikatini kavrayabilmeliyiz ki aynı ahlâkî hakikate nisbetle tersinden veya düzünden herhangi bir ahlâka sahib olabilmiş (ahlâksızlık da bir ahlâktır) bir insana bu yol üzerinden köprü atabilelim, fikrimizi iletebilelim. Bunun için de, ahlâk, insanın hareketlerine yönveren içten yanmalı bir motor gibi kendindenlik belirtici bir öz ise, bizim de o öze hâkim olabilmemiz için aynı içten yanmalı motora; ama bu kez hakikatin hakikatine nisbetle sahib olmamız gerekiyor:

- “Başkalarını varoluşan tarzda bilmek, onları eşya gibi görerek değil, fakat hürriyetleriyle yakınlık kurarak olur.” (15)

Fakat karşımızdaki insanı keşfetmek ve bir muhasarayla onu kuşatmak, fikrimizi de kabullendireceğimizin mutlak teminatını verir mi?

- “Dil ve işaretler anlaşmaya yetmez; bu sembollerin insanların ruh yuvalarında mevcut ortak bir mânâ dünyası meydana getirmesi lâzımdır. Eğer düşündüklerimizi ve inandıklarımızı başkalarına bildirecek böyle bir ortak dünyaya sahib değilsek, yani BAŞKA İNSANLARIN ŞUURU İLE DOĞRUDAN DOĞRUYA TEMASA GELEMİYORSAK, ortak bir düşünce ve inanç kurmamız imkânsız olur.” (16)

Bu ortak dünyayı tesis etmek için karşımızdaki insanın kafasındaki fasit daireyi kırabilmek, bunun için de “dış”taki “iki kişi” diyaloğunu muhatabımızın “iç”ine iç diyalog hâlinde indirebilmemiz gerekir. Yani aşılama… Yani muhasebe ettirme;
- “… Tecrübî müşâhade ve mantıkî tahlil, burada etkisiz ve yetersiz kalır; çünkü, İNSANLARLA DOĞRUDAN DOĞRUYA İLİŞKİ KURARSAK, İNSANIN ÖZ YAPISI VE İÇYÜZÜNÜ KAVRAYABİLİRİZ. İnsanı anlamak için, onunla gerçekten karşılaşıp yüz yüze gelmek zorundayız:

“Sokrates felsefesinin ayırıcı özelliği, yeni bir objektif muhteva değil, düşüncenin yeni bir tesir ve rolüdür. Sokrates’e kadar, fikrî bir monolog olarak karşılanmış felsefe, Sokrates’te diyaloğa dönmüştür. İnsan tabiatının bilgisine, ancak diyalog yolu ve diyalektik düşünce aracılığıyla erişebiliriz. Önceleri, doğruluğun bir düşünürün çabaları ile kavranabilir hazır türden bir şey olduğu ve hemen başkalarına aktarılıp bildirilebildiği düşünülürdü. Ama Sokrates artık bu görüşü tasvip etmiyor. Eflâtun, DEVLET isimli eserinde, “BİR İNSANIN RUHUNA DOĞRULUK EKMEK, KÖR DOĞMUŞ BİRİNE GÖRME GÜCÜNÜ VERMEK KADAR İMKÂN DIŞI BİR ŞEYDİR!” diyor. Doğruluk, tabiatı gereği diyalektik düşüncenin ürünüdür. Bu bakımdan, karşılıklı soru ve cevablama durumunda olan kişilerin sürekli iş- birliği olmadan kazanılamaz. O, tecrübî bir nesneye de benzemez; içtimaî bir faaliyetin gelişmesi olarak anlaşılmalıdır. Burada “İNSAN NEDİR?” meselesine yeni ve dolaylı bir cevab var: İNSANIN SÜREKLİ OLARAK KENDİSİNİ ARAŞTIRAN BİR VARLIK, VAROLUŞUNUN HER ÂNINDA VAROLUŞUNUN ŞARTLARINI İNCELEMESİ VE MURAKABESİ GEREKEN BİR VARLIK OLDUĞU ÖNE SÜRÜLÜYOR. İnsan hayatının gerçek değeri, bu dikkatli murakabede, bu insan hayatına karşı olan eleştirel tutumda bulunur. (…) İnsanın gerek bilgisi, gerekse ahlâklılığı bu çerçevede kavranabilir. İnsan bu temel kabiliyeti, yani kendine ve başkalarına cevab verebilme kabiliyeti ile sorumlu bir varlık ve ahlâkî şahsiyet olur.” (17)

Dış dünyada dış yüzden müşahade edilen hayat verileri, eğer onları şuura nüfuz ettirecek şekilde muhataba aşılayıcı bir fikriyat hâline getirilmemişse o hayatın şuura ulaşması imkânsız gibidir. Bunu anlıyoruz. Peki bazı hayat verilerini içeren gerçekler fikirleştirildiği hâlde şuura yine ulaşamıyorsa sorun nerede?

