Thursday
Feb 09th
Text size
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Anasayfa Röportajlar

Şeyh Nazım Kıbrısî Hazretleriyle Yaptığımız Sohbetin Tam Metni

Şeyh Nazım Kıbrısî Hazretleriyle Yaptığımız Sohbetin Tam Metni

 

 

Cebâbire Dönemine Demokrasi Diyorlar

 

 

Herkes aklına geleni konuşuyor; ne kitaba bakar ne deftere… Mânâ mantık var mı söylediğinde; yahu bu zamandaki insanlar mânâ mantık aradıkları yoktur. Kim kimi aldatabilirse hüküm onun eline geçecek... Ne içindir bu iktidar, neye benziyor? Bu iktidar şuna benziyor ki, ulu bir ağacın tepesinde arılar yuva kurmuş bal hazırlamış, bütün millet o balın, damlalarla, böyle ağızlarını açıp damlasınlar diye uğraşıyorlar… Millete netice itibariyle demokrasi denilen pokrasinin nizamında ne deniyor, parti parti olacaksınız ve her birerleriniz bizi ileri iteceksiniz. Sonra biz sizin omuzlarınıza basaraktan o bal kovanına yetişeceğiz ve bu kovandan size müsavî olarak, eşit olarak eşek olarak neyse; eşik eşek veznindedir… Nereden çıkardılar bu eşitliği, hadi “işit” desen anladık “eşit” diyor, çıktığı kelimenin ne aslı var ne faslı… “Oraya çıkacağız ve biz iktidar olarakdan, mânâmız odur ki oraya yetişelim, o balı size alalım ve siz de o baldan istifade edesiniz. Siz böyle bir takım aşağıda duracaksınız, sizin omuzlarınızın üzerine ikinci taife oturacaktır. Üçüncü taifenin üzerine ikimizden bir kişi çıkacak oraya yetişecektir, o ona yetiştiği vakit işimiz iştir, işimiz bayramdır, yapacağımız seyrandır!” Oraya yetişen kimse balı bulduğu vakit habire balı yiyor… Aşağıdaki millet çağırıyor:

 

- “Yahu canımız çıkıyor, bize de bal”…

 

- “Hemen size de vereceğiz, siz sabredin, acele etmeyiniz, iktidardayız biz şimdi. Sizin sayenizde biz iktidardayız, bu balı size yetiştireceğiz. Bize en yakın kimler varsa onlar da doysun…”

 

- “Yahu bizim canımız çıkıyor. Bizim omzumuzdasınız, yükseldiniz yukarıya doğru bu peteği yiyorsunuz!”

 

- “Şimdi bize sabrediniz ki, işin sonuna geldik. Valla boş kovan kaldı, arılar bile kaçtı; biz kovanların hepsini de sıyırdık. Şimdi ikinci bir toplantımız ve oylamamız olacaktır. O oylamamızda size fırsat vereceğiz. Oraya yetişen kimse bal bitinceye kadar yiyecektir. Yemeyenlere seslenecektir; zehir yiyin, zıkkım yiyin bizim karnımız doydu mu ki... Beni bekleyeceksiniz, bu kolay mesele değil, biz iktidara geçtik elhamdülillah. Biz size yetişeceğiz…”

 

Ondan sonra hepsi biter, boş kovanı alın kafanıza; ne kafası kalır adamın ne kovanı hepsi kırılır kalır... İşte bunun temsili; “eleyse fihim racülün reşid”... Bu iş seneler senesi böyle devam eder, aynı tas aynı hamam. Aynı çalgı aynı türkü, aynı çalgı aynı oyun bu, değişmedi bu. Sultanları yıkıp da bu berbat demokrasi denilen sistemi kuranların hepsi bu. “Azgınlık yapanları aradan kaldırın” diyor. “Çok sesi çıkanları alın götürün, sesini kısın bir daha gelmesin buraya”… Bu Cebâbire devrinin tatbikatıdır. Cebâbire devrine onlar demokrasi dedi. Milletin omuzlarından yetişiyorlar. Kendileri yiyor, millete bir şey yok. Onun için Tunus ayağa kalktı, Mısır ayağa kalktı, Libya ayağa kalktı, Hicaz ayağa kalktı, Şam ayağa kalktı, İran ayağa kalktı, Bağdad ayağa kalktı... Ne kaldı arada, onu söylersem zülfüyâre dokunur! Onu söylemeyeceksin! İster beğensinler ister beğenmesinler. Bizim söylediğimiz Kur'an-ı Kerîm’in âyeti kerîmesi; “Eleyse fihim raculün reşid”… Demek içimizde akıllı adam kalmadı. Kaç milyonsunuz? Sen duymadın mı Onuncu Yıl marşı yaptılar: “Çıktık açık alınla on yılda her savaştan, on yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan…” Küfrün ifadesi bu! “Ne yarattık?” On beş milyondu o zaman şimdi seksen beş milyondur; ne yapıyor? İçinizde akıllı adam kalmadı, akıl bize gerekmez bizim danışacağımız yerler var, öyleyse işiniz bu. Beğenmediniz sultanları, Abdülhamid cennet mekân, ondan önce Tanzimat fermanı diye Osmanlı’yı yıkmak için uğraştı dünyanın kâfirleri. O zaman on milyon kilometre kare imparatorluk arazisi vardı. Dünya titrerdi onlardan. Düşe düşe, uğraşa uğraşa netice, Sultan Hamid cennet mekân döneminde Osmanlı İmparatorluğu beş milyon kilometre kareye düştü. Hepsi elimizden gitti, kaldık beş yüz bine, şimdi içinden çıkamıyoruz. Çünkü sen hor bakıyorsun, insanları yükselten nizamı reddettin! Sen ömründe muradına eremezsin. Uğraş dur. Birbirinizi yiyiniz! Size ilâhî yardım olmaz. Siz şeytanlarla karışmışınız, karışık oldunuz. İçinizde akıllı adam kalmadı, başınıza geleni çekin! Allah bizi affeylesin…

 

 

Mehdi Aleyhisselâm Bunların Sonunu Getirecek

 

 

- Hiç böyle şey işittin mi Saadeddin Efendi?

 

- Allah razı olsun Efendim.

 

- Yok, yok akıllı adamımız kalmadı ki, söyleyeyim. Ben on yaşındaydım onuncu yıl marşını söylettiler…

 

- Peki Mehdi Aleyhisselâm ile ilgili ne buyurursunuz?

 

- Bunların sonunu getirecek O’dur!

 

- İnşaallah…

 

- Bunlar, bize hükümet verilmedi, biz de adaleti gözetirdik, diyorlardı. “Size de vereyim” dedi; işin içine ettiler. Çıkamıyor kimse işin içinden. Tanrılık davasıyla uydurma tanrılara taptırmakla, uydurma yasalar masalarla uğraşarak millet ayağa kalkmaz. Yok, yok benim söylediğime yalan diyen yalan kuyusunda gebersin, gün görmesin.

 

- Amin!

 

- Allah bizi affeylesin. Şimdi onun için mânevî güç istedik biz, iki rekât namaz kıldım ki, ben söyleyeceğimi bilmiyorum. Yol verdi, “konuş şimdi” dedi kuvvet kudret sahibi. Buna dikkat ediniz. Konuşturdu… Şimdi 2 rekât şükür namazı kılacağım… Buna dikkat ediniz. Meclisin başında 2 rekât kıl. Ne gelecekse bak. Tâlimat tamam oldu. Cenâb-ı Allah’a şükredeceğim, 2 rekât şükür namazı kılacağım. Oradan buradan toplama değildir, lâkin bu konuşmamız irticalendir. İrticalenin mânâsı, bir yere müracaat etmeksizin konuşan kimsenin kalbine gelen hakikatlerdir. Hazırlık istemez onlar. Hazırlıkları, mânevî âleme rabıta. Rabıta yap, korkma!  Her insanımızda bir iş yapacağı vakitte 2 rekât kılsın. Cenâb-ı Hakka, “Ya Rabbi, senin yardımın olmaksızın ne para, ne pul, ne rütbe bize yaramaz. Senin yardımını bekliyoruz.” 2 rekâtla başla; muvaffak olursa 2 rekât da Şükür Namazı kılsın. Bu İslâm’ın tâlimatıdır. Kimse buna karşı gelemez. Tevfik Cenâb-ı Hak’tandır.  

 

 

Furkan Dergisi Acayib Dergi 

 

 

-Dua istiyoruz Efendim. Bizim bir sıkıntımız var. Bahsettiğiniz kişiler bize ceza verdiler.  

 

- Ne kadar ceza verdiler? 

 

- 15 ay.  

 

- İlâhi adalet onların hakkından gelir, korkma! Siz her gün en azından 100 defa Rabbunallah, Hasbunallah söyleyin; ne görebilirler seni, ne tutabilirler. Hiçbir şey yapamazlar. Kendileri mahv olacak. Doğru söyle eğri anlarlar, eğri söyle doğru anlarlar. Millet bir acayip oldu. Ahirzaman alametidir. Bu mecmuayı, Furkan’ı siz mi çıkartıyorsunuz? 

 

- Biz çıkartıyoruz.  

 

- Acayib bir mecmua! Benim bildiğimin ötesinde acayib haberler işittim, tabirler işittim şaşırıp kaldım. Biz de konuşuyoruz ama bu yazılar, ilmî nokta-ı nazarından acayibtir. Bu yazıları yazanlar benim evlatlarım! Eski sayılarınızı da gönderiniz. Her ay gelsin… Sizi niçin mahkûm ettiler? 

 

 

Onlar Aslandırlar 

 

- 28 Şubat sürecinde yine Furkan Dergisi’ni çıkartıyordum. O süreçte, mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu tutuklandı. Kendisi idam cezası aldı. Daha sonra yasa değişince cezası ağırlaştırılmış müebbette çevirdiler. Halen hapiste. O’nu tutukladılar. Beni de O’nun koruması olarak, 15 senedir görmediğim hâlde tutukladılar. 

 

- Salih Mirzabeyoğlu nerelidir? 

 

- Muşlu, Mutkî aşiretinden. Soyu Halid bin Velid Radıyallah Anh’a dayanıyor. 

 

- Van kolu onlar. 

 

- Evet. 

 

- Onlar aslandırlar! 

 

- Elhamdulillah. Şu an Bolu F Tipi Cezaevi’nde hapis. 24 saat uyutmama yoluyla zihin kontrolü işkencesi yapıyorlar. Telegram işkencesi. İşin içinde teknoloji var, büyü var, cinnî tarafı var. Çok kapsamlı bir işkence… Kendisi şu anda bu işkenceyi yaşıyor. Ben de kendisiyle 7 sene bir arada yaşadığım için bazı şeylere şahid oldum. Mesela cezaevinin müdür yardımcısı gardiyana “Git Salih Mirzabeyoğlu’na şunları söyle” diyor. Gardiyan hâdiseden habersiz müdür yardımcısının sözlerini Mirzabeyoğlu’na söylemeye giderken aynı sözleri Salih Mirzabeyoğlu’nun beynine de ilka ediyorlar: “Şimdi gardiyan gelecek sana şunları söyleyecek.” Gardiyan geliyor, mazgalı açıyor ve aynı şeyleri söylüyor. Mirzabeyoğlu, gardiyanı da hâdisenin içinde zannederek bağırmaya başlayınca gardiyan da “delirmiş” diyor… Böylece Mirzabeyoğlu’nu delirmiş göstermeye çalışıyorlar. Bunun gibi binlerce hâdise… Türkiye’de bunu ilk defa Salih Mirzabeyoğlu deşifre etti. “Telegram” adıyla kitabını da yazdı. Ayrıca Ölüm Odası B-Yedi adıyla da yeni bir kitab yazıyor. 24 saat işkence altında. 

 

- Hâlâ! 

 

- Hâlâ! Cezası idamdan ağırlaştırılmış müebbette çevrildiği için tek kişilik hücrede kalıyor. Diyor ki, “Bu beladan kurtulmanın ilacı mâneviyattır.” Bâtın yönü çok kuvvetli olduğundan yenemediler O’nu. Eser vermeye devam ediyor. Bizler de O’nun eserlerinden yola çıkarak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.  

 

- Mecmuada resmi var. 

 

- O resim, işkence sonrası çekilmiş resim. Metris Cezaevi’nde yapılan operasyon sonrası ellerini bağladıktan sonra askerin önüne attılar… “Oradan nasıl sağ çıktım bilemiyorum” diyor. Şimdi bize o işkenceleri yapanların çoğu hapishanede. Kimisi de intihar etti. 

 

- Hayr etmezler! Hayr etmezler! Hayr etmezler! Dünya değişiyor… Sıçan deliği bin akçe, derler… 

 

- Yine ziyaretinize gelmek isteriz, kabul ederseniz 

 

- Kabul etmemek nerde! Siz Cenâb-ı Hakk’ın gönderdiği insanlarsınız!  

Furkan Dergisi, Ekim-Kasım 2011, s.41

 

Garib-Der Başkanı Abdurrahman Koç, “HAPİSHANEDEKİ KARDEŞLERİMİZ UNUTULUYOR!”

Garib-Der Başkanı Abdurrahman Koç, “HAPİSHANEDEKİ KARDEŞLERİMİZ UNUTULUYOR!”

  

Röportaj: Enes Mollaoğlu 

“Allah kurtarsın”; hapishanede olan kişiler hakkında, ağzımıza pelesenk olmuş bir dua! “Allah kurtarsın” dedik mi tamamdır! Vicdanımız rahatlamış, “içeri”deki kardeşimize karşı tüm vazifemizi yerine getirmiş oluruz! Arada bir aklımıza geldiğinde de “Allah kurtarsın” der ve vicdanımızın derinlerinden gelen “Hapishanedeki kardeşini ara sor. Yardım et” çığlığını bastırırız. O çığlığın birgün karşımıza hangi sûrette çıkacağını bilmeden…  1 yıl önce, hapishanedeki kardeşlerinin dertlerini dert edinmeyi şiar edinmiş bir grub Müslüman bir araya geldi ve Garib-Der’i kurdu. Garib-Der’in niçin kurulduğunu ve neler yaptığını aşağıda okuyacaksınız. Dernek Başkanı Abdurrahman Koç anlattıklarıyla, vicdanımızın derinlerinden gelen çığlığı özgürlüğüne kavuşturuyor!   

 

- Garib-Der’i kurma fikri sizde hangi ihtiyaca binaen hâsıl oldu?

 

- Bütün hamdler Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım diler, O'na istiğfar eder ve nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden O'na sığınırız. Şüb­hesiz Allah Celle Celaluhu kime hidayet verirse, kimse onu saptıramaz. Allah kimi saptırırsa, kimse ona hidayet veremez. Şahadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur, O tektir ve O'nun şeri­ki yoktur. Yine şahadet ederim ki Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem muhakkak onun kulu ve Rasûlüdür.

 

Allah’a hamd olsun, uzun senelerdir Müslümanlarla iç içeyiz. Müslümanların bir derdi olduğunda dertlenmeye çalışıyor, çevremizde bir Müslüman hapishaneye düşerse onunla ve ailesiyle ilgilenmeye çaba gösteriyorduk. Türkiye’de o kadar çok haksız operasyon yapılıyor ki, artık neredeyse her gün bir Müslüman içeri giriyor. Sayı hızla artınca bizim gücümüzü aşan talebler gelmeye başladı. Biz de mahkûm kardeşlerimize daha fazla yardımcı olmak için bir dernek çatısı altında toplanmayı uygun gördük. 

- Dernek kurulalı ne kadar oldu?

 

- Bir seneyi geçti. Yeni bir dernek olmamıza rağmen bir sene içinde hapishanelerdeki mahkûmlara binlerce kitab gönderebildik hamd olsun.

- Derneğinizin ismi niçin Garib?

 

- Derneğimiz ismini, sokaktaki fakir fukara için kullanılan “garib guraba” dan almıyor. Derneğimiz ismini iki hadis-i şeriften alıyor. Birinci hadis-i şerifte Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor: “Bu din garib geldi garib gider. Ne mutlu o gariblere.” Diğer bir hadis-i şerifte, Tirmizî’de geçiyor, “Öyle bir zaman gelecek ki sünnetim kaybolacak. Benim sünnetimi o zaman garibler ihya etmeye çalışacak. Ne mutlu o gariblere.

- Faaliyetlerinizden bahseder misiniz?

 

- Derneğimizin aslî faaliyeti hapishanelere kitab göndermek. İmkânlar ölçüsünde hapishanelerdeki esir kardeşlere maddî yardımda bulunmak ve esir kardeşlerimizin mağdur olan ailelerine yardımcı olmak.

 

Hapishanelere kitab göndermeyi önemsiyoruz. Zira bir Müslüman hapishanede dört duvar arasında kitap okumak ve ibadet etmekten başka ne yapabilir? Bu sebebten kardeşlerimize kitab gönderiyoruz. Hapishanelerdeki kardeşlerimizin çoğu kitab isteyemiyor veya satın alma imkânı olmuyor, birkaç kez yayıncılara mektup yazıyor ancak çoğu zaman talebi karşılanmıyor. Biz dernek olarak bu ihtiyacı gidermeye çalışıyoruz.

 

 - Kitabları şahıslar adına mı gönderiyorsunuz?

