22 Mayis 2012 Sali - 01:12:18
"Stratejik Derinlik" ve "Fırıncı" طباعة إرسال إلى صديق
الجمعة, 05 نوفمبر 2010 19:42

 

Sinami ORHAN  

İbrahim Karagül, yabancı basını tarayan, gelişmeleri iyi takib eden, günü gününe okuyucularını bilgilendiren, ABD eski elçisi Edelman tarafından defalarca Başbakana “aramıza nifak sokmaya çalışıyor” denilerek şikâyet edilen ve en önemlisi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da yakını olarak bilinen “Yeni Şafak” yazarı…  

Bu memleketin sakinleri, “Savaronada fuhuş” haberinin bir perdeleme  olduğunu, orada “Baronlar toplantısı” yapıldığını, “Kaynakların paylaşımı üzerinden iktidar hesabları yapan okyanus ötesi zenginler kulübünün temsilcileri ülkelerin kaderleri üzerinde senaryolar” çizilmeye çalışıldığını teferruatlı olarak ondan öğrendi: 

“-RUSYA'dan, KAZAKİSTAN'dan, KIRGIZİSTAN'dan siyasileri, işadamlarını bir araya getiren beş günlük toplantı, Rus, Kazak ve elbette Türk istihbarat ve güvenlik birimleri tarafından basılıyor. Normalde el üstünde tutulan insanlar rezil ediliyor, operasyon fuhuş baskını olarak duyuruluyor, Kazak Dışişleri Bakanı ve siyasiler gizlice ülkelerine gönderiliyor, katılımcılardan bazıları gözaltına alınıyor, bazıları sınır dışı ediliyor.” 

Bu baskının ardından, baskın yapılan limanın görevlisini motorsikletinde tek bir çizik olmamasına rağmen “motorsiklet kazası” ile boynu kırılarak öldüğünü, Türkî cumhuriyetler denilen mekânlarda suikast ve kaybolma hâdiselerinin meydana geldiğini, baskınla yakalanan çoğu Yahudi ve üstelik siyonist “işadamları”nın Antalya’da cezaevinde olduklarını ve “elebaşı, Kazakistan ve İsrail vatandaşı olan, Avrasya Yahudi Kongresi'ni kuran, Dünya Yahudi Kongresi üyesi olan, bilinen sermayesi 3 milyar doları aşan Alexander Mashkevitç”i ilk ziyaret edenin Mehmet Ağar olduğunu not edip geçelim.  

Karagül, son günlerde yazılarına “Davudoğlu açıklaması” olarak ele alıyor da diyebiliriz. Ahmet Davudoğlu’nun neyi niçin neden yaptığını gelişen hadiseler ile birlikte anlatmaya çalışıyor.  

Gayet güzel… 

Özellikle “Mavi Marmara” hadisesinden sonra artan bir şekilde “Kendisini asrın stratejisti”, “kurtarıcı”, “Mehdi gibi”, “şehvetle hareket eden” diye  Gülen Cemiyeti tarafından vasıflandırılan ve böylece de hedefe konulduğu ortaya çıkan Davudoğlu’nun yapıp ettiklerini “bizim seviyemize” anlatacak birisinin olması güzel bir hâdisedir.  

Karagül geçenlerde yazdığı bir yazı ile “kör göze parmak” yaptı açıkcası; “Stratejik Derinlik Arapça’da; Kıyamete Kadar Birlikteyiz” başlıklı yazısında, “Davutoğlu'nun; dışarıda "Türk dış politikasına yön veren kitab" olarak bilinen "Stratejik Derinlik" kitabının, 17 baskısı yapılan Yunanca çevirisinden sonra Arabça çevirisi de yayınlandı. El Cezire Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından yayınlanan kitabın ilk baskısı hemen tükenmiş. Arapça konuşan geniş coğrafya düşünüldüğünde kitabın ne kadar baskı yapacağını tahmin etmek güç değil.” diyor.  

