22 Mayis 2012 Sali - 03:28:31
Telegram


Askerî Silah Telegram -Zihin Kontrolü- طباعة إرسال إلى صديق
الجمعة, 13 مايو 2011 21:12

 

 

 

Reha Suvari

 

هذا البريد الإلكتروني محمي من المتطفلين و spambots, تحتاج إلى تفعيل جافا سكريبت لتتمكن من مشاهدته

  

BU YAZI NİÇİN?

 Okuduğunuz çalışma, -Batıda- hakkında belli bir şuur ve tepki oluşmuş TELEGRAM (Zihin Kontrolü) konusunda, -kendi çapında- okuyucusunu kaba hatlarıyla da olsa bilgilendirmek için hazırlanmıştır. Amacımız, insanlığı tehdid eden ve birçok bakımdan ele alınması gereken, bu yazımızda bizim işaretlemeye çalışacağımız üzere ve literatüre girdiği şekliyle “bir vasfı da” ASKERÎ SİLAH olan bu vahşice uygulamanın tehlikelerine işaret etmektir. Yanısıra, meselenin -maalesef- psikolojik problemler yaşayan insanların uydurmaları veya esrarlı romanlarda geçen hayal ve kurgulardan ibaret olmadığını göstermektir. Yine bu çalışma, bir yandan birçok ülkede bu alanda yapılan çalışmalara temas ederken, diğer yandan meselenin özüne vâkıf kişi ve kuruluşlar tarafından TELEGRAM’a gösterilen tepkileri paylaşma arzusuyla kaleme alınmıştır.

 

“TELEGRAM, askerî bir silahtır” dedik. Fakat bu silah türü, "konvansiyonel" dediğimiz, kabul edilmiş, genel mânâda bilinen silahlardan kimi farklılıklar arzeder:

 

Bunlardan birincisi, başka hiçbir silahta olmayan bir özelliktir ki, “silahı kullanan” ve “hedef kişi” dışında bir üçüncü kişi, bu silahın etkisini göremiyor, duyamıyor ve hissedemiyor. Sadece “hedef kişi”nin tepkileri müşâhede edilebiliyor.

 

Bir diğer farklılık da, “askerî silah” olmasına karşılık, kendine has özelliklerinden dolayı, ortada fiilî bir savaş hâli olsun veya olmasın kullanılabiliyor. Birçok ülkede, o ülkenin iç ve dış savunmasından sorumlu askerî, inzibatî ve istihbarî kurumların görevlileri tarafından, ülke içi veya dışında, hem siyasî ve ideolojik olarak kendilerine “yakın” sayılabilecek insanlara, hem de kendi siyasî ve ideolojik görüşlerine “aykırı” görülen şahıslara tatbik edilebiliyor. Bir diğer deyişle, yabancı veya vatandaş ayırımı yapma gereği duyulmaksızın, “kurban” kişi bazen “kobay” bazen de “hedef” addedilerek uygulanabiliyor. Deneme, geliştirme ve uygulamaların “gizliliği” buna imkan sağlıyor.

 

“Zihin kontrolü” teknolojisinin, sadece kelime anlamına bakılarak  “nezih ve temiz bir iş"(!) olduğu zannedilmemelidir. İnsan fıtratına tamamen ters nitelikte olan bu silahın en önemli hedeflerinden biri de, “kurban”a beyin kontrolü ile paralel olarak -yine askerî literatüre yerleştiği şekilde- MAXIMUM PAIN (en üst seviyede acı) verebilmek çünkü.

 

Bugün dünyanın birçok ülkesinde TELEGRAM mağdurları var. Mağdurların kurduğu dernekler; hâdise etrafında yayınlanan birçok ciddi kitab, dergi veya gazete makalesi; yine, internette sayısız makale, araştırma ve döküman mevcut. Batıdaki bazı organizasyonların bu mesele merkezinde düzenli olarak seminer ve konferanslar tertib ettiklerini de biliyoruz; insanları şuurlandırmak için ciddi bir mücadele veriliyor.

 

Bu gelişmeler ülkemiz dışında tüm hızıyla sürer ve insanlar arasında günden güne yayılan genel bir şuurlanma süreci yaşanırken; üstelik ABD ve Rusya başta olmak üzere kimi ülkelerde protesto gösterileri bile yapılırken; TELEGRAM’a karşı dünyadaki en etkili mücadeleyi veren insanlardan Mind Justice Organizasyonu başkanı Cheryl Welsh'in ifadesiyle, “ATOM BOMBASINDAN DA TEHLİKELİ” bu silaha karşı maalesef ülkemizde çok büyük bir bilgi eksikliği, kirliliği ve umursamazlık yaşanıyor.

 

Bu sonuca etki eden faktörler, ülkemizde bu mesele ile alâkalı başvuru kaynağının yok denecek kadar az olması; konuyla ilgili akademik araştırmaların yahud TELEGRAM mağdurlarının kaleme aldığı eserlerin, aynı şekilde binlerce askerî ve istihbarî belgenin çoğunlukla İNGİLİZCE olması; ülkemizde bu konuda yayınlanan çok az sayıdaki kitabın da bir kısmının "gerilim romanı" tarzında verilmesi; belki en mühimi, ülke insanını uyarmak gibi bir vazifeye mecbur entellektüeller, gazeteciler ve bilim adamlarının, meseleye ciddi bir bakış ve tepki sun(a)mamaları olarak sıralanabilir.

 

Fakat herşeyin üstünde, bu silahın hedefi olan fikir adamı Salih Mirzabeyoğlu'nun yaşadıklarından ve aktardıklarından ilhamla şunu söylemeye mecburuz: BU İNSANLIK DIŞI SİLAHIN UYGULAMA SAHASI BU ÜLKEDİR VE EN BÜYÜK MESULİYET DE BU ÜLKENİN İDARÎ MEKANİZMASINDA YER ALANLARIN PAYINA DÜŞMEKTEDİR.

 

Diyoruz, fakat siyasî iktidar mevkiinde olmakla o iktidara mâlik olmanın farklı şeyler olduğunun ve bu çerçevede yaşanan siyasî acziyetin farkında olarak, şunu da ilave etme lüzumu hissediyoruz: Askerî terminoloji içerisinde “ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN ELEKTROMANYETİK SİLAHLAR” kategorisinde yapılan bu çalışmalar, ülke halkından tamamen gizli, siyasî yöneticilerinse bir bölümün "kısmî bilgisi" dahilinde yapılıyor. Bu husus, hem TELEGRAM teknolojisinin patentini ellerinde bulunduran bellibaşlı ülkeler, hem de Türkiye gibi bu silahların sadece "uygulama alanı" (DELTA) olan ülkeler için geçerli. Böylesi anormallikler, aslında bir bakıma “normal”. Çünkü yapılan çalışmaların herkesin önünde ve bilgisi dahilinde olması, -bu işkence ülkelerarası “insan hakları” kriterlerini ihlal etmeden devam ettirilemeyeceği için- mümkün değil.

 

 “TELEGRAM Çalışmaları”nın içinde bulunan bazı bilim adamları yahud uygulayıcıların yanısıra, dünyada bu meseleyi kurcalayan kimi araştırmacı-yazarların şübhe uyandıran ölümleri de bir başka muamma. Ölümü en fazla spekülasyon konusu olmuş isimlerin başında, 1999'da genç denecek yaşta hayatını kaybeden ve Mind Control - World Control, Black Helicopters over America, The Octopus: Secret Government and the Death of Danny Casolaro (Kenn Thomas'la birlikte yazdı), Türkçeye de Nokta Yayınevi çevrilen Amerikan Derin Devleti ve Beyin Yıkama Operasyonları, CIA'den Medyaya Kitlelerin Kontrolü gibi kitabların yazarı Jim Keith geliyor.

 

Bu derece vahim ve çok gizli bir askerî silah sözkonusu iken; dünyada “elektromanyetik silah” yarışı tüm hızıyla devam ederken; Türkiye, Irak, Filistin, Afganistan, Lübnan, Kosova, Çeçenistan gibi ülkeler bu silahların deneme, kullanım ve geliştirme sahaları olmuşken; hattâ Bhutan gibi ismi bile pek bilinmeyen ülkelere kadar kendine tatbikat alanı bulabilmişken; Türkiye'deki bilgisizlik ve aldırmazlık, belki de silahın kendisi kadar ürkütücü. Yaptığımız çalışma, ülkemizde yaşanan bu gidişata işaret etme kaygısını da taşıyor.

 

Bazı bilim adamlarının “nadir” çıkışlarını övgüye değer bulsak da, maalesef yetmiyor. Ülkemizdeki bu atmosferi dağıtmaya ve insanımızı şuurlandırmaya yönelik her türlü ciddi açıklamayı, veri paylaşımını ve bu gaye çerçevesindeki her çeşit müsbet faaliyeti yahud böylesi faaliyetleri tetikleyecek “gayret”i çok kıymetli buluyoruz.

 

Böylelikle, yazımızın genel çerçevesi de de ortaya çıktı sanıyoruz.  

 

TELEGRAM VE ETKİLERİ

 

Meşhur fizik profesörü Michio Kaku, CNN'deki mülâkatında en son teknoloji ürünü Toyota patentli tekerlekli sandalyeyi tanıtırken, ekrana gelen bu yeni icadın -sadece düşünce ile hareket ettirilen tekerlekli sandalye!- şaşırtıcı görüntüleri eşliğinde şunları söylüyor:

 

- «Elini-ayağını kullanamayan kişiler icin büyük kolaylık getiriyor. Kullanıcılar, artık beyin gücüyle, düşünceleriyle tekerlekli sandalyeyi idare edebilecekler.»

 

Spikerin "bilgisayarın insan beynini okuyabildiğini söylemek kolay ve basit mi?" sorusu üzerine cevabı:

 

- «Beyin, elektrik ve manyetik alanlar dahilinde faaliyetini sürdürürken, elektrotlar tarafından kolaylıkla alınabilen radyo dalgaları yayar. Bu, yüz yıla yakın bir süredir biliniyor. Yeni olan, şimdi bir bakıma, NE DÜŞÜNDÜĞÜNÜZÜ BİLEN, ANALİZ EDEBİLEN BİLGİSAYARLARA SAHİB OLMAMIZ. Bu henüz başlangıç. Saniyenin onda biri kadar bir sürede beyin ve bilgisayar ilişkisi ve istenen hareket yaşanıyor. Bu çok hızlı, şimdiye kadar alınamayan bir netice idi. Bu, çok büyük bir başarı. Böylece insanlar, gelecekte herşeyiyle telepatik olan eve sahib olacaklar.»

 

“Zihin Kontrolü”nün tezahür alanı elbette ki sadece silah sektörü değil. Reklam, propaganda, hatta eğitim sahaları da "bir nevî” zihin kontrolü çerçevesi içinde mütalaa edilebilir. Yukarıdaki, tekerlekli sandalyenin sadece düşüncelerle idare edilmesi misâlinde olduğu gibi, tıb alanında da karşımıza çıkabilir. Bizim TELEGRAM olarak adlandırdığımız “Zihin Kontrolü” ise çok başka. HER YÖNE ÇEKİLEBİLİR bir kavram olarak “Zihin Kontrolü” ile askerî silah sektörünün alâkasını ve “her yöne çekilebilir” olmayan farkını kabaca şöyle formüle edebiliriz:

 

Uluslararası ASKERÎ SİLAH literatüründe “ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN” (Non-lethal) kategorisindeki “ELEKTROMANYETİK SİLAHLAR” (Electromagnetic Weapons) arasında çok özel bir yeri olan "ZİHİN KONTROLÜ" (Mind Control) yâni TELEGRAM, hem o silahı, hem de o silahın etki alanını ifade eder. TELEGRAM, herşeyden önce bir “cihaz” veya “cihazlar bütünü”ne dayanır. Mesele, “şunu şöyle söylediler, duygu ve düşüncelerimizi manipüle ettiler” meselesi değildir burada.

 

TELEGRAM’da, çok kaba bir ifadeyle, göz ve kulak gibi aslî duyular “by-pass” edilerek, yâni DOĞRUDAN BEYNE normal yahud anormal görüntü ve sesler nakledilerek, vücudun istenilen kısımlarına acı verme gibi metodlarla da desteklenerek, “hedef kişi”nin iradesi kırılmaya ve zihnen “kontrol” altına alınmaya çalışılır. Bu süreçte, “hedef kişi”den gelen beyin dalgaları çözümlenerek, o kişinin duygu ve düşünceleri de “okunur”.

 

TELEGRAM saldırısı neticesinde “hedef kişi”de meydana gelen etkilerin bazılarını –literatüre geçtiği hâliyle- şu şekilde sıralamak mümkündür:

 

1. Bir sebebi olmadığı hâlde, kulaklarda sürekli çınlama.

 

2. Fizikî ve ruhî bir sebeb yok iken, elektrik çarpmasına benzer bir duyguyla âniden uykudan uyanma.

 

3. Uyarıcı bir madde kullanılmadığı hâlde, gece yatarken uzun süre güçlü bir uyanıklık hâli hissetme.

 

4. Vücutta, özellikle kol ve bacaklarda iğne batmasına benzer acı ve yanmalar.

 

5. Vücutta, özellikle kol, bacak ve parmaklarda âni kramplar ve sık sık kas atmasına benzer titremelerin olması.

 

6. Vücutta, özellikle yüz ve kasıklarda şiddetli kaşıntılar.

 

7. Dinlenme hâlinde olunduğu hâlde, âni kalb çarpıntısı ve stres duygusu.

 

8. Bilinir bir sebeb yokken vücut sıcaklığında âni yükselme ve âni terleme hâli.

 

9. Yorgun olunmadığı hâlde, vücuda âni bir yorgunluk ve hâlsizliğin çökmesi.

 

10. Baş ve vücudun çeşitli bölgelerinde âniden başlayan ve âniden biten ağrılar.

 

11. Kafada tansiyon yüksekliğine benzeyen bir şişkinlik ve saç derisinde yanma hissi.

 

12. Aşırı unutkanlık; düşünülen bir şeyin zihinden âniden silindiği veya düşüncelerin aktığı hissi.

 

13. Cinsî organda titremeler ve sebebsiz ereksiyon veya orgazm.

 

14. Sebebsiz olarak, aşırı heyecanlanma, sinirlenme, üzüntü, ümitsizlik gibi duygular, sıradan olaylara aşırı tepkiler verme.

 

15. Gözler kapatıldığında, hattâ açıkken, gözün önünde üç buudlu resimler canlanması.

 

16. Şuursuz olarak sürekli zihinde birşeyleri tekrarlama.

 

17. Kafa içinde nereden geldiği belli olmayan ses veya gürültüler duyma.

 

18. Görülen ve duyulan herşeyin sanki birileri tarafından izlendiği ve zihnin okunduğu duygusuna kapılma.

 

19. Bulunulan herhangi bir yerde, sık sık, cisimlerin ısı değişimlerinde çıkardığı seslere benzeyen çıtlama sesleri duyma.