 

 - Evet, kitabları şahısların adına gönderiyoruz. Gönderirken kitablara “Emanet” kaşesi vuruyoruz. Bunu yapmaktaki maksadımız da, kitaplar bir kişi tarafından sahiblenilmesin. Hapishaneden tahliye olanlar yanlarında götüremesin. Böylece kitablar hapishanede kalıyor ve yeni gelenler okumaya imkân buluyor. Bazı hapishanelerde, örneğin F tipinde bazı sıkıntılar oluyor; bir odada 1 veya en fazla 3 kişi kalabiliyor. Bundan dolayı da birçok kardeş istifade edemiyor. Bazı kardeşlerimiz de emanetin mesuliyetini kabul etmiyorlar. İnşaAllah zaman geçtikçe biraz daha düzen sağlamaya çabalayacağız.

 

 - Kitabları nasıl temin ediyorsunuz?

 

- Yayınevleri bazı kitabları bağış yapıyor. Bazıları zekâtlarını kitab olarak veriyor; bir yayınevi zekâtı olarak binlerce kitab verdi. Bazılarını imkânlarımızla alıyoruz. Bazı kardeşler evlerinde okumadıkları kitabları derneğimize getiriyorlar. Bu hususta tüm Müslümanlardan duyarlılık bekliyoruz. Yayınevlerine gidip derdimizi anlattığımızda, “hayırlı bir iş yaptığımızı” söyleyerek yardımcı olanlar olduğu gibi, hiç oralı olmayanlar da var. Bazı yayıncılar da ellerindeki defolu baskı hatası kitabları gönderiyorlar, bu da kardeşleri son derece üzüyor. Bize gelen bazı mektublarda sitem ediyorlar ve şöyle diyorlar “neden defolu kitaplar bize uygun görülüyor?” Hâlbuki en güzel kitablar onlara gönderilmeli değil mi? Bazı kardeşler de her yayınevine mektub yazıp gereğinden fazla kitab istiyor. Bunu fark eden yayıncı da rahatsız oluyor ve şevklerinin kırılmasına sebeb oluyor.

 

 - Kitabları temin etmek kadar onları hapishanelere göndermek, ulaştırmak da önemli. Kitabları göndermede bir sıkıntı oluyor mu?

 

 - Bazen hapishanelere gidecek kitabların, maddî imkânsızlıklar sebebiyle günlerce beklediği oluyordu. Sonra bir kardeşimiz gönderi işini üstlendi. Paketler biriktiğinde ona götürüyoruz, o da anlaşmalı olduğu kargo şirketiyle kitabları gönderiyor. Bu kardeşimiz gibi kardeşlerimiz çoğalırsa daha fazla ve hızlı kitab gönderme imkânına kavuşuruz. Çünkü kitab temini mevzuunda çok fazla sorunumuz yok. Müslümanlar yardım eder ve biz bu kitab projesinde hedefimize ulaşırsak çok büyük hayırlara vesile olunacağına inanıyoruz.

 

 - Şimdiye kadar ulaşabildiğiniz mahkûm sayısı belli mi?

 

 - İkiyüze yakın mahkûma ulaştık, tabiî ki sayı bunlarla sınırlı değil. Belli aralıklarla operasyonların yapıldığını duyuyoruz, sayılar sürekli artıyor.

 

- Operasyonların amacı nedir?

 

- Operasyonların amacından önce operasyonların şekilleri çok dikkat çekiyor. Yeterli delile ulaşmadan polisin sabah erken saatlerde yaptığı ev baskınlarının şeklinden, bu yakın zamanda Adalet bakanının da rahatsız olduğunu medyada gördük. Şöyle ki uzun namlulu silahlarla evlerin kapıları kırılarak içeri giriliyor.

 

 Girdikleri evlerde yaşayanların Müslümanlar olduğunu bildikleri halde ev halkının toparlanmasına fırsat verilmiyor çocuklar karşılarında silahlı polisleri görünce çok korkuyorlar.

 

 Yaşadığı mahalledeki gençleri kötü ortamlardan alıkoymak için gayret gösteren insanların dahi terör örgütü üyesi muamelesi gördüğüne şahid oluyoruz. Bazı Müslümanların suçsuzluğunun ortaya çıkması bazen üç dört seneyi buluyor. Oturduğu mahalle veya binadaki komşularının gözünde bir terörist gibi görülüyor.

 

Sonra bu operasyonlar medyada verilirken, “şu örgüte yönelik operasyonda gasp, çek senet tahsilâtı yaptıkları veya müstehcen cd ler bulundu” gibi iftiralarla kamuoyu nezdinde karalamalar yapılıyor. Tüm bunlar yapılırken hukuk devleti, hak adalet özgürlük gibi kavramlar da sürekli dillendiriliyor.

 

Operasyonlar konjonktür gereği oluyor. 28 Şubat sürecinde Müslümanların nasıl keyfi zulümlerle karşılaştığını herkes gördü. Bugün ise medeniyetler ittifakı, dinlerarası diyalog, sevgi ve hoşgörü gibi kavramları kullanıp, Müslümanların izzeti için kendilerini feda edenlerden nefret edip, Haham ve Papazlarla muhabbet içinde olanlara karşı gelmek hapishaneye düşmek için yeterli sebeb olmuş. 

 

Bir insan sizin gibi düşünmeyebilir, bu onun terörist olduğu anlamına mı gelir? Hukukta, şübheden yola çıkarak cezalandırılma olmaz. Bazen 30–40 kişi toplu hâlde gözaltına alınıyor. İnsanların hayatları altüst oluyor; duyarlı avukatların bu haksız operasyonların karşısında bir şeyler yapmaları gerekiyor. Zira bu Müslümanların birçoğu kirada oturuyor ve çoluk çocukları perişan. Biz Müslümanların bu kardeşlerimize sahib çıkması boynumuzun borcu olmalı. Biz dernek olarak elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz ve tüm Müslümanları duyarlı olmaya çağırıyoruz.

 

Ayrıca suçsuzluğu ortaya çıkıp beraat edenlerin devlet aleyhine dava açıp uğradıkları zararları tazmin etme haklarının olduğunu bilmeleri gerekiyor.

- Kitab göndereceğiniz mahkûmları görüşlerine göre mi seçiyorsunuz?

 

- Hayır! Böyle bir ayrımı ahlâkî de bulmuyoruz ve İslâm kardeşlik hukukuna da uymayacağını inanıyoruz. Hapishanelerdeki mahkûmların çoğu sistem tarafından mağdur edilmiş insanlar. Onlar ortak değerlerimiz uğruna esir düşmüşler, onlar arasında ayırım yapmak bizim üzerimize vazife değil.

Ümmetin bu gün zillet içinde olmasının temel sebeblerinden biride bu taassub ve basiretsizliktir. İslâm beldelerinin kâfirler tarafından işgal edilip kaynaklarımızın sömürülmesi ve daha da vahimi namuslarımız kirletilip bunu tüm dünyaya gösteren kâfirler varken bizim kardeşliğin önüne başka değerler koymamız bu ümmet için helâktan başka bir sonuç vermeyecektir.

 

Kâfir sistemlerin, mücadele eden kardeşlerimizi terörist görmesi biz Müslümanları ilgilendirmez. Bizler kardeşlerimize sahib çıkmak zorundayız. Bazı Müslümanlar esir kardeşlere yardım etmeye korkuyorlar, bunu teröre yardım sanıyorlar. Hâlbuki hukuken böyle durum söz konusu değil, zira tutuklu bir insan ne yapabilir ki? Bunu bahane edip kardeşine sahib çıkmayan bir Müslüman için utanç verici bir durumdur. Hiçbir Müslüman’a bu durum yakışmaz.

 

Düşünün, esir olmuş bir kardeşimizin üç beş yaşlarındaki çocuklarına sahib çıkmaya korkuyoruz. Bu durum hiçbir Müslüman’a yakışmaz. Zira bedel ödemeyi göze alamayanlar başarıya ulaşamazlar. Biz tüm Müslümanların bu rehaveti bırakıp ahiretlerini kurtarmalarını ve izzetli günlere talib olmaları gerektiğine inanıyoruz. Mağdurlar arasında da ayrım yapılmaz. Zaten böyle bir ayrım yapmak bizim üzerimize vazife de değil. Bizim vazifemiz, sistem tarafından mağdur edilmiş mahkûmlara yardımcı olmak. En azından bir kitab yollayarak onların yalnız olmadıklarını, unutulmadıklarını göstermek istiyoruz. Bazı kardeşler kendilerine gönderdiğimiz birkaç kitab ve üç beş kuruştan dolayı kendilerini mahcub görüyorlar, hâlbuki biz yapmamız gerekeni yapmadığımız için onlara karşı mahcub olmalıyız.

 

Bugün birçok Müslüman esir bir kardeşine ayda elli TL gönderebilir. Onların çocuklarının hâl hatırını sorabilir. Böylece onların gönüllerini alabilirler. Bu kalblerimizin yumuşaması ve dualarımızın kabulüne vesile olabilir.

 

 Biz rahat ortamlarda oturup; kardeşlik, dayanışma, ensar-muhacir-cemaat, Tevhid, Cihad gibi kavramları çokça dillendiriyoruz. İçimizden bir kardeş esir düşünce de bu kavramların gereğini yapmıyoruz. Hâl böyle olunca o kardeşimizin de tüm bunların lafta kaldığını görüp hayal kırıklığı yaşadığını ve çıkınca da işe güce dalıp gittiğine şahid oluyoruz. Bizim bu tür durumlara fırsat vermememiz gerekir.

 

 - İstenilen her kitabı gönderebiliyor musunuz?

 

 - Temin edebildiklerimizi gönderiyoruz. Tek sıkıntımız kaynak eserlerde. Özellikle de Arabça eserler. Sizin aracılığınızla Müslüman kardeşlerimize seslenelim: Kitablıklarınızda süs eşyası gibi duran kitablarınızı kardeşlerimizden esirgemeyin. Zira okumak onlar için temel bir ihtiyaçtır. Ayrıca her istenilen kitabı göndermeyi doğru bulmuyoruz, insanların aracılığımızla yanlış bilgilenmelere vesile olmalarını istemiyoruz.

- Kitab gönderme dışında ailelerle de ilgileniyor musunuz?

 

- Hapishanelerdeki mahkûm kardeşlerimizi ailelerinden önde tutuyoruz. Ailelere çevreleri bir şekilde yardımda bulunuyor. Tabiî ki mağdur olanlar da oluyor. Biz o aileleri tesbit edip yardımcı olmaya çalışıyoruz. Ama öncelik esir kardeşlerimiz. Bu kardeşlerimizin gönlünü almak gerekiyor. Çünkü hapishanedeki kardeşlerimiz unutulup gidiyor. Bir vefasızlık var! Onları unutmadığımızı göstermek için çabalıyoruz. Onlara ayda, az da olsa maddî yardım yapmayı düşünüyoruz. Cüzî olsa da yapmaya da başladık. Hapishanedeki kardeşlerimizi ayda elli-yetmiş lira idare edebilir. Dışarıdaki Müslümanların bilgisine… Ayrıca ailelerle ilgili olarak kardeş aile projemiz var. Hapishanedeki kardeşlerimizin aileleriyle dışarıdaki kardeşlerimizin ailelerini tanıştırıp, mağdur ailenin ihtiyaçlarını gidermeyi düşünüyoruz.

 

 - Kitab gönderdiğiniz mahkûmlardan size ulaşan tepkiler nasıl?

 

 - Bize yazdıkları bazı mektublarda, Asr-ı Saadet Müslümanlığının örneğini günümüze taşıdığımızı yazıyorlar… Bizler bir kitab veya cüzî miktarda para göndermenin mahcubluğunu yaşarken onların bu minvaldeki ifadeleri bizleri daha da mahcub ediyor.

 

 - Kitab göndermek isteyenler veya mahkûm ailelere ulaşmak isteyenler adresleri sizlerden alabilir mi?

 

 - Tabiî… Biz de bunu istiyoruz. Dernek ve vakıf işlerinde istismara müsait zeminler var, bunu önlemek için biz birebir ilişkilerin bu olumsuz durumu engelleyeceğini düşünüyoruz. Böyle zannın altında kalmamak için, yardım yapacak kişilere adresleri veriyoruz. Bizim, “Al şu parayı gönder” diyen kardeşlerden ziyade, mahkûmlarla ve ailelerle birebir ilgilenecek, dertlenecek kardeşlere ihtiyacımız var. Böyle bir durum fitneleri önleyebilir ve insanların kalbleri daha rahat olur inancındayız.

 

 - Yeni Akit Gazetesi’nde sizinle yapılmış bir röportajda derneğinizin faaliyetlerinden bahsedilirken, evli mahkûmları eşleriyle bir araya getirdiğinizden de bahsediliyordu. Bildiğimiz kadarıyla Türkiye’de böyle bir uygulamaya izin veren bir yasa yok. Ailelerle buluşmayı nasıl gerçekleştiriyorsunuz?

 

 -  Bunu hatırlattığınız için Allah razı olsun. Bu yazıya tekzib yazmayı düşünüyorduk ancak bunu nasıl yapalım diye bir yöntem bulmaya çalıştık, sizin vesilenizle bunu izah edeyim.

 

Bu asılsız haberin nasıl meydana geldiğini anlatayım.  Gazeteden (Akit) bir muhabir gelmişti derneğimize. Muhabir bizimle röportaj yapmak ve faaliyetlerimizi haber yapmak istedi. O sıralar derneğimizle ilişkisi olup gelip giden bir avukat (O.K.) o an oradaydı ve gazeteciyi o çağırmıştı. “Derneğin faaliyetleri bu yazıda var” diyerek kendi yazdığı bir yazıyı muhabirin flaş belleğine attı. Biz de kendisine güvendiğimizden dolayı yazıyı kontrol etme ihtiyacı görmedik. Yazı gazetede çıktıktan sonra avukatın yazdıklarından haberdar oldum. Öyle vaatler verilmiş ki, bizim o vaatleri yerine getirmemiz mümkün değildi.

 

 - Nedir o vaatler?

 

-          Gazeteden okuyayım:

 

Cezaevlerinde inancından dolayı esir olan Müslümanlara hukukî yardım etmek, avukat temini etmek, aylık harçlıklarını yatırmak, geride kalan ailelere maddî ve mânevî yardımda bulunmak. Ayrıca cezaevlerindeki mahkûm ve tutukluları ayda bir gün ev ortamı gibi görüştürerek nesillerin devamını sağlıyoruz gibi ve daha başka vaatler.

 

Meşguliyetten dolayı yazının gazetede çıkıp çıkmadığını takib edememiştim. Ankara’dan gelen bir telefonla yazının yayınlandığından haberdar oldum. Telefondaki şahıs, “Benim ağabeyim de cezaevinde, aile buluşmasını hangi cezaevinde gerçekleştiriyorsunuz” diye sorunca şaşırıp kaldım. Kendisine, böyle bir uygulamamızın olmadığını, bir yanlış anlamanın olduğunu söyledim. Ama haber yayılmıştı ve hapishanelerden mektublar yağmaya başladı. Kendimi bir cenderenin içinde buldum. Sonra mezkûr avukatın derneğimizle olan hukukunu bitirdik. Kendisine, bu yaptığının ahlâkî bir davranış olmadığını, bir Müslüman’ın sorumsuzca bu tür vaatlerde bulunamayacağını söyledik.

 

Bizim vermediğimiz ama resmimizin ve adımızın altında yazılan bu vaatlerden hangisini gerçekleştirebiliriz diye gayret göstermek zorunda kaldık ve araştırma yapmaya başladık.

 

 Katıldığımız bir Ramazan iftarında Mazlum-Der’in İstanbul şubesi başkanıyla tanıştık. Kendisi, “Ramazan’dan sonra bir cezaevi komisyonu kurmayı planladıklarını ve bizimle de, bu mevzudaki tecrübelerimizden faydalanmak için temas hâlinde olmak istediklerini” söyledi. Nasib olursa Garib-Der olarak kurulacak komisyonun içinde yer alacağız.  İnşaallah bu hususta duyarlı avukatlarla görüşüp bir neticeler almaya çalışacağız.

 

Hapishanede aile hayatının sağlanabilmesi için dernek olarak bu hususu dillendirip kamuoyunun gündemine taşımaya çalışacağız. Bu bir zulümdür; evlenmemiş bir genci mahkûm edip müebbet hapis verdiğinde onun neslini de kurutuyorsun, evli ise onun ailesini de cezalandırıyorsun. Dünyanın birçok ülkesinde bu aile hayatı uygulamaları mevcut; örneğin Özbekistan’da bir mahkûm durumuna göre üç ayda bir 72 saat ailesiyle beraber olabiliyor, ona göre altyapı oluşturulmuş. Bu konuda hassasiyet sahibi insanları bu meseleyi dillendirmeye çağırıyoruz.

- Aslında evli mahkûmların aileleriyle ev ortamında görüşebilmeleri gerekir. Maalesef ülkemizde bu mevzu ara sıra gündeme gelse de bir sonuç yok. İnşallah gerek bu mevzuda ve gerekse diğer mevzularda derneğinizin vesilesiyle hayırlı sonuçlar alınır.

 

 - İnşallah… Evli mahkûmların aileleriyle ev ortamında görüştürülmeleri birçok ülkede var. Mademki Türkiye ‘çağdaş’ bir ülke olduğunu iddia ediyor, sadece mahkûmları değil aileleri de cezalandıran uygulamadan vazgeçmek ve hem evliliklerin hem de nesillerin devamını sağlamış olur. Dualarımızın sonu VELHAMDULİLLAHİ RABBİL ÂLEMİN

 

Furkan Dergisi, Ekim-Kasım 2011, s.41 

 

GARİPLER YARDIMLAŞMA DERNEĞİ

 

Guraba Muslims Association

 جمعية الغرباء المسلمين         

 

İskenderpaşa Mah. Fevzi Paşa Cad.

