Sinami ORHAN Türkiye’nin harici siyasetinde “ne oluyor; ne yapılmak isteniyor?” sorularının cevablarını yazılarıyla anlatan İbrahim Karagül, gerçekten de iyi bir kalem; aynı zaman da iyi bir araştırmacı, okunası bir gazeteci, bundan dünkü yazımızda bahsettik. Geçen gün yazdığı bir yazıda –aslında kokusunu alabildiğimiz “mantık”ından ötürü başka türlü de eleştirilebilecek ama “somut” bir hâl almadığından dokunmadan geçeceğimiz bir yazıdır o yazısı-, bir “terör örgütü” üzerinden dünya hakimiyeti kavgasındaki aktörler ile “aktör” olduğunu zanneden “figüranlar” üzerinde duruyor ve “DEVLETLERARASI İLİŞKİLERDE İLELEBED DOSTLUK VE DÜŞMANLIK” olmaz ilkesinin “acımasızca” uygulanmış bir örneğinden bahsediyor. "-Dar anlamda "terör örgütleri"nin ya da bölgesel, etnik veya başka bir saikle silâhlı mücadele yürüten sistem dışı yapıların hedefleriyle daha üst, daha karmaşık hesablar birbirine karıştığında ortaya dramatik bir görüntü çıkıyor. Çoğu zaman bu örgütler, kendi özel gündemleriyle bu büyük hesablar arasında sıkışıp kalıyor. İşte o zaman "ihale" devreye giriyor, amaç belirsizleşiyor, o silâhlı yapı bir uluslararası "kart"a dönüşüyor. Örgütler çoğu zaman bunu ince bir strateji, çıkar örtüşmesi olduğunu sanıyor, bir başarı öyküsü olarak pazarlıyor. İhaleyi verenler hesapları başka kartlar üzerinden yürütmeye başladığında acı gerçek bütün çıplaklığı ile ortaya çıkıyor. Böyle bir öyküden söz etmek istiyorum bugün. Dünya genelinde adını bildiğimiz ya da bilmediğimiz silâhlı grubların önemli bir bölümünü aynı kategoride değerlendirebileceğimiz bir öyküden..” Devamında “İran ve Pakistan'ın bir bölümüne yayılan "Belucistan'ın bağımsızlığı" için mücadele eden ama aslında "Büyük Belucistan Projesi" için "elverişli bir kart" olmanın ötesine geçemeyen CUNDULLAH örgütü” ve onun lideri Abdulmelik Rigi’nin Dubai’de yakalanıp İran’a teslim edilmesi ve ardından idam edilmesini konu edinen yazıda, yakalama hadisesinden hemen önce Rigi’nin kardeşinin, “örgütün İran topraklarındaki saldırılarını ABD'nin talimatıyla yaptığını açıkladı(ğını)” ve "Cundullah'ı ABD kurup destekledi. Talimatlarımızı ondan alıyorduk. Kime saldırıp kime saldırmayacağımızı ABD'liler söylüyordu. Para ve teçhizat onlar tarafından veriliyordu” dediğini ekliyor. Bu açıklamadan ardından “Cundullah”ın ABD tarafından “terör örgütü” listesine alındığından bahsedip, biraz da genelleştirerek, “ABD ve İngiltere, jeopolitik hesabları, enerji planları için projelendirdiği Büyük Belucistan için örgütler kuruluyor, harekete geçiriliyordu. Bu örgütler İslâmcı'ydı ve kimlikleri yüzünden İslâm dünyasında sempati bile topluyordu. Ne yazık ki hepsi birer taşerondu. Ne yazık ki, bu gerçeği anlatmak çok zordu.” diyor Karagül. Rigi’nin yakalanmasını