FURKAN dergisi

Saturday
Jul 31st
Text size
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Anasayfa Röportajlar

Ebru Sanatçısı Fuat Başar: “SANAT İYİLİĞE YÖNELTİR, EGOYU ŞİŞİRMEYE DEĞİL"

Ebru Sanatçısı Fuat Başar: “SANAT İYİLİĞE YÖNELTİR,  EGOYU ŞİŞİRMEYE DEĞİL

 

Hocam derdi ki; “Evladım sanatlar çok, sanatların  çoğusu zor. En zor sanat adam olmak sanatıdır. Onu başarmak lâzım, gerisi gelir...” Biz bir de ebru teknesine tasavvufçu gösüyle bakılırsa nasıl olur diye düşündük... Öyle güzel benzemeler, benzetmeler, teşbihler, misaller var ki... Edebi de ebru teknesinden öğreniyorum... Zaten sanatın insana vermesi gereken şey bu. İşin teknik tarafı bugün bilgisayarlardan... 

Röportaj: Mehmet Fırat

mfirat@furkandergisi.com

 

Furkan- Fuat Başar’ı tanımak istiyoruz. Ama şurada doğdu, eni boyu şu değil de, düşüncesiyle, ruh haliyle tanışmak ve okuyucularımızla tanıştırmak istiyoruz.

 

Fuat Başar- Şöyle derler: Valla ne anlatayım ki benzeye... Bazıları, “mübareği dinlemedin ki neler anlattı, neler dedi... Ben sana ne anlatayım ki çok mübarek adam, çok şey anlattı...” Kendi de dinlememiş...

 

Şimdi biz kendimizi dinlesek, keşfetmeye çalışsak, kâinatı keşfedeceğiz zaten... Cenâb-ı Hak, insanı yaratıyor. Her insan bir kâinat, biri diğerinden farklı. Aynı iki insan gelmemiş dünyaya. Niye? Tecelliyatta asla tekrar yok. Cenâb-ı Hak her şeyi her an var ediyor, her an yok ediyor. Bir söz var; “Bir su aynı dereden iki defa akmaz” diye. Ruhumuzda yer etmiş demek ki.

 

Fakültede tıbbiye eğitimi sırasında ebru ile tanıştık, Allah kesiştirdi bizi. Önce yazıyla başladık, sonra ebruyla... Bizim niyetimiz esasında atom fiziği idi. Gidemedik. O zamanın şartları, anarşi, maddi darlıklar vs. Yazıyla başladık da...Yazıyla ilgili olan kitabda ebru ile ilgili bir bölüm var ama çok kısa, arkasında çok güzel ebru örnekleri var. Şimdi tarife bakıyorum, bu tariflerle  o kadar güzellik bir şey çıkmaz. Bu tariflerle uğraşan kişi de  hayatta o güzellikleri çıkartamaz, mümkün değil. Kitab arıyorum. 76 yılı... Kitab yok, bir sürü birbirini tutmayan bilgi... Şimdi insanın ruhunda araştırıcılık varsa sağ, sol her şeyi araştırıyor. Başladık araştırmaya... Tıp mesleğinin getirdiği ağır yük falan. Ama o arada da sanat çalışmaları devam ediyor. İlk başta “Ben bilirim” zannediyor. Üç-beş cümlelik bir şey yapmışız zannediyor ki işi öğrendik. Aylar geçiyor bu üstesinden nasıl geliriz, yıllar geçiyor bunun  ucu bucağı... Özellikle ebru  tek başına olacak bir şey değil. Yani mürşidsiz yola çıkmak gibi bir şey. Mürşidsiz yola çıktın mı,  insan yüzüne gözüne bulaştırıyor... Öğretici kimse yok. Erzurum gibi bir yerdeyim, işi bilen yok... Bir kitab bulmuşum ama her şey kitabdan öğrenilmiyor, pratik lâzım, pratikte de eğitim sırasında da mutlaka yol gösterici lâzım. İnsan hatasını göremiyor, eğitici görüyor. Rahmetli  Düzgünman ile telefonlaşıyor,  mektublaşıyordum. Hoca, âdeti olmamasına rağmen cevab veriyor, ona göre yapıyorum ama gene olmuyor. Yaptıklarım az biraz boyanmış kağıt gibi kalıyor... Olacak gibi değil, İstanbul’a geldim, yerleştim.

 

Hamit Aytaç’dan yazı dersleri almaya başladım. Rahmetli Hocam Düzgünman  ise ders vermiyor. Çünkü kendisini de, sanatını da çok insan küçümsemiş. Görür görmez, “Ben hemen akşama gider yaparım” demişler. Hoca da “Acaba ben insanları yanıltıyor muyum. Bir görüşte bu yapılıyorsa...” Kesintisiz 50 yıl sanat hayatı olan bir adamdı. Allah mekanını cennet eylesin onun  sayesinde bu günlere geldik... Referansla  gittim, aldı bizi. Evinin bodrum  katı hafif rutubet. Çok fazla toz yok. Çünkü ebru öyle bir yer istiyor. İşte bizim öğrenim maceramız esas orada başladı. Düzgüman’dan sadece ebru öğrenmedik. Tasavvuf, biraz Osmanlı Tarihi, edeb, işin tekniği...