 

Binaemini Sok. Şelale Apartmanı 4/4

 

Kıztaşı  Fatih / İstanbul / Türkiye

 

Tel:0212 534  73 87   Faks: 0212 534 73 97 7         

 

Av. Yılmaz: "Mirzabeyoğlu Davası Hukukun Siyasileşmesi Prensibine(!) En Güzel Örnektir”

Av. Yılmaz:

Salih Mirzabeyoğlu’nun Avukatlarından Güven Yılmaz

“Mirzabeyoğlu Davası Hukukun Siyasileşmesi Prensibine(!) En Güzel Örnektir”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Takdim:

 

İbda Fikriyatı’nın kurucusu Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatı Güven Yılmaz’la yaptığımız röportajı, bir davanın ibretlik vesikası olarak takdim ediyoruz…

 

O dönem (28 Şubat süreci), İstiklâl Mahkemeleri reisleri misâli, ali kıran baş kesen olarak arz-ı endam edenlerin, bugün ciyakladıklarına bakarak “oh olsun” diyemiyoruz ama bugünden yarını aynı hissiyatla seyredenlerin, aynı akibetlere dücâr kalabilecekleri hakikatinden hareketle ellerini çabuk tutmalarını tavsiye ediyoruz. Zira, dün nasıl bin yıl süreceği iddia edilen süreç bir müddet sonra pörsümüşse, bugün de ilelebet süreceğine inanılan yapı yakın zamanda yer ile yeksân olabilir; geç kalmış adalet adalet değildir.

 

Hayat kaç gün ki!.. Buyurun:

 

Röportaj: Enes Mollaoğlu

 

 

Bir cümle ile tarif etmek gerekirse Salih Mirzabeyoğlu kimdir?

 

Salih Mirzabeyoğlu’nu, tek cümle ile, “teklif ettiği yenidünya düzeni ile mevcut rejimlerin muhalifi bir mütefekkir” olarak tarif etmek yanlış olmaz sanırım. Ancak bu muhalefet, niteliği itibariyle kuru bir eleştiriden ibaret değildir. Aksine O’nun muhalefetinin nedenini ve niçinini; teklif ettiği dünya görüşünün bir yansıması olarak hukukî, siyasî, iktisadî, içtimaî, felsefî, tasavvufî, bediî… Kısacası, insana ve topluma dair her alanda gerçekleştirdiği fikrî çalışmalar sonucu ortaya koyduğu, şimdilik 60’ye yakın telif eserinde aramak gerekir. 

 

 

Müvekkiliniz Salih Mirzabeyoğlu’nu bir fikir adamı olarak nitelendirdiniz. Peki şu an niçin cezaevinde?

 

Bilindiği üzere Sokrat, yoldan sapmış, doğrudan sapmış, kendilerini bu sebeble perişan etmiş, insanlıktan çıkmış Atinalılara hak ve hakikati gösterebilmek bakımından elinden geleni yaptı. Yaptığı şey neydi; yanlışlarını onlara söyleyerek, o yanlışlar yerine hangi doğruya sahip çıkmaları gerektiğini dile getirmek. Beğenmediler. “Sen” dediler, “Bizim alışkanlıklarımıza, bizim çıkarlarımıza, bizim bizden öncekilerden devraldığımız hayat biçimine karşı çıkıyorsun. Sen kurulu düzeni yıkmak istiyorsun.” Mâlum, yargıladılar Sokrat'ı. “Suçlusun” dediler. O meşhur savunmasını yaptı. Büyük Jüri toplandı. Baldıran zehiri içerek ölüme mahkûm ettiler. 

 

 

Müvekkiliniz ile Sokrat arasında bir benzerlik olduğunu mu düşünüyorsunuz?

 

Sokrat ne yapmış. Döneminde mevcut yanlışları dile getirmiş ve bunların yerine doğru olanları teklif etmiş. Bir ordu kurarak veya bir suikastla, rejim yıkmaya çalışmamış. Sanırım burada asıl önemli olan husus, Atinalıların Sokrat’ı suçlarken O’na söyledikleridir. Ne diyordu Atinalılar, ”Sen bizim alışkanlıklarımıza, çıkarlarımıza, bizden öncekilerden devraldığımız hayat biçimine karşı çıkıyorsun.” Bu cümleler tarihi süreç içinde her toplumda farklı kalıplarda olsa da aynı mahiyette söylenegelmiştir.

 

Kaldı ki bu cümleler günümüz insanı için de pek yabancı değil herhalde. Nitekim Carlos da aynı şekilde gerek kendisinin gerekse Salih Mirzabeyoğlu’nun emperyalistler tarafından cezaevlerinde tutulmaya çalışılmasını buna benzer cümlelerle izah etmekte…

 

İnsanlık tarihi boyunca insan ve topluma dair hastalıkların teşhis ve tedavisi için fikir geliştirenler;  maâlesef bu hastalıklardan nemalananlar tarafından haksız bir şekilde suçlanmışlardır. İktidar ve güce sahib olan bu parsacılar; çoğu kez değişik ikna metodlarıyla bu insanların zararlı oldukları noktasında toplumu kandırmayı başarmışlardır. Ancak zaman içinde parsacıların maskesi düşmüş ve reçete sunanların haklılıkları anlaşılmıştır. Sağlığında kıymeti bilinmeyen bu insanların fikirlerine ölümlerinden sonra büyük değer verilmiş ve bu değerler insanlık fikir tarihinin gelişiminin temel taşları olarak kabul edilmiştir.

 

Batı şimdi bir yanda düşünce tarihinde Sokrat gibi bir değere sahib olmakla övünürken diğer yanda, geçmişte olduğu gibi “alışkanlıklarımıza, çıkarlarımıza, bizden öncekilerden devraldığımız hayat biçimine karşı çıkıyorsun” edebiyatına bugün de devam etmektedir. 11 Eylül Uçaklama hadisesinin ardından ABD başkanının “hayat tarzımıza saldırı” sözünü hatırlarsınız.

 

Bu olayla ilgili, sosyolojik ve siyasal tesbit ve tahlilden, hukukî yansımaya geçecek olursak; daha öncesi de var olmakla birlikte Sokrat döneminde mevcut olan Yargının Siyasallaşması, tâ Milattan öncesinden bugüne kadar pek çok olayda kendini göstermiştir. Ancak günümüzde buna en son ve en iyi örnek Salih Mirzabeyoğlu’nun yargılanmasını gösterebiliriz. 

 

 

Müvekkilinizin adil yargılanmadığını mı düşünüyorsunuz?

 

Düşünmüyorum. Bu apaçık bir gerçeklik olarak meydan yerinde. Bu dava ile hukukun genel prensiblerinin birçoğu alaşağı edilmiştir. "Adil yargılanma hakkı" ve "tabii hâkim" kuralı Anayasa ve Uluslararası sözleşmelerle teminat altına alınan en temel insan haklarıdır. Her şeyden önce müvekkil hakkında karar veren yer Devlet Güvenlik Mahkemeleri... Devlet Güvenlik Mahkeme heyeti içinde askerî hâkim ve savcı... Temyiz dilekçelerimizde de belirttik. Bu davanın soruşturma safhası da dâhil olmak üzere yargılama safhasının bir bölümü DGM'lerde askerî hâkim ve savcıların görev aldığı dönem içinde yapılmıştır. Bu durumun "tabii hakim" kuralına açıkça aykırı olduğu yasama organı tarafından da kabul edildiğinden askerî hakim ve savcıların DGM'lerdeki görevlerine son verilmesine dair kanun çıkarılmıştır.

 

Yine bilindiği üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Avrupa Birliği müktesebatı çerçevesinde askerî hâkim ve savcıların heyetlerden çıkarılmasından sonra yasal düzenleme ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri de kaldırılmıştır. Şimdi söyleyeceğim husus son derece önemlidir. Başta Mirzabeyoğlu davası olmak üzere, ister Mahkeme heyeti içinde askerî hâkim veya savcı var olsun, isterse tüm heyet sivil hâkim ve savcılardan oluşsun, Devlet Güvenlik Mahkemeleri tarafından verilen ve kesinleşerek halen infaz aşamasında olan tüm kararlar yasal dayanaktan yoksundur ve keenlemyekün addedilmelidir.   Bunu biraz açar mısınız?

 

Elbette. Zaman bakımından kanunun uygulanması bahsi içinde konuyu ele alıyoruz. Hukukun temel prensiblerinden biri, “suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise failin lehine olan kanun uygulanır.” Bu prensib Yeni TCK’nın 7.maddesinin 2. Fıkrasına da aynen geçmiştir. Bu prensibi Mirzabeyoğlu davasında müşahhaslaştıracak olursak, daha önce söyledik, yargılamanın bir bölümü DGM'lerde askerî hâkim ve savcıların görev aldığı dönem içinde yapılmıştır. Keza idam kararı yine DGM tarafından verilmiştir. Bu karar infaz edilmemiş, fail lehine olduğu düşünülen (ki bunun ne derece doğru olduğuna daha sonra değineceğiz) idam cezası, ağırlaştırılmış müebbed hapse çevrilmiştir. Bu karar da tarafımızdan temyiz edilmiş ise de maalesef Yargıtay’ca onanmıştır. Konuyu dağıtmadan toparlayalım. DGM’ler kanunla kaldırıldı. DGM’lerin kanunla kaldırılmasından önce bu mahkemelerce karara çıkartılmış ve henüz infazı bitmemiş tüm davalarla ilgili olarak sanık tarafından hiçbir başvuru yapılmaksızın re’sen yeniden yargılama yapılmalıdır. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kaldırılması gerekçelerine de baktığımızda, bu bir yandan Adil Yargılanma Prensibi gereğidir. Bir yandan da failin lehine olan yasanın uygulanması prensibi gereğidir. Mirzabeyoğlu cezaevinde, niçin? DGM tarafından verilen bir karar gereği... Peki DGM‘lere ne oldu? Bilinen nedenlerle kanunla kaldırıldı... Yani kanunla kaldırılan ve yok edilen bir mahkeme tarafından verilmiş bir kararla Mirzabeyoğlu ve aynı durumda bulunan pek çok kişi hâlâ cezaevinde. 

 

 

Bu durumda kaldırılan her Mahkemenin geriye dönük kararları yok mu sayılacak. Meselâ Aile Mahkemeleri kuruldu. Öyleyse Asliye Hukuk Mahkemelerinin Aile Mahkemeleri görevine giren davalar yeniden mi ele alınacak?

 

Elbette hayır. Burada diğer mahkemelerle DGM’leri farklı tutmak gerekir. DGM’ler tıpkı İstiklâl Mahkemeleri, Yassıada Mahkemesi gibi olağanüstü şartlarda oluşturulmuştur. Bu mahkemeler yargının siyasallaşmasına örnek gösterilecek nitelikte mahkemelerdir. Nitekim konjonktür değiştiğinde bu mahkemelerden verilen kararlar sorgulanmış ve hatta infaz edilenlerin itibarları yine devlet eliyle iade edilmiştir. 28 Şubat darbecilerinin yasama, yürütme ve yargı erk ve organları üzerinde silâh zoruyla kurduğu kesif baskının izleri hem hafızalarda tazedir ve hem de etkisini bir ölçüde hâlen devam ettirmektedir. Aralarında yüksek yargı organı mensublarının da bulunduğu bir kısım savcı ve hâkimlerin Darbeciler tarafından Genel Kurmay Başkanlığı'na çağrılarak brifing adı altında talimatlar verilmesiyle başlayan bu süreç, o zamanın Genel Kurmay İkinci Başkanı tarafından yerel savcılıklara kimler hakkında dava açmaları gerektiği konusunda yazılı ve sözlü talimatlar vermesiyle sürmüştür. Bunlar basına yansıdığı için herkes tarafından bilinen hususlardır.

 

Burada DGM’lerin kaldırılış gerekçelerine bakmak gerekir. Bu mahkemelerin varlık veya yokluğu teknik bir husus değildir. Aksine hukuk devleti ilkesi doğrultusunda var olmaması gerektiği için kaldırılmıştır. Geç de olsa, şeklen de olsa bir yanlıştan dönülmüştür. Hukuk Devleti içinde var olmaması gerektiği düşünülen bu Mahkemelerin verdiği tüm kararlar yeniden gözden geçirilmeli ve infaz aşamasındakiler ve hatta daha da ilerisi itibarları iade edilmesi sözkonusu ihtimâl dâhilinde olduğundan infazı bitenler için de yeniden yargılama yapılmalıdır. Bu hukukun üstünlüğünün tescil edilmesidir. Bu; hukuk devleti kavramının sadece yazılı bir metin olarak kalmasının ötesinde fiili olarak ortaya konulması ile devletin kendi itibarını kurtarmasıdır. 

 

Bu tartışmalar, Abdullah Öcalan ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı sonrası da yapılmıştı.

 

Evet. Ancak bu tartışmalar çok dar ve sığ bir düzlemde gerçekleşti. Olaya daha ziyade sosyolojik ve psikolojik ve hatta ideolojik bakan bir ikisini saymazsak hukukçular yargılamanın yeniden yapılması gerektiğinde mutabıktılar. Hatta hatırlayacaksınız dönemin Bakan’ı da adeta bu kervana katılmış ve “Yargılayalım canım ne olacak nasıl, olsa aynı karar verilecek” diyerek keramet(!) bahşetmişlerdi. Bir yandan anayasanızda hukuk devleti olduğunuzu iddia edeceksiniz diğer yandan hukuk devleti olmanın gerektirdiği hiçbir şeyi yapmayacaksınız; hatta tersini yapacaksınız ve sonra da “Hukukunuza uyun” diyen Mirzabeyoğlu’nu cezaevine atacaksınız. 

 

 

Peki sizce Mirzabeyoğlu DGM’de değil de başka bir mahkemede yargılansa idi bu cezayı almayacak mıydı?

 

Mesele ceza alıp almamaktan ziyade yargılamanın hangi şartlar altında ve nasıl yapılmış olduğudur. Bunun için de Mirzabeyoğlu’nun Emniyete alınmasından tutun da karar aşamasına kadar tüm yargılamayı en ince ayrıntılarına kadar irdelemek gerekir Ve hatta yargının siyasallaştırılması girişimlerine de örnek bir dava niteliğinde hukuk fakültelerinde ders olarak okutturulması gerekir. Gerek gözaltına alınması gerekse gözaltındaki muameleler sırasında yaşanılan hukuksuzluklar, ta başından yargılamanın adil olmayacağının delili idi. Zaten müvekkil de Mahkemeye gönderdiği dilekçe ile yargılamanın adil yapılacağına inanmadığı için duruşmalara katılmayacağını bildirmiştir. 

 

 

Mirzabeyoğlu’nu yargılamanın adil olmayacağı fikrine ulaştıran saik nedir? Bu genel bir kanaatin sonucu mudur? Yoksa yaşanılan bir şey mi var?

 

Elbette bu içi boş bir kanaat değil. Bunun için Mirzabeyoğlu’nun Mahkemede yaptığı savunmada geçen şu cümleye bakmak yeter: “Fikrimi peşinen söyleyeyim. T.C.içinde yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, siyaset de, ordu da, polis de... Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır. Bu çerçevede emir komuta zinciri içinde hareket eden DGM’lerin mânâsı da bellidir. DGM Savcılığı’nın aynen aldığı polis sorgulaması sırasında “Yukarıdan bastırıyorlar sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” diyen,  sanıyorum Komiser Bahri’nin tavrı buna tipik bir örnektir.”

 

Şimdi, poliste sorgu esnasında “Yukarıdan bastırıyorlar sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” tehdidine muhatab bir kişinin yargılamanın adil yapılacağına inanmasını bekleyebilir misiniz? Nitekim hatırlayacağınız üzere mahkemece idam hükmü verildiğinde Mirzabeyoğlu  “TİYATRO BİTTİ” diyerek yargılama safahatını tarih sayfalarına not etti…  

 

 

Mirzabeyoğlu’nun Mahkemeye çıkartılması da olaylı oldu ve Metris Cezaevi’nden alınırken yaralananların yanı sıra tutuklulardan bir kişi de ölmüştü.

 

Kan akıtılan ve bir kişinin ölümüne yol açan 25 Ocak 2000 Metris operasyonunun hikâyesi uzun ve ayrı bir inceleme konusu... Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Mirzabeyoğlu ve birlikte yargılandığı iki arkadaşı, bu tarihten 4 gün önce duruşmaya çıkacaklarını Cezaevi idaresi ve Savcılığı'na bildirmişlerdi. Mirzabeyoğlu'nun yaklaşık 200 sahifelik savunması da bitmiş ve tam bir "kitablık çapta savunma" olmuştu... Bu savunma Mirzabeyoğlu'nun 42. kitabı olarak da basılacaktı... Bu operasyon buna rağmen yapıldı. Devlet, tabir-i caizse 5 Aralık’ın rövanşını almak için bu operasyonu gerçekleştirdi. Hem de Müslümanlara karşı Hıristiyanların sembolü olan NOEL BABA ismi ile. Hukuk devletinde intikam hissi ile hareket!.. 