 

20. Kol saati ve benzeri şahsî cihazlarda bulunan pillerin, normal ömürlerinden daha kısa bir sürede bitmesi.

 

21. Hafıza kaybı ve davranış bozuklukları.

 

22. Duyulan sesin yönü, şiddeti ve muhtevâsının değişmesi.

 

23. Göz kapaklarının denetlenerek, konuşmanın bozulması.

 

24. Zahmetli işler sırasında omuzlar ve kollar zorlanarak kazalara sebeb olma. Bir şey yaparken dirseklerin dürtüklenmesi ve işe engel olma. Bacaklarda ağrı ve gereksiz hareketlenme, sağ ve sola sallanma ve aşırı sertleşme.

 

25. Ayağın zor ulaşılan yerlerinde kaşınma ve kızarmalar.

 

26. Sırttaki büyük kaslarda kasılmalar.

 

27. El hareketlerinin kontrol edilmesi.

 

28. Düşüncelerin okunması yahud dışarıdan düşünce nakledilmesi.

 

29. Rüyaların kontrol ve manipüle edilmesi.

 

30. Hareket eden hayalî görüntüler görülmesi.

 

31. Göz kapaklarının sürekli açık tutturulması.

 

32. Sürekli kulak çınlaması.

 

33. Çene ve dişlerin sebeb yokken titremesi.

 

34. Sindirim sistemi ile alâkalı olarak, bağırsak hareketlerinin kontrol altına alınması.

 

Bu silahı diğer konvansiyonel silahlardan ayıran, -yukarıda saydığımız özelliklerinin dışındaki bir diğer- hususiyeti de; "KİŞİYE ÖZEL" ve "AYARLANABİLİR" olması, yâni hedef kişinin fizik, ruh ve beyin yapısına göre saldırı imkanı sağlaması. Şöyle ki, hedef kişi dışında kimsenin duyamayacağı seslerle beraber kimsenin göremeyeceği görüntüleri nakledebilmenin sözkonusu olduğu ve bunun da “mevcut sahne”de görev alan “emir eri” veya “gönüllü” piyonların bulunduğu bir ortamda yapıldığı düşünülürse, hedef kişinin her yönden kuşatılmaya çalışıldığı, tamamen çökertilip kontrol altına alınmak istendiği anlaşılır. Hâdisenin sadece ses ve görüntü “alışveriş”inden ibaret kalmadığı ve yine bu elektromanyetik silahla MAXIMUM PAIN (En Üst Seviyede Acı) vermenin operasyona dahil edildiği gözönüne alınırsa, TELEGRAM’ın korkunçluğu daha da aydınlanır.

 

Resmî belgelere geçmiş örnekler tarandığında, büyük kısmı “kobay” olarak hedeflenmiş olarak, TELEGRAM’ın hedefindeki kişilerin çoğunlukla hapishânedeki mahkumlar, hastahânedeki hastalar, ordudaki erler ve yalnız yaşayan kişiler olduğunu görüyoruz. Zannedildiği veya zannettirilmek istendiği gibi, bu uygulamanın kolayca ve “topluca” herkesi hedefine alabileceği düşüncesi, –şu ân için- silahın hâlihazır tatbikatıyla bağdaşmamaktadır. Potansiyel olarak herkes hedef alınabilir olsa dahi, şimdiki tatbikat, “seçilmiş” hedeflere operasyon tarzındadır. Bu noktanın şu yüzden altını çizmek istedik ki, yaygın bir bilgi kirliliği yaşanmakta ve bu insanlık suçu eylem "esrarengiz roman" havasına sokularak ucuzlaştırılmakta, realitenin dışına itilerek toplumların bu meseledeki uyanışları sürekli ertelenmektedir.

 

Yine dünyada literatüre girmiş örneklere baktığımızda, şunu söylemek icab ediyor: Hedef kişinin kapalı veya açık alanda olup olmaması, hattâ normalde bulunduğu yerin yüzlerce kilometre ötesine gidip gitmemesi bile onun TELEGRAM’ın tesir alanı dışına çıkmasını sağlayabilecek faktörler değil. Buna rağmen, hedef kişinin mekanı daraltıldığı nisbette silahın tatbik gücü ve etkisinin arttığını, faillerine bu bakımdan bir kolaylık sağladığını söyleyebiliriz.

 

TELEGRAM bahsinde en çok tartışılan konulardan biri de “duygu ve düşüncelerle oynanma” meselesi olsa gerektir.

 

Merkezi Teksas'da bulunan Bioelectromagnetics Special Interest Group of American MENSA Ltd'in yayın organı Resonance'ın Nisan 1998'de yayınlanan 33. sayısında editör Judy Wall, "Military Use of Mind Control Weapons" (Zihin Kontrol Silahlarının Askerî Kullanımı) başlıklı makalesinde şunları söylüyor:

 

 - «"Zihin-Değiştirme" sistemi, bir şuuraltı taşıyıcı teknolojisine dayanmaktadır. "SSSS" - SESSİZ SES YAYAN YELPAZE, S-DÖRT olarak bilinen ve Dr. Oliver Lowery tarafından geliştirilen, 27 Ekim 1992 tarih ve US Patent #5,159,703 Patent numaralı, "SILENT SUBLIMINAL PRESENTATION SYSTEM"dir (SESSİZ ŞUURALTI SUNUŞ SİSTEMİ). Patent açıklaması da şöyle:

 

Çok düşük veya çok yüksek frekans aralığında veya bitişik ultrasonik yelpaze genişliğinde ve frekanstaki işitilir olmayan taşıyıcılar yoluyla, yaptırılmak isteneni ikna için, işitilir ve sözlü bilginin beynin içine hoparlör, kulaklık veya piezo-elektrik dönüştürücüler kullanılarak verilmesine dayanan SESSİZ irtibat sistemidir»

 

Sözkonusu yazıda, yapılanın CLONING THE EMOTIONS (DUYGULARIN KLONLANMASI) olduğuna vurguyla şöyle devam ediliyor:

 

- «Bilimadamları, bu bilgisayar destekli EEG’leri kullanarak, beynin düşük genlikteki (low-amplitude) DUYGU İMZA KÜMELERİ'ni belirleyip tecrid edebiliyor, bunları bilâhare sentezleyip bir başka bilgisayara aktararak depolayabiliyor. Başka bir deyişle; bilim adamları, bir insanın belli bir duyguyu yaşadığı ânda ortaya çıkan hassas ve karakteristik beyin tabloları üzerinde çalışarak, bu yolla kişiye âit duygu deneyimlerinin tanımlanabilmesini ve o ândan itibaren onu çoğaltmayı başarabiliyor. Bu kümeler, daha sonra –patenti olan- SESSİZ SES TAŞIYICI FREKANSLAR'a yerleştirilerek, aynı temel duygunun bir diğer hedef kişide ortaya çıkmasını SESSİZCE tetikliyor.» [1]

 

Ülkemizdeki kimi etkili-yetkili-bilgili zevat, dünyada olup bitenlere dair malûmatları sadece televizyondan damlayanlardan ibaret kalabalıklara “hiç böyle bir şey olabilir mi?” tarzında yalan söyleyedursunlar yahud dünyadan ne kadar habersiz olduklarını gururla ilân ededursunlar, adamlar apaçık “patent”ini bile almış!.. 

 

TÜRKİYE’DE TELEGRAM

 

“Kobay” olarak kullanılanların dışında, dünyada TELEGRAM saldırısının hedefi olarak toplumda etkili mevkii olan yahud siyasî - ideolojik bakımdan “düşman” olarak tanımlanan kişilerin seçilmesi, göze çarpan bir diğer husus. Misâl olarak, bizden fikir adamı Salih Mirzabeyoğlu, dışarıdan Bhutan'lı insan hakları savunucusu Tek Nath Rizal ve Pakistan asıllı Amerikalı yazar Kai Bashir ilk akla gelen isimler. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler etkisindeki Macaristan'dan meşhur satranç ustası Paul C. Dozsa gibi, rızası dışında askerî araştırma objesi olan şahsiyetler de var. O da Rizal gibi yurdundan uzakta yaşıyor. 1958'de yaşadığı kötü günlerden sonra, bugün Avustralya'da hayatını sürdürüyor.

 

Yeri gelmişken; temelde aynı tarz TELEGRAM silah ve uygulamasının hedefleri de olsalar, Salih Mirzabeyoğlu’na uygulananların, hepsinin fevkinde ve “çok özel” olduğunu teslim etmek durumundayız.

 

Bilvesile, saydığımız isimlerden Tek Nath Rizal ve Kai Bashir’in yazdığı ve başlarına gelenleri çarpıcı bir dille hikâye ettikleri eserler, Tahkim Yayınevi tarafından Türkçeye çevrilip baskıya hazırlanıyor. ABD ve dünyadaki TELEGRAM tatbikatı hakkında belgelere dayanan bir araştırma da, CIA Belgeleriyle Zihin Kontrol Operasyonları adıyla Ömer Özkaya tarafından kaleme alınmış ve Pegasus Yayınları arasından çıkmış.

 

Araştırmacı Ömer Özkaya’nın “sembol bir şahıs olduğu için hedef seçildi” dediği Salih Mirzabeyoğlu’nun İBDA Yayınları arasından çıkan Telegram –Zihin Kontrolü- adlı eseriyle, hâlen haftalık Baran dergisinde tefrika edilen ve ileride yine İBDA Yayınları arasından çıkacak olan Ölüm Odası -B-Yedi - adlı eseriyse, bizzat bu korkunç silahın hedefi olan bir insan tarafından kaleme alınmış ve bu bahiste meselenin “derinliğine” işlendiği -dünya çapındaki- biricik kaynaklar kıymetinde.

 

Bilvesile, İngilizce bilenlerin topluma nisbetinin sayıca az olduğunu düşünsek, Türkçe eserlerin de yine sayıca az ve herkesçe bilinmiyor olduğunu farzetsek bile, bu bakımdan hiç de mazur olmayan etkili-yetkili ve güya bilgili kesimlerin aldırmazlığını cidden ürkütücü buluyoruz.

 

TELEGRAM teknolojisi ve operasyonlarıyla ilgili olarak Türkiye’de gerek askeriye, gerek emniyet, gerek istihbarat, gerek siyaset, gerek akademi, gerekse basın, kelimenin tam anlamıyla “üç maymun”u oynamaktadır.

 

Bu tavrın sebebi, kısmen bilgisizlik, belli bir kısmı içinse bizzat “suç ortaklığı”dır. Buna şuurlu katkı yapan bilim adamları ve onların örgütleri dahi mevcuttur. Toplumu bilgilendirmek gibi aslî bir görevi olan - olması icab eden basınsa, bu konuda tam tersi bir amaç için kullanılmaktadır. Güya entellektüel ve bağımsız(!) bilim adamlarının insanı hayrete düşürücü cehaletleri, dünyadan habersizlikleri, duyarsızlıkları, korkaklıkları da cabası.

 

Bildiklerini söyleyebilen çok az sayıda bilim adamından ikisinin adını zikretmeden geçemeyeceğiz. Birincisi, bu mevzuda yıllardır toplumu aydınlatmaya çalışan  Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Selim Şeker; ikincisi de, İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Cahit Karakuş.

 

Prof. Dr. Selim Şeker, kendisine sorulan “elektromanyetik dalga ile bir insanın beynine müdahale edilebilir mi?” sorusuna şöyle cevab veriyor:

 

- «Elbette. Bu çok pahalı bir teknoloji. Bütün kalkınmış ülkeler, insanları kontrol etmek amacıyla bu alanda araştırma ve denemeler yapıyorlar. Özellikle ABD, Rusya ve Çin gibi dünyada hâkimiyet sürmek isteyen ülkeler bu tür çalışmalar yapıyor. “Cep Tehlikesi” kitabının 9. bölümünü bu konuya ayırdım. Arzu edenler kitabta ayrıntılı bilgileri bulabilirler.

 

ABD idare etmek ve istediğini yaptırtmak istediği ülkenin başbakanının beynine müdahale ederek, kendi ajanı olarak kullanabilir. Zaten bu tür denemeler uzun yıllardır yapılıyor. Amaç, insanları ve ekonomiyi kontrol altına almak. BUNDAN SONRAKİ SAVAŞLAR DA BÖYLE OLACAK!»

 

Yine TELEGRAM üzerinde çalışmalar yapan, yukarıda adını zikrettiğimiz bir diğer bilim adamı Cahit Karakuş’un verdiği bir konferansın haberini sunuyor bir üniversite internet sitesi:

 

- «İnönü Üniversitesi’nde elektromanyetik silahların kullanımı ve etkileri ile elektromanyetik dalgaların insan beyni üzerindeki etkilerinin konu alındığı bir konferans düzenlendi.

 

 Hoca Ahmet Yesevi Salonunda gerçekleşen ve Rektörümüz Prof. Dr. Cemil Çelik, rektör yardımcıları, fakülte dekanları, öğretim üyeleri ve öğrencilerin katıldığı, “Uzaktan Beyin Kontrolü ve Elektromanyetik Silahlar” başlıklı konferansı İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Cahit Karakuş sundu.

 

 Aynı zamanda Malatyalı olan Dr. Cahit Karakuş, elektromanyetik silahların kullanımı ve etkileri ile elektromanyetik dalgaların insan beyni üzerindeki etkilerini izah etti.

 

 Elektromanyetik dalgalarla beyin kontrolünün nasıl sağlandığını, nelerin amaçlandığını ve nerelerde nasıl kullanılabileceği ile ilgili bilgiler veren Dr. Karakuş, aynı zamanda elektromanyetik silahların nasıl yapıldığı ve nerelerde kullanıldığı ile ilgili detaylar üzerinde durdu.

 

 Dr. Cahit Karakuş, konuşmasında, “ELEKTROMANYETİK DALGALAR İLE ÖNÜMÜZDEKİ 20 YILDA DÜNYANIN GELECEĞİ BELİRLENEBİLECEKTİR. Elektromanyetik silahların enerjisi için Toryuma ihtiyaç duyulmaktadır. Bu enerji kaynağının büyük bölümü ülkemizde mevcuttur. Dünya rezervinin 2/5’i Türkiye’dedir. En önemlisi ise bunun da büyük bir kısmı Malatya’da bulunmaktadır. Bu çerçevede özellikle akademisyenlerimize önemli görevler düşmektedir. Bu teknoloji hakkında araştırma ve geliştirme projelerine önem verilmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum.” dedi. [2]

 

Allah, kendi dar sahaları dışında tam bir kara cahil oldukları hâlde, “ilim adamı” etiketini hiç arlanmadan göze sokucu kalabalıktan ayrılan böylesi hakiki “ilim” adamlarının sayısını artırsın. 