A. Öcalan’ın Kenyada “paketlenmesine” benzeten Karagül, ABD’nin kurduğu-desteklediği-hedeflendirdiği örgütün liderini İran’a teslim etmesi bağlamında, “bu neyin bedeliydi, bilmiyoruz” diyor ve şu şekilde de bitiriyor yazısını: “-İşte böyle yaparlar onlar. Kullanır kullanır sonra PAÇAVRA GİBİ BİR KENARA atarlar... Yine aynısını yaptılar...” Bu son kısım burada dursun . Artık ABD ve hempaları ile bir nevi “ABD’nin sesi” olan Pensilvanyalı Gülen tarafından hedef tahtasına oturtulduğunda kuşku olmayan Dışişleri Bakanı Ahmet Davudoğlu “Stratejik Derinlik” isimli kitabının Arapçaya tercüme edilmesi nedeniyle verilen tanıtım kokteylinde yaptığı konuşmada şöyle demiş, İbrahim Karagül’den naklediyoruz: “-Kitabımda Stratejik Derinlik olarak adlandırdığım yeni bir yaklaşıma ihtiyacımız olduğunu söyledim. Stratejik derinlik, sınırlarımızla sınırlı kalmamamız, çevre bölgelerle yeniden bütünleşmemiz gerektiği anlamına geliyor. Sünni, Şii, Türk, Kürt, Arab, İranlı, Müslüman, Hristiyan bütün unsurların yan yana yaşadığı bir coğrafyada herkes aynı kaderi paylaşıyor. Bölgede karşılaşılan tüm krizlere rağmen güçlü bir tarih bilinci ve güçlü bir özgüvene sahib olunduğunun bilinmesi gerekiyor. Sorunlar yine bölgede yaşayanlar tarafından çözülebilir. Yeni bir stratejik düşünme şekli geliştirmeye ihtiyaç var. Kitabım bunun için bir çağrıdır.” Çok güzel! Önceki yazımızda bahsettiğimiz gibi, “taraf olmanın” verdiği bir uslub; bölgenin sorunlarını bölge ülkelerinin kendi içlerinde halletmesini –kim ne derse desin, uslubdan çıkan anlam budur- EMREDEN bir tutum ki, bunda da garibsenecek bir durum sözkonusu değil, bölge içinde gün gün değişik “aktörler” ortaya çıkıp “serdümen” rolünü oynamaya kalksalar da durumlarının “zaman ile kayıtlı”, yani ancak “anlık” olabileceğini, BUYURGAN olabilecek tek bir bölge devleti olduğunu, bunun isminin Türkiye olduğunu hatırlatıveren bir uslub. Hatırlatıveren deyince hatırlıyoruz hemen: ‘80’li, 90’lı yıllarda, İbda ağırlığını hissettirmeye başlayınca, “İslâm Türkiye’de bozuldu-yıkıldı; bu da Türkiye’de ayağa kalkarsa heryerde ayağa kalkacağına dair ilahi bir ihtardır” minvalindeki sözler üzerine hemen birileri bunun “ırkçılık” olduğundan, hatta “İran İslâm Devrimi” de memleketimize “kök salma girişiminde” bulunduğundan o günlerde, biraz da istihzalı olarak “ilâhî ihtar”ın “tutmadığından, İslâm’ın İran’dan dünyayı titretmeye başladığından, Sosyalizmin “Moskova”sı varsa İslâm’ın-İslâmcıların da “Tahran”ı var demeye, bunu görmeyenlerin “ırkçılığı din maskesine bürüyenler, bir şairin peşinden gidenler” olduğunu söylemişlerdi. Pusulanız yoksa, iki slogan bir “babalanma”ya “tav” olursunuz ve tıpkı “Komünist Rusya”nın “asırlık Çar” siyaseti: Slav milliyetçiliği”ni kendi