 

Eskiden beri Tasavvufa dair çok şeyler okurdum. Okurdum ama tasavvuftaki en iyi hoca galiba ebru teknesi. Hocayla tasavvuf sohbetleri, değişik mevzular farklı farklı ama tasavvufda bir bütünlük lâzım....  Hocam derdi ki; “Evladım sanatlar çok, sanatların  çoğusu zor. En zor sanat adam olmak sanatıdır. Onu başarmak lâzım, gerisi gelir...” Biz bir de ebru teknesine tasavvufçu gösüyle bakılırsa nasıl olur diye düşündük... Öyle güzel benzemeler, benzetmeler, teşbihler, misaller var ki... Edebi de ebru teknesinden öğreniyorum... Zaten sanatın insana vermesi gereken şey bu. İşin teknik tarafı bugün bilgisayarlardan... İyi kötü onlardan da  bir şey çıkar ama, bilgiler bilgisayarı insan sıfatına sokmuyor, teneke olmaktan kurtaramıyor. İnsanlar bir şeyleri kendine mâl etmeli, sonra yaşamalı ve yaşatmalı... Yıllardır bizim gayemiz bu. Öğrenmek isteyene öğrenmek istediği kadar, az veya çok değil. Bazen çok verince karşı taraf kaldıramıyor; yeteri kadar verebilmek... Peyami Safa’nın bir sözü var: “Gerçek eşitlik, sosyalistlik, koministlik de değil, eceldedir” diye. Onun karşısında hepimiz eşitiz, onun dışında eşitlik diye bir şey yok. Allah, herkesi birbirinden farklı yaratmış, o farklılıklar kavgaya dönüşmesin diye sanatı vesile ediyoruz.

 

- “Allah güzeldir ve güzeli sever” sözüsünü hatırlıyorum.

 

- Dünyada her şey sanatlı. Cenâb-ı Hak her şeyi güzel bir üslub, ahenk, estetik ile yaratmıştır. Sanatı ile insan bunun farkına varıyor, neye baksa bu gözle bakıyor... Kurumuş bir ağaç dalına bile baktığında ve düşünmeye başladığında karşısına bambaşka bir âlem çıkıyor. Belki biz çirkin addediyoruz, sanatçı onun altındaki güzelliği görüyor. Kafasını o düşüncelerden alamadığı için kötü düşünmeye de fırsatı olmuyor. Daha nasıl geliştiririm, nasıl  keşfederim, nasıl bulurum onun peşine  düşüyor. Herkes elinde bir kitab deryanın kenarına gidiyor. O derya koskocaman bir derya. Ondan bir şey almak istiyor ama ondan alabildiği kendi kabı kadar. Sanat işte insanın o kabını genişletmeye yarıyor. Yoksa derya her zaman var. Dünya kuruldu kurulalı Cenâb-ı Hak o derya içinde yaratmış bizi. Her şeyde bir ilim var. İstisnasız  her zerrede bir ilim var. Âlim dediğimiz kişi o bilgileri bulup çıkarmaya çalışan kişi. Yoksa bir yerlerde efsane anahtarını aşmışız gıdım gıdım gelen bir şey değil... Bunlar var zaten. Cenâb-ı Hak saklamamış...

 

- Malumu meçhullükten kurtarma...

 

- Tabiî... Fakat insanoğlunun ortaya çıkarabildiği bilgi Allah’tan ki az; âyette, “Şübhesiz size ilimden az bir şey  verildi” buyruluyor. O az bir şey verilen ilim ile insanoğlu neler yapıyor. Bugün bilimin ilerleyişine bakın... Fazla verilseydi kimbilir insanlar neler yapacaktı. Onu da yerinde kullanmak lâzım sanatı da... Şimdi zaman zaman ebru teknesinin  üzerinde akla hayale gelmeyen bir takım figürler işleniyor. “Bir Türkiye gibi bir ülkenin sanatçısını  çağırdık bu nasıl sanat, bu nasıl eser” deniliyor. Sanatta öyle  şeyler olmamalı,  sanat bir edeb. Ne  yapılması gerekiyorsa en güzel şekilde ortaya çıkarmak. Sanatın çabası budur. Yoksa bu işten para kazanmak bu işin tüccarlık tarafı  sanat bu değil. Maalesef günümüz öyle kısırlı, önüne gelen bir şey uyduruyor.  Kendi kabus  gibi hayallerini döküyor  tekneye. Güzel değil,  arkasında bir mantık yok. Muhakemesi yanlış. Adını da koyuyorlar; “Çağdaş Ebru”! Bu ne demek ben kavrayamıyorum. Kabuslarını, heveslerini kağıda döküyorlar böyle bir ebru... Fakat zaman onları ayıklıyor, eliyor... Necmeddin Hocalar gibi, Ethem Efendiler gibi, Düzgünman gibi hizmet edenleri ve eserleri  kalıyor. Bizimde gayemiz budur; sanatı ilerletmek. Yerinde sayan her şey bir gün bitecektir. Yerinde  saymak kâinatın işleyiş kanunlarına bile aykırı. Sürekli  ilerleyecek, ilerletmek için yarışacağız... Peki bu ilerlettiğimiz şey sadece bizim mi olacak?.. Paylaşılacak, başkaları da bir katkı sağlayacak... Gün gelir biz de öğrencimizden bir şey öğreniriz. Öğrenmekte de, öğretmekle de utanmak diye bir şey olmaz ki...

 

Bir yandan insanlar arasında muhabbeti, ilahi muhabbeti yaymak için ebru teknesi iyi bir fırsattır. Yıllardır yapmaya çalıştığım şeylerden biri de bu. İslam’ın dışında olan ülkelerde müslümanlara karşı yanlış, öyle ters bir bakış var ki; müslüman kaba, saba, canlı, barbar... Maalesef bu imaj batıda hep işlendi, bize de işletilmeye çalışıldı. Ama bu sanatla çıkıp bu anlattıklarımızın onda birini anlattığımızda feleklerini şaşırıyorlar. Allah’a  dost olan dünyaya nasıl düşman olabilir. Önem vermez dünyaya ama düşman da olmaz. Şu sanat sayesinde nice insanların müslüman olduğunu gördük. Bir yerde hizmet. Ahlâkımızla, işimizle örnek olabiliyorsak ötesine karışmıyoruz zaten.