 

 

5 Aralık olayı dediğiniz Metris’deki isyan sanırım.

 

Evet bu da ayrı ve incelenmesi gereken bir başlık. Ancak konuya ilişkin davalar devam ettiği için şu aşamada daha fazla konuşmak yerinde değil. 

 

 

Mirzabeyoğlu’nun Mahkemeye çıkartılması hadisesine dönecek olursak...

 

Av.Harun Yüksel hatıralarını kaleme aldığı bir yazısında o günleri şöyle özetliyor.

 

“Bu operasyonda hiçbir tutuklu isyan veya direniş göstermedikleri hâlde, özel olarak eğitilmiş ve daha önce de Ulucanlar Cezaevi olayını gerçekleştirmiş özel jandarma birliği 25 Ocak saat 04.00'da Mirzabeyoğlu ve diğer İBDA-C davası sanıklarının bulunduğu koğuşa ihtarsız ve ihbarsız yaylım ateşi açmış ve daracık koğuşa yüzlerce gaz bombası ve kimyevî bombalar atmıştı.

 

Operasyon komutanı tarafından “devlet sözü kılına zarar gelmeyecek” lafına karşılık devletin sözüne güvenmediğini söyleyen Mirzabeyoğlu’na şahsen söz verilmiş ancak, komutanın göz kırpması ve göz yumması ile operasyonu düzenleyen jandarma birliği tarafından sağ salim teslim alındıktan ve elleri arkadan kelepçelendikten sonra tekme, yumruk ve dipçik darbeleriyle linç edilmek istenmiş, bu darbeler altında bayıldığında da, öldü sanılarak bırakılmıştı.

 

Mirzabeyoğlu işte bu şartlar altında kan, barut, kimyevî madde ve is kokan Metris'ten alınıp Kartal Cezaevi'ne getirilerek müşahede bölümünde 5 m2'lik rutubetli bir hücreye tek başına konuldu. Eli yüzü ve bütün vücudu yara bere içinde idi. Bir bacağı, bayıldığında kırmak için çok uğraştıklarından, diğerinin üç misli kalınlıktaydı, üzerine basamıyordu. Darbelerin tesiriyle sık sık baygınlık geçiriyordu... Söylemeye lüzum var mı bilmiyorum; yanına ne doktor uğramıştı ne bir ilaç verilmişti, ne de yaralarına pansuman yapılmıştı...

 

Mirzabeyoğlu, ertesi gün olağanüstü güvenlik tedbirleri altında, hurdahaş edilmiş vücudu yara bere içindeki yüzü, kesilmiş saçı sakalı, kanlı ve çamurlu elbiseleriyle DGM huzurunda... Mahkeme, Mirzabeyoğlu’na “bu hâlin nedir” diye soracağına, ayakta bile durmaz hâldeki sanıktan savunma yapmasını istiyor... Bu hukuk skandalı karşısında biz de savunma avukatları olarak davadan çekildik ve duruşma salonundan dışarı çıktık.”

 

Burada dikkat edilmesi ve üzerinde durulması gereken bir skandal var. O da şu: Mirzabeyoğlu çıkan bir arbede de yaralanmış ve bu hâle gelmiş değil. Tek bir yarası ve hatta çiziği olmadığı halde teslim olmuş ve kelepçelendikten sonra hurdahaş edilmiştir. Bunun devlet güvencesi ile bağdaşmaması bir yana delikanlılığa da sığmayacağı ortada!..

 

Bir tarafta can emniyeti kendilerine emanet edilenler tarafından canına kasdedilmesi, diğer tarafdan Mahkemenin bu görüntü karşısındaki bağımsız yargı tavrı!.. Kartel medyasının traş muhabbetini söylememe bile gerek yok sanırım... 

 

 

Mirzabeyoğlu yargılamasında pek çok hukukî prensibin alaşağı edildiğini söylediniz, bu minval üzere devam edecek olursak neler söyleyeceksiniz.

 

Evet. Aslında hep bu konu üzerindeyim. Ancak daha iyi izah etmek açısından ister istemez biraz ayrıntıya kaçıyorum. Müvekkilin savunmasından takib edelim, “1975'den beri dergi, kitab faaliyetleri hâlinde fikir üreten ve 1984'den beri de bunu İBDA markası ile gerçekleştiren ben, "fikir suçu" kapsamında doğrudan şahsî faaliyetimle ilgili olarak suçlanabilmem durumu bir yana, ne dün için, ne bugün ve ne de yarın, benden yapılan iktibaslar veya bana yapılan atıflardan dolayı, legal veya illegal işlerin mesulü tutulamam...” Bu cümleler anlaşıldığı üzere suçun şahsiliği prensibine dairdir. Yine müvekkil savunmasında, “Ben bir fikir adamıyım; bıçak yaparım, o bıçakla isteyen ekmek keser, isteyen adam keser.” diyerek tek cümleyle aslında suçun şahsiliği prensibini özetliyor. Aslında bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için; İBDA nedir? İBDA/C nedir? Cephe ve Kendinden Zuhur kavramları neyi ihtiva etmektedir? Tüm bunlar hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. Yeri gelmişken belirtelim; Müvekkilin İŞKENCE adlı eserinden hatırladığım bir bölüm var ki konuyu özetliyor: “Dikkatimi çeken hususlardan biri de, ne MİT'te ve ne de Siyasî Şube'de, sorgulamayı yapanlardan hiçbiri, fikir plânında hiçbir şeyden haberdar değillerdi... İBDA-C örgütü diye bir davaya balıklama dalan adamlar, İBDA'nın kitabî yönünde tam bir cahil idiler... Adeta, mikrobu bilmeden doktorluk taslamak gibi bir şey... Bütün bilgileri, gazete haberleri çerçevesinde idi; ve gazete okuyucusu olarak devşirdikleri haberleri istihbarat yapmış gibi topluyor, bir zaman sonrada bunları İstihbarat Teşkilâtı'nın çalışması diye basına veriyordu...”

 

Nitekim bu tesbit ve endişenin tezahürünü iddianamede görüyoruz: “İBDA-C adlı örgütün lideri olan kod adı ile kurulacak Büyük Doğu İslâm Devletinin Komutanı seçilecek olan Kumandan Kod Salih İzzet Erdiş'in örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tesbit edilememiş olmakla beraber....Lidersiz bir örgüt düşünülmediği gibi, örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlerden  de örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer. “          

 

Dikkatinizi çekerim bu cümle hava tahmini yapan bir meteoroloji uzmanına değil, maalesef; “müddei, iddiasını ispat ile mükelleftir” prensibi doğrultusunda iddiasını kesin ve inandırıcı bir delille ispat etmek zorunluluğunda olan İddia makamına ait. Üstteki lehe delil cümlesiyle, alttaki aleyhe iddiayı bertaraf eden ve delili eşyanın tabiatına aykırılıkta arayan hukuk adamı!.. Bu cümlenin neresinden tutalım, neresinden bahsedelim. “Kumandan”ın Mirzabeyoğlu’na ait bir lakab olduğundan mı? Madem bir devlet kuracak devlet başkanı olmak varken niçin komutanlıkla yetineceğinden mi?

 

Yine iddianameden takib edelim: “Bizzat kendisi tarafından kaleme alınan ve İBDA/C adlı örgüte sempati ile bakanlara okutturulmak suretiyle siyasi ve ideolojik bir bilinç verilmesinde kullanıldığı ve Büyük Doğu İslâm Devletini’nin nasıl kurulacağı hususunda kitablarında yer vererek örgüt mensublarına yön vermektedir” diyor Sayın Savcımız. Sanığın hem lehine hem de aleyhine olan delilleri toplamakla mükellef olan Sayın Savcı, her ne hikmetse haklarında bir yasaklama kararı bulunmayan bu kitabları bir yandan örgüt rehberi gibi gösterirken diğer yandan, meselâ müvekkilin İbda Diyalektiği isimli eserinde açıkladığı “Kanuni yoldan veya kanun dışı yoldan, kim ne yaptıysa şerefinin ve mesuliyetinin kendine ve zümresine ait olacağı CEPHELER dönemi…” cümlesini es geçiyor. Gayet açık mesuliyeti de şerefi de yapana ait... Yani bir cephe tarafından yapılan işin şerefi veya mesuliyeti başka bir cephede başkaca bir iş yapan kişiye ait olamaz.

 

İki cephe arasında bile birbirlerinin eylemi sebebiyle diğerinin suçlanabilmesi mümkün değil iken tüm bunların dışında bulunan İBDA Fikriyatının ve temsilcisinin suçlanabilmesi sonsuz kere imkânsızdır.

 

Ancak buna rağmen yukarıda belirttiğimiz gibi, “Kumandan Kod Salih İzzet Erdiş'in örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlere doğrudan doğruya katıldığı tesbit edilememiş olmakla beraber....Lidersiz bir örgüt düşünülmediği gibi, örgüt mensublarının gerçekleştirdiği eylemlerden  de örgüt liderinin sorumlu tutulmaması eşyanın tabiatına aykırı düşer.” cümlesi ile “Suçun Şahsiliği Prensibi” alaşağı edilirken hukuk tarihinde yeni bir prensib ihdas ediliyor. Müddeinin iddiasını ispat sadedinde yetersiz kaldığı ve ispat için delillerin yetmediği yerde kullanılmak ve devreye sokulmak üzere yepyeni bir prensib... MÜNASİB GÖRME PRENSİBİ!.. Madem örgüt var, lidersiz örgüt olamayacağına göre liderliğe en layık kişi budur. 

 

 

Müvekkilinizin cezalandırılmasına yetecek derecede dosyada delil mevcut değil miydi peki?

 

Müvekkilin kitablarını örgüt rehberi olarak niteleyen Sayın Savcı iddianamede bir takım eylemleri sayarak, “İBDA/C adlı silahlı terör örgütünün 1994 yılından 30/12/1998 tarihine kadar gerçekleştirdiği bu eylemlerin Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Cumhuriyet başsavcılığımıza gönderdiği yazılardan anlaşılmaktadır.” demektedir. İddianamenin tanzim tarihi 12.01.1999. Bu tarihi özellikle verdim.1994 senesinde Konya’da yapılan bir operasyon sonucu yakalananların üzerinde bir bildir çıkıyor. Daktilo ile yazılmış bu bildiriyi Salih Mirzabeyoğlu’nun Ankara’dan postaladığı düşünülerek hakkında gıyabi tutuklama kararı veriliyor. Sonra Konya DGM Adana’ya taşınıyor. Adana DGM de diğer sanıklar hakkında karar verilerek Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesi alınamadığından hakkındaki dosya tefrik edilerek yetkisizlikle İstanbul DGM’ye gönderiyor. Adana DGM tarafından 11 Mayıs 1998 tarih ve 1998/44 sayılı yetkisizlik kararında, “HAKKINDA HERHANGİ BİR DELİL ELDE EDİLEMEDİĞİ VE SANIĞIN YAYINCILIĞINI YAPTIĞI dergileri ve örgütsel faaliyetleri İstanbul ilinde yönettiği” gerekçe olarak gösteriliyor. İstanbul DGM de dosyayı tekrar 25.05.1998 tarihinde Adana DGM’ye geri gönderiyor ve diyor ki; “ADANA DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI'NIN SANIĞIN HAKKINDA YETKİSİZLİK KARARINDA YAZILDIĞI ŞEKİLDE DELİL ELDE EDİLEMEMİŞSE TAKİBSİZLİK KARARI VERME OLANAĞI BULUNDUĞU GİBİ, DOSYA İÇERİĞİNE GÖRE SANIĞIN İSTANBUL DEVLET GÜVENLİK MAKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI YETKİSİ ALANINA GİREN BİR EYLEMİ DE TESBİT EDİLEMEMİŞTİR. İÇİŞLERİ BAKANLIĞI'NIN DOSYA İÇERİSİNDE BULUNAN 3 MART 1998 TARİHLİ YAZISINDA BU SANIĞIN İSTANBUL'DA YAYINLANAN YASAL DERGİLERİNDEKİ FAALİYETLERİN DE YASADIŞI ÖRGÜTÜN ÜYESİ VE YÖNETİCİSİ OLDUĞU DELİLİ OLAMAZ.”

 

İçişleri Bakanlığı’nın 3 Mart 1998 tarihli yazısı ve İstanbul DGM’nin 25.05.1998 tarihli yazısı ile Salih Mirzabeyoğlu’nun yasadışı örgütün üyesi ve yöneticisi olmadığı tescil ve tesbit edilmişken  5 ay içinde ne değişti de böyle bir dava açılıyor. Bunun hukuk kavramları dâhilinde izah edilebilmesi mümkün mü?  Hukukun Siyasileşmesi prensibine(!) bundan daha güzel bir örnek var mıdır?

 

Yine yargının bağımsızlığını zedeleyen bir başka husus da, örgüt davalarında sanıklar hakkında Emniyet Müdürlüğü’nden görüş alınması. “Görüş” kavramını özellikle söylüyorum. Asıl olan “bilgi alınması”dır. Ancak maalesef gerek savcılarımız gerekse Mahkemeler Emniyet Müdürlüğü’nden verilen cevabi yazılara bir bilgi olarak değil muteber bir görüş olarak bakmakta ve iddianamelerinde ve kararlarında delil başlığı altında yer vermektedirler. İddianamede aynen şöyle geçiyor:

 

“Emniyet Müdürlüğüne yazılan yazılarımızda sanık Salih İzzet Erdiş’in örgüt içerisinde konumu ve İBDA/C adlı örgütün Türkiye genelinde yaptığı eylemler sorulmuş, Emniyet Genel Müdürlüğü cevabi yazılarında; İBDA/C adlı örgütün liderinin Kumandan kod  sanık Salih İzzet Erdiş olduğunu belirtmiştir.”

 

Madem bu konuda Emniyet yazısına itibar edeceksiniz. Niçin yargılama yapıyorsunuz? Hukuk devleti miyiz? Polis devleti mi? Kanaatimce daha da ilerisi... Neden diyecek olursanız. Hemen burada şu çelişkiye dikkat çekmek isterim. Bir yandan yukarıda belirttiğim İçişleri Bakanlığı’nın 3 Mart 1998 Tarihli yazısında müvekkilin örgüt üyesi veya yöneticisi olarak nitelendirilmemesi, ancak tıpkı iddianame örneğinde olduğu gibi birkaç ay sonra İBDA/C adlı örgütün lideri olarak belirtilmesi. Bu arada ne değişti de emniyet karar değiştirdi. Fazla söze hacet yok sanırım.

 

Bir diğer önemli olgu da Örgüt tarafından yapıldığı iddia edilen eylemlerden fiili olarak katılmasa bile örgüt lideri olarak müvekkilin sorumlu tutulması. Savunmalarımızda da belirttik.1999 öncesi İBDA/C örgüt üyesi olduğu gerekçesi ile pek çok kişi hakkında davalar açıldı. Ancak bu davaların hiç birinde müvekkil hakkında gerek azmettirmekten gerekse örgüt liderliğinden dava açılmadı. O zaman iki ihtimâl var. Birincisi, Müvekkilin yargılandığı davaya konu iddianamede tek tek sayılan 100 civarında eylem ile ilgili diğer şahıslara karşı dava açıp da müvekkil aleyhine dava açmayan savcılar vazifelerini savsamışlar bu nedenle yargılanmaları gerekir. İkinci ihtimâl, önceki savcıların yaptıkları doğru, ama bu iddianameyi hazırlayan savcı da, yargının siyasallaşması sürecinde vazifesini yapmış!.

 

Dikkat ediyorsanız şu kadar zamandır özet anlatmaya çalışsak da hâlâ iddianame aşamasındayız. 

 

Adil yargılanma mevzuu ile alakalı olarak iddianame safhasından yargılama safhasına geçecek olursak, gerek müvekkilinizin gerekse avukatları olarak sizlerin endişeleriniz nelerdi? Zaman bu endişelerinizde sizi haklı çıkardı mı?

 

Yargılamanın adil olmayacağına ilişkin endişelerimiz, gerek müvekkilin gerekse bizlerin savunmalarımızdaki ana tema idi.

 

Salih Mirzabeyoğlu savunmasının daha ilk cümlelerinde, “Fikrimi peşinen söyleyeyim. T.C.içinde yaşayan 3000 aile; hukuk da bunların çıkarına göre, siyaset de, ordu da, polis de... Kendi aralarındaki dalaşmalar bir yana, bunlar hukuk üstü imtiyazlı bir zümredir! Devlet hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır. Bu çerçevede emir komuta zinciri içinde hareket eden DGM’lerin mânâsı da bellidir. DGM Savcılığı’nın  aynen aldığı polis sorgulaması sırasında, “Yukarıdan bastırıyorlar sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” diyen  sanıyorum Komiser Bahri’nin tavrı buna tipik bir örnektir.” derken, hukukun üstünlüğüne vurgu yapıyordu demiştik. Aslında müvekkil bu cümlelerle aynı zamanda, Hukukun üstünlüğü prensibinin yasama ve yürütme organının yanında en başta yargıyı bağladığını haykırırken, Hukukun üstünlüğünün ortadan kaldırılması ile ortada sadece kaba kuvvet kalacağını ve o zaman haklı olanın değil kuvvetli olanın dediğinin olacağını ihtar ve ikâz ediyordu.