“Stratejik Derinlik” kitabının TÜRKİYEDEKİ HER GELİŞMEYLE YAKINDAN İLGİLENEN ARABLAR (birileri de “durumdan vazife çıkarır“ inşaallah!) arasında fazlaca okunacağına kuşkusu olmadığını yazan Karagül, kitabın tanıtım kokteylinde Davudoğlu’nun söylediklerini de nakletmiş:

“-Tarih ve coğrafyanın yeniden yorumlanması, tarihin normalleştirilmesi gerektiğini söyleyen Davutoğlu; "Kitabımda Stratejik Derinlik olarak adlandırdığım yeni bir yaklaşıma ihtiyacımız olduğunu söyledim. Stratejik derinlik, sınırlarımızla sınırlı kalmamamız, çevre bölgelerle yeniden bütünleşmemiz gerektiği anlamına geliyor. Sünni, Şii, Türk, Kürt, Arab, İranlı, Müslüman, Hristiyan bütün unsurların yan yana yaşadığı bir coğrafyada herkes aynı kaderi paylaşıyor. Bölgede karşılaşılan tüm krizlere rağmen güçlü bir tarih bilinci ve güçlü bir özgüvene sahib olunduğunun bilinmesi gerekiyor. Sorunlar yine bölgede yaşayanlar tarafından çözülebilir. Yeni bir stratejik düşünme şekli geliştirmeye ihtiyaç var. Kitabım bunun için bir çağrıdır" dedi.

 Gelecek 10-20 yıl içinde bölgemiz ekonomik, siyasî ve kültürel anlamda en çekici bölge olacak. Önümüzde altın bir çağ var" diyen Davutoğlu'nun; "Türkiye ile Arab dünyası arasında fark görmüyorum. Birlikte yaşamayı sürdüreceğiz. Uluslar arası şartlar, Arablarla Türkleri ayıramaz. Birlikte yaşadık ve kıyamete kadar birlikte yaşayacağız" cümlesi ve "Hepimiz Bağdatlıyız, Şamlıyız, Kahireliyiz, Halepliyiz, İstanbulluyuz" sözleri yoğun alkış aldı.

Türkiye için "Güçlü ordu, çok zayıf ekonomi ve zayıf soft pover" tanımlaması varken şimdi "Güçlü soft power, güçlü ekonomik ve güçlü ordu" dönemine geçildiğine işaret eden Davutoğlu'nun; "Demir Perde, Berlin'de değil, Türkiye-Suriye sınırındaydı. Artık sınırlarımızda demir perde olmayacak. Türkiye hiçbir zaman cephe ülkesi, kanat ülkesi olmayacak" sözleri dikkat çekiciydi.”

Bu kadar alıntı yapmamızın sebebi, Davudoğlu’nun,-gerçekten de önemli olan-  “Türkiye hiçbir zaman cephe ülkesi, kanat ülkesi olmayacak” sözünü nakletmek için; bu söz aslında şu meşhur “eksen kayması” meselelerinin de “temelini” ve hatta Pensilvanyalı Gülen’in ve adamlarının onu neden hedefe oturttuklarının da sebebini göstermektedir zannındayız: Hafifden bir OTORİTEYE İSYAN KOKUSU mu aldılar acaba?!  

Komplocu mantıkla gidersek, “AKP batı uygarlığından kopuyor, ABD-İsrail-İngiltere-Fransaya verdiği sözlerden geri dönüyor” diyenlerin “haklı” olduğunu da ortaya koyan bir ifade.  

Buradaki “cephe (ülkesi)” ifadesinin, daha önceden Varşova Paktı ortadayken Rusya’ya karşı kullanılan bir belirleme, paktın dağılmasından sonra -varlığına esas olarak gerek kalmayan ama hâlâ ortada olan- NATO’nun “yeni düşman konsepti” içerisinde “İslâm’a karşı” bir “cephe(ülkesi)” olarak kullanıldığına dikkat etmek gerekir. Ortada bir “Batı medeniyeti ve yaşam tarzı” bir de “düşmanları” olduğunu dikkate alırsak, Davudoğlu’nun kastettiğini çok daha net olarak anlayabiliriz. 