 

- Mevzuu oraya kaydı zaten. Genelde İslâm sanatları, özelde hat ve ebru sanatının  terbiye metodu olarak, derinliğine insan, genişliğine toplum üzerindeki etkileri nelerdir?..

 

- Biz bunları daha yeni yeni düşünüyoruz. İki sene önce Almanya’dan iki kişi geldi. Ebruyu çocuk gelişimi, eğitiminde  bir metod olarak kullanabilir miyiz? Hastalık tedavisinde bu bir meşguliyet tedavisi olarak kullanılabilinir diye araştırma yapıyorlar.  Dedim ki, biz onu zamanında yaptık ve neticelerini de çok iyi gördük. Eğitimde en başta özendirici bir unsur, bunun peşine insanın merakını körükleyen bir unsur. Öyle bir şey ki biri diğerine benzemez, kopyasız. Bir büyüğümüz, “Merak ilmin hocasıdır” der. Merak başladı mı ilim de başlıyor. Çocuklara ilimi aşılıyoruz, birazcık da tasavvufu... Yani insanın yaratılışına, gönül dünyasına en güzel hitab eden bir yol... Çocuklara, gençlere, yetişkinlere vermeye çalıştık, artık o nesillerden korkulmaz. Merak başlıyor, azim başlıyor,  başarının zevkini ileride tadacak ne güzel bir amel de var... Bilimde de sanatta da  gerçek özellik bu. Aynı zamanda başkalarının çalışmasına saygı, emeğe saygı, hürmet... Bu sayede meydana bir şey daha çıktı; bencillikten sıyrılıyoruz. Bunu normal eğitimlerde veremiyoruz insanlara. Paylaşmayı bilmek, diğer insanlara bir hürmet, saygı... Eğitimin temellerinde bu var. Çocuk eğitiminde bu yavaş yavaş anlatılsa, tanıtılsa o nesiller darphanenin kapısında dursa tenekeye mi bakıyor, altına mı bakıyor ayırt edemeyecekler... Böyle güvenilir nesiller yetiştireceğiz. Çünkü malı mal sahibine, hakkı hak sahibine vermeli. İnsanın, yaşamanın en temeli budur. Sanatçı mı, sanatçıya da hakkını vermeli... Bir hadis-i şerifte  buyruluyor ki; “Cenâb-ı Hak kâinatta haktan daha üstün bir şey yaratmamıştır...”

 

 Sanatla uğraşırken, sanatın hakkını sanata vermek zorundayız. Ben şimdi teknede çalışırken  boyaya öd koyuyorsam onun hakkı neyse onu koyacağım. Ne eksik, ne fazla... Peki öd yerine boyaya kezzab koyarsam ne olur?.. Onun hakkı o değil ki... Diğer insanlara da hakkını vermeli, haksızlık yok. Sanatımızı böyle düşününce haksızlığı da bertaraf ettik... Bir ülkenin prestijini sağlamak için de sanat güzel bir şey. Bir politikacı, bir iş adamı ülkemizi madara edebilir, rezil edebilir. Ama bir sanatçı, aklı başında bir sanatçı, memleketinde yaşayan insanların da haysiyetini de düşünerek ona göre tanıtımını yapar... Yıllardır öğrenci yetiştirirken işin bu yönünü de söylüyorum. Filan kişi demeyecekler, filan millet diyecekler.. Görüyorsunuz bu sefer insanın sırtına ciddi bir sorumluluk düşüyor; çok dürüst, çok başarılı olmak zorundayım diye...

 

Yoksa hazır satılıyor ebru malzemeleri. Veririz bir çocuğa, hadi evladım yap bunu diye... Sanat mı olur? Hayır. Gönül eğlendirme, vakit işgali... Sanat dünyada en az nükleer fizik kadar önemli. Bunu toplum tabanına bir yayabilsek... Sanatla uğraşan başkasıyla uğraşmayacak, kendisiyle uğraşacak... Sanat ve eşkıyalık bir arada hiç olmayan kavramlar. Eşkıyalığı ortadan kaldırmak için sanatı ilkokul yıllarından itibaren ele alıp, notla tehdit etmeden, sevdirerek yapılırsa o nesillerden korkulmaz...

 

- Hocam mesele güzel bir yere geldi. Sanat bir toplumu şekillendirmek için kendi başına yeterli mi?.. Bu başlı başına bir sistem meselesi değil midir? Bunu şöyle bağlayayım: Hat sanatı için Mekke’de indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı denir... Osmanlı medeniyeti sanatını nakşederken Hattı  başa almış. Allah Kelamını en güzel yazma gayreti yanında, onu en güzel nakşetme derdiyle diğer sanat kollarını  geliştirmiş, edebiyattan mimariye, en ulviden, sufliye bunu yaşamış... Bir hayal tarzı olarak... Denir ki Osmanlı’da 46 çeşit yazı yazılırmış... Sonra dil devrimi ve cahil bırakılan bir toplum. Bu tamamen sistemle alakalı bir şey. Abuk sabuk yaşadığımız bir toplumda, biz bataklıkta gül yetiştirmeye çalışıyoruz.  Gerçek fikir ve sanat adamlarımızı hapislere atıyoruz. Bizi biz yapan değerlere  düşmanız.