 

DÜNYADA TELEGRAM

 

Muhtelif metod ve amaçlı zihin kontrolü faaliyetleri belki de insanlık tarihi kadar eski. Bizim bu mütevazı çalışmamızın konusu olan ve tatbikinde elektromanyetizma ve cihaz kullanılan TELEGRAM’ın oluşumunu hazırlayan çalışmalar ise 19. yüzyıl başlarına kadar uzanıyor. Nikola Tesla'nın alternatif akımı bulup geliştirmesi ve onun prensibleri istikametinde yapılan çalışmalar; Hitler Almanyası'nda yapılan bu yönde denemeler; savaşın gidişatıyla çalışmaların sekteye uğraması; Almanya'dan ABD'ye sığınan bilim adamlarının projeleri ve akabinde Jose Delgado'nun 60'larda zihin kontrolü üzerinde çalışmaları ile hız kazanan gelişmeler...

 

Prof. Dr. Jose Delgado, zihin kontrolü bahsinde en tanınmış isimlerin başında geliyor. Bugün 95 yaşında ve Yale Üniversitesi'nin sembol şahsiyetlerinden olan bu sinirbilimci, 1960'larda birçok hayvan, hattâ psikolojik problemleri olan hastalar üzerindeki deneyleri sebebiyle çokça tenkid edildi. O dönem Pentagon'un da kısmen desteğini almıştı.

 

Delgado’nun 1969’da yayınladığı Beynin Fizikî Kontrolü - Psikomedenî Bir Topluma Doğru (Physical Control of the Mind – Toward a Psychocivilized Society) kitabının takdiminde; Rockefeller Üniversitesi, Amerikan Deniz Kuvvetleri Araştırma Dairesi ve Birleşmiş Milletler Hava Kuvvetleri 6571. Aeromedikal Araştırma Laboratuvarı, çalışmalarına katkılarından dolayı Delgado tarafından “şükranla” anılıyor. Yaptığı çalışmaların neticesinde, üzerinde çalıştığı hayvanların durumu için, "âdeta elektronik oyuncak gibi oldular" diyerek memnuniyetini ifade edecektir.  

 

Delgado’nun yaptığı en meşhur deneyse, arenada üzerine gelen boğayı elektrikî tesir kullanarak durdurması. Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, bizzat şahid olduğu bu olayı bakınız nasıl aktarıyor:

 

- «1970’lerin başlarında Amerika’da çok çarpıcı bir başka “dıştan etkileme” deneyine şahid olmuştum. Tecrübî psikolog Dr. Delgado, bir stadyumun ortasında, dört nala saldıran bir boğanın gelişini, televizyon kumandasına benzer bir araçla, kıpırdamadan seyrediyordu. 5-10 adım kala elindeki bir düğmeye bastı. Azgın boğa durakladı, sonra da sakin sakin etrafta gezindi. Delgado bir başka düğmeye basınca hayvan yine kızgın hâline dönüştü, burnundan köpükler saçıyor, ön ayağıyla tepiniyor ve saldırıya hazırlanıyordu ki bir düğmeyle tekrar uslu öküz oldu! Bu farklı davranışlar, boğanın daha önce deri altına yerleştirilen çipler sâyesinde, beyninin öfke ve huzur bölgelerine elektrik vermekle oluyordu.» [3]

 

1975 yılında yayınlanan “Two-Way Transdermal Communication with the Brain” (Beyinle Cilt İçinden İki Yollu İrtibat) başlıklı bir yazıda ise, Delgado'nun beyin araştırmalarını bilgisayarlara uyarlamayı başardığı vurgulanarak, “Transdermal –cilt yollu- alıcıların en ilginç yönü, beyin fonksiyonlarının eşzamanlı kayıd altına alınması ve uyarılmasının temini ki, bu sayede, talebe dayalı bildirimler bilgisayara uyarlanabiliyor.“ denmekte idi.

 

1974 yılında Dr. Joseph C. Sharp tarafından Walter Reed Askerî Araştırma Enstitüsü’nde ilk defa olarak insan beynine ses nakletme çalışmaları yapılmaya başlandı ve başarı kaydedildi. Bu çalışmalar, kulakları hiç duymayan sağır kişiler üzerinde de hedefine ulaştı. Kulağın duymasına lüzum kalmadan, sesin doğrudan doğruya beyne nakledilmesi deneyleriydi yapılan. Dolayısıyla “hedef kişi”, bu tatbikata karşı koyamıyor, savunmasız kalıyordu. Çünkü ses ve görüntüler, -gaibten değil!- bilgisayardan geliyordu.

 

Bugün artık resmî ağızlardan dahi bu çalışmaların teyidi yapılmaya başlanmıştır. Buna en bâriz misâl, NASA'nın astronotlarla “seslendirilen kelimeler” olmaksızın konuşma deneyleridir ki, kendi yayınlarında “yüzde 92 nisbetinde” başarılı olunduğu ifade edilmektedir.

 

ABD veya CIA'nın “Zihin Kontrolü” çalışmalarına müdahil oluş tarihi olarak 1941 verilir. O dönemden itibaren ABD, serbest veya örgütlü olarak bu sahada çalışan hemen tüm bilim adamlarını kontrolü altına almaya çalışmış ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur. “Büyük ölçüde” diyoruz, çünkü meselâ 2001 yılında, çok yönlü çalışmalarıyla tanınan sinirbilimci ve psikanalist Dr. John C. Lilly, insanlar üzerindeki deneyleri ahlakî bulmayarak bu birlikteliğe kısa bir süre sonra son vermesiyle de meşhurdur.

 

ABD’deki “Zihin Kontrolü” araştırma ve uygulamaları, geçmişten bugüne çeşitli kod isimler verilerek yürütülmüştür. Bunlardan öne çıkan bazıları, CHATTER, BLUEBIRD, ARTICHOKE, MKULTRA, MKSEARCH ve MKDELTA’dır.

 

ABD’deki zihin kontrolü deneyleri, bu süreçte tüm ülkeyi sarmış olmasına karşılık, yıllarca büyük bir gizlilikle yapılır. Olan bitenden habersiz insanların, küçük çocukların, bedenen hasta olanların yanısıra, akıl hastalarının, cezaevlerindeki tutuklu ve mahkumların, hattâ ordudaki askerlerin bu deneylerde kullanıldığı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Öyle ki, deneyler sırasında ölümlerin meydana geldiği; kalıcı fizikî rahatsızlıklar yaşayanlar yanında, birçok “kobay”ın psikolojik dengesini kaybettiği ve bazılarının intihara kalkıştığı bugün artık kesin olarak biliniyor.

 

ABD’deki projelerin ilklerinden CHATTER (Gevezelik) Projesi, Sovyetler'in casus veya esirleri itiraf ettirmek için kullandıkları ilaçların “başarısına” karşılık olarak geliştirilmişti. Araştırma, casusların sorguları sırasında kullanılabilecek ilaçların belirlenmesi ve denenmesi üzerine odaklanmıştı. CHATTER Projesi, 1953 yılında resmen sonlandırıldı.

 

Çalışmalarını insan davranışlarını kontrol yönünde genişletmek isteyen CIA, teşkilatın başı Allen Dulles'in onayıyla 1950 yılında BLUEBIRD (Mavi Kuş) Projesi'ne başladı. Bu programın hedefleri şöyle sıralanıyordu:

 

1. Personelden izinsiz bilgi sızdırılmasını önleyecek bir metod geliştirmek.

 

2. Özel sorgulama teknikleri yoluyla ferdin kontrol edilmesinin mümkün olup olmadığının araştırılması.

 

3. Hafıza geliştirme usullerinin araştırılması.

 

4. CIA personelinin düşman kontrolüne geçmesini önlemek için savunma teknikleri geliştirmek.

 

BLUEBIRD Projesi'nin kod adı, 1951 Ağustos'unda ARTICHOKE (Enginar) Projesi olarak değiştirildi. Bu projenin hedefi de hipnoz ve çeşitli kimyevî maddelerin kullanımı yoluyla sorgulama tekniklerinin araştırılmasıydı. Bu program da 1956'da noktalandı.

 

Ancak, ARTICHOKE Projesi'nin durdurulmasından üç yıl kadar önce, yâni 13 Nisan 1953'te, o dönem CIA Başkan Yardımcısı olan Richard Helms'in teklifleri doğrultusunda, MKULTRA Projesi başlatılır. MK harflerinin, “Mind Kontrolle” (Zihin Kontrolü; “kontrolle” kelimesi İngilizce “control”ün Almanca karşılığı) kelimelerinin kısaltması olduğu düşünülüyor.

 

MKULTRA Projesi çerçevesinde insan davranışlarını kontrol etmek amacıyla başvurulan araç, metod ve ilmî disiplinler arasında radyasyon, elektroşok, hipnoz, başta LSD olmak üzere çeşitli kimyevî maddeler, askerî araç gereçler, işkence âletleri ile psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, antropoloji gibi sosyal bilimler vardı. MKULTRA'nın yurtdışı için geliştirilen versiyonuna da MKDELTA adı verilmişti.

 

1970'lerin başında UTAH EYALET HAPİSHÂNESİ Gunnion Tesisleri ve Devlet Hastahânesi'nde yaşanan elektromanyetik dalgalarla taciz, beyin kontrolü vak’aları mahkemelere taşınmışsa da, -tahmin edileceği üzere- bir netice alınamamıştır. Mesele, “millî güvenlik”tir(!) ne de olsa!

 

Zihin Kontrolü yahud TELEGRAM’a giden yolun tarihi, elbette ABD'de yapılan çalışmalarla sınırlı değil. Devrin Komünist Bloğunun lideri SSCB, hem kendi ülke sınırları içerisinde, hem de müttefiki olan Doğu Avrupa ülkelerinde, bu istikametteki çalışmalarına azamî bir dikkat ve hassasiyetle devam ediyordu.

 

Soğuk Savaş dönemi bloklaşmasının, bu silahın geliştirilmesi, kullanımı ve paylaşımı noktasında bugün hâlâ varlığını hissettiriyor olması, işin bir başka ilginç yönü. Meselâ, ABD, İngiltere ve Kanada’nın yukarıda adlarını saydığımız bu nevî projelerdeki geçmiş “ortaklığı”nın bugüne de uzandığı söylenebilir. Yeni keşfedilen hemen tüm silahlarda olduğu gibi, siyasî-ideolojik işbirliğinin etkisi, bu askerî silahın kullanımında da kendini gösteriyor.

 

Bugün için, bir tarafta ABD, İngiltere ve İsrail, diğer yanda Rusya, bunlara mukabil Çin önemli. İlâveten; Almanya, Fransa, İsveç gibi bazı Avrupa ülkeleri ile Brezilya, Hindistan ve İran da bu silah üzerinde araştırmalar yapan ve bol sıfırlı fonlar ayıran ülkeler olarak konuyla ilgili kaynaklarda göze çarpıyor. 

 

Meselenin kökünde politik kaygı, ideolojik çatışma (ki bu vurgu ABD’nin “resmî” ağzıdır, kendi aralarında daha sert bir ifadeyle “İDEOLOJİK DÜŞMAN” tabirini kullanırlar) ve dünya paylaşımı yatması hasebiyle, ABD'deki “Zihin Kontrolü” ile alâkalı yayınlarda, hükümetin en çok ilgi (ve kaygı!) ile izlediği ülkeler olarak Çin ve İran gösteriliyor. Tabiatiyle, ülke ülke zihin kontrolü konusunu kurcalarken, en çok malzeme bulma şansımız olan ülke, ABD. Diğer ülkelerle ilgili olarak (şimdilik) daha az sayıda yazı ve dökümana ulaşsak da, bunları ABD'nin başka ülkelerde zihin kontrolü silahlarının geliştirilmesi konusunda duyduğu endişe ve rahatsızlığı ifade eden resmî veya gayriresmî yayınlardan süzme şansı doğuyor.

 

“Elektromanyetik Zihin Kontrolü” teknik ve teknolojisi üzerindeki ülkelerarası silahlanma yarışını ve “ideolojik çatışma” vurgusunu delillendirmek bâbında, 2 Ekim 2008 tarihinde Washington Times'da çıkan Kelly Hearn imzalı bir makaleyi örnek gösterebiliriz.

 

Pentagon'un kaygıları olarak: Çin ve İran'ın nörolojik (beyin ve sinirle alâkalı) silah geliştirme sahasında işbirliği ve yardımlaşma hâlinde oldukları; ABD’nin ideolojik düşmanı olan bu ülkelerin yeni nöro-silahların üretimi ve geliştirilmesi için anlaşmaya vardıkları; beyin ve sinir sistemleri üzerinde etkili böylesi silahların geliştirilmesi üzerinde iki ideolojik düşman ülkenin işbirliği yapmasının ABD çıkarlarına ters gelişmeler olduğu ve önlem alınması lâzım geldiği çerçevesinde bir makaleydi Hearn’in yazdığı.

 

Sözkonusu makalede, yetkililerin "Yabancı Teknolojik Sürprizler" ismi altında gizli bir panel düzenlediği, konunun uzmanı 16 bilim adamının iştirakiyle gerçekleşen toplantıda hükümetin mevzu ile ilgili bilgilendirildiği ve yapılması gerekenlerin masaya yatırıldığı ifade ediliyor. Katılımcı bilim adamları bahsinde ismi geçen kişiler arasında belki en dikkat çekici olanıysa, 16 kişilik heyetin de başkanı olan Christopher C. Green. Makalede elbette “zihin kontrolü” kelimesi zikredilmiyor; bunun yerine “noröloji, beyin, sinir” gibi kelimeler kullanılıyor. Ancak Green, “Millî Güvenlik”le ilgili olarak eskiden beri paranormal ve zihin kontrolü çalışmalarında ismi geçen, 1969'da CIA'nın Bilim ve Teknoloji bölümü için çalışmış, etkili bir isim. [4]

 

Bugün, TELEGRAM Silahı konusundaki resmî tavrı ile sadece kendi ülkesini değil, neredeyse tüm dünyayı "laboratuvar"a çevirme gayretindeki ABD’de, Amerikan devletine ağır suçlamalar yönelten makale ve raporlar ardarda yayınlanıyor. Buna ciddi ve çarpıcı bir misâl olarak, Sonoma State Üniversitesi’nin desteklediği bir proje çerçevesinde Aralık 2006’da tamamlanan ve "ABD'de Elektromanyetik Silah Araştırmaları ve İnsan Hakları İhlalleri Tarihi Üzerine" (A Study of the History of US Intelligence Community Human Rights Violations & Continuing Research in Electromagnetic Weapons) başlığıyla Peter Phillips, Lew Brown ve Bridget Thornton tarafından kaleme alınan akademik bir çalışmayı gösterebiliriz. [5]

 

Türkiye’de Timaş Yayınevi tarafından İstihbaratta Beyin Yıkama –Beyin Kontrolü- adıyla yayınlanan Mind Controllers adlı eserin sahibi Dr. Armen Victorian’ın da belirttiği gibi, ABD ve Avrupa ülkelerinde zihin kontrolü konusunda herhangi bir tepki ortaya koyan kişi ve örgütlerin her zaman önleri kesilmeye çalışılmıştır. Tesbit, bugün de aynen geçerlidir. Fakat, artık mızrağın çuvala sığmadığı da görülüyor. Buna misâl bâbında aşağıda aktaracağımız metin, ABD’de NSA'ya (National Security Agency - Millî Güvenlik Teşkilatı) karşı açılmış –bilinen- tek davayı ve zihin kontrolü ile alâkalı teknikleri de ihtivâ etmesi bakımından önemlidir:

 

- «MİLLÎ GÜVENLİK TEŞKİLATI’NIN ELEKTROMANYETİK BEYİN UYARIMINI KULLANMASI: Millî Güvenlik Teşkilatı, “Sinyal İstihbaratı”, “Uzaktan Nöral (Sinir) Denetimi ve Elektronik Beyin Bağlantısı” için, “Elektromanyetik Beyin Uyarımı”nı kullanmaktadır. (İonlaşamayan elektromanyetik alan) radyasyonu üzerine, nörolojik araştırmayı ve bioelektirik araştırma ve geliştirmeyi ihtivâ eden 1950’li yılların MKULTRA programından beri, “Beyin Uygulaması” gelişme hâlindedir.