 

Bununla birlikte, “Acaba müvekkilin savunmasında belirttiği ve Komiser Yardımcısı Bahri’nin sorgulama sırasında “Yukarıdan bastırıyorlar, sen İBDA-C örgütünün lideri olduğunu mecburen kabul edeceksin!” diye özetlediği tavır içinde bahsi geçen ve Sokrat’a da aynı gerekçelerle karşı çıkan; hastalıklardan nemalanan parsacı takım “yukarıdakiler”in; gerçekleri toplumdan gizleme çabasının bir sonucu olabilir mi?

 

Diğer bir endişe ki bunu tahayyül etmek bile bir hukukçuya işkence... Emniyete Örgüt Liderliğinin kabul ettirilmesi talimatını verenler,acaba cür’et edip bağımsız yargıya da el atarak Mahkemenin sonucunu önceden bildirmiş olabilirler mi?... dedik ya düşünmek değil, tahayyül etmek bile bir işkence…” şeklinde yazılı savunmalarımıza yansıyan cümleler; yargının bağımsızlığı ilkesine vurulmak istenen darbe karşısındaki endişelerimizin birer göstergesiydi.

 

Yine,“Sanıyorum, geçen celsede ve bu celsede meseleleri fikir bazında etraflıca ve asıl gerçeklere temas ederek ele alışım, dobralığım ve üslubum da, niçin güç odaklarını kızdırdığımı gösteriyor... Tarafsız bir yargı örneği göstereceğini beklediğim Mahkeme’den, bu hususu hassaten göz önünde tutacağını umuyorum; Çünkü bu dava, benim davam olmanın ötesinde, hukukun üstünlüğü ve hukuk haysiyetini gösteren bir dava olacaktır.” diyen Salih Mirzabeyoğlu’na “O konuda bize güvenebilirsiniz“ diyen mahkeme reisi Sedat Karagül, ilerleyen günlerde bu görevden alınacak ve zaman olarak müvekkil hakkındaki davanın karara bağlanmasından sonra gazetelere yansıyan beyanlarındaki, “DGM’de mahkeme reisliğim dönemimde tarafıma etki edilmek istenmeyen hiçbir dava olmadı”  itirafıyla yargının ne derece bağımsız! olduğuna ışık tutacaktı.

 

Hâkim değişikliğinden hemen sonra Müddei iddiasını isbat ile mükellef iken hem savunma hem de müvekkilin suçsuz olduğunu isbat sadedinde toplanmasını istediğimiz hiçbir delil toplanmadan apar topar bir karar ...Ve sonuç idam...O gün bu kararı veren Mahkeme reisi bugün avukat olarak mahkemelerde hukukun üstünlüğünden dem vuruyor ki, yaptıklarından sonra bu cümlesi ile ne kadar zavallı bir konumda olduğunun farkında bile değil.

 

Velhasıl siz istediğiniz kadar davanın fikir hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, bilemediniz örgüt üyeliği ve yöneticiliği çerçevesinde yapılması gerektiğini, TCK 146. maddesinin bu olayda uygulama imkânı olmadığını delil ve gerekçelerle ortaya koyun. Sonuç itibariyle müvekkilin savunmalarında zikredilen Komiser Bahri’nin dediği oldu. 

 

Peki Yargıtay bu kararı onadı mı?

 

Evet maalesef... Yargının siyasallaştığını ve özellikle Yargıtay 9.Ceza Dairesi’nin kararlarında bunun açıkça görüldüğünü söyleyerek tüm üye hâkimleri reddetmemize rağmen bu talebimiz reddedildi. Ve tüm hukuka aykırılıklar dile getirilerek müvekkilin tabiriyle “hukuk namusu”nun kurtarılması taleb edilmiş ise de DGM kararı onandı. 

 

Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatları olarak yaptığınız açıklamada halen Bolu F tipinde bulunan müvekkiliniz hakkında kanunun geriye yürütüldüğünü iddia etmektesiniz. Bunu nasıl izah ediyorsunuz?

 

DGM mahkemeleri örneğinde, “failin lehine olan hükümler uygulanmalıdır.” diye belirtmiştim. Ancak her nedense devletin her kademesinde ve işinde vatandaşın aleyhine olan her şey hiç vakit kaybetmeden uygulanırken, lehe olanlar ise sanki uygulayıcıların cebinden çıkıyormuş gibi yavaş ve cimri davranılıyor.

 

Bilindiği gibi müvekkil, hâlen kendisine isnad edilen suçun işlendiği ve hüküm kurulduğu zamanda yürürlükte bulunan cezayı değil bunun dışında bir başka cezayı çekmektedir ve 8.7.2005 tarih itibariyle tek kişilik hücreye konulmuş ve kanun geriye yürütülmüştür.

 

Anayasa’nın 38.maddesi’nde “kimseye suç işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.” denirken hukukun temel prensiblerinden sayılan bu husus, TCK da 7.madde 2.fıkrası’nda“Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.“ şeklinde belirtilmiştir.

 

Bu durumda daha ağır şartları taşıyan hükümlerin uygulanması mümkün olmadığına göre, 1999 ve öncesi fiilleri nedeniyle yargılanıp idam cezasına çarptırılan Salih Mirzabeyoğlu ve O’nun konumunda olan diğer siyasî mahkûmlara ilişkin lehe olan yasanın hükümlerinin uygulanacağı tabiidir. Daha iyi anlaşılması bakımından olayı teoriden pratiğe dökecek olursak Salih Mirzabeyoğlu hakkında 1 Haziranda kabul edilen Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun hükümlerini ve özelikle ağırlaştırılmış müebbed hapis cezasına yönelik infaz rejimini uygulayamazsınız. 

 

Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun hükümleri daha ağır şartlar mı içeriyor?

 

Evet. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunu 25. maddesine baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Bu cezanın infazı, ağırlaştırılmış şartları gereği her gün devam eden ve bir ömür boyu da devam edegelecek olan bir işkencedir. Burada infazın 3 m2’lik bir hücrede diğer insanlardan tecrit edilerek tek başına, günde 1 saatlik bir havalandırma,15 günde bir tüm ziyaretçiler toplamı için, 1 saatlik süre sınırlaması ile kesintisiz bir ömür boyu devam edeceği dikkate alındığında insanı diri diri mezara gömmekten bir farkı yoktur.

 

Aslında infaz rejiminden önce ve buna bağlı olarak ölüm cezası ile ağırlaştırılmış müebbed hapsin hangisinin failin lehine olduğunu tartışmaya açmak gerekiyor. Yani bir kere idam kararı mı failin lehine, yoksa diri diri bir hücrede işkence çekerek bir ömür boyu her gün ölmekten beter olmak mı? Bununla birlikte idam cezası devam etse idi TBMM’nin onayı gerekecekti. Son dönemlerde meclisten böyle bir onay çıkmaması adeta teamül olmuş ve cezalar müebbede çevrilmekte idi. Müebbed rejiminde 30 yıl gibi bir süre sonunda tahliye imkânı var iken, ağırlaştırılmış müebbed rejiminde tahliye ancak ölümle mümkün. Yine infaz şartları açısından da müebbed hapsin şartları ağırlaştırılmış müebbed hapsine göre daha iyi.     

 

Bir de açıklamalarınızda müvekkilinizin özel bir durumu nedeni ile dahi tek başına bir hücrede kalmamasından bahsetmektesiniz. Bu konuyu biraz açar

mısınız?

 

Elbette kısaca izah etmeye çalışayım. Salih Mirzabeyoğlu’nun Kartal Cezaevine naklinden sonra burada 5 ay süreyle maruz kaldığı Telegram-Zihin kontrolü ile, kendisine mahkemelerde Kemalist olduğunu açıklaması istenmiş bunun üzerine müvekkil de Kemalist olduğunu açıklamaktansa ideolojik bir tavırla hayatına son vermek istemiştir. Bunun üzerine paniğe kapılan Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün yazılı emri ile tek başına kalmaması için yanına birisinin verilmesi kararlaştırılmıştır. 

 

Müvekkiliniz üzerinde Kartal ve sonrasında Bolu’da tatbik edilen ve hâlen devam eden Telegram işkencesi hakkında yasal bir müracaatınız oldu mu?

 

Elbette bu konu ile ilgili gerekli yerlere yazılı ve şifahî bilgiler verildi. Ancak cevab klasik, “Doktora sevkedelim” ölçüsünden öteye geçmedi. İsbatı kabil olmayan şartlarda doktorların tavrının ne olacağı da mâlum. Yetkililerin bu mevzuyu ne kadar bildikleri bir yana zaman içinde müvekkil tarafından yayınlanan kitab ve yazılar sonucu dahi bilseler de görmezden gelmeleri ve yok farzetmeleri dikkate şayan. Olayın ilk patladığı günlerde yaptığımız açıklamalar nedeniyle Salih Mirzabeyoğlu’nun avukatları olarak hakkımızda açılan dava sessiz sedasız kapatılırken yakın zamandaki tüm açıklamalara rağmen bir karartma politikası uygulanmakta ki, en tepeden en aşağıya kadar tüm yetkililer bu işin sorumlularıdır. Ve sorumlular, zamanı geldiğinde bu hukuk dışı uygulamaları nedeniyle hukuk önünde hesab vereceklerini de unutmamalıdırlar.         

 

Aşağı yukarı her cümlenizde yargının siyasallaşmasına vurgu yaptınız. Bununla ilgili günümüzdeki tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?

 

İster resmî ister gayr-ı resmî kurum -kuruluş ve şahıs kim üstüne alınırsa alınsın yargının siyasallaşmasını hâkim-savcı atamalarına indirgeyerek parsadan kendisine veya yandaşlarına düşen payı beğenmediği için yaygara yapan zihniyet, bu bahse en güzel örneğini Mahkemeye “Tarafsız bir yargı örneği göstereceğini beklediğim Mahkeme’den, bu hususu hassaten göz önünde tutacağını umuyorum; Çünkü bu dava, benim davam olmanın ötesinde, hukukun üstünlüğü ve hukuk haysiyetini gösteren bir dava olacaktır” ikâzında bulunan Salih Mirzabeyoğlu ve onun durumunda olan diğer siyasi mahkumların yargılanma ve infaz sürecinin olduğunu görsünler.

 

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

 

Salih Mirzabeyoğlu telif eserleriyle alternatif bir sistem teklif eden ve kendisini “Rejim Muhalifi” olarak tanımlayan bir kişidir. Aslında alternatif demek de pek doğru değil sanırım. Çünkü Salih Mirzabeyoğlu’nun teklif ettiği Yeni Dünya Düzeni’ni TEZ olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır. Bu nedenle sözü yine Telegram işkencesi altında içinde bulunduğu olumsuz şartlara rağmen adı ne olursa olsun tüm çetelerle mücadelesine fasılasız devam eden Salih Mirzabeyoğlu’nun savunmasındaki bir cümle ile bağlayayım:Devlet hukuk demektir ve hukukun olmadığı yerde devlet değil çete vardır.”  Yeni Dünya Düzeni’nin tesisi için her nevi çete ile mücadeleye devam.

 

 

Furkan Dergisi, Şubat 2011  
 

Av. Bektaşoğlu “Gemi Baskınını Devamlı Gündemde Tutmalıyız”

Av. Bektaşoğlu “Gemi Baskınını Devamlı Gündemde Tutmalıyız”

Mavi Marmara Gemisi Avukatlarından Okan Kadir Bektaşoğlu

“Gemi Baskınını Devamlı Gündemde Tutmalıyız”

 

 

Röportaj: Mehmet Fırat

 

mfirat@furkandergisi.com

 

Gündemi sarsan ve Müslüman toplumlar arasında bir silkinişe, bir uyanışa ve tek bir devlet eylemine duyulan ihtiyacı tekrardan şuurlaştıran MAVİ MARMARA eylemi vesilesiyle davayı başından sonuna takib eden avukatlarımızdan Sayın Okan Kadir Bektaşoğlu ile hâdisenin hukukî tarafını konuştuk… 

Furkan- Sayın Okan Bey, hem bizim davalarımıza giren hem de Mazlum-Der’de gönüllü olarak bulunan bir avukatsınız… Ve Mavi Marmara Olayını da başından sonuna kadar takib eden avukatlar topluluğunda bulunuyorsunuz. Bu dava size nasıl intikâl etti, davaya nasıl müdahil oldunuz?

Okan Kadir Bektaşoğlu- Mavi Marmara gemisi ilk saldırıya maruz kaldığı andan itibaren biz bu olayın içindeydik. Bu olayla ilgili Mazlum-Der olarak müdahil olduk. Önce İsrail’in terör saldırısıyla ilgili olarak İstanbul Adliyesi’nde suç duyurusunda bulunduk. Daha sonra Türkiye’ye dönecekleri haberini alınca yardım gönüllülerini havalimanı ve adli tıp kurumunda beklemeye başladık. Zaten önce şehid cenazeleri gelmeye başladı. Biz tüm şehid cenazelerinin otopsilerinde bulunduk. Ben Şehid Furkan Doğan’ın otopsisine girdim. Ayrıca, Türkiye genelinde özellikle İstanbul’da yapılan gösterilerde, gözaltına alınanlarla ilgilendik. 

- Mazlum-Der olarak size böyle bir görev mi verildi, yoksa siz gönüllü mü oldunuz?

 

- Daha en başta, organizasyon yapılırken Mazlum-Der olarak gönüllü avukatlardan oluşan bir masa kurmuştuk. Biz bu olaya tamamen  gönüllü olarak katıldık, bize kimse bu davaya bakın diye görev vermedi. Zaten Mazlum-Der’in kimseyle organik bağı yoktur. Tamamen gönüllülerden oluşan bir kuruluştur. 

- Yasal süreci nasıl takib ettiniz?

 

- Öncelikle bu işe suç duyurusunda bulunarak başladık. Daha sonra adli tıpta otopsilere katıldık, tutanaklar tuttuk ve sonra gemide bulunan tüm yolcuların, mürettebatın, İHH personelinin tek tek ifadelerini aldırmak suretiyle şikâyetçi olduk. Şu an ifadeler tamamlanmak üzere, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma sürdürülüyor, dosyanın toplanıp, iddianamenin hazırlanmasına çok az bir zaman kaldı. Türkiye’de bu süreci başlattıktan sonra hâdiseyi uluslararası boyuta taşımak için, İngiltere’de bulunan uluslararası deniz mahkemelerinden birine suç duyurusunda bulunulacak. Uluslararası ceza mahkemesinde İsrail’in siyasî olarak her yönden köşeye sıkıştırılması, yaptıkları bu korsanlığın tüm dünya tarafından bilinmesi, İsrail’in, tamamen yardım gönüllülerinden oluşan, yardım malzemesi taşıyan ve dünyanın her kesiminden her inanıştan olan insanlardan teşekkül bir organizasyona, uluslararasısularda saldırmasını ana başlık olarak ele alıyoruz.. 

- Mevzuu oraya gidiyor zaten… Yasadışı İsrail Devleti’nin, Mavi Marmara Gemisi’ne ve yardım gönüllülerine saldırarak işlemiş olduğu suçlar nelerdir?

 

- Burada bir devletin yardım gönüllülerine, sivil bir gemiye, uluslararası sularda yapılan askerî bir operasyon var. Bu başlı başına bir suçtur. Saldırı esnasında hayatını kaybedenler var, yaralananlar var. Gözaltı esnasında sivillere yapılan işkence ve kötü muamele var. Çalınan, yağmalanan eşyalar var… Bunların hepsinin ayrı ayrı davaları görülecektir. 

 

- Yasadışı İsrail Devleti, bu organizasyonu terör faaliyeti olarak değerlendirdi, kendisine yapılan bir saldırı olarak addetti, Filistin’deki mücahidlere silah-mühimmat getirdiğini söyleyerek müdahale etti.

 

- Bu iddiaların hepsi asılsız ve komiktir. Zira organizasyonu yapan İHH yetkilileri, uluslararası tüm medyaya, sivil toplum örgütlerine, ilgili devletlere bu faaliyetin başından beri amaçlarını anlattılar, şeffaf oldular, hatta gemide bulunan ABD vatandaşlarına kendi konsoloslukları sorguya çekti, araştırma yaptılar, onların bilgisi dahilinde bu faaliyete katıldılar. Tüm eşya ve yolcular, Türk polisi ve gümrük görevlilerince tek tek kontrolden geçirilerek, aranarak ve onay verilerek gemiye yüklenmiş, bindirilmişlerdir. Malzemeler İstanbul’daki yasal Limanlardan yüklenmiştir.Kendilerinin şöyle bir trajikomik açıklamaları oldu: “Yanlış bir istihbarat sonucu yapılmış bir operasyondur, askerimizin bir suçu yoktur” diye.. Söylenebilecek bir şey mi bu? Kabul edilebilecek bir şey mi?..  - Otopsilere katıldınız, raporlar hazırladınız, tutanaklar tuttunuz. Tüm bu incelemelerde gözünüze çarpan bir şey oldu mu? Öldürme ve yaralama olaylarında ne tür silâhlar kullanılmış?