 

- Deminden beri anlattığımız şey zihniyet meselesidir. Toplumu  idare eden zihniyettir. Kanunların daha insani daha faydalı olması için biçimlendirici unsur olarak sanatı kullanamaz mıyız...  Mesela insandaki güzellik, estetik duygusunu geliştirmeye yönelik bir düşüncemiz var. Bunu paylaşmışız. En basitinden mimariden, bir imar kanunuyla çarpık yapılaşma engellenir mi? Engellenir... Estetik bir çevre kazandırılır mı? Kazandırılır... Estetikçi insan bir yerde teknisyendir. Karşısındaki sistem ne olursa olsun önce onun yapısına bakacaksın. Armonisi nasıl, estetiği nasıl, eksiği gediği ne, fazlası ne, uzun vade de  bu neye yarayacak. Sanatçı bütün bunları düşünür. Kanun koyucular aynı düşüncedeyse  toplum düzelir, niye düzelmesin. Faraza benim askerim attığını vurur. Öyle güzel nişan alır, öyle bir yerde zımbalar ki görenler dudağını ısırır. Benim askerim eğer sanattan haberdarsa, kendi eksiğini, gediğini görür. Kıyaslandığında sanat ile teknik iç içe yürüyor burada. Sanatçı bir işin nereye varacağını  kestiren insandır. Bir işe başlıyorsunuz ama bu işi niçin yapıyorsunuz önce bunu düşünüyorsunuz. Hedef belirleyin ona göre yapın. Peki bir ülkenin gayesi bu değil midir?  Hedef belirleyip ona göre en güzel şekliyle, en ekonomik, en estetik olanı yapmak. Sanat ile teknik ayrı değildir. Ebru çalışırken bir sürü teknik düşüncenin  baskısı altında kalıyorum. Ne zaman, hangi sırayla  kullanmam lazım, su oranı ne olacak, öd oranı ne olacak, kağıt nasıl olacak, fırçayı savururken hangi hızla savurmam gerekir... Bunların hepsini hesablayarak yapıyoruz.

 

Hangi sistem eninde sonunda  matematiğe dayalı değilse bâtıldır. Dinde de öyledir, bilimde de, politikada da, sanatta da bu böyledir. Ben abdest  alırken belli sıraya göre, belli uzuvları yıkıyorum ve belli sayılarda... İbadet için  bana belli vakitler tayin edilmiş...

 

- İşte hocam mesele burada zaten; “Sistem şuuru ve sistemin şuuruyla hareket”! Yoksa...

 

- Yoksa bâtıldır o. Eninde sonunda kötü bir yere toslar. Şimdi ben yapayım onu sonra yorumlarız... Hayır sanatta, hayatın kendisinde  böyle bir şey yoktur. Modern dediğimiz uydurma sanatlarda bu var. Ben yapayım sonra yorumlayayım. Böyle şey mi olur? Sanatçı ince düşünür; ne yapacağım, bunu nerde kullanacağım, kendini  akıl, ruh, şuur, muhakeme olarak hazırlar. Hazırlandıktan sonra malzemelerini hazırlar. Kendini hazır hissettiği anda işlemeye başlıyor. Hedef belli değilse sanat olmaz ki... Ben yapayım insanlar istediği gibi yorumlar, yoruma açık!.. Çağdaş sanatlarda  bu sakatlık var. Yaptıktan sonra yorumlamak... Hasan Efendi başka anlar, Hüseyin Efendi başka anlar, sonra sanatta ortak dil diye bir şey olmaz, insanlar anlaşamaz ki... Filanca ressamın kuş diye yaptığı şeyi ben kaktüs diye algılıyorsam?.. Burada birlikten nasıl bahsedilebilir. Öyle şey olmaz... Sanat kendi sistematiğini, isimlendirmesini doğurur. Çağdaş sanatta  isimlendirme yok. Bu gün ebrunun her çeşidinin bir ismi vardır. Birisi bir akım uyduruyor, kabus gibi. Sonra da yorumla yorumlayabilirsen. Öyle şeyden sanat olmaz. Boyayı serpiştireyim, uydurayım. Biz bunun özelliklerini gördük.

 

- Bedri Baykam gibi mi?

 

- Evet... Ressamlardan, hâlâ hayatta olan birisi, o anlattı. 30-40 resim yapmış. Deneme için, yere tuvali sermiş, 5 yaşındaki oğluna vermiş boyayı ve her şey serbest demiş. Tepindi, dolaştı, enine boyuna boyadı. O tuvale isimde koymuşlar. Bedri Baykam gelmiş, kameralar önünde, medyatik ya... Çocuğun boyadığı tuvalin önündeyken sormuş, “Bu resmi nasıl buldunuz” diye. Anlatmışta anlatmış... “Efendim, burada ufuğun bilmem ne kızıllığını yakalamışsın, burada şunu, burada bunu, tebrik ederim” falan... Demiş ki, o resmi çocuk boyalarla oynarken çıkardı. Aynen mosmor olmuşlar...

 

Kamera karşısına geçip, cicili bicili  üç beş kelimeynen, milyonları götürmeynen, sanatın ilgisi yoktur. Hedef bellidir. Ebru yapacağım, ne için kullanılacak bu? Ciltte kağıdını, malzemesini, nakışlarını ona göre düşünürüm... Davetiye de, dizaynını ona göre düşünürüm... Yazıda da böyledir. Ne yazacağım?.. Nerde kullanacaksın?.. Çalışmalarımız ona göre  biçimleniyor. “Abi ben bunu uydurayım, sen de istersen yap...” Olmuyor işte... Bir de bu yoruma dayatılmış sanatlar çok insafsız. Milyon dolarlar dönüyor bu işte... Bugün İslâm sanatlarıyla uğraşan bir kişi emeğinin karşılığını isterken biraz yüzü kızarıyor. Karşı tarafla biraz pazarlık ve orta yolu bulup halleşerek ayrılıyorlar... Yoruma dayalı sanatlarda  helalleşmek diye bir kavram var mı?.. Yok. Her sanat kendi ahlâkını beraberinde getirir. Varmak istediğimiz nokta bu işte. Gün gelir sadaka niyetine verilir, hediye edilir.

