|

Denilmiştir ki; “Gerçeği bilenler, onu sevenlerle mukayese edilemezler. Onu sevenler, ondan zevk alanlarla bir değildir”. İslâmî literatürde buna karşılık gelen keyfiyet şu; İlmelyakîn, aynelyakîn, hakkalyakîn… Yani; bilmek, görmek, tatmak… Bu bedahet (apaçık) karşısında, Tarîkatı inkâr noktasına gelenler tatmadıkları bir şey hakkında hüküm veriyorlar ki, “İlim” sıfatına da aykırı… Şeriat gerçeği bilmek… Tarikat Şeriatı anlama sevme, çabası… Hakîkat, anlayıp sevilen şeyin zevkine mâlik olma gayreti… Bu apaçık gerçeğin birinci planında, yani Şeriat kısmında bulunanlar, şâyet meselenin kışrında (kabuğunda) kalmamışlarsa, Şeriat’tan aldıkları haz’la, Tarîkat-Hakîkat mârifetine dair kokulardan hissî kablel vukû şeklinde tad alabilirler… Şart, Şeriatın kışrında kalmamak! Mârifet boyutunda seyrân eyleyenlerin hâlide kimbilir nicedir?.. Bilmiyoruz! Mârifet yok, Hâkîkat yok, Tarîkat yok… Şeriat da kuru bilgi noktasında düğümlenmişse, her kafadan bir sesin çıkmasıyla ortalığın panayır yerine dönmesi kaçınılmaz… Bugün, her şeyin konuşulup da, hiçbir şeyin çözümüne dair tek cümle edilmeyişindeki sebebin bu olduğu âşikâr değil mi?.. Konuşuyoruz ama nece konuşuyoruz? Fizik ilminin bile müntehâsında metâfizik meyil izhâr ettiği bu asırda, Şeriat’ın içyüzünü inkâra yeltenmek ne tuhaf. İnsanlık Kuantum fiziği ile eşyayı aşma gâyesi güderken, birilerinin, şahıslarında İslâm’ı bu derece nefslerine indirgemeleri ne garib.
|