Karagül, bu noktada Davudoğlu’nun sözlerini naklederek şöyle diyor: 

“- Bugün Batı paradigması ve altında yatan aydınlanma felsefesinin söyleyebileceği her şeyi söylediği bir noktaya ulaşmış durumdayız" diyen Davutoğlu; Avrupa Birliği'nin (AB) Türkiye'nin üyeliği ile kadim medeniyetlerle etkileşime geçerek, kendi medeniyetinin ön kabullerini sorgulayacağını, bunun da çok doğurgan bir entelektüel atmosfere imkân sağlayacağını söylüyor.

Batı medeniyetinin mutlak üstünlüğü sağladığı yönündeki tezlerin bir illüzyon olduğunu belirterek, "Aynı illüzyonu, Osmanlılar sistemlerini 'devlet-i ebed müddet' olarak belirlediğinde biz de yaşadık" diyor ve ekliyor: "Osmanlılar, mükemmel devlete ulaştıklarını, bundan sonra sonsuza kadar hüküm süreceklerini düşündüler. Bu tabiî ki, dinamizmin sonu demekti. Bu, tıpkı Fukuyama'nın iddia ettiği şey: 'İdeolojilerin meydan okuması sona erdi. İnsanoğlu mükemmel sistem olan liberalizme erişti..."

Davutoğlu; "Türkiye, ihtiyaç duyulan entelektüel sıçramaya en eşsiz katkıyı sağlayacak potansiyele sahib. Gelecek on yıllarda, Türkiye'den büyük bir felsefi üretim beklemeliyiz" derken, kriz içindeki Batı'ya yol gösteriyor ve AB'nin Türkiye ile Batı'nın kadim medeniyetlerle ilişkiye geçebileceğini, kendini yenileyebileceğini, çöküşü bu şekilde durdurabileceğini söylüyor. Bir medeniyetin kendini çevresel unsurlara kapattığında çökeceğini, bunun Avrupa için de geçerli olduğunu ifade eden Davutoğlu; "Ya Müslümanlar, Hindular ve diğer kadim medeniyetlerin katkılarıyla daha yüksek bir medeniyete çevrilecek veya çökmeye başlayacak. Bu, tarihin sonu demek değil ama Avrupa egemenliğinin sonu olacak" diyor. Davutoğlu bu sözlerle; hem küresel bunalımdan çıkış yolu, hem AB için bir gelecek perspektifi hem de Türkiye-AB ilişkileri için yeni bir ortaklık temeli öneriyor.”

Gayet güzel.

Süklüm püklüm, sığınmacı bir uslub değil, bir “taraf” olmanın verdiği uslubla söylenmiş sözler. Karagül burada bahsedilen mesele ile alâkalı olarak başka birisinin de müşterek sözler sarfettiğini söylüyor: 

“-Benzer yaklaşımı ve tesbitleri Alain Touraine'in Kürşad Oğuz'la yaptığı ve Habertürk'te yayınlanan (1 Kasım 2010) söyleşisinde de görüyoruz. O da, Batı'nın bir çıkmaza girdiğini, tükendiğini, söyleyecek sözü kalmadığını, artık Avrupa diye bir yer kalmadığını söylüyor ve Türkiye ile Batı arasında bir ortaklıktan söz ediyor.

"Bush-El Kaide dünyası"na karşı bu ortaklığı öneren Touraine; "Ben Türkiye ile özel ve özellikli bir ilişkiyi savunuyorsam bu her şeyden önce Avrupa'yı düşündüğüm içindir. Çünkü ben Avrupa'nın varolmasını istiyorum. Avrupa aynı zamanda eğer Türkiye'yle birlikte bir şeyler yapabileceğini düşünürse varolabilir. Yoksa 20-30 yıl sonra Avrupalılar Avrupa'yı hiç umursamayacaklar..." diyor ve ekliyor: "Benim esas ilgilendiğim, pek o kadar Türkiye'nin Avrupa'ya girmesi değil, çünkü Avrupa ve Avrupalı dedikleri şey zaten artık neredeyse kalmadı.."