 

Üstelik ressam istediği kadar hata yapma payına da sahib. Yazı yazan insanın o şansı da yok. Ressam 5-6 ay eline fırça almasınbir gün, iki gün uğraşır tekrar eli işler. Yazı yazan insan üç gün ara versin, 4. gün yazı bozuluyor.  Şimdi dediğim gibi iş, ahlâkıyla geliyor. Ahlâkta da işin temeli, Allah için sevmek, dürüstlük... Karşındaki adam da Allah’ın bir eseri, ister putperest olsun... Haşa onu yaratan ikinci bir ilah yok! Bütün âlemi yaratan onu da yaratmış. O putperest, sen müslüman olmuşsun. Müslüman gelmek için hiçbir çaba sarfetmemişsin, var olmak için bir sermayemiz yok. İnsan bunun şuurundayken putpereste bile hor bakamıyor. Allah hidayet versin diyor, iyiliğini istiyor. Sanat iyiliğe yöneltiyor, egoyu şişirmeye değil... Batılı bir eser yapar, eserden büyük, at nalı gibi ismini  yazar. İslâm sanatçısını öyle bir gizliyor ki, aramadıktan sonra bulamıyorsun. “İş güzel gibi oldu, ben buna imza koyarsam enaniyetim kabarır mı” diye bir imza bile koymuyor. Sultanahmet camiinde  bir yerinde sedefkârın imzasını bulamıyorsunuz. Bu bir ahlâk meselesi... Âyet ve hadislerde de belirtilen; “Allah güzeldir güzeli sever.” Kaynağımız bu, yaptığımızı O’nun için  güzel yapacağız.

 

- Sanat Allah’ı arama işi diye çerçeveleyebiliriz?

 

- Cenâb-ı Hak her şeyi sanatlı yaratmış. İsimlerinden birisi el Bedî. Her şeyi sanatlı yaratan. Cenâb-ı Hakkın yaratmış olduğu sanatları arama, keşfetme çabaları. Sanat bizde. Bunu devam ettirmek isteği de Cenâb-ı Hakka sanat yoluyla vasıl olma isteğidir. Sanatı öğrenmek, O’nun ilahi sanatlarını öğrenmek, keşfetmek. İlahi estetik ve mantık nedir? Kavrayacağımız  şeyi yaratmış. Biz de  bir sanatla uğraşmaya devam ederek Allah’a vasıl olmaya çalışırız.  Bizde sanatın gayesi budur.  Yoksa gelsin milyon dolarlar, bizden başkasının boynu kopsun. Bizde böyle zihniyen yok. Allah herkese versin, herkesi iyi etsin. Ayrılık yok, tam tersine vahdet var. O’nun bir parçası sanat...

 

- İslâm sanatlarıyla batı sanatlarını kıyaslarsak.

 

- Yıllardır bu konu üzerinde  kafa yorarım. Bizde bir sanatçı önce Allah’ın adıyla bağlar; sanatı da, ruhu da, malzemesini de veren o... Genellikle günümüzde yaygın olmasa da eskiden sanata başlarken en azından bir boy abdesti alınırdı. Sonra o sanata emek vermiş kendinden önceki müslümanlara 3 İhlâs 1 Fatiha okur, nasiblensin, vesiledir diye. Hedefini tayin eder, çalışırken şunu der; “Kurmuş hakikat perdesi, oynatan üstadı gör!..” “Ben eser yarattım” gibi bir düşünce yok. “Ya Rabbi, elimden nasıl bir eser tecelli ettireceksen”, çıkan  esere de böyle diyor, “ben yaptım” demiyor. Hattat Halim Hoca’nın talebelerinden dinledim; “Güzel yazılar yazdığında sorardım; hocam maşallah ne güzel yazmışsınız diye. Evladım dün akşam bir yazdırdılar, bir yazdırdılar...” Bakın kendini görmüyor orada, benliğini çekiyor aradan. Yaradan’a sığınıyor, işini icra etmenin peşinde...

 

Peki batıdaki sanatçı ne yapar, kafayı çeker, kaprisle atölyeye bir giriş... Dener, dener içlerinden biri  ha bu iyi oldu galiba, milyon dolarlık reklamlarını yapar. Bakan kişi çok, bir şey anlamasa da adı büyük, piyasada kendi borsasını kurmuş. Batıda sanatçı kendi benliğini, enaniyetini kabartmak için çırpınır durur. Diğer insanlar da onun egosunu kabartmak için çalışır. Bakın bizde böyle bir şey var mı? Kıçı kırık bir müzik erbabını ilah olarak görüyor, bizde de  “La ilahe ilallah”... Fark burada.

 

İslâm sanatçısı diyor ki; “Kendini çek aradan, zâhir olsun yaradan...” Orada sanat genellikle para içindir. Burada emek karşılığı üzere para güzeldir ama her zaman için değil. Sanatı Allah için yapar. Bizde sanat  kaynağını dinden alır, batıda ise felsefeden... Sanatçı köklü bir şey yapmak zorunda,öyle bir atımlık barut değil. Yıkılan şeyden sanat olmaz, yıkılmaması lâzım. Bu seviyeye gelmek için sanatçıya bir ömür lâzım. Cenâb-ı Hak orada lutfunu esirgemiyor. Sanatkârın ömrünü uzun ediyor. 90-100 yaşına gelmiş, hâlâ yazısını yazıyor, aklı zail olmamış pırıl pırıl...

 

- Ki bu işlerle uğraşanlara müjde de vermiş Allah-u Teâlâ...

 

- Özellikle yazı sanatında şöyle bir şey var. Derler ki Cenâb-ı Hak herkese sayılı nefes vermiştir. Hattatlar yazı yazarken nefesini tutarlar, nefesini uzun süre de kullanırlar. Ömrü uzun olur. Hoş bir rivayettir.

