|
 ABD TÜRKİYE'YE EMREDEMİYOR Kapitalizm fena çuvalladı... Mütemadiyen söylediğimiz gibi AHLÂK yoksunluğu batıyı batırdı. Yeni arayışlarda, kan kaybı sebebiyle pek kabadayılık da yapamıyorlar, yani artık ağa değil. Bu minvalden olmak üzere: “Şimdi bugün Obama çok ilginç bir karar aldı. Amerikan kara gücünü azaltmaya çalışıyor. Amerikan ordusunun en önemli özelliği nedir? Bir değil, birkaç cebhede savaşma yeteneğine sahibtir. Irak'a asker çıkartıyor, ama öte yandan Somali’ye ve Afganistan'a asker yolluyor. Şimdi Amerika artık bunu yapamayacağını ilan etti. Bu bir yenilginin ilan edilmesidir. Amerika 11 Eylül ile başlayan süreçte artık ben dünyanın ağası değilim demektedir. Çünkü bütün dünyanın ağalığını yapabilecek ekonomik gücü artık elinde yok. Amerika artık bütün gücünü G-20'ye devrediyor. Burada artık imparatorluk tek bir merkezde toplanmıyor. Bunu dağıtıyor ve 2. dünya savaşı sonrası nasıl Avrupa'yı dizayn ettiyse, Avrupa krizinden de yararlanarak bugün Avrupa'yı da o gücü dağıtarak, İngiltere’yi de yanına alarak bir Anglo-sakson hâkimiyeti oluşturmaya çalışıyor. Bunu da eskisi gibi silâh gücüne dayanarak değil, yeni hâkimiyet noktaları kurarak yapmaya çalışıyor. Yoksa bunu yapmasa şayet kapitalist sistem yıkılacak. Dolayısıyla bir takım direnç noktaları nereleri oluyor? Türkiye bunlardan bir tanesi, ama bunu Türkiye'ye yaptırırken Türkiye'nin çıkarlarına da müsaade ederek yapmaya çalışıyor. Meselâ Türkiye için önemli olan Musul ve Kerkük petrolleri gerçekten Türkiye'nin işine yarıyorsa ve çıkarına uygun düşüyorsa burayı verebilir. Eskiden vermiyordu; çünkü eskiden güçlüydü. Şimdi ise o kadar güçlü değil. Dolayısıyla şunu görmekteyiz ki, ABD gücünün gerilediği bir döneme girdik, bu hiç değilse bizim açımızdan bir fırsattır. Yeni bir dönem için fırsat. “ (Baran Dergisi, s.261, Mevlüt Koç'un Star Gazetesi yazarı Cemil Ertem'le yaptığı söyleşiden) Evet. Bu fırsatı değerlendirme babında doğru politik istikametler tesbit etmeliyiz. Artık karşımızda buyurgan bir ABD yok. Kendi zaaflarıyla boğuşan bir Batıyla muhatabız. O hâlde; her hamlelerinde bir hikmet(!) aramanın âlemi yok. “Burada şunu düşünüyor, şurada şunu” yapacak gibi evhamlardan kurtulup, daha belirgin politikalarla mevcut kan kaybına katkı yapmalıyız. Meselâ Suriye! Suriye'de neyi ne kadar yapabilir ki? Mısır'da yapabildi mi? O Mısır ki, Mübarek zamanında açılamayan dosyaları açarak İsrail'den 500 milyar dolar tazminat istiyor. Denildiğine göre İsrail tüm topraklarını verse karşılayamaz. Anlıyoruz ki, ABD ve AB'nin atraksiyonları havada kaldığı gibi, gittikçe de uçurumun kenarına yaklaşıyorlar. Birde şu ‘anti-emparyalist cebhe’ ayaklarına bir takım Maocu, şucu bucu tiplerin arkasına takılanlar olmasa! Bir zeng-i kaza'ya uğramazsak, bu fırsatları değerlendirerek Yeni Dönem'in galibi olabiliriz. Daha da ötesi zamanın Ruhu bu yönde seyrediyor, yani her hâlukarda kazanacağız. Allah