uslubunda devam ettirmesi gibi, “iki yüzlü” Pers siyasetini-Pers milliyetçiliğini “İslâm maskeli” olarak devam ettirmekden başka bir şey yapmadığı besbelli olan “İran İslâm Cumhuriyeti”nin peşinden sürtüp durursunuz! Neyse ki, o “sürtüp duranların” fi tarihinde yazdıkları kitabları –yazar(lar)ının kimbilir kaçıncı “fikri tekamül!!!” hâlinde artık başka sularda yelken açtığını bilmeyen gençlerin, samimi olduğuna, “İslâmî heyecanla” olduğuna şübhemiz olmayan “İran taraftarlığı” dışında artık kimsecikler yok o “sürtük politikayı” devam ettirici olarak… (O günlerden kalan tek şey, “hür düşünce” geleneği; memleketimizde Ehl-i Sünnet anlayışına karşı Şiiliği yaymak, tutundurmak için “taassub” ehli olmamak, diğer mezheblerin “düşüncelerini” de saygıya değer bulmak olarak sokulan bu “hür düşünce mektebi/ekolü”, bugün “İslâmî demokrasi” veya “Sosyalist İslâm” gibi “gariblikler” içinde ama yine “sürtük politika” hâlinde bazı dernek ve vakıfların içinde devam ediyor; fakat “İrancılık” bitmiştir.) O günlerin geçtiğine, hatta, kendilerine yanıbaşımızdaki İran’dan bahsettik, tıpkı onun gibi Pasifik’deki ada devletlerinden bile “model çalma” durumunun da (buna belki “akademisyen rahatlığı” veya “dışarıdan gazel okumak” da denilebilir) geçip gittiğine şahitlik eden bir uslub; gayet güzel… Bütün bunların üzerine, geçen günkü yazımızdan bir iktibas yapalım: “-(A. Davudoğlu) Onca işi ve elbette hasedçiler ve fesadçıların gaygulesi arasında (“tarihî derinlik” ve “felsefî derinlik” isimli) diğer kitablarını kaleme alabilecek mi, yoksa vereceği mülâkat ve yazacağı küçük makaleler ile –tıpkı Amerika’da olduğu gibi- “Davudoğlu doktrini”ni bu şekilde mi “inşa” edecek ona kalmış ama “eksiklik” hakkında neler planladığını, “gelecek on yıllarda, Türkiye'den büyük bir felsefi üretim beklemeliyiz” sözü ile ortaya koyuyor. Bazı “enstitüler”in bazı “strateji kurumları”nın tirti bol entellektüellerinin “beyin fırtınaları”na şahid olacağız, demektir. Bu entelletüeller ki ekserisi “Müslüman” dırlar, “felsefi derinlik” ile meşgul olup tam bir “takım oyunu” tarzı içinde “üretim” gerçekleştireceklerdir. Devamını daha sonra nasibse yazmak kaydederiz ama, oturup bir TARİH MUHASEBESİ yapmadığınız müddetçe ADIM ATAMAZSINIZ (ki bu da şu iyi bu kötü, bu işe yarar vb. kelimelerin üstünde olacak, neye göre iyi veya kötü dediğinizi APAÇIK ortaya koyacaksınız), attığınızı ZANNEDERSİNİZ sadece, diyelim. ” “Adım at(ama)ma” meselesinin pratik hâlini görebilmek için Karagül’den, Türkiye ve bölgemiz için olduğu gibi ısrarcıları için de çok önemli olan, “FÜZE KALKANI” meselesiyle alâkalı, gerçekten de altına imza atılacak yazısından bir –uzun- iktibas yapalım: “-Bir zamanlar ABD füzeleri İran-Suriye sınırına yerleştirilmişti. Tehdit buralardan geliyordu. Türk-İsrail ekseni ile yine bu sınırlarda İsrail'in izleme, gözetleme merkezleri kurulmuştu. 