 

- Batının mataryalist bir bakış açısı var. Gördüğünü hemen şablona sokmak gibi... Zevk ve mistik bir şey yok... Bir anne ve çocuk resme bakıyor. Çocuk diyor ki “Anne resimdeki adam ne yapıyor?” Annesi “oğlum orada adam yok ki” diyor... Şimdi biz ne kadın gibi olmak istiyoruz, ne de çocuk olabiliriz. Çocuk, o saffetiyle, çocuk hikmetiyle, Allah’la olan münasebetinin yakınlığı ile şablonların dışında bakabiliyor. Çocuktaki hikmet, cazibe merkezi olması...

 

- Aklı pırıl pırıl  gönderiliyor. Bizim  inancımız her insan melek olarak dünyaya gönderilir. Gelirken ona tembih edilir ki, orası kirlidir, orada kirlenme. Akıl baliğ olduktan sonra da yarış başlıyor. Çocuğa yutturamazsınız kötülüğü... Büyüdükten sonra cozutmadıysa, enaniyeti gelişmediyse... Orada da Cenâb-ı Hak kuluna şunu  demek istiyor; “Kulum seni ben yaratım. Sen mi, ben mi?..” Kul “ben” diyorsa gitti, şeytana arkadaş. Kelime-i Tevhid’in bir mânâsı da o, kâinatta ne varsa “sen” diyor. “Ben” diyen yok ki. Hele bir de bu “ben” diyen adamlardan  biri sanatta benlik kuyusunun içine düşüyorsa... Çoğunun sonu da ya eroin krizi ya intihar. Çünkü insanın bir tarafında  yine iyi bir taraf kalıyor. En putperest dediğimizin bile nedamet, vicdan tarafı var. Eğer  o taraf kalmışsa düzelebilir, yoksa sonu intihar...

 

- Bir dersinizde şöyle  bir şey demiştiniz; “Ebru sanatçıları hep  savaş yıllarında yetişmişler” diye. Biraz açar mısınız.

 

- Hakikaten öyle. Ethem Efendi 1904’de rahmetli oluyor. Osmanlı’nın  son zamanları, karışık dönem. O aralar Necmeddin Efendiyi yetiştirmiş... Ressam Ali Rıza ile renkler hususunda fikir alış verişi oluyor. 1913-14 yılları savaş yaşanıyor...4-5 sene sonra Osmanlı elden çıkıyor. Savaş yokluk demek, herkes canının derdinde kim sanatla uğraşacak. Sanatı ancak çok seven, fedakarca işini devam ettirenler yapıyor. Sonra inkılaplar, Osmanlı’dan gelen sanatlarla irtibatlar  kopmuş. Yazı yazanlar açıkta, yazmak yasak. Ebru yapanlar niye ebru yapsın ki? Ebru klasik ciltlerde kullanılıyor, o da yok.... 1940’lar, Avrupanın karıştığı yıllar. Düzgünman ebruya başlıyor... Boya yok, çivit yok, kağıt yok. Ambalaj kağıtlarına ebrular yapıyorlar. Savaşa girmemişiz ama girenlerden büyük sıkıntı çekmişiz. Her şeyde bir ambargo, kısıtlama, karne dönemi... Yurt dışından  getiriyorlar kaçakçı muamelesi görüyorlar. Halbuki sanat malzemesi... Ciltlese neyi ciltleyecekler, yazma eser yok ki, yasak... İnönü hepsinin canına okumuş... Fakat o zorluklar, sıkıntılı dönemler sanatçıyı daha çok pişiriyor. Sanatçı biraz da çileye talip olan kişi... Derler ki”olduk çileye talip, Mevlam eyleye galip” Güzel bir şey çileye talip olmak. Kanarya adalarında özel yatıyla hava atarken, ebru teknesinin başına öd kokla yahut geç yazının başına sabahlara kadar otur meşk et... Bu bir çiledir. Ama geriye kalıcı olan hangisi...

 

Akabindeki yıllarda, İnönü döneminin baskıları sanatın yayılmasına, tanınmasına hiçmi hiç fırsat vermemiş. Osmanlıdan gelen son ustalardan bazıları hayatta. Yazıda Hamit Bey, biraz Halim Hoca, biraz Necmeddin Hoca, biraz Macit Ayrancı... 60’larda sadece Hamit Bey kalmış... Tezhibde Nurettin Demir, Rikkat Hanım var... Ciltte iyi kötü Emin Barın... Bunlar işte bu günlere köprü... Hep fedakarlıkları, işi samimiyetle sevmelerinden işi buraya getirdiler.

 

Peki modern, çağdaş sanatlar bu sıkıntıyı görse, o badireyi atlatabilir miydi?.. Ciddi bir merak konusudur benim için. Özlü olan şey kendini  devam ettirir, özü olmayan üfürükten sanatlar tarih sahnesinden çekilip gitmeye mahkum. Öyle 3-5  senelik, 300-500 senelik değil. Yazıyla beraber bütün İslâm sanatları başlıyor. İslâm sanatlarının gelip düğümlendiği yer de Yazı Sanatıdır. Mimarimiz bile bir yerde öyledir. Kur’an’ın hattıdır bu. Yazı da yazanlar da mukaddes addedilmiştir... Ciltçiliğinden tutunda altın varakçılığı, mürekkepçiliğinden,  minyatürü, tezhibi, ebruyu hep kitap sanatlarına bağlı. Ebruyu seyrederiz, teshibi seyrederiz... Mesela  teshibe kulak verip dinleyemeyiz, ilahiyi dinleriz ama gözümüzle göremeyiz. Yazı bunların içinde iki fonksiyona sahip tek sanat, seyrediliyor, okunuyor... Okunduğunda da insana vermek istediği mesajı veriyor. Ve dahası biz yanlışlıkla yazı sanatı diyoruz. Başlangıçta “kitabet sanatı” denilmemiş, “Hüsnü Hat” denilmiş. Batılılar renk, leke, hormoniden daha önce aradıkları her şeyi sınırlayan çizgilerin sırrı peşindeler. Bu hat sanatında var zaten.