 

Elde edilen gizli teknoloji, Millî Güvenlik arşivlerinde, “radyoaktifliği ve nükleer patlamaları ihtivâ etmeyen ve çevrede bulunan bir kaynaktan istemeyerek (kasıtlı olmayan bir şekilde) yayılan elektromanyetik dalgalardan oluşan bilgi” olarak tanımlanır ve “Işınım İstihbaratı” olarak sınıflandırılır. Amerikan yönetiminin diğer elektronik mücadele programları gibi, bu Sinyal İstihbaratı teknolojisi de, gizli olarak yürütülmekte ve muhafaza edilmektedir. Millî Güvenlik Teşkilatı, bu teknoloji ile ilgili mevcut bilgileri denetlemekte ve ilmî araştırmaları halktan gizlemektedir. Aynı zamanda bu teknolojiyi gizli tutmak için uluslararası istihbarat anlaşmaları da vardır.

 

NSA, insandaki elektrikî faaliyetleri uzak mesafeden analiz eden hususî elektronik teçhizata sahibtir.

 

NSA bilgisayarında üretilen beyin plânlaması, beyindeki elektrikî faaliyetleri sürekli olarak denetlemektedir. Millî güvenlik gayesiyle NSA, binlerce insanın ferdî beyin haritalarını kaydetmekte ve şifrelemektedir. Elektromanyetik alanla “Beynin Uyarımı”, beyin-bilgisayar bağlantısını sağlamak için, meselâ, askerî savaş uçağında ordu tarafından gizlice kullanılmaktadır.

 

Elektronik gözetim amacıyla, beynin konuşma merkezindeki elektrik faaliyetleri, kurbanın sözlü düşüncelerine çevrilebilir. Uzaktan Nöral Denetim (Remote Neural Monitoring - RNM), kulağı devre dışı bırakıp ses haberleşmesinin doğrudan beyne gitmesini sağlayarak, şifrelenmiş sinyalleri beynin işitme korteksine gönderebilir. NSA ajanları, bunu, paranoid şizofrenin karakteristiği olan işitilir halüsinasyonları taklid ederek, kurbanların takatini gizli biçimde kesmek için kullanabilirler.

 

Uzaktan Nöral Denetim, kurbanla herhangi bir temas olmaksızın, bir kurbanın beyninin görme korteksindeki elektrik faaliyetlerini plânlayabilir ve kurbanın beynindeki tasavvurları (görüntüleri) bir videonun monitöründe gösterebilir. NSA ajanları, kurbanın gözlerinin gördüğü her şeyi görürler. Görmeyle ilgili hafıza da görülebilir. Uzaktan Nöral Denetim, gözleri ve optik sinirleri atlayarak (devre dışı bırakarak), doğrudan görme korteksine görüntü gönderebilir. NSA ajanları, beynin programlama gayesi için, gözetim altındaki kişi REM uykusunda iken, onun beynine gizlice görüntü yerleştirmek için bunu kullanabilirler.

 

UZAKTAN NÖRAL DENETİM YAPAN NSA TEŞKİLATININ KABİLİYETLERİ: Birleşik Devletler’de, 1940’lı yıllardan beri Sinyal İstihbaratı ağı vardır. NSA’nın Fort Meade’deki merkezinde, kişileri izlemek ve bunların beyinlerindeki işitilir-görülür bilgileri -tecavüzkâr olmayan bir biçimde- denetlemek için kullanılan iki yönlü geniş bir Uzaktan Nöral Denetim sistemi vardır. Bu işlerin tümü, kişiyle fizikî bir temas olmadan yapılır. Uzaktan Nöral Denetim metodu, gözetim ve yurtiçi istihbarat için esas metodtur. Konuşma, üç buudlu ses ve şuuraltı ses, kişinin beyninin işitme korteksine (kulakları by-pass ederek) gönderilebilir ve görüntüler de görme korteksinin içine aktarılabilir. Uzaktan Nöral Denetim, kişinin algılarını, ruh durumunu ve motor kontrolünü değiştirebilir.

 

Konuşma korteksi - işitme korteksi bağlantısı, istihbarat toplumu için esas haberleşme sistemi oldu. Uzaktan Nöral Denetim, beynin görme-işitme merkeziyle beyin arasında veya beyin ile bilgisayar arasında tam bir bağlantıya izin verir.

 

İŞLEYİŞ TEKNİĞİ: Uzaktan Nöral Denetim, her belirli beyin bölgesinin rezonans frekansının şifresinin çözülmesini gerektirir. Bu frekans, beynin bu özel bölgesine bilgi yüklemek için daha sonra değiştirilir. Değişik beyin bölgelerinin tepki gösterdiği (cevab verdiği) frekans, 3 Hz ile 50 Hz arasında değişmektedir. Sinyal İstihbaratı, sinyalleri bu bant aralığında değiştirir. Bu değiştirilmiş bilgi, şuuraltı seviyesinden algılanabilir seviyeye kadar değişen yoğunluklarda, beyne yerleştirilebilir. Her insan tek bioelektirik rezonans - entrainment frekansları kümesine sahibtir. Bir insanın beynine diğer bir insanın işitme korteksinin frekansında işitilir bilgiler gönderme, bu işitilir bilginin kavranılmaması sonucunu verecektir.

 

Davacı (eski NSA çalışanı John St. Clair Akwei), Uzaktan Nöral Denetim’den, NSA’nın Fort Meade’deki Kinnecome grubuyla iki yönde Uzaktan Nöral Denetim teması kurarak haberdar oldu.

 

Onlar, Ekim 1990’dan Mayıs 1991’e kadar, davacıyı tedirgin etmek için üç buudlu Uzaktan Nöral Denetim sesini doğrudan doğruya beyinde kullandılar.

 

Mayıs 1991’deki gibi davacı ile iki yönlü Uzaktan Nöral Denetim haberleşmeleri vardı ve davacının kabiliyetlerini yok etmek ve kendisine karşı son 12 yılda yaptıkları faaliyetler nedeniyle davacının yetkililere başvurmasını önlemek için Uzaktan Nöral Denetim’i kullandılar. Kinnecome grubunun Ft. Meade’de günde 24 saat çalışan, yaklaşık 100 çalışanı vardır. Davacıyı tecrid etmek için davacıyla temasta bulunan ve beyinleri gizlice dinlenen kişilere de sahibtiler. Bu, şimdiye kadar bir vatandaşın Uzaktan Nöral Denetim ile taciz edilmesine ve bu istihbarat operasyonları metodunu kötüye kullanan NSA personeline karşı dava konusu hâline getirilen ilk olaydır.» [6]

 

16 Temmuz 1977 tarihli New York Times gazetesindeki bir haber-makalede, "ABD, insanlığı esir edebilecek görünmez silahlar geliştiriyor" (U.S. Develops Invisible Weapons to Enslave Mankind) deniliyordu. Bu haberden sadece bir yıl sonra yayınlanan Walter Bowart imzalı Beyin Kontrol Harekâtı kitabı ise, gelinen noktayı bir nebze olsun aydınlatıyordu. Aynen şunları yazıyordu Bowart:

 

- «Bu araştırmalar; hipnoz tekniği, narkotik-hipnoz, elektronik olarak beynin uyarılması, ultrasonik, mikrodalgalar, alçak ses frekanslarıyla davranışların etkilenmesi ve davranış değişiklikleri terapisidir. CIA, psikolojik silah stoklarını, psişik silahların değişik tiplerini geliştirmeyi başararak artırmıştır. ŞİMDİ BU KABİLİYETLERİYLE YENİ TİP BİR HARBE GİRİŞMESİ MÜMKÜNDÜR. Bu harb görünmez, muharebe sahası ise insan zihinleridir.» [7]

 

İrlandalı George Farquhar, sadece kendi ülkesinde değil, İngiltere ve Kanada başta olmak üzere birçok ülkede kendisinin elektromanyetik dalgalarla taciz edildiğini söyler ve Hürriyet Projesi (Project Freedom) adlı internet sitesinde şunları dile getirir:

 

- «İstihbarat Ajanları bu gerçeği açıklamak isteyen kişilerin de itibarını yok etmek için çaba sarfetmektedirler.

 

Yıllardır askerî ve polis istihbaratı, “Uzaktan Beyin Kontrolü” silahlarının varlığını inkâr etmek için halka yalan söyledi. ABD Ordusu’nun “Körfez Savaşı” sırasında toplu hâlde Irak taburlarına karşı, “Uzaktan Mikrodalga Beyin Kontrolü Silâhları”nı kullandığı, medya (Discovery Kanalı) tarafından açıklandı. Daha da önemlisi, son günlerde Channel 4 televizyonunda yayınlanan “Büyük Birader’in Sevgisi İçin” isimli belgeselde, İngiltere istihbarat ajanlarının toplumun bir bölümünü bu silahlarla hedef aldığı gerçeği gösterildi.

 

İstihbarat ajanları, “öldürücü olmayan” bu silahların varlığını artık inkâr edememelerine rağmen, bu silâhların, -bir diğer ifadeyle- “Uzaktan Beyin Kontrolü Deneyi”nin toplum üzerinde sürekli olarak ve artarak “davranış manipülasyonu ve suikast” için kullanıldığını inkâr etmeye hâlâ devam edeceklerdir.

 

Ancak toplumun büyük çoğunluğu en sonunda gerçeği gördüğü zaman, bu askerî ve polis istihbarat hiyerarşisinin otoriteci ve vahşi zihniyetinin gizli biçimde toplumumuzu idaresi altına almasını önleyebileceğiz (mi?). “Uzaktan Beyin Kontrolü Silâhları”nın varlığı ile ilgili gerçek aydınlığa çıktığı zaman, bunların bizim masum toplumumuza karşı kullanılmasını ilgilendiren gerçek de ortaya çıkacaktır. Bu yalnızca bir zaman meselesidir. Schopenhauer şöyle der:

 

“Tüm gerçek üç safhadan geçer: Birincisi, onunla alay edilir. Sonra, ona karşı şiddetle direnilir. Sonunda, o kendisini âşikar olarak belli eder.”  [8] 

 

İNTİHAR EDEN ALMAN TELEGRAM KURBANI

 

ABD böyle; ya başka yerler? Cevabı tahmin hiç de zor değil. Yaşanan “trajedi”ler hep birbirine benziyor.

 

Çarpıcı bir örnek olarak, Almanya'da Alman Gizli Servisi BND'nin (Bundesnachrichtendienst) elektromanyetik yolla zihnî ve fizikî tacizi altında olduğunu söyleyen; 2003'ten intihar ettiği 11 Eylül 2007'ye kadar (48 yaşındaydı) medya, hukuk ve siyaset platformlarına defalarca konuyu taşıyan; ancak hiçbirinden herhangi bir netice alamayan Peter Helwig’in acı hikâyesine bakalım şimdi. Ne tuttuğu günlükler, ne vücudundaki elektromanyetik taciz izleri, ne hayatının son devresinde beyninde oluşan tümör, ne konuyu parlamentoya taşıması, ne açık protesto faaliyetleri, evet maalesef hiçbiri işe yaramadı.

 

Helwig’in trajedisini, onunla ilgili olarak yayınlanan İngilizce bir yazıyı haftalık Baran dergisi için Türkçeye çeviren Akademya yazarı Oğuz Yıldırım’ın tercümesinden takib edelim:

 

- «TELEGRAM mağdurlarından Peter Helwig’in, ölümünden evvel bir internet sitesine ulaştırdığı ve TELEGRAM işkencesinin nerelere varabildiğine misâl olması bakımından çarpıcı bulduğumuz hayat hikâyesini sizlerle paylaşıyoruz. Metnin İngilizcesine: httpuser.chol.comsmartybbsdownload.phpid=antidew&db=pds01&uid=12&fn=2 adresinden ulaşabilirsiniz.

 

“(…) Takib edildiğimi 2003 senesinin Haziran ayında farkettimse de, pek fazla önemsemedim. İş ve İşçi Bulma Kurumu aracılığıyla altı aylığına çalışmak üzere, “BQW GmbH Berlin-Weissensee, Gehringstrasse 39, 13088 Berlin” adresine yönlendirildim. Burada da, işime ve evime gidip gelirken belirli insanlar tarafından takib edildiğimi farkettim. (…) İşyerinde aksilikler olmaya başlamış, toplu saldırılara maruz kalır olmuştum, birileri fizikî dengemi bozmaya çalışıyordu. Bir keresinde, iş arkadaşlarımdan birinin “Windbeutel” (Alm. Bir çeşit pasta) ikramını kabul ettikten hemen sonra rahatsızlanmış ve eve geldiğimde idrarımın oldukça koyulaştığına şahid olmuştum. Bir başka sefer, termosumdan kahve içtikten sonra kalbimde duyduğum şiddetli çarpıntıyla birlikte tekrar hastalanınca, birilerinin içtiğim şeye birtakım ilaçlar katmış olabileceğinden şübhelendim.

 

Böylece 2004 Şubat’ında işyerimi değiştirerek; F.U. R Wickeltechnologie GmbH, Langhansstrasse 127-128, 13086 Berlin adresinde çalışmaya başladım. 2004 senesinin Nisan ayında, iş yerimde çalışırken (CNC ustası olarak çalışmaktaydım) farkettiğim bir şey oldu; tüm vücudum bir ateş içindeymişçesine yanıyordu. Bu yanma hissini bazen kendi aracım haricindeki araçlarda iken de duyuyordum. Bu “sıcak dalga” parmak uçlarımdan başlayarak göğsüme kadar yayılıyordu. Birilerinin bana elektromanyetik dalgalar yoluyla ışınlar gönderdiğinden şübheleniyordum. Ağrı şeklinde duyduğum bu ışınları vücudumun her yanında hissediyordum. Mezkûr şikayetlerle bir doktora müracaat ettim ancak herhangi bir teşhis koyamadı. Pek çok kere dairemde tuhaf bir koku aldım. Aynı kokuyu teyzem ve bir komşum da almıştı. Komşularımdan şübhelenerek polise başvurdum. Oturduğum yeri değiştirmem tavsiye edildi.