28 Şubat sonrası gelişen bu askerî ittifak, Türkiye topraklarını ABD'den sonra İsrail için de cepheye dönüştürdü. O günden sonra İsrail savaş uçakları sadece Konya Ovası'nda değil, İran-Suriye sınırında da uçtu. İsrail, son Anadolu Kartalı tatbikatından dışlanana kadar bu böyle devam etti. Türkiye-İran sınırı hem ABD için, hem İsrail için hem de Avrupa için tam anlamıyla cephe olarak belinlenmişti. Şartlar değişti. TÜRKİYE, İRAN'LA SINIRINI DOĞU-BATI SINIRI OLMASINA, BATI'NIN CEPHE HATTI OLMASINA ARTIK RIZA GÖSTERMİYOR. Güneyindeki Irak, Suriye, Lübnan gibi ülkelerle birlikte İran'la da ekonomik ilişkilerini hızla güçlendiren Türkiye, bölgenin yeni BİR ÇATIŞMA ALANI OLMASINA KARŞI ÇIKIYOR. Artık İsrail savaş uçakları ne Anadolu semalarında ne de İran sınırında. Tam tersi Türkiye, Çin'den Kızıldeniz'e kadar ekonomik, siyasî, askerî ortaklıkları önceliyor. Tam da bu dönemde, ABD'den gelen "füze kalkanı için kararınızı verin" açıklaması iyi niyetli bir açıklama değil. Türkiye'yi hazır olmadığı bir kararı vermeye, dar bir alana sıkıştırmaya, yeni ortaklıklar inşa ettiği ülkelerle karşı karşıya getirmeye, belki de bu ilişkiler ağını sabote etmeye dönük KÖTÜ NİYETLİ BİR ÇIKIŞ. Açıklamada, 19-20 KASIM'DA YAPILACAK NATO ZİRVESİNE KADAR KARAR VERİLMESİNİ İSTEMEK, daha da önemlisi Türkiye'yi yeni tehditlere karşı coğrafi olarak EN YAKIN "CEPHE" OLARAK GÖRMEK ŞİDDETLE İTİRAZ EDİLMESİ GEREKEN ifadeler. Türkiye elli yıl Sovyetlere karşı Batı'nın cephe ülkesi oldu. (…) BU SEFER BATI'NIN VE NATO'NUN YENİ TEHDİT İLAN ETTİĞİ İSLÂM'A KARŞI. AMA ARTIK "CEPHE ÜLKE" TANIMI TÜRKİYE İÇİN HEM ÇOK TEHLİKELİ HEM DE DAR BİR ALANA SIKIŞMAK ANLAMINA GELİYOR. Avrupa'nın, ABD'nin ve İsrail'in tehdit algılamalarına, çıkarlarına göre stratejik değer tanımını bu ülke kaldıramaz. 21. yüzyıla güçlü bir çıkışla girmeye çalışan Türkiye'nin elini kolunu koparıp, ESKİDEN OLDUĞU GİBİ TEK YANLI BAĞIMLILIK İLİŞKİSİNE SOKMAK KABUL EDİLEBİLİR BİR ŞEY DEĞİL. Buna hayır deme iradesini ittifak ilişkisi ile bertaraf etmeye çalışmak ise, insafsızca bir tavırdır. Burada söz konusu olan füze kalkanı ile ilgili yıllardır devam eden tartışmanın karar aşamasına gelip gelmediği değil. DOSTLARI, MÜTTEFİKLERİ BU ÇIKIŞLA TÜRKİYE'YE FECİ BİR TUZAK KURUYOR. ON YILDIR İNŞA ETTİĞİ HER ŞEYİ, KOMŞULUK İLİŞKİLERİNİ YOK ETMEK ÜZERE KURGULANMIŞ BİR TUZAK BU. Türkiye'nin; İran, Suriye, Rusya ve diğer ülkelerle karşı karşıya gelmesi ve BAŞINA BUYRUK HAREKETİNİN ÖNÜNE GEÇİLMESİ arzulanıyor. TÜRKİYE BUNA RAZI GELEMEZ, GELMEMELİ. (….) Hele de Basra Körfezi'nden hatta Pakistan'dan Kızıldeniz'e, Orta Afrika'ya kadar yeni bir güç