 

- Farklı çaplarda silâhlar kullanıldığını tesbit ettik. Şehidlerimizin hepsinin, hayati önem taşıyan bölgelerinden vurulduğunu gördük. Hatta baş bölgesine sıkılan kurşunlar ile ayak bölgesinden çıkan kurşunların çapları farklı idi. Yani tamamen öldürme saiki ile ateş edilmiş.İçeride çocuk, kadın, ihtiyar yüzlerce sivil var. Buraya en son silâh teknolojisiyle donanımlı komandolar ile operasyon yapıyorsun ve biliyorsun ki bu insanların elinde silâh yok. İnanın ellerindeki su şişeleriyle kendilerini savunmuşlar. Kaldı ki ellerinde sopa olsun. Şehidlerin hiç birinin el ve kol bölgelerinde mermi izi yoktu. Hep baş bölgesi. Yani bunların durdurma, kontrol altına alma gibi bir amacı olmamış. Velev ki ellerinde sopayla saldırmış olsunlar, hani bunlar en iyi eğitimli komandoydu.. Korsanlığın, eşkıyalığın bile bir hukuku, bir usulü vardır… Bunların hiçbir sıfatı yok. 

- Yasadışı İsrail devletinin yardım gönüllüleriyle alakalı yaptıkları bir hukukî takibi var mı?

 

- Yaptıkları işin hiçbir hukukî tarafı olmadığı için savunacakları bir hukukî tabipte yok. Kaldı ki uluslararası sularda müdahale etmeyi, hiçbir hukuk kaidesi müsaade etmez. Korsanlar bile teslim olan birine öldürmek için ateş etmez. Bunlar gemiye el koydular, gemideki malzemelere el koydular, yardım gönüllülerinin eşyalarını, paraların, kredi kartlarını çalmışlar. Bakınız bu kartlardan alış-veriş dahi yapmışlar, Düşünün artık, bunların en başındaki adamdan en sonundaki adama kadar zihniyetleri hep aynı…  

- Türk Devleti’nin yapması gereken veya şunu da yapması gerekir dediğiniz hukukî mücadelesi var mı?

- Cumhuriyet Savcılarımız konuyla alakalı titiz ve hassas çalışıyorlar. Türkiye Devleti de hassas davranıyor. Bu duruşun devam etmesi lâzım. Burada şu tehlike var; olayın sıcaklığının geçmesi, üzerinin küllenmesi… İsrail kendisini haklı çıkarmak için kamuoyu oluşturmaya çalışıyor, bunu bazı yayın organı, siyasetçiler ve bürokratlar üzerinden yapıyor. Bunları deşifre etmeli ve olayı devamlı gündemde tutmalıyız. Yapılan bu alçaklığı açıklayabilecek, savunabilecek hiçbir hukukî zemin yok, böyle bir jargon, literatür yok.. 

- Uluslararası sularda, yabancı bir devlete ait bir gemiye, başka bir devlet tarafından yapılan bir saldırı ve vatandaşlarının öldürülmesi savaş sebebidir. Bununla alakalı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir yaptırımı sözkonusu mu?

- Askeri olarak değil de… Savcılık kanalıyla dosya üzerinde çalışmalar yapılmakta. Davalar açılıp neticelendiğinde, haklarında yakalama kararı, tazminat davaları çıkartılabilir…  

- Şunu demek istiyorum; üst seviyede savaş sebebi olan bir mevzu. Tersinden bakarsak, İsrail bu saldırma, öldürme, el koyma hakkını kendinde

görürken, Türkiye’nin sadece olayı tazminat davalarıyla örtmeye çalışmasını nasıl açıklayabiliriz?

- Tazminat davasıyla örtmesi demeyelim de buna… Türkiye’nin müdahalesi sonucu, yardım gönüllüleri Türkiye’ye gönderildi, devlet işin üstüne ivedilikle gitti. Böyle olmasaydı çok daha büyük mağduriyetler olabilirdi…Meselâ, gönüllüler gözaltındayken şöyle bir psikolojik işkenceye maruz kalmışlar. Sanki uzun süre orada kalacakları şekilde malzemeler dağıtılmış. Yani bize bu malzemeler dağıtılıyor, biz demek ki burada uzun süre kalacağız, çıkamayacağız... Konsolosluk görevlileri sokulmamış ve burada onlar için yapılanlardan hiçbir haberleri yok. 

- Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun İsrail’i zorlayan ferdi çıkışları oldu, “Kudüs Filistin’in başkenti olacak ve biz Mescidi Aksa’da namaz kılacağız” şeklinde…

- Evet, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, o dakika itibariyle özverili bir şekilde elinden geleni yaptığına kanaatimiz var. Onların girişimleri sayesinde mağduriyet daha fazla büyümeden cenazelerimiz, yaralılarımız ve gözaltındaki gönüllülerimiz buraya getirilmiştir. 

- Bundan sonraki hukukî süreç nasıl devam edecek?

- Biz burada dava açtıktan sonra, bunlar malum Türkiye’de değil ama haklarında yakalama kararı çıkartılıp, Türkiye’ye girişleri engellenebilir. Ancak bunlara yapılacak en büyük hukuk mücadelesi veya ceza, maddi olarak verilebilir.İsrail’in Türkiye ile bir sürü anlaşmaları, yatırımları var. Bunların giriş-çıkışları engellenebilir ve yapılabilirse Interpol aracılığı ile kırmızı bülten çıkartılabilir, savaş suçlusu olarak ilan edilebilirler. Bunun için uluslararası düzeyde çalışan avukatlarımız var, ekiplerimiz var. Zaten Malum-Der bu olayın başından itibaren kriz masası ekibi kurdu. Konusunda uzman arkadaşlara konular paylaştırıldı. Her birimiz kendi işimizi bırakıp bu işte yoğunlaştık. İnşaallah hayırlı neticelere ulaşacağız. Bu alçakların yaptıklarının yanına kalmaması için Mazlum-Der avukatları olarak elimizden geleni yapacağız. 

- Geriye gönen Gönüllülerin tek tek ifadelerini aldınız; aklınızda kalan ilginç olayları, dikkat çekici olayları bizle paylaşır mısınız?

- O kadar çok olay var ki. Her biri ayrı bir hikâye. Biz ilk önce yabancı uyrukluların ifadelerini aldık. Bir İngiliz vatandaşı ifadesinde dedi ki; “Ben İngiltere’den bir futbol kulübünün 5 tane formasını futbolculara imzalattım ve Filistin’deki çocuklara verecektim. İsrailli teröristler bu formaları ne yapacaksın diye sorduklarında, Filistinli çocuklara vereceğim dedim.” Vatandaşın önünde formaları yırtmışlar. Çocuklar için alınan oyuncakları kırmışlar, zihniyet böyle! İnsanlara öyle işkence yapmışlar ki, bir kısmını geminin alt tarafına koymuşlar; sıcaktan kavrulmuş insanlar, diğer kısmını başlarında helikopter, geminin üst tarafında tutmuşlar. Helikopter pervanesinin oluşturduğu basınç, suyu kaldırıyor, o su rüzgârla birlikte buz etkisi yaparak insanların üzerine…Gemi de bulunan sağlık personelinin üzerine silâhların lazerler ışıklarını tutarak tacizde bulunmuşlar ve hastalara müdahale imkânı vermemişler. Hatta yaralı bir İsrailliyi tedavi edip dışarıya götürmeye çalışan bir sağlık görevlisini bile vurmuşlar. Geminin çarkçıbaşının 1,5 yaşındaki çocuğu rehin alınarak geminin motorlarının çalıştırılmasına zorlanmış. Çünkü gemiye saldırı olunca kaptan motorları durdurmuş, gemiyi akıntıya bırakmış.Yolcuların tüm eşyaları gasb edilmiş, değerli eşyalarının hepsi alınmış. Bilgisayar, cep telefonu, yüzük-kolye, kredi kartları, aklınıza ne gelirse hepsi talan edilmiş. Şehidlerin hepsinin naaşları yıkanarak teslim edilmiş. Hepsi ortak bir şeyden şikâyetçiydiler, diyorlar ki, “Ne kadar uyursak uyuyalım hâlâ yorgun olarak kalkıyoruz.”  

- İlaç mı verilmiş?

- Onlarda bundan şübheleniyor.  

- Gemideki arkadaş, “Bize mavi bir sıvı içirdiler” diyordu. Bununla alakalı tahlil yaptırıldı mı?

- Adli tıpta yapılan tahlil ve analizler de herhangi bir zehir ve kimyasal maddeye rastlanmadı. Ama ortak şikâyet bu; devamlı yorgunuz! Düşünün artık…Saldırıdan önce telsizlerden “One Minute” diye taciz ediyorlarmış, küfür ediyorlarmış, “Bunun hesabını soracağız” diyorlarmış. 

- Bu görüntülerin bize ulaşması da enteresan bir olay galiba.

 

- Evet. Olaydan Türkiye ve dünya kamuoyunun şu şekilde haberi oluyor: İsrail kendi kullandıkları sistemlerle geminin uydu bağlantısını ve tüm iletişimini kesiyorlar. Radarlarda onlarca savaş gemisi ve bot gözükürken, bir bakıyorlar hepsi kaybolmuş. Yani istedikleri zaman kendilerini gösterip, istedikleri zaman kaybediyorlar. Tüm sistemleri engellemişler. Fakat gönüllülerin kendilerinin kurdukları bir sistem var, bunu fark edemiyorlar. Bu yüzden görüntüler elimize ulaştı. Burayı en baştan bulsalardı ne olup bittiğinden hiçbir şekilde haberdar olamayacaktık. Belki geminin yeri dahi bulunmayacaktı, akıbeti bilinmeyecekti. Bunu çok geç fark etmişler.

Ebru Sanatçısı Fuat Başar: “SANAT İYİLİĞE YÖNELTİR, EGOYU ŞİŞİRMEYE DEĞİL"

Ebru Sanatçısı Fuat Başar: “SANAT İYİLİĞE YÖNELTİR,  EGOYU ŞİŞİRMEYE DEĞİL

 

Hocam derdi ki; “Evladım sanatlar çok, sanatların  çoğusu zor. En zor sanat adam olmak sanatıdır. Onu başarmak lâzım, gerisi gelir...” Biz bir de ebru teknesine tasavvufçu gösüyle bakılırsa nasıl olur diye düşündük... Öyle güzel benzemeler, benzetmeler, teşbihler, misaller var ki... Edebi de ebru teknesinden öğreniyorum... Zaten sanatın insana vermesi gereken şey bu. İşin teknik tarafı bugün bilgisayarlardan... 

Röportaj: Mehmet Fırat

mfirat@furkandergisi.com

 

Furkan- Fuat Başar’ı tanımak istiyoruz. Ama şurada doğdu, eni boyu şu değil de, düşüncesiyle, ruh haliyle tanışmak ve okuyucularımızla tanıştırmak istiyoruz.

 

Fuat Başar- Şöyle derler: Valla ne anlatayım ki benzeye... Bazıları, “mübareği dinlemedin ki neler anlattı, neler dedi... Ben sana ne anlatayım ki çok mübarek adam, çok şey anlattı...” Kendi de dinlememiş...

 

Şimdi biz kendimizi dinlesek, keşfetmeye çalışsak, kâinatı keşfedeceğiz zaten... Cenâb-ı Hak, insanı yaratıyor. Her insan bir kâinat, biri diğerinden farklı. Aynı iki insan gelmemiş dünyaya. Niye? Tecelliyatta asla tekrar yok. Cenâb-ı Hak her şeyi her an var ediyor, her an yok ediyor. Bir söz var; “Bir su aynı dereden iki defa akmaz” diye. Ruhumuzda yer etmiş demek ki.

 

Fakültede tıbbiye eğitimi sırasında ebru ile tanıştık, Allah kesiştirdi bizi. Önce yazıyla başladık, sonra ebruyla... Bizim niyetimiz esasında atom fiziği idi. Gidemedik. O zamanın şartları, anarşi, maddi darlıklar vs. Yazıyla başladık da...Yazıyla ilgili olan kitabda ebru ile ilgili bir bölüm var ama çok kısa, arkasında çok güzel ebru örnekleri var. Şimdi tarife bakıyorum, bu tariflerle  o kadar güzellik bir şey çıkmaz. Bu tariflerle uğraşan kişi de  hayatta o güzellikleri çıkartamaz, mümkün değil. Kitab arıyorum. 76 yılı... Kitab yok, bir sürü birbirini tutmayan bilgi... Şimdi insanın ruhunda araştırıcılık varsa sağ, sol her şeyi araştırıyor. Başladık araştırmaya... Tıp mesleğinin getirdiği ağır yük falan. Ama o arada da sanat çalışmaları devam ediyor. İlk başta “Ben bilirim” zannediyor. Üç-beş cümlelik bir şey yapmışız zannediyor ki işi öğrendik. Aylar geçiyor bu üstesinden nasıl geliriz, yıllar geçiyor bunun  ucu bucağı... Özellikle ebru  tek başına olacak bir şey değil. Yani mürşidsiz yola çıkmak gibi bir şey. Mürşidsiz yola çıktın mı,  insan yüzüne gözüne bulaştırıyor... Öğretici kimse yok. Erzurum gibi bir yerdeyim, işi bilen yok... Bir kitab bulmuşum ama her şey kitabdan öğrenilmiyor, pratik lâzım, pratikte de eğitim sırasında da mutlaka yol gösterici lâzım. İnsan hatasını göremiyor, eğitici görüyor. Rahmetli  Düzgünman ile telefonlaşıyor,  mektublaşıyordum. Hoca, âdeti olmamasına rağmen cevab veriyor, ona göre yapıyorum ama gene olmuyor. Yaptıklarım az biraz boyanmış kağıt gibi kalıyor... Olacak gibi değil, İstanbul’a geldim, yerleştim.

 

Hamit Aytaç’dan yazı dersleri almaya başladım. Rahmetli Hocam Düzgünman  ise ders vermiyor. Çünkü kendisini de, sanatını da çok insan küçümsemiş. Görür görmez, “Ben hemen akşama gider yaparım” demişler. Hoca da “Acaba ben insanları yanıltıyor muyum. Bir görüşte bu yapılıyorsa...” Kesintisiz 50 yıl sanat hayatı olan bir adamdı. Allah mekanını cennet eylesin onun  sayesinde bu günlere geldik... Referansla  gittim, aldı bizi. Evinin bodrum  katı hafif rutubet. Çok fazla toz yok. Çünkü ebru öyle bir yer istiyor. İşte bizim öğrenim maceramız esas orada başladı. Düzgüman’dan sadece ebru öğrenmedik. Tasavvuf, biraz Osmanlı Tarihi, edeb, işin tekniği...

 

Eskiden beri Tasavvufa dair çok şeyler okurdum. Okurdum ama tasavvuftaki en iyi hoca galiba ebru teknesi. Hocayla tasavvuf sohbetleri, değişik mevzular farklı farklı ama tasavvufda bir bütünlük lâzım....  Hocam derdi ki; “Evladım sanatlar çok, sanatların  çoğusu zor. En zor sanat adam olmak sanatıdır. Onu başarmak lâzım, gerisi gelir...” Biz bir de ebru teknesine tasavvufçu gösüyle bakılırsa nasıl olur diye düşündük... Öyle güzel benzemeler, benzetmeler, teşbihler, misaller var ki... Edebi de ebru teknesinden öğreniyorum... Zaten sanatın insana vermesi gereken şey bu. İşin teknik tarafı bugün bilgisayarlardan... İyi kötü onlardan da  bir şey çıkar ama, bilgiler bilgisayarı insan sıfatına sokmuyor, teneke olmaktan kurtaramıyor. İnsanlar bir şeyleri kendine mâl etmeli, sonra yaşamalı ve yaşatmalı... Yıllardır bizim gayemiz bu. Öğrenmek isteyene öğrenmek istediği kadar, az veya çok değil. Bazen çok verince karşı taraf kaldıramıyor; yeteri kadar verebilmek... Peyami Safa’nın bir sözü var: “Gerçek eşitlik, sosyalistlik, koministlik de değil, eceldedir” diye. Onun karşısında hepimiz eşitiz, onun dışında eşitlik diye bir şey yok. Allah, herkesi birbirinden farklı yaratmış, o farklılıklar kavgaya dönüşmesin diye sanatı vesile ediyoruz.

 

- “Allah güzeldir ve güzeli sever” sözüsünü hatırlıyorum.

 

- Dünyada her şey sanatlı. Cenâb-ı Hak her şeyi güzel bir üslub, ahenk, estetik ile yaratmıştır. Sanatı ile insan bunun farkına varıyor, neye baksa bu gözle bakıyor... Kurumuş bir ağaç dalına bile baktığında ve düşünmeye başladığında karşısına bambaşka bir âlem çıkıyor. Belki biz çirkin addediyoruz, sanatçı onun altındaki güzelliği görüyor. Kafasını o düşüncelerden alamadığı için kötü düşünmeye de fırsatı olmuyor. Daha nasıl geliştiririm, nasıl  keşfederim, nasıl bulurum onun peşine  düşüyor. Herkes elinde bir kitab deryanın kenarına gidiyor. O derya koskocaman bir derya. Ondan bir şey almak istiyor ama ondan alabildiği kendi kabı kadar. Sanat işte insanın o kabını genişletmeye yarıyor. Yoksa derya her zaman var. Dünya kuruldu kurulalı Cenâb-ı Hak o derya içinde yaratmış bizi. Her şeyde bir ilim var. İstisnasız  her zerrede bir ilim var. Âlim dediğimiz kişi o bilgileri bulup çıkarmaya çalışan kişi. Yoksa bir yerlerde efsane anahtarını aşmışız gıdım gıdım gelen bir şey değil... Bunlar var zaten. Cenâb-ı Hak saklamamış...

 

- Malumu meçhullükten kurtarma...