 

Mesele hakkında akrabalarıma haber verince, bana inanmamışlar ve kesintisiz süren ağrılarımın asabımı bozduğunu düşünerek beni 5 Haziran 2004’te bir psikiyatriste göndermişlerdi. Gönüllü olarak gittiğim ve GmbH, 04678 Zschadra adresinde bulunan “Clinic Hospital Diaconate Zschadra” hastahânesinde 22 Haziran 2004’e kadar kaldım. Hastahâne ilgililerine maruz kaldığım ışınlardan bahsettim ancak doktorlarca “akıl hastası” olarak ilân edildiğim için buradan ayrıldım. Bu süre zarfında maruz kaldığım radyasyon hâdisesi devam etti ve ellerimde muhtelif yara ve yanık izlerine sebeb oldu. Göğsümde, kalbimde, bacaklarımda ve vücudumun diğer bölgelerinde hissettiğim şiddetli sıcaklık dolayısıyla geceleri uyuyamaz hâle gelmiştim. Annem ve küçük kızım, vücudumun ışına tabî tutulan bölgesine dokunduklarında radyasyonun sebeb olduğu sıcaklığı hissedebiliyorlardı.

 

O günlerde, bir günlük tutmaya ve olan biten herşeyi yazmaya başlamıştım. Yazmaya çalıştıkça parmaklarımda oldukça yoğun ağrı ve radyasyon hissediyor ve artık devam edemiyordum. Sırtım ve vücudumun diğer bölgeleri, şiddetli ışına maruz kalıyordu. Tekrar bir doktora müracaat ettim, röntgenimi çekti ancak o da herhangi bir teşhiste bulunamadı.

 

27 Aralık 2004’te; bu sefer gönüllü olarak değil zorla ve polis “yardımı” ile “Berlin Weissensee, Gartenstrasse1, 13088 Berlin” adresinde bulunan “Joseph-Krankenhaus” hastahânesine götürüldüm. 4 Ocak 2005 tarihine kadar burada tutuldum. Yaptığım açlık grevi eylemi neticesinde ve ziyaretime gelen komşularımın benim belirttiğim şikayetlerin aynısından müştekî olduklarını beyan etmeleri üzerine salıverildim.

 

24 Ocak 2005’te, benim ve ailemin rızası dışında; Weissensee, 13189 Berlin adresinde bulunan Pankow bölge mahkemesinin 51 XVII 2/05 nolu kararı ve “akıl hastası” olduğum gerekçesi ile tarafıma vasî tayin edildi. 25 Haziran 2005’te aynı mahkeme, verdiği kararı iptal etti.

 

2005 senesinin Ağustos ayında adresimi değiştirdim, ancak daha ziyade kulaklarımda duymaya başladığım ağrılarla birlikte radyasyona maruz kalma hâdisem devam etti. Kulaklarımda şişlik ve kızarıklığın eşlik ettiği şiddetli ağrılar oluyordu. Çok geçmeden, dairemi birilerinin rızam dışında ziyaret etmekte olduğunu müşâhede ettim.

 

Sürekli olarak kendime, “mevcut Alman bürokrasisi içerisinde, ceza almaksızın masum insanlara işkence edebilme gücünü kim elinde bulundurabilir?” diye soruyordum. Alman Gizli Servisi’nden başka bir cevab bulamadım.

 

Alman Gizli Servisi BND’nin gerçekleştirdiği elektromanyetik deneylerin kurbanı olduğumu alenen söylemeye başladığımdan beri deneylerin şiddeti öylesine artmıştı ki, artık kendi kendime bu durumla başa çıkabileceğimden şübhe duyar hâle geldim.

 

O denli radyasyona maruz kalıyordum ki, yüzüm sanki bir maske içerisinde imişçesine kaskatı kesiliyordu. Kısmî amnezi, hafıza kayıpları oluşuyordu. Okuyamıyor ve yazamıyordum. Kulaklarımda gürültüler ve farklı sesler duyuyordum. Bazen kendi hür irademle söylemek istemediğim sözler sarfediyor, gitmek istemediğim yönlere yönlendiriliyordum. Bu durum, özellikle caddelerde, oldukça tehlikeli bir hâl almıştı. Meselâ, gelmekte olan arabanın altına kendimi atmam gerektiğine dair şoka benzer histen son ânda uyanıyor ve âdeta uçurumun kenarından dönüyordum. Birileri hafızamı kasden bazen siliyor bazen yerine getiriyor, böylece iş yerinde veya metroda kısmî hafıza kayıplarına uğruyordum. Bana ne olduğunu, nerede bulunduğumu hatırlayamaz hâle geliyordum.

 

2006 yılının Ağustos ayında kendi el yazımla bir şikayet dilekçesi yazarak CDU’nun (Hıristiyan Demokrat Partisi) bir yetkilisine teslim ettim. Hemen akabinde kafam şiddetle radyasyona tâbi tutuldu. Işının tesiriyle öyle şiddetli başağrıları oluyordu ki, ağrının yoğunluğu ve dayanılmazlığı dolayısıyla çığlık atıyordum. Nefes alamıyor, ayaklarımı düzgün hareket ettiremiyor ve sırtımda dayanılmaz ağrılar duyuyordum. Doktor, ağrı kesici iğneler yaptı. Bacaklarımda ve ellerimde şişlikler oluştu ve beynimde bir tümör tesbit edildi. Kalbimde şiddetli ağrı ve ritim bozukluğu oluşmuştu. Bunun üzerine bir uzmana başvurduğumda; kardiyografim ve kan basıncım normal seviyede çıkmış, ancak eve dönüşümde aynı semptomlar tekrar belirmişti.

 

Boğazımdaki ağrı yemek yememe manî oluyordu. Göz kapaklarımda ve kaşlarımda görmemi tamamen engelleyecek kadar şişlikler oluşmuştu. Yüzümde ve vücudumun diğer bölgelerinde kırmızı noktalara ve kızarıklıklara benzer lekeler oluşmuştu. Vücud ısım sürekli değişiyor, kâh üşüme kâh yanma nöbetleri geçiriyordum.

 

30 Mart 2006 tarihinde Vait isimli bir doktor (…) vücudumdaki şişlik ve tümörleri tesbit etmişti. Bu doktora, hastalığıma Alman Gizli Servisi’nin (BND) sebeb olduğunu söylediğimde, muhtelif sebebler ileri sürmüş ve artık tedavimle ilgilenmemişti. Şunu anladım ki, benim gibi Almanya’daki yüzlerce insan da aynı ıztırablardan müştekî olarak, sözkonusu gizli servisin elinde “kobay” olma kaderini paylaşıyordu. Bu insanlar, adaleti korumakla mükellef olan parlamento ve hükümet yetkililerine müracaat edip herhangi bir netice elde edemediler. (…)

 

Almanya (Grundgesetz) Anayasası’na göre, (II Bölüm, Madde 20, Paragraf 4) “Her Almanya vatandaşı, mecbur kaldığında, insan hakları ihlâline karşı koyma hakkına sahibtir.” Bu kanun maddesine göre benim protesto etme hakkım sözkonusudur. BND’nin elektromanyetik dalgalar yoluyla beni radyasyona tâbi tuttuğuna dair küçük bir posteri göğsümde taşımaya başlamam bu sebebleydi. (…)

 

4 Eylül 2007 tarihinde şikayetimi bütün gazete editörlerine gönderip bir internet sitesine de ekleyince gizli servisin psikolojik baskısı hayli artmıştı.

 

Radyasyona maruz bırakılmam yanında, bu sefer, kafamın içinde beni tehdid eden sesler duyuyordum:

 

“Seni öldüreceğiz, sen artık bir zombisin! Senin hafızanı sileceğiz, yakınlarını öldüreceğiz! 22 Eylül’de protesto gösterisine gidemeyeceksin! Yakınlarını düşün! Ellerini, ayaklarını ve vücudunun diğer organlarını mahvedeceğiz! Seni bir zombiye çevireceğiz!”

 

Bu seslerle geceleri taciz edilerek uyumama mâni olundu. Bana cevablamamı istedikleri birtakım sorular sordular. İrademi kuşatıp beni kontrol ettiler.

 

Şübhesiz, insanlık haysiyetim taciz edilmiş; böylece, Almanya Anayasası ile de garanti altına alınan insan haklarım, millî ve uluslararası hukuk anlamında da çiğnenmiştir.”

Peter Helwig’in 10 Eylül 2007’de yâni ölümünden bir gün önce yazdığı mektub:

 

“(…) Beni iki gecedir uyutmadılar. Bugün bana iki çıkar yol gösterdiler, bana işkence yapabilecek güce sahibler. Uzun zamandır, beni öldürmelerine müsaade etmekten başka çıkar yol olmadığını düşünüyorum. Kaderime razıyım, beni öldürmek istiyorlarsa öldürsünler.

 

Bugün bir süre uzandıktan sonra beni yine tehdid edip, “kalbini söküp canını alacağız! Hafızanı sileceğiz! Sol kolunu ve bacağını koparacağız! (…)” dediler. Beni depresif bir hâle soktular. “Seni bir zombi hâline getireceğiz! Neden yatıyorsun, niçin konuşmuyorsun?” diye sordular. Çok yorgun olduğumu, bu hâldeyken konuşamayacağımı söylediysem de, istemeden ve otomatik olarak cevab vermemi sağladılar, beni kontrol edebiliyorlar.

 

Bir not eklemek istiyorum: Beni kontrol ediyorlar ve şöyle tehdid ediyorlar:

 

“Karar ver, seni mi, yakınlarını mı öldürelim!”

 

Ruhum tamamen paramparça oldu ve uykusuzum. Sürekli tehdidvarî kelimelerle baskı yapıyorlar.”

 

هذا البريد الإلكتروني محمي من المتطفلين و spambots, تحتاج إلى تفعيل جافا سكريبت لتتمكن من مشاهدته ” mail adresinden gelen bir mesajda, “intihara kışkırtma”nın aslında Ceza Kanunu’na göre “cinayet” demek olduğu notu da eklenerek; Peter Helwig’in 11 Eylül 2007’de 48 yaşında iken öldüğü, daha doğrusu öldürüldüğü, komşularının ve polisin konu hakkında sessizliklerini koruduğu bildiriliyordu.» [9]

 

Peter Helwig ve benzeri yüzlerce TELEGRAM mağdurunun trajedisi, internet kaynaklarından çok daha geniş olarak araştırılabilir. Bizzat mağdurların kaleme aldığı eserler de, İngilizce bilenler tarafından temin edilebilir. Bunlardan bellibaşlı birkaçı, daha önce ifade ettiğimiz gibi, önümüzdeki aylarda Tahkim Yayınevi tarafından Türkçe olarak da yayınlanacak. 

 

NE YAPMALI?

 

TELEGRAM yahud herkesçe bilinen adıyla Zihin Kontrolü, diğer tüm ruhî, psikolojik, parapsikolojik, nörolojik, fizyolojik, teknolojik, sosyolojik, fizikî, kimyevî, felsefî, metafizik vs. yönleriyle beraber, aynı zamanda ASKERÎ bir silahtır ve, hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde açıktır ki, hedef kim olursa olsun, kullanımı insan haklarının ihlalidir.

 

"Yapılması gereken ne?" sorusuyla birlikte, "kimler öncelikle ve âcilen harekete geçmeli?" sorusu daha bir elzem görünüyor:

 

İlk olarak, başka herkesten önce bulunduğu cemiyete karşı sorumluluğu olan entellektüeller bu mesele üzerinde yoğunlaşmalı, şuurlanmakla kalmayıp diğerlerini de şuurlandırmalı, dikkat çekme ve çareler sunma noktasında omuzlarındaki yükün ağırlığının idrakiyle hareket etmelidirler.

 

İkinci olarak, ister iktidarda, isterse muhalefette olsunlar; yâni hem idareci mevkiindeki, hem de o kademedekileri takib, ikaz ve yönlendirme borcunda olan muhalefetteki tüm siyasîler, bu mesele üzerinde kendilerine düşen mesuliyeti üstlenmeli ve gerekeni yapmalıdırlar. Yoksa mevcudiyetleri, mevkîleriyle bağdaşmayan, ülkenin siyasî ve askerî meselelerinden bîhaber, alay konusu bir hâl arzetmeye devam edecektir. Sözkonusu “silah” bu ülkenin malı olmamasına karşılık, uygulama sahası bu ülke ve bu ülkenin insanıdır; işlenen suçun “yerli” failleri de yine bu ülkede ve ortalıkta dolaşmaktadır. O hâlde bu ülkeyi yönetenler yahud yönetmeye talib olanlar, iddialarının gereğini yapmak zorundadır.

 

Üçüncü olarak, TELEGRAM’ın teknoloji ve tesir alanına giren bahisleri araştırmakla mükellef olan ilgili sahalardaki bilim adamları, sorumluluklarının gereğini yapmalıdır. “Devede kulak” tabir edilebilecek sayıda birkaç kişi dışında haysiyetli duruş gösterebilen ilim ve bilim adamının nâmevcut oluşu, izahı kabil olmayan bir durumdur.

 

Dördüncü olarak, basın için de bu mesele, üstü örtülen gerçeklerin ortaya çıkartılması ve halkın haber alma hakkının sağlanması bakımından, basının kendini isbat etmesi kıymetini haiz bir imtihandır. Gazeteciler, dünyayı günden güne sinsice kuşatan ve "atom bombasından bile daha tehlikeli askerî bir silah" olan TELEGRAM bahsinde, üzerlerindeki ölü toprağını silkelemek mecburiyetinde olduklarının farkına varmalıdır.

 

Beşinci olarak, milliyetçi, solcu, devrimci, İslâmcı, ateist yâni kim ve neci olursa olsun herkes; her türlü dar ve siyasî hesablardan arınmış olarak, Mirzabeyoğlu başta olmak üzere bu silahın mağdurlarına yapılanların, şimdiye kadar tarihe geçmiş her tür işkence metoduyla kıyas bile kabul etmez barbarlıkta bir uygulama ve yeni keşfedilmiş askerî bir silah saldırısı olduğunun şuurunda olmalı, Türkiye’nin bu silahın kullanım alanı olmasının vehametini kavramalı, bir gün kendilerine ve sevdiklerine de yönelebilecek bu tehdidi bertaraf etmek için etki-yetki sahibi kişi ve müesseselere gereken eleştiri ve tazyiki yapmalıdır.