oluşumunun arayışları sürerken, bu arayış Batı'nın 21. yüzyıl küresel güç haritasını reddederken ABD füzelerini İran sınırına yığmak, Türkiye'ye atılan en büyük kazık olacaktır. Dünyanın ağrılık merkezi değişirken Türkiye; Amerika'nın cephe ülkesi olmaktansa, Avrupa Birliği'nin kenar ülkesi olmaktansa kendi coğrafyasının ve Avrasya'nın merkez ülkesi olmaya çalışırken bu tuzağa düşeceksek, BUGÜNE KADAR İNŞA EDİLEN HER ŞEYİN BİR BALON OLDUĞU ORTAYA ÇIKMAZ MI? İRAN SINIRINDA DA, SURİYE SINIRINDA DA FÜZE İSTEMİYORUZ. Asyalı güçlerle Türkiye'yi karşı karşıya getirecek bu çıkışı kabullenmiyoruz. (…) Onların düşmanlarını düşman, dostlarını dost kabul etme, onlar için ölme, onların refahı için Türkiye'yi hırpalama dönemi çoktan geçti. Üstelik bu çıkış, kötü niyetli… İTİBARI SIFIRLAMAYA DÖNÜKKEN….Topraklarımızda, komşularımıza yönelen füzeler, savunma hatları istemiyoruz....” İbrahim Karagül bu yazısını 15 Ekim 2010’da yazmış; dediğimiz gibi altına imza atılacak bir yazı, dünkü “Stratejik Derinlik” kitabını değerlendirmemizden hemen ardından, Karagül’ün de bahsettiği gibi, aslında 19-20 Kasım’da yapılacak NATO Zirvesine kadar mühlet verilen “Füze Kalkanı” meselesine dair erken kabul edilebilecek bir karar bugün, 6 Kasım’da açıklandı. Buna göre, Türkiye, füze savunma sistemine, “TÜM SINIRLARINI KAPSAMASI VE CEPHE ÜLKESİ OLMAMA ŞARTIYLA 'evet' dedi.” NATO'nun gelecek 10 yılına yön verecek olan Stratejik Konsept'in son taslağı 4 Kasım'da tüm müttefik ülkelere ulaşmış, taslakta Türkiye'nin istediği gibi İRAN, SURİYE GİBİ ÜLKELER TEHDİT TANIMLAMASI İÇERİSİNE ALINMAMIŞ olduğu da açıklanmış.
Taslak geldikten sonra Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül başkanlığında, Başbakan Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün katıldığı bir toplantı düzenleniyor ve yukarıdaki şartlar içerisinde “evet” kararı çıkıyor. İbrahim Karagül’ün yazısından bahsettiği, “ara formül”, burada bahsedilen, İran ve Suriye’nin tehdit olarak değerlendirilmemesi midir, bilemeyiz ama, “füze kalkanı”nın bu topraklar üzerine kurulmasının, onun dediği gibi, “BUGÜNE KADAR İNŞA EDİLEN HER ŞEYİN BİR BALON OLDUĞU ORTAYA ÇIKMAZ MI” sorusunu –gerçekten ve hasbi olarak yazıyoruz- can sıkıcı bir şekilde önümüze koymaktadır! Apaçıktır ki, yazımızın başında yine Karagül’den iktibasla bahsettiğimiz gibi, “dün Cundullahı kurup, bugün paketleyip teslim edenlerin” literatüründe “söz-namus” diye bir kavram yoktur; tıpkı burdaki “fötr şapkalı” gibi onlar için geçer akçe, “dün dündür, bugün bugündür”; o halde bugün “evet” dediğimiz taslak içerisinde İran ve Suriye’nin tehdit olarak “değerlendirilememesine” güven olmayacağı, bunun sadece Türkiye’yi “ikna” için (ve şübhesiz “bile bile lades!”) yazıldığından kimsenin