 

- Tabiî... Fakat insanoğlunun ortaya çıkarabildiği bilgi Allah’tan ki az; âyette, “Şübhesiz size ilimden az bir şey  verildi” buyruluyor. O az bir şey verilen ilim ile insanoğlu neler yapıyor. Bugün bilimin ilerleyişine bakın... Fazla verilseydi kimbilir insanlar neler yapacaktı. Onu da yerinde kullanmak lâzım sanatı da... Şimdi zaman zaman ebru teknesinin  üzerinde akla hayale gelmeyen bir takım figürler işleniyor. “Bir Türkiye gibi bir ülkenin sanatçısını  çağırdık bu nasıl sanat, bu nasıl eser” deniliyor. Sanatta öyle  şeyler olmamalı,  sanat bir edeb. Ne  yapılması gerekiyorsa en güzel şekilde ortaya çıkarmak. Sanatın çabası budur. Yoksa bu işten para kazanmak bu işin tüccarlık tarafı  sanat bu değil. Maalesef günümüz öyle kısırlı, önüne gelen bir şey uyduruyor.  Kendi kabus  gibi hayallerini döküyor  tekneye. Güzel değil,  arkasında bir mantık yok. Muhakemesi yanlış. Adını da koyuyorlar; “Çağdaş Ebru”! Bu ne demek ben kavrayamıyorum. Kabuslarını, heveslerini kağıda döküyorlar böyle bir ebru... Fakat zaman onları ayıklıyor, eliyor... Necmeddin Hocalar gibi, Ethem Efendiler gibi, Düzgünman gibi hizmet edenleri ve eserleri  kalıyor. Bizimde gayemiz budur; sanatı ilerletmek. Yerinde sayan her şey bir gün bitecektir. Yerinde  saymak kâinatın işleyiş kanunlarına bile aykırı. Sürekli  ilerleyecek, ilerletmek için yarışacağız... Peki bu ilerlettiğimiz şey sadece bizim mi olacak?.. Paylaşılacak, başkaları da bir katkı sağlayacak... Gün gelir biz de öğrencimizden bir şey öğreniriz. Öğrenmekte de, öğretmekle de utanmak diye bir şey olmaz ki...

 

Bir yandan insanlar arasında muhabbeti, ilahi muhabbeti yaymak için ebru teknesi iyi bir fırsattır. Yıllardır yapmaya çalıştığım şeylerden biri de bu. İslam’ın dışında olan ülkelerde müslümanlara karşı yanlış, öyle ters bir bakış var ki; müslüman kaba, saba, canlı, barbar... Maalesef bu imaj batıda hep işlendi, bize de işletilmeye çalışıldı. Ama bu sanatla çıkıp bu anlattıklarımızın onda birini anlattığımızda feleklerini şaşırıyorlar. Allah’a  dost olan dünyaya nasıl düşman olabilir. Önem vermez dünyaya ama düşman da olmaz. Şu sanat sayesinde nice insanların müslüman olduğunu gördük. Bir yerde hizmet. Ahlâkımızla, işimizle örnek olabiliyorsak ötesine karışmıyoruz zaten.

 

- Mevzuu oraya kaydı zaten. Genelde İslâm sanatları, özelde hat ve ebru sanatının  terbiye metodu olarak, derinliğine insan, genişliğine toplum üzerindeki etkileri nelerdir?..

 

- Biz bunları daha yeni yeni düşünüyoruz. İki sene önce Almanya’dan iki kişi geldi. Ebruyu çocuk gelişimi, eğitiminde  bir metod olarak kullanabilir miyiz? Hastalık tedavisinde bu bir meşguliyet tedavisi olarak kullanılabilinir diye araştırma yapıyorlar.  Dedim ki, biz onu zamanında yaptık ve neticelerini de çok iyi gördük. Eğitimde en başta özendirici bir unsur, bunun peşine insanın merakını körükleyen bir unsur. Öyle bir şey ki biri diğerine benzemez, kopyasız. Bir büyüğümüz, “Merak ilmin hocasıdır” der. Merak başladı mı ilim de başlıyor. Çocuklara ilimi aşılıyoruz, birazcık da tasavvufu... Yani insanın yaratılışına, gönül dünyasına en güzel hitab eden bir yol... Çocuklara, gençlere, yetişkinlere vermeye çalıştık, artık o nesillerden korkulmaz. Merak başlıyor, azim başlıyor,  başarının zevkini ileride tadacak ne güzel bir amel de var... Bilimde de sanatta da  gerçek özellik bu. Aynı zamanda başkalarının çalışmasına saygı, emeğe saygı, hürmet... Bu sayede meydana bir şey daha çıktı; bencillikten sıyrılıyoruz. Bunu normal eğitimlerde veremiyoruz insanlara. Paylaşmayı bilmek, diğer insanlara bir hürmet, saygı... Eğitimin temellerinde bu var. Çocuk eğitiminde bu yavaş yavaş anlatılsa, tanıtılsa o nesiller darphanenin kapısında dursa tenekeye mi bakıyor, altına mı bakıyor ayırt edemeyecekler... Böyle güvenilir nesiller yetiştireceğiz. Çünkü malı mal sahibine, hakkı hak sahibine vermeli. İnsanın, yaşamanın en temeli budur. Sanatçı mı, sanatçıya da hakkını vermeli... Bir hadis-i şerifte  buyruluyor ki; “Cenâb-ı Hak kâinatta haktan daha üstün bir şey yaratmamıştır...”

 

 Sanatla uğraşırken, sanatın hakkını sanata vermek zorundayız. Ben şimdi teknede çalışırken  boyaya öd koyuyorsam onun hakkı neyse onu koyacağım. Ne eksik, ne fazla... Peki öd yerine boyaya kezzab koyarsam ne olur?.. Onun hakkı o değil ki... Diğer insanlara da hakkını vermeli, haksızlık yok. Sanatımızı böyle düşününce haksızlığı da bertaraf ettik... Bir ülkenin prestijini sağlamak için de sanat güzel bir şey. Bir politikacı, bir iş adamı ülkemizi madara edebilir, rezil edebilir. Ama bir sanatçı, aklı başında bir sanatçı, memleketinde yaşayan insanların da haysiyetini de düşünerek ona göre tanıtımını yapar... Yıllardır öğrenci yetiştirirken işin bu yönünü de söylüyorum. Filan kişi demeyecekler, filan millet diyecekler.. Görüyorsunuz bu sefer insanın sırtına ciddi bir sorumluluk düşüyor; çok dürüst, çok başarılı olmak zorundayım diye...

 

Yoksa hazır satılıyor ebru malzemeleri. Veririz bir çocuğa, hadi evladım yap bunu diye... Sanat mı olur? Hayır. Gönül eğlendirme, vakit işgali... Sanat dünyada en az nükleer fizik kadar önemli. Bunu toplum tabanına bir yayabilsek... Sanatla uğraşan başkasıyla uğraşmayacak, kendisiyle uğraşacak... Sanat ve eşkıyalık bir arada hiç olmayan kavramlar. Eşkıyalığı ortadan kaldırmak için sanatı ilkokul yıllarından itibaren ele alıp, notla tehdit etmeden, sevdirerek yapılırsa o nesillerden korkulmaz...

 

- Hocam mesele güzel bir yere geldi. Sanat bir toplumu şekillendirmek için kendi başına yeterli mi?.. Bu başlı başına bir sistem meselesi değil midir? Bunu şöyle bağlayayım: Hat sanatı için Mekke’de indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı denir... Osmanlı medeniyeti sanatını nakşederken Hattı  başa almış. Allah Kelamını en güzel yazma gayreti yanında, onu en güzel nakşetme derdiyle diğer sanat kollarını  geliştirmiş, edebiyattan mimariye, en ulviden, sufliye bunu yaşamış... Bir hayal tarzı olarak... Denir ki Osmanlı’da 46 çeşit yazı yazılırmış... Sonra dil devrimi ve cahil bırakılan bir toplum. Bu tamamen sistemle alakalı bir şey. Abuk sabuk yaşadığımız bir toplumda, biz bataklıkta gül yetiştirmeye çalışıyoruz.  Gerçek fikir ve sanat adamlarımızı hapislere atıyoruz. Bizi biz yapan değerlere  düşmanız.

 

- Deminden beri anlattığımız şey zihniyet meselesidir. Toplumu  idare eden zihniyettir. Kanunların daha insani daha faydalı olması için biçimlendirici unsur olarak sanatı kullanamaz mıyız...  Mesela insandaki güzellik, estetik duygusunu geliştirmeye yönelik bir düşüncemiz var. Bunu paylaşmışız. En basitinden mimariden, bir imar kanunuyla çarpık yapılaşma engellenir mi? Engellenir... Estetik bir çevre kazandırılır mı? Kazandırılır... Estetikçi insan bir yerde teknisyendir. Karşısındaki sistem ne olursa olsun önce onun yapısına bakacaksın. Armonisi nasıl, estetiği nasıl, eksiği gediği ne, fazlası ne, uzun vade de  bu neye yarayacak. Sanatçı bütün bunları düşünür. Kanun koyucular aynı düşüncedeyse  toplum düzelir, niye düzelmesin. Faraza benim askerim attığını vurur. Öyle güzel nişan alır, öyle bir yerde zımbalar ki görenler dudağını ısırır. Benim askerim eğer sanattan haberdarsa, kendi eksiğini, gediğini görür. Kıyaslandığında sanat ile teknik iç içe yürüyor burada. Sanatçı bir işin nereye varacağını  kestiren insandır. Bir işe başlıyorsunuz ama bu işi niçin yapıyorsunuz önce bunu düşünüyorsunuz. Hedef belirleyin ona göre yapın. Peki bir ülkenin gayesi bu değil midir?  Hedef belirleyip ona göre en güzel şekliyle, en ekonomik, en estetik olanı yapmak. Sanat ile teknik ayrı değildir. Ebru çalışırken bir sürü teknik düşüncenin  baskısı altında kalıyorum. Ne zaman, hangi sırayla  kullanmam lazım, su oranı ne olacak, öd oranı ne olacak, kağıt nasıl olacak, fırçayı savururken hangi hızla savurmam gerekir... Bunların hepsini hesablayarak yapıyoruz.

 

Hangi sistem eninde sonunda  matematiğe dayalı değilse bâtıldır. Dinde de öyledir, bilimde de, politikada da, sanatta da bu böyledir. Ben abdest  alırken belli sıraya göre, belli uzuvları yıkıyorum ve belli sayılarda... İbadet için  bana belli vakitler tayin edilmiş...

 

- İşte hocam mesele burada zaten; “Sistem şuuru ve sistemin şuuruyla hareket”! Yoksa...

 

- Yoksa bâtıldır o. Eninde sonunda kötü bir yere toslar. Şimdi ben yapayım onu sonra yorumlarız... Hayır sanatta, hayatın kendisinde  böyle bir şey yoktur. Modern dediğimiz uydurma sanatlarda bu var. Ben yapayım sonra yorumlayayım. Böyle şey mi olur? Sanatçı ince düşünür; ne yapacağım, bunu nerde kullanacağım, kendini  akıl, ruh, şuur, muhakeme olarak hazırlar. Hazırlandıktan sonra malzemelerini hazırlar. Kendini hazır hissettiği anda işlemeye başlıyor. Hedef belli değilse sanat olmaz ki... Ben yapayım insanlar istediği gibi yorumlar, yoruma açık!.. Çağdaş sanatlarda  bu sakatlık var. Yaptıktan sonra yorumlamak... Hasan Efendi başka anlar, Hüseyin Efendi başka anlar, sonra sanatta ortak dil diye bir şey olmaz, insanlar anlaşamaz ki... Filanca ressamın kuş diye yaptığı şeyi ben kaktüs diye algılıyorsam?.. Burada birlikten nasıl bahsedilebilir. Öyle şey olmaz... Sanat kendi sistematiğini, isimlendirmesini doğurur. Çağdaş sanatta  isimlendirme yok. Bu gün ebrunun her çeşidinin bir ismi vardır. Birisi bir akım uyduruyor, kabus gibi. Sonra da yorumla yorumlayabilirsen. Öyle şeyden sanat olmaz. Boyayı serpiştireyim, uydurayım. Biz bunun özelliklerini gördük.

 

- Bedri Baykam gibi mi?

 

- Evet... Ressamlardan, hâlâ hayatta olan birisi, o anlattı. 30-40 resim yapmış. Deneme için, yere tuvali sermiş, 5 yaşındaki oğluna vermiş boyayı ve her şey serbest demiş. Tepindi, dolaştı, enine boyuna boyadı. O tuvale isimde koymuşlar. Bedri Baykam gelmiş, kameralar önünde, medyatik ya... Çocuğun boyadığı tuvalin önündeyken sormuş, “Bu resmi nasıl buldunuz” diye. Anlatmışta anlatmış... “Efendim, burada ufuğun bilmem ne kızıllığını yakalamışsın, burada şunu, burada bunu, tebrik ederim” falan... Demiş ki, o resmi çocuk boyalarla oynarken çıkardı. Aynen mosmor olmuşlar...

 

Kamera karşısına geçip, cicili bicili  üç beş kelimeynen, milyonları götürmeynen, sanatın ilgisi yoktur. Hedef bellidir. Ebru yapacağım, ne için kullanılacak bu? Ciltte kağıdını, malzemesini, nakışlarını ona göre düşünürüm... Davetiye de, dizaynını ona göre düşünürüm... Yazıda da böyledir. Ne yazacağım?.. Nerde kullanacaksın?.. Çalışmalarımız ona göre  biçimleniyor. “Abi ben bunu uydurayım, sen de istersen yap...” Olmuyor işte... Bir de bu yoruma dayatılmış sanatlar çok insafsız. Milyon dolarlar dönüyor bu işte... Bugün İslâm sanatlarıyla uğraşan bir kişi emeğinin karşılığını isterken biraz yüzü kızarıyor. Karşı tarafla biraz pazarlık ve orta yolu bulup halleşerek ayrılıyorlar... Yoruma dayalı sanatlarda  helalleşmek diye bir kavram var mı?.. Yok. Her sanat kendi ahlâkını beraberinde getirir. Varmak istediğimiz nokta bu işte. Gün gelir sadaka niyetine verilir, hediye edilir.

 

Üstelik ressam istediği kadar hata yapma payına da sahib. Yazı yazan insanın o şansı da yok. Ressam 5-6 ay eline fırça almasınbir gün, iki gün uğraşır tekrar eli işler. Yazı yazan insan üç gün ara versin, 4. gün yazı bozuluyor.  Şimdi dediğim gibi iş, ahlâkıyla geliyor. Ahlâkta da işin temeli, Allah için sevmek, dürüstlük... Karşındaki adam da Allah’ın bir eseri, ister putperest olsun... Haşa onu yaratan ikinci bir ilah yok! Bütün âlemi yaratan onu da yaratmış. O putperest, sen müslüman olmuşsun. Müslüman gelmek için hiçbir çaba sarfetmemişsin, var olmak için bir sermayemiz yok. İnsan bunun şuurundayken putpereste bile hor bakamıyor. Allah hidayet versin diyor, iyiliğini istiyor. Sanat iyiliğe yöneltiyor, egoyu şişirmeye değil... Batılı bir eser yapar, eserden büyük, at nalı gibi ismini  yazar. İslâm sanatçısını öyle bir gizliyor ki, aramadıktan sonra bulamıyorsun. “İş güzel gibi oldu, ben buna imza koyarsam enaniyetim kabarır mı” diye bir imza bile koymuyor. Sultanahmet camiinde  bir yerinde sedefkârın imzasını bulamıyorsunuz. Bu bir ahlâk meselesi... Âyet ve hadislerde de belirtilen; “Allah güzeldir güzeli sever.” Kaynağımız bu, yaptığımızı O’nun için  güzel yapacağız.

 

- Sanat Allah’ı arama işi diye çerçeveleyebiliriz?

 

- Cenâb-ı Hak her şeyi sanatlı yaratmış. İsimlerinden birisi el Bedî. Her şeyi sanatlı yaratan. Cenâb-ı Hakkın yaratmış olduğu sanatları arama, keşfetme çabaları. Sanat bizde. Bunu devam ettirmek isteği de Cenâb-ı Hakka sanat yoluyla vasıl olma isteğidir. Sanatı öğrenmek, O’nun ilahi sanatlarını öğrenmek, keşfetmek. İlahi estetik ve mantık nedir? Kavrayacağımız  şeyi yaratmış. Biz de  bir sanatla uğraşmaya devam ederek Allah’a vasıl olmaya çalışırız.  Bizde sanatın gayesi budur.  Yoksa gelsin milyon dolarlar, bizden başkasının boynu kopsun. Bizde böyle zihniyen yok. Allah herkese versin, herkesi iyi etsin. Ayrılık yok, tam tersine vahdet var. O’nun bir parçası sanat...

 

- İslâm sanatlarıyla batı sanatlarını kıyaslarsak.