 

Altıncı olarak, sadece bu mesele üzerinde yoğunlaşacak, yukarıda işaret ettiğimiz meslek grublarındaki kişilerden müteşekkil örgütler kurulmalı ve Batıda bu gaye için hareket eden diğer kuruluşlarla da yakın ilişki içinde faaliyette bulunulmalıdır.

 

Yedinci olarak, öncelikle Mirzabeyoğlu’nu üç metrekare içine hapsedip bu silahın hedefi yapanlar tesbit edilmeli,  kaldığı yer âcilen incelenmeli ve bu işkencenin sona erdirilmesi için yapılması gerekenler bizzat işkencenin hedefi olan fikir adamıyla istişare içinde kararlaştırılmalıdır. 

 

NETİCE

 

TELEGRAM, sıradan bir işkence metodu değil, dünya kamuoyundan gizlenen askerî bir silahtır. Çok değişik tarzları olan, hedef kişiyi toplumdan ve değerlerinden tecrid edip faillerin siyasî-ideolojik yapısına uygun hâle getirmeyi veya kendileri için zararsız hâle getirmeyi hedefleyen bir işkencedir.

 

Bu silaha sahib olan ülke sayısı az, tatbik sahası olan ülke sayısı ise çoktur. Silahı ellerinde bulunduran ülkeler, gerek gördüklerinde, sadece dışarıda değil, kendi ülkeleri içinde ve kendi insanına karşı da bunu kullanmaktadır.

 

“Sembol şahıs” oldukları için hedeflenen göz önündeki kişiler dışında, “kobay” olarak hastahânede hastalar, ordudaki erler, hapishânede tutuklu ve mahkumlar ile yalnız yaşayan şahıslar, öncelikli hedeftir. Bunlar içinde “sıradan insanlar” deney ve proje geliştirme amacının kurbanı olurken, asıl hedef, failler nazarında “ideolojik düşman” olarak tanımlanan şahıslardır. Kaldı ki “ideolojik düşman” addedilen bu kişiler, aynı zamanda, daha üst seviyede geliştirilmekte olan projelerin kobayları da olabilmektedir.

 

İnsanların göz göre göre açlıktan öldüğü, kaba işkencenin bile birçok ülkede hâlâ devam ettiği bir dünyada, bu zor ve karmaşık, aynı zamanda gizlice yapılan çalışmaların durdurulabilmesi, herşeyden önce mesele hakkında genel bir şuurlanmadan geçmektedir.

 

Silahın “patent”ine sahib ülkeler, teknoloji olarak en gelişmiş, Birleşmiş Milletler’de en çok sözü geçen ve birkaçı dışında bizde BATI olarak ifadesini bulan, insan hakları konusunda da mangalda kül bırakmayan ülkelerdir. İşte bu ülkelerden birbirine siyasî-ideolojik bakımdan yakın olan ve bu yüzden her türlü işbirliği içinde bulunanların askerî istihbaratları arasındaki gizli protokoller, bu suçu işleyenler için “güvence” anlamını taşıyor. Birbirlerine siyasî-ideolojik bakımdan nisbeten uzak ama TELEGRAM teknolojisine sahib olanların durumu ise, “tencere dibin kara” tesbitini andırıyor. Kendi açıklarının fâş olma kaygısı yüzünden, kimse kimseye “bu bahiste” sataşamıyor. Buysa, bir bakıma, farklı siyasî ve ideolojik yapıdaki ülkeler arasında “gayriresmî-gizli” bir anlaşma hüviyetine bürünmüş görünüyor.

 

Dünyadaki tatbikata baktığımızda, TELEGRAM çerçevesindeki projelere katkısı olan –sanayiden, üniversiteden, basından, siyasetten, inşaat sektöründen vs- her sahadaki kişilerin maddî olarak “örtülü ödenek”ten desteklendiğini; hedef kişilere silahı uygulayıcı pozisyonundaki faillerin de genel olarak asker, polis veya istihbaratçı “emir kulları” veya uygulamanın ancak bir yerine kadar mevzuun farkında muhtelif mesleklerden “gönüllü piyonlar” olduğunu görüyoruz. Garibtir ki, “maddî destek görenler” veya “emir kulları” diye işaretlediklerimiz arasında -belki de silahın insanlık dışı vasfı sebebiyle- bir zaman sonra artık gönülsüz olanlar, aynı şekilde meseleyi kurcalamaya kalkışan başka bazılarının hayatı, şübheli ölümlerle son bulmuştur. Daha da garibi, direkt hedefe yakın kimi uygulayıcıların sonu da öyle. Bunların içinde “intihar edenler” ayrı.

Genelde “öldürücü olmayan elektromanyetik silahlar”, özelde TELEGRAM askerî silahı hakkındaki şuurlanma ve şuurlandırma çabalarının önü, silahın aslî sahibi yahud –Türkiye gibi- tatbikçisi ülkelerin bellibaşlı kurumları eliyle, hattâ çoğu zaman kanun marifetiyle kesilmektedir. Bunun aşılabilmesi için, birçok Batı ülkesinde hayranlık uyandırıcı mücadeleler veriliyor. Zor da olsa, Türkiye’de de bunu başarabilecek kişi ve örgütlere ihtiyaç var.

 

Bu meselenin ülkemiz açısından hallinin, Mirzabeyoğlu’nun durumuna eğilmekten geçtiğini görmek mecburiyetindeyiz. Bu, Mirzabeyoğlu’nun şahsî meselesi değil, temelde insanlığın meselesidir ve gelecekte hâlâ “insan” kalabilmek için hayatî önemdedir. 

 

15 Şubat 2011, Japonya  

 

1-  CLONING THE EMOTIONS

 

By using these computer-enhanced EEGs, scientists can identify and isolate the brain's low-amplitude "emotion signature clusters", synthesise them and store them on another computer. In other words, by studying the subtle characteristic brainwave patterns that occur when a subject experiences a particular emotion, scientists have been able to identify the concomitant brainwave pattern and can now duplicate it. "These clusters are then placed on the Silent Sound® carrier frequencies and will silently trigger the occurrence of the same basic emotion in another human being!"

 

http://uspolitics.tribe.net/thread/79710a72-4e6b-4bb5-8137-efe8351a7aad (25 Kasım 2010).

 

2-  http://zihinkontrol.blogcu.com/beyni-kontrol-eden-vicdana-hukmeder-mi/7399563 (15 Kasım 2010).

 

http://basin.inonu.edu.tr/haber.php?id=240 (15 Kasım 2010).

 

3-  Eğitim Bilim Dergisi, Mayıs 2002.

 

4-  http://www.washingtontimes.com/news/2008/oct/2/neuroscience-wake-up-call/ (15 Kasım 2010).

 

5-  http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=9524 (15 Kasım 2010).

 

Bu araştırmanın İngilizceden Türkçeye tercümesine Akademya yazarı Ahmed Eymen tarafından başlanmış olup, Akademya’nın II. Dönem, 3. sayısında tam metin olarak yayınlanacaktır.

 

6-  http://emhdf.com/akwei.html (16 Kasim 2010).

 

7-  http://zihinkontrol.blogcu.com/elektro-manyetik-takip-beyin-kontrolu/883030 (1 Şubat 2011).

 

8-  http://www.ozgurlukprojesi.0catch.com/ct_uk.html (1 Şubat 2011).

 

9-  Oğuz Yıldırım, “Katledilen Bir Zihin Kontrolü Mağduru: Peter Helwig”, Haftalık Baran dergisinden naklen:http://zihinkontrol.blogcu.com/katletilen-bir-zihin-kontrol-magduru/7801758 (1 Şubat 2011). 

 

Kaynak: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 2, Mayıs 2011.  

 

 
Zihin Kontrolü ve İnsan طباعة إرسال إلى صديق
الجمعة, 13 مايو 2011 09:49

 

 

 

Ömer Emre Akcebe

 

I.   BÖLÜM

Uluslararası Sosyal Kontrolün Altyapısı

PSİKOLOJİNİN LABORATUVAR ORTAMINA TAŞINMASI

Almanya, 1800’lü yılların sonlarına doğru Avrupa’daki en büyük askerî ve siyasî güce erişirken, Alman felsefî ve ilmî düşüncesinde de bir devrim yaşanmaktaydı. Öyle ki bu gelişim, paradoksal biçimde, bir yandan dünya çapında olumlu teknolojik ilerlemeler elde ederken, diğer yandan sayılamayacak kadar çok “zehirlenmiş” çocuğun doğumuna da sebeb olacak nitelikteydi. Bu dönüşümün bir diğer yönü olan “güce tapınma”, psikoloji çerçevesindeki ilimlerin hızla olumsuz istikamette yol almasına zemin hazırlıyordu.

Psikolojinin materyalist “tamir”ine, büyük ölçüde Alman psikolog Wilhelm Maximilian Wundt'un çalışması öncülük etti. Wundt, Leipzig Üniversitesinde felsefe profesörüydü ve 1875 senesinde buradaki ilk psikoloji laboratuvarını kurdu. Bu, sonuç olarak, öncesinde daha manevî meyilli olan psikolojiyi alt üst edecek bir teşebbüstü. İlginç bir şekilde, Wundt'un büyükbabasının gizli İlluminati topluluğunun bir mensubu olduğunun belgelenmesi, profesörün kendisinin de bu grubun bir üyesi olabileceği ihtimalini düşündürüyordu.

Wundt'a göre insan, fizikî olandan daha derin bir varlık değildi. Aslında insan bir hayvandan fazlası da değildi. Wundt, bütün psikolojik çalışmaların tümüyle vücut reaksiyonlarına dayanması gerektiğinde ısrar ediyordu.

Materyalist psikolojik doktrin, 1883 ve 1893 yılları arasında, eğitim gibi ilişkili alanlarda faaliyet gösteren Wundt'un öğrencileri tarafından kurulan yirmi dört laboratuvarla hızlı biçimde yayıldı. Wundt'un materyalist yaklaşımı, 20. yüzyılın en etkili psikologlarının, psikiyatristlerinin, eğitimcilerinin ve sosyal planlamacılarının düşüncelerini etkilemiştir. [1]

Wundt'un izinden gidenlerden biri de, Rus Ivan Petrovich Pavlov'dur. Deneylerinde kobay olarak genellikle köpekleri kullanan Pavlov, “kontrol” metodları üzerine geniş çapta bir araştırma yürüttü. O çok meşhur deneyinde Pavlov, bir yandan köpekleri beslerken bir yandan da zil çalar. Bunu defalarca gerçekleştirdikten sonra, artık hiç yemek vermese ve sadece zil çalsa bile, bunu duyan köpeklerin -tıpkı yemek verildiğindeki gibi- salya salgıladığını müşahede eder. Pavlov, bu deneylerinin sonucunda “Şartlı Refleks” teorisini geliştirir. Pavlov'un deney sonuçları, günümüz sosyal planlamacıları tarafından bugün bile dikkatle incelenmekte ve insana uyarlanmaktadır.

Wundt'un psikolojiyi laboratuvara sokmasının sonuçları, çok geçmeden dünyanın farklı yerlerindeki insanlara tesir etmeye başladı. 20. yüzyılın başlarında, John Hopkins Üniversitesi ve Carnegie Enstitüsü'nün ilk başkanı Daniel Coit Gilman'ın liderliğindeki ideolojik bir hareket, Amerikan eğitim sistemini altüst etti. Gilman, Wilhelm Wundt'un ders verdiği 1854-1855 yıllarında Berlin'de eğitim görmüştü. Gilman'dan sonra, Wundt'un zihin ve ruh -yahud onun eksikliği- hakkındaki görüşleri, dönemin önde gelen Amerikalı eğitimcilerinin düşüncelerine hâkim oldu. Wundt'un Amerikan eğitimine olan tesirinin sonucu ise, çocukların şahsiyetlerinin, eğitim zorbalarının istekleri istikametinde biçimlendirilmesi oldu.

TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ

Gilman'ın görüşlerini biçimlendiren Alman kökenli bir başka kanaat çevresi de, Skull and Bones (Kafatası ve Kemikler) cemiyetidir. Skull and Bones, Yale Üniversitesi'nde kurulmuş, “Amerika'daki en güçlü örgüt” diye bilinen, gizli ve dinî bir topluluktur ve yine gizli bir topluluk olan İlluminati'nin uzantısı gibi durmaktadır. Her ikisi de Alman kökenli olan bu örgütlerin ortak noktası ise, masonluktur. Skulls and Bones'un binasına gizlice girmeyi başaran iki Yale Üniversitesi öğrencisi, tamamıyla “ezoterik” bir yapıya sahib olduğunu söyledikleri binada, çeşitli mabedler ve ritüel malzemelerinin yer aldığını; üst katta bulunan büyükçe bir mezar resminde ise, yanyana duran üç kurukafanın yanında bir taç, bir asa ve bir kalem bulunduğunu öne sürmüşlerdir. Bunların altında bir de Almanca ibare bulunmaktadır: "Kim Kral, Kim Prens, Kim Dilenci? Ölüm Karşısında Hepsi Eşit".

İlluminati ise, 1776 yılında Almanya'nın Münih kentinde, Adam Weishaubt isimli Kabbalacı bir hukuk profesörü tarafından kurulmuş gizli bir topluluktur.

Daniel Coit Gilman, John Hopkins Üniversitesinin başkanı olduktan sonra, artık her nasılsa bir Bonesman olmayan, Wundt eğitimli başka bir uzmana iş verdi. Bu kişi, üniversitedeki psikoloji laboratuvarının sorumluluğunu üstlenen Stanley Hall’dü. Hall, aynı zamanda, Amerikan Psikoloji Derneğini ve Amerikan Psikoloji Dergisi’ni kurdu. Fabian Sosyalist ve Yeni Dünya Eğitimcisi John Dewey’e kariyerinde rehberlik etti. Bu başarıları sağlayan John Hopkins Üniversitesi, -bir bigi notu olarak- bugün Tuncay Özilhan'ın sahibi olduğu Anadolu Sağlık Şirketi’yle ortak, İzmit Gebze'de büyük bir hastahâne idare etmektedir.

Geçtiğimiz yüzyılın en etkili eğitimcisi sayılan John Dewey, Gilman’la beraber aynı hocaların danışmanlığında Berlin Üniversitesi’nde doktora derecesi almış, Hegelci bir filozof olan George Sylvester Morris’le beraber çalışmıştır. Dewey, “okul”u, Sosyalist dünya düzeninin inşâsı için bir mekanizma ve kitlelerin uyum sağlamasını zorlayan bir forum olarak gören ilk kişilerdendi. 1899’da Dewey, “Kendi adlarına düşünmeyi bilen çocuklar, herkesin birbirine bağımlı olacağı gelecekteki kollektif toplumun âhengini bozar,” diyordu. Dewey’in “ilerici eğitim”inin başarı kazanmasının altında yatan en önemli sebeb ise, ROCKFELLER ve CARNEGIE paralarıyla desteklenmiş olmasıdır. Yüzyılın başında NAE (Evangelik Millî Birliği), Dewey’in tüm projelerini destekliyordu.