 

- Bir Türk ressamı Fransaya Picasso’nun yanına ders almaya gidiyor. Picasso, “Ben resimlerimde İslâm harflerini kullanıyorum. Git memleketine tarihine araştır” diyor.

 

- Sizin böyle bir sanatınız var. Benim yıllardır aradığım çizgilerin sırrı sizin yazınızda var. Yıllardır yazının geometrisine kafa yorarım... Dünya da pek çok sanatçının bildiği bir şey var; Altın oran dediğimiz konu. Bu yazımızda var. Yani rakam olarak verilirse en boy oranı 0 618 rakamını veren orandır. Batılılar ilahi oran diyor. Öyle ki yazı levhalarının en-boy çoğu sefer tabiî olarak o orana yakın. Cenâb-ı Hak âyetle demiyor mu; “Biz her şeyi  bir hesabla, ölçüyle , dengeyle yarattık” Öyle enteresan matematik bağlantıdır ki o oran, yazıya da yansıyor... Bulutlardan olsun, bir deniz böceğinin spinelinden çıkın, ay çiçeğinden çıkın, hepsinde o oran var. En güzel mimari ölçüler, en güzel tablo ölçüleri hep o ilahi ölçü dahilinde olanlardır.

 

Yazıda bu tabii olarak var, harflerin bünyesinde de var. Hepsi düşünülerek konulmuş ama o düşüncede de esas götüren ilahi ilham ve nizam olmuş. Yazının tabiatta örneği yoktur. Her sanatın var istisnasız; mimariden, resme, heykelden müziğe kadar... Yazı ilahi bir şey. Hz. Adem’e yazıyı öğreterek gönderiyor. O da evlatlarına değişik alfabelerle kerpiçler üzerine yazarak hepsini ayrı ayrı yerlere gönderiyor. Bugün yazının ve dillerin çeşitliliği ta o zamanlardan kalma.

 

Hazreti Adem tabiata bakarak, neye bakarak “Elif”i yazdı ki? Üretilmiş olarak geldi dünyaya. Cenâb-ı Hak öyle cahil cühela birini dünyaya yollayacak, kör, cahil  bir şey bilmeyecek!.. Hele hele onun atası maymun olacak. Cenâb-ı Hakka böyle bir şey yakışmaz. Yolladığı ilk insandan istisnasız devam edecekse, o kişinin çok şey bilmesi lâzım ki bir şeyler öğretebilsin...

 

- Hazreti Adem ilk insandı. İlk insan ilk Peygamberdi ve Allah-ü Teâlâ O’na tüm isimleri öğretti.

 

- Evet. Çok şey bilmesi lâzım ki nesiller devam edebilsin. Donanımlı olarak gönderdi Cenâb-ı Hak ve yaradanını bilerek gönderdi. “Kulum seni yarattım, saldım dünyanın yüzüne, ara beni bul.” Yahu Cenâb-ı Hak kuluyla köşe kapmaca oynamıyor ki. Kendi varlığının delillerini, her şeyi sermiş gözümüzün önüne... Tasavvufla uğraşan bulur, ilimle uğraşan bulur, sanatla uğraşan bulur... Her şey O’na bir yol...

 

- Diyoruz ki, Peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı.

 

- Zaten olmazdı, olması mümkün değil. Onların her birisi, toplumun hocalarıdır, mimarlarıdır... İlahi nizamı yeryüzüne bildirdiler...

 

- Bir bildiren, bir hakikat olmasaydı, sayısız deneme tecrübelerle bu hakikat bulunamazdı. Mesela bir harfi, yazıyı bulamazdık. Mümkün değil..

 

- Mümkün değil...  Hocaların işidir bu. Peygamberler gelmeden Cenâb-ı Hak din de yollamaz ki. Din getirmeye memur ettiği bir kişi lazım. Gökten kitab olarak başımıza düşseydi, bunu bir kişi bulsaydı, köyün tamamı buna şahit olsaydı bunun din olarak yerleşmesi insanın mantığına da çok yatmıyor. O açıdan düşünelim, Cenâb-ı Hak seçilmiş kişi tayin edecek, örnek insan olacak O... Her yönden, ahlâkıyla, aklıyla, zekasıyla, davranışlarıyla, güzelliğiyle aklınıza ne gelirse... O diyecek ki, bende aranızdan bir kulum, Cenâb-ı Hak beni aranızdan tayin buyurdu. Bu da bir Hak  dindir. Önceki dinlerin devamıdır... Bunun dışında başka yolla din gelecek olsa çürüktür. Zaman zaman sahte peygamber çıkmıştır ama söylediği şeylere bakıyorsun, zavallımın kendide inanmıyor.

 

Sanatkârda bir yerde Peygamberin o güzellik konusundaki tavsiyelerini nasıl yerine getirebilir, biraz da ona uyumluluk var. Bizde İslâm sanatlarının kaynağı Kur’an’dır, Hadis-i Şeriftir... Cenâb-ı Hak güzeldir, güzeli sever. Çirkin olan şeyden ilahi olmaz. Güzel olan güzel şeyler yapar, güzel yapan da sever... Müslüman sanatçı, Allah beni sevsin diye de çalışıyor bir yerde...

 

- İbadet şuuruyla...

 

- Aynen öyle... Her şeyi bir vesile bilmek...

 

- Peki Hocam, bu sanatla uğraşmak isteyenlere, gönüllülere tavsiye edecekleriniz nelerdir?