şübhesi olmasın! O hâlde? Geldik mi tesbitimize; “ne dediysek o” kibri içinde değiliz, “fırıncı-ekmek” örneğimizi, meselenin, Türkiye’nin, İslâm dünyasının TEMEL EKSİKLİĞİ giderilmedikçe HİÇBİR ADIM ATILAMAYACAĞINDAN bahsediyoruz, sadece! Davudoğlu’nun yaptıklarına, çabalarına, başka hiçbir şey olmasa bile şu Mavi Marmara-Gazze Filosu’na verdikleri destekle TAŞLARI NASIL YERİNDEN OYNATTIĞINA, “farklı şeyler” yapma azminde olduğuna inanıyoruz; ama bu, “bilmek” ile “yapmak/yapabilmek” arasındaki fark gibidir: Bütün bunlardan önce İMAN yani “bilmek” tabiriyle çevrelenenin NE OLDUĞUNA DAİR TAFSİLİ İMANI ortaya koyar. Bunun ismi de DÜNYA GÖRÜŞÜ olur terminolojide; eğerki bu yoksa elinizde, birtakım basit “taşlar” ile “işi götüreceğinize” inanırsanız, yani o taşlara inanırsanız, önce “gambit”e düşersiniz, sonra da “şah-mat” olursunuz! Açıktır ki “füze kalkanı” meselesinde “gambit”, “İran ve Suriye’nin tehdit olmadığının” bize bildirilmesidir; veya bunu “gambit” yerine Karagül’ün ifadesiyle, “Türkiye'ye atılan en büyük kazık” ifadesiyle de değerlendirebilirsiniz sonuç yine değişmez. Yine, ABD, sadece “terör örgütlerini kullanır kullanır sonra paçavra gibi bir kenara atar” demek doğru olmasa gerek; bunu Panama örneğinde olduğu gibi DEVLETLER içinde RAHATLIKLA yapar, sonra da atar… O hâlde... Yukarıda, alınan evet kararı için “bile bile lades” dedik, inanıyoruz ki, inanmak istiyoruz ki öyledir, “gambit” bile bile yenmiştir, o halde çıkış nasıl olacak? “Füze kalkanı” ister sınırlarımızın tamamında, ister HAKKARİ’de, isterse Çemizgezek’de, Hacıhüsrev’de kurulacak olsun, kuruluş nedeni malum değil mi, o halde bunu “stratejik derinlik” ile nasıl açıklayabilir ve “mat” olmaktan nasıl kurtulabiliriz? Tek çare yine bizim bahsettiğimizdir kanaatindeyiz, kavramlarla söylersek, MORAL GÜCÜ sağlamadan hiçbir şey yapamaz, taşlarınızın çoğu tahtada olsa da, hatta VEZİR’iniz bile ayakta olsa, DÜNYA GÖRÜŞÜ ihtiyacını gidermeden, HALKI bununla yoğurmadan, YIKILMIŞ olan MORAL GÜCÜNÜ ayağa kaldırmadan, yeni bir ENERJİ-HEYECAN DALGASI oluşturmadan ADIM ATAMAZSINIZ! Ama, “ne yazık ki, bu gerçeği anlatmak çok zor!” Notlar: 1. İbrahim Karagül’ün yazıları için (vurgular bize aittir.SO): a. “İşte böyle satarlar adamı!” 05 Kasım 2010 Cuma. Yeni Şafak. http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=24762&y=IbrahimKaragul b. “ABD-İsrail füzeleri İran sınırına neden gelecek?” 15 Ekim 2010 Cuma. Yeni Şafak. http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=24466&y=IbrahimKaragul 2. Sinami Orhan. "Stratejik Derinlik" ve "Fırıncı". Cuma, 05 Kasım 2010 19:42 3. “Füze kalkanı” kararı için: “Türkiye Sonunda Evet Dedi” 6 Kasım 2010 - 02:39 http://www.turktime.com/haber/Turkiye-Sonunda-Evet-Dedi/112412
|