Ülkemizi de ilgilendiren bir parantez açma ihtiyacı duyuyoruz. Dewey, 1924 senesinde Türkiye’yi ziyaret etmiştir. Türk eğitim sistemi, bu ziyaretinin ardından Dewey’in hazırladığı rapora göre tanzim edilmiştir. Türkiye'de Amerikalı eğitimci John Dewey üzerine yapılan pek çok çalışma, temel kaynak olarak onun ön ve asıl raporlarını kullanarak, Türk eğitim sistemi üzerine etkisini konu edinmiştir. Prof. Dr. Mustafa Ergün’ün Atatürk Devri Türk Eğitimi adlı kitabında John Dewey'e dair verdiği bilgiler ve dönemin Türk basınında bu konuda çıkan haberler mânidardır. "Kendi adlarına düşünmeyi bilen çocuklar, herkesin birbirine bağımlı olacağı gelecekteki kollektif toplumun âhengini bozar" diyen Dewey'in Türk eğitim sistemine katkısı(!), bugün bakıldığında, inkâr edilemez şekilde müşahede edilebilmektedir.

Yukarıda bahsi geçen gizli cemiyetlere dair yine ülkemizi ilgilendiren bir bilgiyi paylaşarak parantezimizi kapatalım. Şöyle ki, Skulls and Bones, İlluminati ve Evangelikler arasında “ortak” bir kulüb iken; “İlluminati” Yahudilerin, “Evangelik Cemiyeti” ise tamamen Hıristiyanların kulübü. Her ikisini birleştiren ise, dünya üzerindeki ortak çıkarları ve hedefleri. Türkiye'de ise, bu kulüblerin şubesi diyebileceğimiz “Büyük Kulüb” bulunmaktadır. Size muhtemelen son derece tabiî görüneceği üzere, Büyük Kulüb’ün disiplin kurulunda, Çevik Bir ikinci sıradadır.

Bıraktığımız yerden tekrar ABD’ye dönelim. Dewey’in temellerini attığı projenin adı, “Hedef 2000” projesidir. Toplum mühendislerinin çalışmalarında birinci basamak, toplumu ahmaklaştırmak ve ahmak tutmaktır. Bill Clinton tarafından 1994 senesinde kanunlaştırılan “Hedef 2000” projesini destekleyen yüzlerce kitab, ROCKFELLER zenginlerince eğitim piyasasına sürülmüştür. Hedef 2000, “kontrol teorisi - gerçeklik terapisine dayalı bir akademik DAVRANIŞ UYUM PROJESİ” olarak tarif ediliyor.

“Hedef 2000” projesi, öncelikle tüm öğrencilerin eğitim hayatına başlar başlamaz aile yapılarını incelemeye başlar. İncelemesini yaptığı ailelerde herhangi bir “olumsuz durum” gözlerse, çocuğu ailesinden ayırır ve ailesi ve öğretmenleriyle beraber çocuğu iyileştirme(!) programına alırlar. Çocukta tesbit edilmesi muhtemel “olumsuzluklar” ise, dikkat dağınıklığı, dikkat eksikliği ve hiperaktivite olarak belirtilmektedir. Eğer bu belirtilere rastlanırsa, çocuğa ailesi ve öğretmeni tarafından “ilaç tedavisi” uygulanır. İlaç tedavisinin muhtevası ise Ritalin gibi “beyin” düzensizlikleri oluşturan UYUŞTURUCULARDIR.

“Olumsuzluk” olarak sıralanan kimi belirtilere baktığımızda, biz şahsen karşımızda “zeki” bir çocuk gördük. Belli ki Amerika, kendi toplumu içinde “fazla” zeki çocuk görmek istemiyor. Toplum mühendisliği, çocuk eğitim hayatına başlar başlamaz onu şekillendirmeye başlıyor ve işi bittiğinde, ya tornadan çıkmış gibi güdümlü robotlar yahud işe yaramaz, beyni ve zihni uyuşturulmuş bir topluluk çıkıyor karşımıza.

İlaçlarla zihinleri harab edilmiş zeki çocuklar ve diğer sıradanlar ise, video oyunları, sersemletici tuhaf müzikler ve cinsellik pompalanarak, düşürüldükleri çukura hapsediliyorlar. Sıradaki “toplum mühendisliği” marifetine gelince, doğrusu çok da şaşırtıcı değil: Amerikan öğretmen okullarında verilmekte olan dersler arasına “farmakoloji – ilaç bilimi” dersinin eklenmesi.

SOSYAL ZİHİN ŞARTLANDIRMA ÇALIŞMALARI

a) ALTYAPI: Tavistock kurumu, dünyanın şekillendirilmesinde en önemli enstrüman olan ENFORMASYON sahasında karşımıza çıkıyor. Bu kurum; basın, ilmî kurumlar, muhtelif kuruluşlar, hükümetler ve askerler aracılığıyla etkisini yayan, önde gelen dünya “kontrol” merkezlerinden biri. Royal Institute of International Affairs (Uluslararası İlişkiler Kraliyet Kurumu) tarafından kurulmuş olan Tavistock; Rockefeller’ler, Carnegie’ler ve The British Home Office’ten gelen ödeneklerle faaliyetini sürdürüyor. İngiliz emperyalist ve farmason Cecil Rhodes tarafından kurulmuş olan İngiliz Rhodes Yuvarlak Masa grubunun da kolu. Bu kurum, farmason İngiliz istihbarat ajanlarından oluşmaktadır ve iki ana hedefi vardır:

1. Millî devletin ortadan kaldırıldığı ve tek bir totaliter “kontrol” merkezi bulunan bir dünya düzeni.

2. Dünyanın yahud onların tabiriyle “society”nin eş zamanlı psikolojik “kontrol”ü. Tavistock’un resmî literatürü dahi, dünyanın “zihnî kontrolü” arzusunu ifşa edecek kadar açık. [2]

Tavistock’un temel doktrini, TRAVMA SONRASI, insan karakterinin istenildiği şekilde tekrar şekillendirilebileceği üzerine kuruludur. 1932'de, CIA'nın öncüsü olan Amerikan OSS istihbarat ağının kurucularından Alman psikolog Kurt Lewin, Tavistock'un idaresinin başına geçmiştir. Lewin, fert ve toplulukları yeniden programlamak için travma metodunun kullanılmasını ilk savunanlardandı. Onun “modus operandi”si (serî katillerin karakteristik izi), muhtemelen farmason “Ordo Ab Chao”dan (kaostan çıkan düzen) daha fazlasını ifade ediyordu.

Evet, şahsiyeti “yeniden programlama”ya hazırlamak için, öncelikle işkence ve travma yoluyla onun yapısını bozmak... Lewin'in işte bu teorisi, 20. yüzyılın dünya “zihin kontrolü” ve kültürel programlamasının metod bilimidir. William Sargant, “zihin kontrolü” teknolojisinin bugün vardığı noktayı ifade eden -cihazlara dayalı- TELEGRAM’a giden yolu hazırlayan ilk “zihin kontrolü” projelerinin içinde inceleyeceğimiz MKULTRA projesinde çalıştığı dönemde kaleme aldığı Battle for the Mind – A Psychology of Conversation and Brain Washing adlı ve 1957 tarihli kitabında, Lewin'in teorilerine katkıda bulunuyor:

- «Korku, öfke veya heyecan gibi duyguların kasden yahud kasdî olmayan biçimde uyarılmasıyla beyin fonksiyonları yeterince zarar gördüğünde, kişilere çeşitli inançlar dayatılabilir. Bu türden olayların sebeb olduğu sonuçlardan en yaygın olanları, geçici muhakeme bozukluğu ve “tesire-telkine” yüksek derecede açık olma hâlidir. Bunun çeşitli tezahürleri, bazen “sürü dürtüsü” başlığı altında tasnif edilir; endişenin arttığı ve dolayısıyla fert ve kitlenin “tesire-telkine” açık hâle geldiği savaş zamanlarında, ciddi salgınlarda ve benzeri tehlike dönemlerinde, en muhteşem hâlleriyle görülür.»

II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Psikolojik Savaş İdare Kurulu'nu yöneten Tavistock, askerî istikametini savaştan sonra da korudu. Tavistock ajanları, Amerikan istihbarat temsilcilikleri, psikiyatri kurumları, endüstri, basın ve politik kurumlara sızarak, Tavistock kontrolcülerinin amaçlarıyla ittifak hâlindeki bu yabancılara rehberlik etti. [3]

Tavistock'un temel amaçlarından biri, Millî Eğitim Laboratuvarları tarafından gerçekleştirildi. Ferdin kişiliğine müdahale ederek onu gruba uydurmayı hedefleyen “grub hassasiyeti programları” başarıya ulaştı; başka bir deyişle, “Yeni Dünya Düzeni makrokozmosu” adına “mikrokozmik” müdahaleler yapıldı. Devlet dairelerinden donanmaya, Eğitim Bakanlığı'ndan Millî Eğitim Birliği'ne kadar bir çok önemli mevkîde çalışan Amerikalı üst seviye yönetici ve memurlar da dahil, milyonlarca kişinin bu türden bir süreçten geçtikleri tahmin ediliyor.

“Grub hassasiyeti” programları, ferdî ve zümrevî serbestlik sağlamanın ötesinde, grub liderinin isteği doğrultusunda, kitlenin “kontrol”ünü sağlayacak etkili araçlar niyetine de kullanılabilirlerdi. Benzeri metodların kullanımının birer örneği, Charles Manson ve Jim Jones gibi tarikatvârî grublara hâkim kişilerde görülebilir. [4]

b) EĞİTİM VE BASININ ROLÜ: Tavistock ve benzeri kuruluşlar, herkes her şeyden habersizken, büyük bir “toplum mühendisliği” çalışmasını başlatıyor. Eğitim-öğretim kurumlarındaki çalışmalar ise, en önemli basamak olarak karşımıza çıkıyor. İleride toplumu oluşturacak olan her fert üzerinde, eğitim kurumları vasıtasıyla tek tek çalışma imkânı bulunuyor. Ardından, hâlen eğitim kurumlarında olanlarla eğitim kurumlarını zaten tamamlamış olanları ve diğer fertleri, kendi şartlandırdıkları çizgide muhafaza teknikleri ciddi önem arzediyor. Nasıl? Bugün insanları –belli bir istikamette- idare edebilmenin en önemli yolu, muhakkak ki “basın”dır. O hâlde, basın vasıtasıyla insanlar üzerinde nasıl tahakküm kurulabildiği meselesine kısaca göz atmakta fayda var.

Bize, neyi bilmemiz istenirse, yalnızca o söyleniyor. Muhtemelen, şimdiye kadar kitleler üzerinde keşfedilmiş en etkili “kontrol” aracıdır “bugünkü” basın. Güya “olan neyse onu haber vermek” adına, ya çoğu yanlış haber ya kısmen yanlış haber ya süzgeçten geçirilmiş haber ya manipüle edilmiş haber ya düpedüz uydurulmuş haber gözlere sokuluyor ki, içinde bulunduğumuz gerçekliği ve hayatlarımızı yönlendiren veya biçimlendiren güçleri kavrayamayışımıza yol açıyor, böylece “uysal sürüler” hâlinde güdülüyoruz.

Döneminin en çok saygı duyulan isimlerinden ve New York Times’ın 10 yıl boyunca başyazarlığını yürütmüş olan gazeteci John Swinton, New York Basın Kulübü'nde kadeh kaldırırken yaptığı ve literatüre geçmiş o meşhur konuşmasında, yeterince açık biçimde itiraf etmiştir bunu:

- «Dünya tarihinin bu zamanında, Amerika'da, “bağımsız basın” diye bir şey yoktur. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. İçimizde dürüstçe düşündüklerini yazmaya cesaret edecek hiç kimse yok. Eğer varsa da bu kişi, yazısının yayınlanmayacağını baştan bilir. Ben düşüncemi çalıştığım gazetede haftalık olarak yazmak için ücret alıyorum. Aramızdan bazıları da benzer şeyler için ücret alıyor ve hiçbirimiz, gerçek düşüncelerimizi yazıp da sokakta iş arayacak kadar aptal değiliz. Gazete yazılarımdan birinde gerçek fikrimi yazmış olsaydım, bunun yayınlanmasından 24 saat önce işimi kaybederdim.

Gazetecilerin görevi, gerçeği çarptırmak, külliyen yalan söylemek, kötüye kullanmak, kara çalmak ve ekmeğini çıkarabilmek için kendi ülkesini ve ırkını satmaktır. Bunu siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. Öyleyse “bağımsız basın”a kadeh kaldırmak niye?

İpleri çekildikçe dans eden kuklalarız biz. Kabiliyetlerimiz, imkânlarımız ve hayatlarımız, tamamiyle diğerlerinin mülküdür. Bizler entellektüel fahişeleriz.»

Evet, Skulls and Bones, İlluminati ve Evangelikler... Hepsinin buluştuğu ortak amaç ise, kayıtsız şartsız “kontrol edilmiş” toplumlar, siyasetçiler, askerler, bürokratlar, fertler, grublar ve sınıflar. Başvurulan metod ve araçlar ise, eğitim ve basından başlıyor, insanların zaaflarını kullanmaktan TELEGRAM’a kadar gidiyor.

 

II. BÖLÜM

Uluslararası Ferdî Zihin Kontrolü Çalışmaları

 

BİR ADAM YARATMAK

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Batılı müttefikler, Sovyetler Birliği'ni ve Doğu Bloğu ülkelerini “yeni düşman” olarak belirlediler. O günden sonra tamamen yeni bir mücadele türü olan “Soğuk Savaş” da tarih sahnesindeki yerini almış oldu. Soğuk Savaş, basından takib edildiğinde her ne kadar siyasî salvolar ve karşılıklı güç gösterileri içinde geçiyor gözükse de, arka planda, “sıcak savaş”ı aratmayan bir kavga cereyan ediyordu.

Soğuk Savaş döneminin görünür savaş sahnesi “basın” gibi algılanırken, belki asıl mücadele geride ve istihbarat teşkilatları tarafından verilmekteydi. Bu mücadelede esas olan, en doğru bilginin en hızlı biçimde tedariki ve güvenilir elemanlar vasıtasıyla gelen bu bilgiler doğru yorumlanarak, hamlelerin planlanmasıydı. Buna paralel bir diğer hedef de, kilit mevkîlerdeki kişilere şantaj yapabilmek adına, film, ses kaydı, fotoğraf veya sâir belgelerle desteklenmiş “zaaf”ların tesbit edilmesiydi.

İstihbarat savaşları, sadece “olan”ı öğrenmekten ibaret değildi elbette. Neticede her iki blok da “kendi” dünya düzenlerini ve buna uygun “insan ve toplum” tipini oluşturmaya bakıyordu. Dolayısıyla, hem “olan”ı öğrenmek, hem “robot” gibi kullanmak, hem de kendileri için “olması gereken” bir insan tipini temin etmek için, rakib blokla kıyasıya bir yarış hâlinde “zihin kontrolü” çalışmalarına hız verdiler.