Nurunu Tamamlıyor! ERGENEKONLA SAVAŞ VE ARAB BAHARI Hep söylüyoruz, Türkiye'de bir bahar yaşanıyor. Konjonktür gereği yaşanan bu bahar, kemikleşmiş rejim taraftarlarınca farklı bir hâdise gibi gösterilmek isteniyor. Hâliyle onlardan beklenen tabiî davranış, zira onların da ağalıklarına halel gelmiş durumda. Ağlayacaklar, zırlayacaklar, zaman zaman höykürecekler, tehdit edecekler vs... Bir yönüyle de hâllerinden anlaşılıyor ki, yenilgiyi kabul etmiş durumdalar. Asker ve sivil bürokratlarını bu derece mağdur görmelerine rağmen bir şey yapamıyor olmaları bunun alâmetidir. İlk zamanlar şahid olmuştuk, cezaevlerinde hâlâ ordunun ihtilâl yapmasını bekliyorlardı. Oysa şimdi Bülent Arınç'ın ifadesiyle; akıllarından geçirsinler görelim... Mesele nereden nereye gelmiştir. Aynı söyleşiden: “Batı'nın da paradigması değişiyor. Militarizme dayalı, işgale dayalı ve silâha dayalı bir hegemonya yerine yeni bir kalkınma ve hegemonya tercihi var. Bu aynı zamanda Arab Baharı ile birleşince çok önemli, tarihi bir fırsat ortaya çıkarıyor. Hüsnü Mübarek'in devrilmesi 3 ayda olduysa, Türkiye'de farkında değiliz ama yaklaşık 7-8 yıldır askeri darbelere karşı, Ergenekon'a karşı çok ciddi bir direniş var. Yeterli olur olmaz bunu AKP'ye vekâlet vererek yapmıştır.” Geçiş dönemi için bu vekâlet gerekli idi. Zira muhalefet asıl halktan geliyordu. Bu sürecin sonu nereye varır? Geriye dönerek dikkatli bir tahlil yapılırsa çok şey farkedilebilir. Hele de Batının çuvallamış olmasını hesabın başına koyarsanız daha da net farkedebilir. Araçlar amaçlara kurban edilir. Not: Bugünkü hükümetin en yetkilisine soruyorlar, “Bu AB hevesi nedir, anlayamıyoruz!” Cevab: “2012 yılına kadar AB diye bir şey mi kalır zannediyorsunuz!” Çok zaman önce söylenmiş bu söz hakikaten doğru çıktı. AB, Yunanistan'ımı kurtarsın, İspanya'yı mı kurtarsın, İtalya'yı mı kurtarsın; şaşkın. Pantolonunu toplayabilirse aşk olsun. BASKICI SİSTEMİN ANA KALESİ DÜŞÜYOR Ertem şöyle diyor: “Türkiye'deki laik sistemde Diyanetin bu şekilde örgütlenmesi ve bir şekilde İslâm'ı kontrol altına almaya çalışması, esasında seküler bir faşizmin inşasında önemli bir rol oynamıştır. Bu süreçte bu yavaş yavaş çözülüyor. Bugün artık 12 Eylül Anayasası’nın ortadan kalkması ve yeni bir anayasa yapılması sağlanırsa, eski vesayetçi ve zaman zaman askeri faşizme bürünen bu baskıcı sistemin ana kalesi düşecektir. Ondan sonraki süreç bütün dinamikler açısından özellikle İslâm ve gerçek anlamda bir demokratik muhalefetin inşa edilmesi açısından çok daha verimli olacaktır. Şunu da ilave edeyim, o zaman Türkiye'deki bu dinamik Ortadoğu'daki İslâmî hareketlerle, Türkiye'deki demokratik İslâm yapısı birleşecektir. Buda bütün Ortadoğu'da çok önemli bir Demokratikleşme, yeniden yapılanma ve “aydınlanma” süreci oluşturacaktır.” Bu son satırlar sebebiyle Mevlüt Bey müdahale ederek meselenin aslını hatırlatarak şöyle diyor: “Demokratik