Ona göre; "Batı-Doğu diye bir yapılanmaya değil, KARAR ALMA MERKEZLERİNİN ÇOĞULCULUĞUNA İHTİYACINIZ VAR.(bu ve diğer vurgular bize ait/SO) Avrupa'nın ABD karşısında; Hindistan'ın, Kore'nin, Türkiye'nin de Çin karşısında özerk olması gerekir. Şimdilik dünya çapında yaşanan problem; Avrupa'nın giderek güç kaybetmesi, zayıflaması...”

Ve noktayı şu şekilde koyuyor Karagül:

“-Her iki bakışı birlikte okuyalım: İşte o zaman dünyanın nasıl bir kriz içinde olduğunu, süreç böyle giderse krizin neden çözülemeyeceğini, ekonomik krizin bize anlatılan gibi olmadığını ve hiçbir çözüm üretilemediğini, Batı'nın sahip olduğu ekonomik ve siyasi iktidarı paylaşmaktan başka seçeneği kalmadığını, paylaşmayı reddetmeye devam ederse kendi çöküşünü hazırlayacağını, gücüne elinden kayıp gideceğini, bugünkü durgunluğun gerilemeye döneceğini anlayacağız.

İşte o zaman; TÜRKİYE'NİN NE YAPMAYA ÇALIŞTIĞINI KAVRAYACAĞIZ...”

Batı çöküyor-çöktü, ortada Avrupa diye bir “şey” kalmayacak, eğer elindeki iktisadî, siyasî gücü paylaşmazsa; Türkiye’nin Davudoğlu komutasında “yapmaya çalıştığı”  da; ya “paylaş ki hayat bul” demek veya “ölüyorsun, elindekilerini alacağım vermekten başka seçeneğin yok” mudur “kavramaya çalışacağız” ileri günlerdeki gelişmelerle. 

Fakat… 

Bütün bunlar Karagül’ün dediği gibi güzel günlerin işareti olsa bile ortada daha büyük bir sorun var!  

O sorun da, Davudoğlu’nun  bahsettiği, “Osmanlılar, mükemmel devlete ulaştıklarını, bundan sonra sonsuza kadar hüküm süreceklerini düşündüler. Bu tabiî ki, dinamizmin sonu demekti.” cümlesindeki DİNAMİZM ile alâkalı… 

Sorun burada. 

Bu DİNAMİZMİ neyle sağlayacaksınız? 

Davudoğlu’nun “dinamizmi kaybetmek” olarak telaffuz ettiğini Necib Fazıl, “AŞK VE VECDİN KAYBEDİLMESİ” olarak, iki satırda değil bir TARİH MUHASEBESİ YAPARAK ortaya koymuştu ve bunun tabiî akışı içinde de bir DÜNYA GÖRÜŞÜ, BÜYÜK DOĞU İDEOLOCYASINI inşa etmişti.  

Kimse darılmasın ama, bahsedilen “Stratejik Derinlik”de bir “derinlik” yani tefekkür anlamında, yani yukarıda bahsettiğimiz anlamda bir “derinlik” YOK!  

Kitabın yarısı “jeopolitik nazariyeler” ile dolu, diğer yarısı “kronoloji” ile kala kala elde olanda da birşeyler kayıtlandırılmış, o kadar.  

“Arab dünyası”nın “Türkiye-Türke” olan ilgisi elbette önemlidir ama TAMAMEN BATI BİLİMİ DİSİPLİNİ ALTINDA VE ONUN KAVRAMLARI ile üstelik yazılmış bu kitab, eğer bugün ancak tercüme ediliyorsa burada yazarının “TC Dışişleri Bakanı” olması dışında bir ehemmiyet aramamak lâzım.  