 

- Yıllardır bu konu üzerinde  kafa yorarım. Bizde bir sanatçı önce Allah’ın adıyla bağlar; sanatı da, ruhu da, malzemesini de veren o... Genellikle günümüzde yaygın olmasa da eskiden sanata başlarken en azından bir boy abdesti alınırdı. Sonra o sanata emek vermiş kendinden önceki müslümanlara 3 İhlâs 1 Fatiha okur, nasiblensin, vesiledir diye. Hedefini tayin eder, çalışırken şunu der; “Kurmuş hakikat perdesi, oynatan üstadı gör!..” “Ben eser yarattım” gibi bir düşünce yok. “Ya Rabbi, elimden nasıl bir eser tecelli ettireceksen”, çıkan  esere de böyle diyor, “ben yaptım” demiyor. Hattat Halim Hoca’nın talebelerinden dinledim; “Güzel yazılar yazdığında sorardım; hocam maşallah ne güzel yazmışsınız diye. Evladım dün akşam bir yazdırdılar, bir yazdırdılar...” Bakın kendini görmüyor orada, benliğini çekiyor aradan. Yaradan’a sığınıyor, işini icra etmenin peşinde...

 

Peki batıdaki sanatçı ne yapar, kafayı çeker, kaprisle atölyeye bir giriş... Dener, dener içlerinden biri  ha bu iyi oldu galiba, milyon dolarlık reklamlarını yapar. Bakan kişi çok, bir şey anlamasa da adı büyük, piyasada kendi borsasını kurmuş. Batıda sanatçı kendi benliğini, enaniyetini kabartmak için çırpınır durur. Diğer insanlar da onun egosunu kabartmak için çalışır. Bakın bizde böyle bir şey var mı? Kıçı kırık bir müzik erbabını ilah olarak görüyor, bizde de  “La ilahe ilallah”... Fark burada.

 

İslâm sanatçısı diyor ki; “Kendini çek aradan, zâhir olsun yaradan...” Orada sanat genellikle para içindir. Burada emek karşılığı üzere para güzeldir ama her zaman için değil. Sanatı Allah için yapar. Bizde sanat  kaynağını dinden alır, batıda ise felsefeden... Sanatçı köklü bir şey yapmak zorunda,öyle bir atımlık barut değil. Yıkılan şeyden sanat olmaz, yıkılmaması lâzım. Bu seviyeye gelmek için sanatçıya bir ömür lâzım. Cenâb-ı Hak orada lutfunu esirgemiyor. Sanatkârın ömrünü uzun ediyor. 90-100 yaşına gelmiş, hâlâ yazısını yazıyor, aklı zail olmamış pırıl pırıl...

 

- Ki bu işlerle uğraşanlara müjde de vermiş Allah-u Teâlâ...

 

- Özellikle yazı sanatında şöyle bir şey var. Derler ki Cenâb-ı Hak herkese sayılı nefes vermiştir. Hattatlar yazı yazarken nefesini tutarlar, nefesini uzun süre de kullanırlar. Ömrü uzun olur. Hoş bir rivayettir.

 

- Batının mataryalist bir bakış açısı var. Gördüğünü hemen şablona sokmak gibi... Zevk ve mistik bir şey yok... Bir anne ve çocuk resme bakıyor. Çocuk diyor ki “Anne resimdeki adam ne yapıyor?” Annesi “oğlum orada adam yok ki” diyor... Şimdi biz ne kadın gibi olmak istiyoruz, ne de çocuk olabiliriz. Çocuk, o saffetiyle, çocuk hikmetiyle, Allah’la olan münasebetinin yakınlığı ile şablonların dışında bakabiliyor. Çocuktaki hikmet, cazibe merkezi olması...

 

- Aklı pırıl pırıl  gönderiliyor. Bizim  inancımız her insan melek olarak dünyaya gönderilir. Gelirken ona tembih edilir ki, orası kirlidir, orada kirlenme. Akıl baliğ olduktan sonra da yarış başlıyor. Çocuğa yutturamazsınız kötülüğü... Büyüdükten sonra cozutmadıysa, enaniyeti gelişmediyse... Orada da Cenâb-ı Hak kuluna şunu  demek istiyor; “Kulum seni ben yaratım. Sen mi, ben mi?..” Kul “ben” diyorsa gitti, şeytana arkadaş. Kelime-i Tevhid’in bir mânâsı da o, kâinatta ne varsa “sen” diyor. “Ben” diyen yok ki. Hele bir de bu “ben” diyen adamlardan  biri sanatta benlik kuyusunun içine düşüyorsa... Çoğunun sonu da ya eroin krizi ya intihar. Çünkü insanın bir tarafında  yine iyi bir taraf kalıyor. En putperest dediğimizin bile nedamet, vicdan tarafı var. Eğer  o taraf kalmışsa düzelebilir, yoksa sonu intihar...

 

- Bir dersinizde şöyle  bir şey demiştiniz; “Ebru sanatçıları hep  savaş yıllarında yetişmişler” diye. Biraz açar mısınız.

 

- Hakikaten öyle. Ethem Efendi 1904’de rahmetli oluyor. Osmanlı’nın  son zamanları, karışık dönem. O aralar Necmeddin Efendiyi yetiştirmiş... Ressam Ali Rıza ile renkler hususunda fikir alış verişi oluyor. 1913-14 yılları savaş yaşanıyor...4-5 sene sonra Osmanlı elden çıkıyor. Savaş yokluk demek, herkes canının derdinde kim sanatla uğraşacak. Sanatı ancak çok seven, fedakarca işini devam ettirenler yapıyor. Sonra inkılaplar, Osmanlı’dan gelen sanatlarla irtibatlar  kopmuş. Yazı yazanlar açıkta, yazmak yasak. Ebru yapanlar niye ebru yapsın ki? Ebru klasik ciltlerde kullanılıyor, o da yok.... 1940’lar, Avrupanın karıştığı yıllar. Düzgünman ebruya başlıyor... Boya yok, çivit yok, kağıt yok. Ambalaj kağıtlarına ebrular yapıyorlar. Savaşa girmemişiz ama girenlerden büyük sıkıntı çekmişiz. Her şeyde bir ambargo, kısıtlama, karne dönemi... Yurt dışından  getiriyorlar kaçakçı muamelesi görüyorlar. Halbuki sanat malzemesi... Ciltlese neyi ciltleyecekler, yazma eser yok ki, yasak... İnönü hepsinin canına okumuş... Fakat o zorluklar, sıkıntılı dönemler sanatçıyı daha çok pişiriyor. Sanatçı biraz da çileye talip olan kişi... Derler ki”olduk çileye talip, Mevlam eyleye galip” Güzel bir şey çileye talip olmak. Kanarya adalarında özel yatıyla hava atarken, ebru teknesinin başına öd kokla yahut geç yazının başına sabahlara kadar otur meşk et... Bu bir çiledir. Ama geriye kalıcı olan hangisi...

 

Akabindeki yıllarda, İnönü döneminin baskıları sanatın yayılmasına, tanınmasına hiçmi hiç fırsat vermemiş. Osmanlıdan gelen son ustalardan bazıları hayatta. Yazıda Hamit Bey, biraz Halim Hoca, biraz Necmeddin Hoca, biraz Macit Ayrancı... 60’larda sadece Hamit Bey kalmış... Tezhibde Nurettin Demir, Rikkat Hanım var... Ciltte iyi kötü Emin Barın... Bunlar işte bu günlere köprü... Hep fedakarlıkları, işi samimiyetle sevmelerinden işi buraya getirdiler.

 

Peki modern, çağdaş sanatlar bu sıkıntıyı görse, o badireyi atlatabilir miydi?.. Ciddi bir merak konusudur benim için. Özlü olan şey kendini  devam ettirir, özü olmayan üfürükten sanatlar tarih sahnesinden çekilip gitmeye mahkum. Öyle 3-5  senelik, 300-500 senelik değil. Yazıyla beraber bütün İslâm sanatları başlıyor. İslâm sanatlarının gelip düğümlendiği yer de Yazı Sanatıdır. Mimarimiz bile bir yerde öyledir. Kur’an’ın hattıdır bu. Yazı da yazanlar da mukaddes addedilmiştir... Ciltçiliğinden tutunda altın varakçılığı, mürekkepçiliğinden,  minyatürü, tezhibi, ebruyu hep kitap sanatlarına bağlı. Ebruyu seyrederiz, teshibi seyrederiz... Mesela  teshibe kulak verip dinleyemeyiz, ilahiyi dinleriz ama gözümüzle göremeyiz. Yazı bunların içinde iki fonksiyona sahip tek sanat, seyrediliyor, okunuyor... Okunduğunda da insana vermek istediği mesajı veriyor. Ve dahası biz yanlışlıkla yazı sanatı diyoruz. Başlangıçta “kitabet sanatı” denilmemiş, “Hüsnü Hat” denilmiş. Batılılar renk, leke, hormoniden daha önce aradıkları her şeyi sınırlayan çizgilerin sırrı peşindeler. Bu hat sanatında var zaten.

 

- Bir Türk ressamı Fransaya Picasso’nun yanına ders almaya gidiyor. Picasso, “Ben resimlerimde İslâm harflerini kullanıyorum. Git memleketine tarihine araştır” diyor.

 

- Sizin böyle bir sanatınız var. Benim yıllardır aradığım çizgilerin sırrı sizin yazınızda var. Yıllardır yazının geometrisine kafa yorarım... Dünya da pek çok sanatçının bildiği bir şey var; Altın oran dediğimiz konu. Bu yazımızda var. Yani rakam olarak verilirse en boy oranı 0 618 rakamını veren orandır. Batılılar ilahi oran diyor. Öyle ki yazı levhalarının en-boy çoğu sefer tabiî olarak o orana yakın. Cenâb-ı Hak âyetle demiyor mu; “Biz her şeyi  bir hesabla, ölçüyle , dengeyle yarattık” Öyle enteresan matematik bağlantıdır ki o oran, yazıya da yansıyor... Bulutlardan olsun, bir deniz böceğinin spinelinden çıkın, ay çiçeğinden çıkın, hepsinde o oran var. En güzel mimari ölçüler, en güzel tablo ölçüleri hep o ilahi ölçü dahilinde olanlardır.

 

Yazıda bu tabii olarak var, harflerin bünyesinde de var. Hepsi düşünülerek konulmuş ama o düşüncede de esas götüren ilahi ilham ve nizam olmuş. Yazının tabiatta örneği yoktur. Her sanatın var istisnasız; mimariden, resme, heykelden müziğe kadar... Yazı ilahi bir şey. Hz. Adem’e yazıyı öğreterek gönderiyor. O da evlatlarına değişik alfabelerle kerpiçler üzerine yazarak hepsini ayrı ayrı yerlere gönderiyor. Bugün yazının ve dillerin çeşitliliği ta o zamanlardan kalma.

 

Hazreti Adem tabiata bakarak, neye bakarak “Elif”i yazdı ki? Üretilmiş olarak geldi dünyaya. Cenâb-ı Hak öyle cahil cühela birini dünyaya yollayacak, kör, cahil  bir şey bilmeyecek!.. Hele hele onun atası maymun olacak. Cenâb-ı Hakka böyle bir şey yakışmaz. Yolladığı ilk insandan istisnasız devam edecekse, o kişinin çok şey bilmesi lâzım ki bir şeyler öğretebilsin...

 

- Hazreti Adem ilk insandı. İlk insan ilk Peygamberdi ve Allah-ü Teâlâ O’na tüm isimleri öğretti.

 

- Evet. Çok şey bilmesi lâzım ki nesiller devam edebilsin. Donanımlı olarak gönderdi Cenâb-ı Hak ve yaradanını bilerek gönderdi. “Kulum seni yarattım, saldım dünyanın yüzüne, ara beni bul.” Yahu Cenâb-ı Hak kuluyla köşe kapmaca oynamıyor ki. Kendi varlığının delillerini, her şeyi sermiş gözümüzün önüne... Tasavvufla uğraşan bulur, ilimle uğraşan bulur, sanatla uğraşan bulur... Her şey O’na bir yol...

 

- Diyoruz ki, Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı.

 

- Zaten olmazdı, olması mümkün değil. Onların her birisi, toplumun hocalarıdır, mimarlarıdır... İlahi nizamı yeryüzüne bildirdiler...

 

- Bir bildiren, bir hakikat olmasaydı, sayısız deneme tecrübelerle bu hakikat bulunamazdı. Mesela bir harfi, yazıyı bulamazdık. Mümkün değil..

 

- Mümkün değil...  Hocaların işidir bu. Peygamberler gelmeden Cenâb-ı Hak din de yollamaz ki. Din getirmeye memur ettiği bir kişi lazım. Gökten kitab olarak başımıza düşseydi, bunu bir kişi bulsaydı, köyün tamamı buna şahit olsaydı bunun din olarak yerleşmesi insanın mantığına da çok yatmıyor. O açıdan düşünelim, Cenâb-ı Hak seçilmiş kişi tayin edecek, örnek insan olacak O... Her yönden, ahlâkıyla, aklıyla, zekasıyla, davranışlarıyla, güzelliğiyle aklınıza ne gelirse... O diyecek ki, bende aranızdan bir kulum, Cenâb-ı Hak beni aranızdan tayin buyurdu. Bu da bir Hak  dindir. Önceki dinlerin devamıdır... Bunun dışında başka yolla din gelecek olsa çürüktür. Zaman zaman sahte peygamber çıkmıştır ama söylediği şeylere bakıyorsun, zavallımın kendide inanmıyor.

 

Sanatkârda bir yerde Peygamberin o güzellik konusundaki tavsiyelerini nasıl yerine getirebilir, biraz da ona uyumluluk var. Bizde İslâm sanatlarının kaynağı Kur’an’dır, Hadis-i Şeriftir... Cenâb-ı Hak güzeldir, güzeli sever. Çirkin olan şeyden ilahi olmaz. Güzel olan güzel şeyler yapar, güzel yapan da sever... Müslüman sanatçı, Allah beni sevsin diye de çalışıyor bir yerde...

 

- İbadet şuuruyla...

 

- Aynen öyle... Her şeyi bir vesile bilmek...

 

- Peki Hocam, bu sanatla uğraşmak isteyenlere, gönüllülere tavsiye edecekleriniz nelerdir?

 

- Tavsiyem çok. En başta işi sevsinler, sonra istesinler, sanatın sahibinden istesinler; Ya Rabbi bunu bana öğret. Sonra o işi öğretecek ustaya gitsinler, sabırla, sebatla... Allah’ın izniyle ben bunu öğreneceğim, bende de kalmayacak, geliştirip  başkalarına da öğreteceğim. Deriz ya “El ele Mevlayı bulur”. Sanat kimsenin toplu malı değildir, öğreneceğiz, ilerleteceğiz, kimseden esirgemeden, maddi manevi yardım ederek... Bu işin ahlâkını veren en temel  birisi; katışıksız saf bir şekilde öğrenmek, hocasına son derece sevgili, öğrencilerine son derece sevgili, merhametli, verici olarak, işi devam ettirme niyetiyle... Böyle olduktan sonra film başlıyor. Bu samimiyet üzereyken Cenâb-ı Hak kuluna kitablarda bulamayacağını öğretiyor. Vallahi öğretiyor. Bu konu çok önemli, ayrı bir röportaj konusu... Her şey kitabdan, hocadan öğrenilmiyor; öğreten öğreniyor... Sanatçı her zaman şunu söyler; “Kurmuş hakikat perdesi yaratan üstadı gör!..” Karagöz tiyatrosunda söylenirdi. Halkımızı inanca teşvik ediyordu. Şimdi hangi tiyatroda bu var. Hangi operada, bale de böyle bir şey görüyoruz... Bizi bozmak için korkunç tuzaklar... Bizde birlik beraberlik aşılanıyor...

 

- Son olarak eklemek istedikleriniz.

 

- Münevver, aydınlanmış, münevvir aydınlatan mânâsına... Aydınlanmış kendini kurtarmış. Bize ne faydası ne onun. Aydınlanmış da hangi bilgiyle aydınlanmış. Bu mânâda düşünen adamımız kalmadı. Mütefekkir olarak bir tek Necip Fazıl vardı...

 

Onun dışında düşünen, üreten , toplumun derdini, yaralarını sarayım diyen insanımız kalmadı artık... Tabi birde hapiste olan var! Hapse atıyorlar... Bizde düşündün mü yandım Allah, ya içerdesin , ya dışarıda...

 

Memlekette neleri bizlere yutturdular. Gün gelir hepsi açığa çıkar, hepsi çıkacak. Her zaman  ata sözleri hükmünü bulur. Atasözleri mânâsını ya bir âyetten, ya da hadisten alır. Onların gayet kısa manzum, meali gibi bir şey. Güneş balçıkla sıvanmıyor. Hakikat bir güneştir. İstediğin kadar buradan güneşe balçık at, atanın üstüne düşer. Her şey bir gün gözler önüne sürülecek. Tarihimiz yeniden yazılacak...

 

- Hocam bu zevkli ve değerli sohbetiniz için çok teşekkür ederiz. Allah razı olsun... Allah işlerinizde muvaffakiyet nasib etsin.

 

- Allah sizlerden de razı olsun... Devam edelim inşallah. Sohbetlerimiz, faaliyetlerimiz devam etsin…

Furkan Dergisi, Temmuz 2010, s. 37

 

الصفحة 1 من 3

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Kullanıcı Girişi

  • تسجيل دخول
  • سجل الآن
    Registration
    *
    *
    *
    *
    *
    Fields marked with an asterisk (*) are required.
  • Site İçi Arama

  • Search
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 116 زائر متصل

    Furkan Dergisi -Arşiv-

    Esatir ve Mitoloji
    Salih Mirzabeyoğlu'nun 56. Eseri Esatir ve Mitoloji "Güneş ve Ay"
    Reklam
    Furkan
    Furkan Dergisi Forum hizmete girmiştir.. http://www.forum.yenifurkan.com
    Reklam