İslâm, derken sizin Batı'nın istediği tarzda bir Demokrasi anlayışını kastetmediğinizi düşünüyoruz.” Cevab: “Demokratik İslâm derken şunu kastediyorum; katılımcı ve Batı'daki temsili demokrasiyi aşan, kendisinden olmayanla hayat bulmasını sağlayan ve ona hayat veren, besleyen, kolkanat geren bir yapıyı kastediyorum. Bu mesele fütüvvetle meşveretle anlatılır. Bunlar İslâmî kavramlardır. Bütün bunlar bizim kalbimizde gizlidir.” Kalbimizde gizli olan mânâya herşeyi binek ederek yolumuza devam ederken, bütün mesele, AŞK, VECD, ve DİYALEKTİK sahibi olabilmek. İSLÂM ÂLEMİ BİR SİSTEM ARARKEN Kaostan düzen çıkacak, buna inanıyoruz. Ama her kaostan düzen çıkar iddiasında da değiliz. Bu kaostan şunun için düzen çıkacak; zamanın Ruhu kendini hakikatin ifşacısı olarak şiddetle hissettirmektedir. Arab Baharı, Türk Baharı, Batı'nın iflası hep bunun alâmeti. Hâlâ görmeyenler varsa biz nidelim? Ve, Fikir Merkez Komutanlığı’na işaret fişeği babında şu satırlarla bitirelim; Cemil bey; “Bugün ilk defa dünya bu krizle birlikte kapitalizm sonrasını ciddi olarak tartışıyor ve esasında pekala İslâm'ın ve âlimlerin ortaya attığı bir çok görüşü bir araya getirirsek, karşımıza pekala bir iktisadi sosyal nizam çıkar.” Mevlüt Bey: “Yalnışlık şurada başlıyor; İslâm'da iktisat, İslâm'da siyaset... Ama bunlar bir bütünsellik oluşturmuyor. Burada mütefekkirler devreye giriyor, bütün fikir devreye giriyor. Necib Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu'nun mütefekkirlik misyonu devreye giriyor. İktisadın tefekkür boyutuyla ilgili de mevzuya el attıkları görülüyor. Size Salih Mirzabeyoğlu'nun birkaç kitabını hediye edelim: İktisat ve Ahlâk, Parakuta ve Başyücelik Devleti.” Cemil Bey: “Daha sık görüşürüz inşaAllah.” Bu sık görüşmelerin “ BÜTÜN FİKRİN GEREKLİLİĞİ” mecburiyetini hissettirmesi dileğiyle... “İlim insanın cehaletini alır, ahmaklığını almaz”... Dolayısıyla ferâsetin ifadesi olan irfan yüklü FİKİR devreye girmedikçe Ümmet parçayı bütün zannetmeye devam edecek ve herkes kendi ilmini İslâm'ın temel esprisi olarak görecek. Âlim çok bilen değil, bildiğini idrak edendir. İlim yarıştıranların karşı sistemlere alternatif oluşturamadıkları bundandı. Ve; BAŞYÜCELİK devleti alternatifini anlamamaları da bundandır. Nihayeten: “Kudret sahibinin, ezeli ve ebedi saltanatını inkâra kadar HÜR yaratmasına rağmen tam ve mutlak irade ve hâkimiyeti altında tuttuğu varlıklar gibi, ilahi mimarinin bu ulvi mânâya eş olarak insâni mimâriye tatbikinden ibâret olan ve gerçek imânla sarmaş dolaş bulunan bu YEPYENİ SİSTEM, şu anda, muzdarib ve muhteliç dünyanın rahmindeki KURTARICI ÇOCUK'tur; gelmekte ve gelecek olan, yalnız o... BÜYÜK DOĞU'nun kafasında, bir Mebuslar Meclisi değil, YÜCELER KURULTAYI yaşamakta; ve bu YÜCELER KURULTAYI'nın kürsüsünde, “Hakimiyet Milletindir” levhası yerine HAKİMİYET HAKKINDIR düsturu ışıldamaktadır.” (Ölüm Odası 87. bölüm, Salih Mirzabeyoğlu)
|