 

- Tavsiyem çok. En başta işi sevsinler, sonra istesinler, sanatın sahibinden istesinler; Ya Rabbi bunu bana öğret. Sonra o işi öğretecek ustaya gitsinler, sabırla, sebatla... Allah’ın izniyle ben bunu öğreneceğim, bende de kalmayacak, geliştirip  başkalarına da öğreteceğim. Deriz ya “El ele Mevlayı bulur”. Sanat kimsenin toplu malı değildir, öğreneceğiz, ilerleteceğiz, kimseden esirgemeden, maddi manevi yardım ederek... Bu işin ahlâkını veren en temel  birisi; katışıksız saf bir şekilde öğrenmek, hocasına son derece sevgili, öğrencilerine son derece sevgili, merhametli, verici olarak, işi devam ettirme niyetiyle... Böyle olduktan sonra film başlıyor. Bu samimiyet üzereyken Cenâb-ı Hak kuluna kitablarda bulamayacağını öğretiyor. Vallahi öğretiyor. Bu konu çok önemli, ayrı bir röportaj konusu... Her şey kitabdan, hocadan öğrenilmiyor; öğreten öğreniyor... Sanatçı her zaman şunu söyler; “Kurmuş hakikat perdesi yaratan üstadı gör!..” Karagöz tiyatrosunda söylenirdi. Halkımızı inanca teşvik ediyordu. Şimdi hangi tiyatroda bu var. Hangi operada, bale de böyle bir şey görüyoruz... Bizi bozmak için korkunç tuzaklar... Bizde birlik beraberlik aşılanıyor...

 

- Son olarak eklemek istedikleriniz.

 

- Münevver, aydınlanmış, münevvir aydınlatan mânâsına... Aydınlanmış kendini kurtarmış. Bize ne faydası ne onun. Aydınlanmış da hangi bilgiyle aydınlanmış. Bu mânâda düşünen adamımız kalmadı. Mütefekkir olarak bir tek Necip Fazıl vardı...

 

Onun dışında düşünen, üreten , toplumun derdini, yaralarını sarayım diyen insanımız kalmadı artık... Tabi birde hapiste olan var! Hapse atıyorlar... Bizde düşündün mü yandım Allah, ya içerdesin , ya dışarıda...

 

Memlekette neleri bizlere yutturdular. Gün gelir hepsi açığa çıkar, hepsi çıkacak. Her zaman  ata sözleri hükmünü bulur. Atasözleri mânâsını ya bir âyetten, ya da hadisten alır. Onların gayet kısa manzum, meali gibi bir şey. Güneş balçıkla sıvanmıyor. Hakikat bir güneştir. İstediğin kadar buradan güneşe balçık at, atanın üstüne düşer. Her şey bir gün gözler önüne sürülecek. Tarihimiz yeniden yazılacak...

 

- Hocam bu zevkli ve değerli sohbetiniz için çok teşekkür ederiz. Allah razı olsun... Allah işlerinizde muvaffakiyet nasib etsin.

 

- Allah sizlerden de razı olsun... Devam edelim inşallah. Sohbetlerimiz, faaliyetlerimiz devam etsin…

Furkan Dergisi, Temmuz 2010, s. 37

 

 

Allâme Şeyh İsmail Çetin Hazretleriyle Yaptığımız Röportajın Tam Metni

Allâme Şeyh İsmail Çetin Hazretleriyle Yaptığımız Röportajın Tam Metni

Uzun yıllardır basına tek kelime konuşmamış Allah Dostu’nu ilk defa biz konuşturduk gibi bir malayaniliğe girmeyeceğiz. Zira, onların nazarlarının şifa olduğuna inanır, varlıklarının hakkımızda hayırlara vesile olduğuna kanaat getiririz. Söyleyenle dinleyen arasındaki hazin mesafenin müsebbibi olarak kendimizi gördüğümüzden, sadece huzura kabul edilmenin zevkini tatma teşebbüsü bizlere yeter de artar.

اقرأ المزيد...

"Resûl Aşkı Olmadan Allah Aşkından Sözedilemez"


   İstanbul Zeytinburnu İmam Hatip Lisesi öğrencilerinden Ali Yurtlu’nun okul dergileri için yazarlarımızdan Handan Özduygu Hanımefendi ile "Mahbub'ul Aşıkîn" kitabı üzerine yapmış olduğu röportajı sizler için iktibas ettik...

اقرأ المزيد...

Warning: imagejpeg() [function.imagejpeg]: Unable to open '/var/www/vhosts/furkandergisi.com/httpdocs/images/resized/images/stories/furkan/fur1_140_141.jpg' for writing: No such file or directory in /var/www/vhosts/furkandergisi.com/httpdocs/modules/mod_janews/helper.php on line 121

Güney Veziristan Emiri Molla Nezir Ahmed Anlatıyor

Güney Veziristan Emiri Molla Nezir Ahmed Anlatıyor

Taliban'ın Güney Veziristan Emiri Molla Nezir Ahmed

"KILIÇLARIMIZI KININDAN ÇIKARMAKTAN BAŞKA ÇÖZÜM YOK!"

اقرأ المزيد...

"Üstad'ı En İyi Anlayan Mirzabeyoğlu'dur"

  Büyük Doğu'nun Samimi Evladı Muzaffer Doğan'la Konuştuk

اقرأ المزيد...
الصفحة 1 من 2
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Dosyalar

Kullanıcı Girişi

  • تسجيل دخول
  • سجل الآن
    Registration
    *
    *
    *
    *
    *
    Fields marked with an asterisk (*) are required.
  • Furkan (Kapak)

    Üstad Diyor ki:

    Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
    O ve Ben sf/168 -

    Site İçi Arama

  • Search
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 64 زائر متصل
    Guraba
    Guraba mecmuasının 13.sayısı çıktı..
    Reklam
    İNSAN 'Erkek ve Kadın'
    Salih Mirzabeyoğlu'nun 53. Eseri İNSAN 'Erkek ve Kadın'
    Reklam
    Rihle Dergisi
    Rıhle Dergisinin 9.Sayısı..
    Reklam