En iptidaî günlük hâdiselerden, farklı farklı toplumların kültür yapılarının tahlilini de içeren derinlikli fikrî meselelere kadar aslında işin hakikati şu:

- “Bir hayat tarzının-yaşamanın şuura ulaşabilmesi, ancak onun bir düşünce sisteminin ve kategorilerinin düzeniyle bağdaşması, onlarla münasebetli olması durumunda idrak edilmesiyle olabiliyor. Düşünce sistemi, içtimaî sistemin oluşturduğu bir şey. Her toplumun hayat çabası içinde, hayat biçimine bağımlı olarak bir duygulanma ve algılama yolu geliştirmiş olması, nelerin şuura ulaşacağını, nelerin şuura ulaşmayacağını belirleyen bir kategoriler sisteminin oluşmasına sebeb oluyor. Bu sistem, sanki TOPLUMUN ŞARTLANDIRDIĞI BİR SÜZGEÇ gibi vazife yapıyor; bu süzgeçten geçemeyen hayat verileri şuura ulaşamıyor.”(18)  

(Mevzumuzla ilgisine binaen son cümledeki “hayat verileri” tabirini “hayat verilerini ifade eden fikirler” şeklinde de okuyabiliriz.) (19)

Fikirsiz, muhakemesiz ve muhasebesizce sırf kendinden ibaret gayeleştirilmiş bir bağlılık anlayışıyla yoğrulmuş cemiyetlerdeki fertlerde statik bir şuur süzgeci oluşuyor. Tıpkı, belli örfî bir aidiyetle kendini etle tırnak gibi bütünleştirdiği ailesindeki henüz rüşdünü isbatlamamış ve ferdî şahsiyetini bulmamış bir çocuğun zihninde ailece tabu olarak görülen şeylerin bir şuur süzgeci oluşturduğu gibi.

(Burada “tabu” kelimesini sadece lûgat mânâsıyla kullanıyoruz, yoksa eşek hürriyetini savunanların yüklediği başıboş sorgulayıcılığa mevzu edilen “dokunulmazlar” manasına kullanmıyoruz tabiî ki.)

— “İçtimaî tabulardan başka bir de bu tabuların bir aileden ötekine değişen ferdî önem ve ağırlıkları olması; çocuk bazı hâdiselerin, özellikle ferdî olarak kendi ailesi için tabu olduğunu fark etmiş olduğundan, aile dışında bırakılmak korkusuyla, –baskı altına alınmış içtimaî tabulara ek olarak–, süzgecin ferdî yanının şuura ulaşmasına izin vermediği bu duyguları da baskı altında tutar.” (20)  

            

Mevzumuzu oluşturan zikrettiğimiz yapılanmada da, bu yapı modeline uymayan kıpırdanmalar, üzerine dolaylı dolaysız yapılan baskı ve manipülasyonlarla onların şuura ulaşması engellenir, fikrî şahsiyetin sonuna kadar gelişmesi için sesini yükselten vicdanî sorgulayışlar da baskı altına alınır.

(F. Gülen) bir ayna… Bütün şu veya bu hesablar içersinde olanlarını bir kenara koyarsak sadece kuru iyi niyet taşıyan çoğu takibçisi o aynada boşlukta kalmaktan ürken, sadece kendinden menkul aidiyet hisleriyle dolu kendi benliklerini görüyorlar aslında. Kendilerini bu şekilde tamamlama adına aynadan benliklerine, benliklerinden aynaya gidip gelen fasit bir daire… Problemleri aslında kendileriyle… Susuzluğunu ‘bir el atım mesafesi’ kolaylığında bulduğu için yanıbaşındaki gaz yağıyla gidermeye çalışan şuur duvarı katılaşmış bir adam gibi… (F. Gülen) aynasında (F. Gülen)’i göremedikçe de bu fasit daire kırılamayacak görünüyor.


DİPNOTLAR

1- Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler, İBDA Yayınları, shf. 328.
2- Salih Mirzabeyoğlu, Hikemiyat, İBDA Yayınları, shf. 146.
3- Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl’la Başbaşa, İBDA Yayınları, shf. 118, shf.120.
4- Salih Mirzabeyoğlu, Kökler, İBDA Yayınları, shf. 97.
5- Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl’la Başbaşa, İBDA Yayınları, 2. Basım, 1989, shf. 209. (Vurgular bize aittir.)
6- Bu diyaloglar hayâl mahsulü olmayıp farklı zamanlarda gerçek hayattan alınmıştır.
7- Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl’la Başbaşa, shf. 162.
8- Salih Mirzabeyoğlu, Necib Fazıl’la Başbaşa, shf. 136-137.
9- Salih Mirzabeyoğlu, İnsan, shf. 221.
10- Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, shf. 163.
11- Salih Mirzabeyoğlu, İstikbâl İslamındır, shf. 111.
12- Salih Mirzabeyoğlu, Kökler, shf. 139.
13- Salih Mirzabeyoğlu, İnsan, shf. 220
14- Salih Mirzabeyoğlu, İnsan, shf. 274.
15- Salih Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız, sh. 74.
16- Salih Mirzabeyoğlu, Hikemiyat, shf. 279.
17- Salih Mirzabeyoğlu, İnsan, shf. 97.
18- Salih Mirzabeyoğlu, İnsan, shf. 270.
19- Mevzuun asıl derinlikleri DİL ve “mantık” bahsinden kök alıyor aslında ama, birçok yöne kol veren bu geniş mevzuya girmiyoruz. Bkz. S. Mirzabeyoğlu, İnsan; “Dil ve Şuur Süzgeci” başlıklı metin ve S. Mirzabeyoğlu, Kültür Davamız; “Şuur Süzgeci” başlıklı metin.
20- Salih Mirzabeyoğlu, İnsan, shf. 277.

(Devam Edecek)




 
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -

Kullanıcı Girişi

  • سجل الآن
    *
    *
    *
    *
    *
    (*) Isaretli alanlarin doldurulmasi zorunludur
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 69 زائر و 1 عضو متصل