Ki, yukarıda bahsettiğimiz hususu  Davudoğlu da bir “eksiklik” olarak görmüş ki, “tarihi derinlik… felsefi derinlik” isimli kitabları da yazmak istediğini ama fırsat bulamadığını söylüyor. Bu bile kitabın kıymetinin miktarını anlamamıza yeterlidir.  

Onca işi ve elbette hasedçiler ve fesadçıların gaygulesi arasında diğer kitablarını kaleme alabilecek mi, yoksa vereceği mülâkat ve yazacağı küçük makaleler ile –tıpkı Amerika’da olduğu gibi- “Davudoğlu doktrini”ni bu şekilde mi “inşa” edecek ona kalmış ama “eksiklik” hakkında neler planladığını, “gelecek on yıllarda, Türkiye'den büyük bir felsefi üretim beklemeliyiz” sözü ile ortaya koyuyor.  

Bazı “enstitüler”in bazı “strateji kurumları”nın tirti bol entellektüellerinin “beyin fırtınaları”na şahid olacağız, demektir. Bu entelletüeller ki ekserisi “Müslüman” dırlar, “felsefi derinlik” ile meşgul olup tam bir “takım oyunu” tarzı içinde “üretim” gerçekleştireceklerdir.  

Devamını daha sonra nasibse yazmak kaydederiz ama, oturup bir TARİH MUHASEBESİ yapmadığınız müddetçe  ADIM ATAMAZSINIZ (ki bu da şu iyi bu kötü, bu işe yarar vb. kelimelerin üstünde olacak, neye göre iyi veya kötü dediğinizi APAÇIK ortaya koyacaksınız), attığınızı ZANNEDERSİNİZ sadece, diyelim.  

Bu aynı “ekmek” yapmak gibidir: Ekmek ortada yokken BİR KİŞİ bunun nasıl olacağını ORTAYA KOYMUŞTUR, tarifini vermiştir ve ardından bu “değişik unlarla” muhtelif şekillerde imal edilmiştir ama hep aynı ekmektir, “pasta”yı ekmek niyetine yapmamışlardır; “takım oyunu” denilen ve Batılı kafanın artık “ustası” olduğu husus, bu İLK EKMEK’den sonraki safhalarda gerçekleşir: Birisi buğdayı-yulafı-arpayı-kepeği yetiştirir, diğeri bunları işler, öteki nakleder, bir başkası su bulur, yanındaki su’yun sertliğini kontrol eder, bir diğeri suyu alır nakleder, bütün bunlar bir “fırına” gelir, hamurkâr un ve su ile mayasını UYGUN NİSBETLE koyup hamur yapar, yamağı hamurları karır, ocakçı da (odunlar halledildiyse elbette) fırında bunları pişirir, yamak yine harekete geçip bunları tezgaha götürür, FIRINCI da (bütün bunları SAĞLAYAN yani) alır müşteriye satar; aslında görüleceği üzere, TAKIM OYUNUN da bile BİR KİŞİNİN DEDİKLERİ etrafında “kolektif” bir oyun vardır, o bir kişi’nin dedikleri ile ne kadar UYUMLU isen o kadar takım içindesindir!  

Hem Karagül’ün hem de Davudoğlu’nun vermek zorunda oldukları cevab da budur:  

FIRINCI KİM?  

EKMEĞİNİZİN TARİFİ NE?

 

Gerisi “güncel malumat”, konuşmaya bile değmez!    

Not:

İbrahim Karagül’ün yazısı için: “Davutoğlu ve Touraine'den: Avrupa'yı kurtarma çağrısı!”: http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=24719&y=IbrahimKaragul  

  

 
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -

Kullanıcı Girişi

  • سجل الآن
    *
    *
    *
    *
    *
    (*) Isaretli alanlarin doldurulmasi zorunludur
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 71 زائر متصل