Evet, amaç şuydu: Bir insan “nasıl” kayıtsız şartsız “kontrol” altına alınabilir ve ondan faydalanılabilir? “Hür irade”siyle “insan” olan bir varlığı dejenere etmeyi ve hissî-zihnî-iradî bakımdan hadım edip “emre âmâde” robotlara çevirmeyi hedefleyen bu çizgideki araştırma, deney ve uygulamalar, “mankurtlaştırma” kavramı altında toplanabilecek birçok gizli projenin hayata geçirilmesiyle devam etti ve nihayet bugün, TELEGRAM dediğimiz o barbarca zirvesine ulaştı.

“Mankurtlaştırma” üzerinde duralım ve sözkonusu kavramın çıkış hikâyesine bakalım.

Cengiz Aytmatov'un 1980 yılında yazmış olduğu Gün Uzar Yüzyıl Olur (veya: Gün Olur Asra Bedel) adlı romanında yer verdiği bir Kırgız efsanesinde, “mankurt” kelimesi ve “mankurtlaştırma” deyimi geçer.

Bu Kırgız efsanesine göre; bizde Avarlar, Avrupa’da ise Juan-Juan olarak bilinen ve Kırgızların baş düşmanı olan acımasız bir topluluk vardır. Bu insanlar, fırsat buldukları zaman, çevrelerindeki büyük küçük topluluklara saldırırlar, onların yerleşim yerlerini yakıp yıkarlar, insanları öldürdükten sonra çevrede ne varsa yağmalarlar ve bazı kişileri de esir alırlarmış. Esir aldıkları kişileri kendi bölgelerine götürüp incelerler, bu inceleme sonunda güçlü ve dayanıklı bulduklarını da “mankurtlaştırmak” için ayırırlarmış. Geri kalan güçsüzleri ise, başka yerlerde satmaya çalışırlarmış. Satılanlar bir bakıma şanslı sayılırmış; çünkü onların götürüldükleri yerlerden kaçıp, belki bir gün yurtlarına dönebilme şansı varmış. Oysa geride kalanlar, “mankurtlaştırılarak” sonsuza dek köle olarak yaşarmış.

“Mankurtlaştırılacak” kişiler belirlendikten sonra, önce diri diri kafa derilerini yüzer, daha sonra da tek kıl kalmayacak biçimde bütün saçlarını yolarlarmış. Kişinin kafasını tamamen temizledikten sonra, bir deve keser ve bu devenin boyun tarafından aldıkları bir deri parçasını sıcak sıcak genç esirin kafasına geçirirlermiş. Derisi yüzülürken kafası zaten kan içinde kalan esirin başına geçirilen deve derisi, hemen tutarmış kafatasını. Tıpkı bugün yüzücülerin saçları ıslanmasın diye taktıkları kauçuk başlıklara benzermiş bu. Kafatası deve derisiyle tamamen kaplandıktan sonra, hem kafası daha çabuk kurusun hem de çığlıkları duyulmasın diye, bir çöle götürürlermiş esiri. Kafasını yere sürtüp deriyi çıkartmaması için de, esirin boyun kısmına kütüğe benzer bir kalıb geçirir, ellerini ayaklarını bağlar ve onu yere eğilemeyecek biçimde bir ağaca sabitlerlermiş.

Normalde, esirin yakınları onu kurtarmak için bazen yola koyulurmuş; fakat kaçırılan yakınlarının “mankurt” olacağını veya olduğunu duyduklarında, artık onu aramaktan vazgeçerlermiş. Çünkü mankurtlaştırılan birinin, artık anne babasına bile bir hayrının olmayacağını biliyorlarmış. Fakat, mankurtlaştıranlar, esirlerinin kaçırılması ihtimâline karşı, yine de onların yanına bazen bir iki gözcü dikermiş.

Esir günlerce kızgın güneşin altında beklediği için, deri, kafasında kurumaya başlar, kurudukça büzülür, büzüldükçe de kafatasını aynen mengene ile sıkar gibi gerermiş. Bunun yanısıra, kökünden kazınan saçlar yeniden çıkmaya başlayınca, kıllar kafada kuruyan deriye çarpıp geri döner ve üste doğru çıkamadıklarından alta doğru inerek beyne saplanmaya başlarmış. Hem kafatasının gerilmesi hem de kılların beyne batması, tarifi çok güç bir acı yaşatırmış esire. Eğer esir çok güçlü ve dayanıklı değilse, acıya dayanamayarak ölürmüş. Hattâ mankurtlaştırmak için çöle bıraktıkları beş esirden en az biri ölmezse, bunları kaçıranlar kendilerini şanslı bile görürmüş.

Esir hayatta kalmayı başarabilse dahi, hem çektiği acılar hem de kılların beyne batması sebebiyle, şuur ve hafızasını kaybedermiş. Juan-juan’lar da, nihayet “mankurtlaşan” esiri çölden alıp getirir, boynundaki kalıbı çıkarır ve ona yemek verirlermiş. Annesini, babasını, boyunu, doğduğu yeri, adını unutan esir, artık kendisini karnını doyurmaya çalışan bir varlık olarak görmeye başlarmış. Esirin bir “efendi” olarak gördüğü kişi, ona daha fazla yemek verir ve böylece esiri iyice kendine bağlarmış. Bir “mankurt” olan bu kişi, bundan böyle sahibinin sözünden çıkamayacak sadık bir “KÖPEK“ten veya emirleri eksiksiz yerine getirecek bir “ROBOT“tan farksız hâle gelirmiş. Sahibi, yapması için ona ne kadar zorlu ve sıkıntı verici işler de emretse, o yapmaktan çekinmezmiş.

O dönemde “mankurtlar”, normal kölelerden daha değerliymiş. Bir “mankurt”, güçlü ve dayanıklı on esirle eş değerdeymiş. Hattâ bir olay sonucunda bir “mankurt” öldürülürse, bunun için ödenecek bedel, hür bir kişinin ölümü için ödenecek bedelden üç kat fazla olurmuş. Çünkü “Sarı-Özek“in kavurucu çöllerine, o çöl sıcağında günlerce deve gütmeye ancak bir “mankurt” dayanabilirmiş. Açlıktan ölmemesi için biraz yiyecek ve su; donmaması için de üzerine yırtık pırtık birkaç giysi verince, kavurucu çöllerde deve gütmek başta olmak üzere, bütün işleri hiç çekinmeden yaparlarmış. İşte bu “fayda”yı temin için yapılırmış böylesi bir barbarlık.

Belki olmuş, belki olmamış; derin anlamı bir yana, bu bir “efsane”. “Efsane” olmayan gerçek ise, bazı kimselerin yüzyıllardır “ferdî” zihin kontrolüyle ilgili çalışmalar yaptıkları, yapamayanlarınsa “iktidar şehveti” ve “köle ihtiyacı” sebebiyle bu nevî hayaller kurdukları. Bu yüzden önemlidir “Mankurt Efsanesi”. Bugünse, kaskatı hakikat...

Dünyanın hemen her köşesinde bellibaşlı ülkeler tarafından “zihin kontrolü” araştırma, deney ve uygulamaları yapılıyor olsa dahi, Türkiye’nin de üyesi olması hasebiyle bizi öncelikle NATO ülkelerindeki tatbikat ilgilendiriyor. Bugünkü tatbikatı anlamaksa, NATO’nun patronu ABD’de hayata geçirilen “zihin kontrolü” projelerini –kabaca da olsa- bilmekten geçiyor.

 

CIA VE ZİHİN KONTROLÜ

1940 yılında General William Donovan tarafından, bir “Amerikan Psikolojik Mücadele Bölümü” kurulması ihtiyacına dikkat çekilir. Bunun neticesinde, 1942 yılında Stratejik Servis Ofisi’ne (OSS) dönüşen Stratejik Servis Koordinatör Ofisi (COI) kurulur. Kuruluşundan itibaren Stratejik Servis Koordinatör Ofisi, Donovan tarafından yönetilen ve bağışların nasıl harcandığı devlet tarafından takib edilmeyen karanlık bir kurumdur. Stratejik Servis Ofisi'nin oluşumundan sonra, sorgu sırasında kullanılacak bir “gerçek ilacı” için araştırmalar başlar. Bu, sonraları hipnoz tekniğiyle programlanan ajan ve suikastçılarda kullanılacak bir ilaç olacaktır.

Donovan'ın idaresindeki Stratejik Servis Ofisi, 1945 yılında Amerikan istihbarat operasyonlarının Allen Dulles ve Merkezî İstihbarat Ajansı (CIA) tarafından ele geçirilmesiyle sonlanır. Ancak CIA'in İlmî İstihbarat Ofisi, uyuşturucu araştırmalarına öncelik vererek, “zihin manipülasyonu” araştırmalarına devam eder. İlk safhalar, gizli operasyonlarda uygulanabilecek sonuçları devşirebilmek için, ülke çapındaki sayısız hastahânede yürütülen uyuşturucu çalışmalarının yeniden gözden geçirilmesini ihtivâ eder. [5]

CIA'in ilk yöneticisi olan Allen Dulles, Amerikan siyasetinde “iki numara” denilecek kadar çok güçlü bir isim olduğu gibi, Nazilerle de güçlü bağlara sahib bir kişidir. Dulles'lar, Avrupa'da asırlarca casusluk yapmıştır. Bir rivayete göre, Masonluğun İskoç Riti'nin ABD'ye sızmasında aracılık rolünü üstlenmiş olan ve İngiliz kraliyet ailesiyle işbirliği hâlinde bulunan İsviçre Prevost’ları ve Mallet’leriyle de evlilik ilişkisi kurmuştur.

1940'lı yılların başında Dulles, İsviçre-Bern'deki merkezin başındadır. Bu sırada, meskalin ve diğer uyuşturucularla yapılan “zihin kontrol çalışmaları”, 200 mil uzaklıkta bulunan Dachau Toplama Kampları'ndaki kişiler üzerinde denenir.

Güvenlik operatörü Morse Allen'ın gözetimi altında, bir dizi uyuşturucunun test edildiği ve kişiliğin suistimal edilebilir biçimde değiştirilmesini hedefleyen CIA zihin kontrol deneyleri, 1947 senesinde BLUEBIRD Projesi adı altında hız kazanır. Aynı dönemde “hakikat ilacı”nı keşfetmeyi hedefleyen ABD Donanması, CHATTER Projesi adı altında kendi uyuşturucu denemelerini yürütür. 1950'de iki şübheli ajan ve BLUEBIRD nezaretindeki Kuzey Koreli savaş suçluları üzerinde LSD kullanılır ve Morse Allen, patronu Paul Gaynor'dan CIA'in Richmond-Virginia'daki bir hastahânede kurulmuş "elektronik uyku makinesi”ni elde etmesini taleb eder.

CIA ve diğer ajanslar tarafından yürütülen “kontrol” operasyonlarının destek kanalları, tıpkı bir ahtapot gibi kollara ayrılmıştır ve hâlâ da öyledir. Rockefeller ve Allen Dulles, Standford'da, fonları bu tarz araştırmalara yönlendiren İnsan Ekolojisi Araştırma Derneği'ni kurar. CIA zihin operasyonları için para sağlayan diğer örgütler, Macy Vakfı ve MKULTRA'nın müteahhidi Charles Geshickter'in adını alan Geschihickter Fonu'dur. Bir başka kanal da, 1959 sonlarında zamanın en büyük özel bankalarından Brown Brothers Harriman'dan Prescott Bush'un yardımcısı Bonesman Eugene Stetson tarafından kurulan H. Smith Richardson Kurumu'dur. [6]

ABD İnsan Hakları Komitesi Sağlık ve Bilim Araştırma Alt Komitesi tarafından 1977 senesinde hazırlanmış Kongre Raporu’ndan derlenen ilk önemli “CIA zihin kontrol araştırmaları”nın listesini verirken, bu araştırma faaliyetlerinin muhtevâlarına ve uygulamalarına kısaca temas edelim.

KARA BÜTÇELİ KARA PROJELER

a) BLUEBIRD: CIA'in insan davranışlarını “kontrol” programlarının başlıca ateşleyicisi, Sovyet, Çin ve Kuzey Kore'nin zihin kontrol teknikleriyle ilgili geliştirdikleri usûllerdi. CIA bu konudaki ilk programını 1950'de Roscoe Hillenkeether'in talimatıyla gerçekleştirerek, programa BLUEBIRD adını verdi. Daha sonra programa İngiltere ve Kanada'nın da katılımıyla, bu programın adı ARTICHOKE olarak değiştirildi.

b) ARTICHOKE: Yukarıda belirttiğimiz gibi; BLUEBIRD programına İngiltere ve Kanada'nın katılımıyla adının ARTICHOKE olarak değişmesidir. İngiltere ve Kanada'nın katılımı daha fazla kobay imkânı sağlıyordu. Yapılan deneyler, zihin kontrol metodlarını, savunma amacıyla kullanılması yanında, saldırı amacıyla da kullanılır hâle getirmekteydi.

c) MKDELTA: Gizli operasyonlarda biyokimyevî maddelerin kullanımını araştıran, Ekim 1952'de CIA tarafından yürütülen ilk projedir. CIA’in yasadışı uygulamalarını araştıran 1975 tarihli Amerikan Senatosu “Kilise Komitesi” raporuna göre, MKDELTA projesi, bilâhare MKULTRA’nın yurtdışı operasyonlara tahsis edilen ismi olacaktır.

MKDELTA, bir sonraki başlıkta değerlendireceğimiz MKULTRA'nın selefidir. MKDELTA ile ilgili bize ulaşan bilgiler, çeşitli kimyevî maddelerin insan zihni üzerindeki etkilerinin incelenmesiyle ilgilidir. MKDELTA'da yapılan çalışmaların hedefi, sorgulama esnasında, sorgulanan kişiden “kesinlikle doğru olan” bilgiler elde etmektir. Mesele sadece sorgulamaktan ibaret olmayıp, proje kapsamındaki taciz, aşağılama ve çökertme hedeflerine de ulaşılmasıdır.

d) MKULTRA: MKDELTA'nın halefidir. ARTICHOKE projesinin alt kolu olarak yürütülmüştür. Bu projeye muhtemelen 1966 yılında son verilmiştir. Bu programda, sorgulama tekniklerinin ötesine geçilerek, insan davranışlarının kontrol edilmesi amaçlanmış ve bu istikamette çalışmalar yapılmıştır. İstihbaratta Beyin Yıkama adıyla Türkçeye çevrilen Mind Controllers kitabının yazarı Dr. Armen Victorian'a CIA'den gönderilen mektublardan birinde, aynen şöyle denmektedir:

- «Teşkilatımızda, MKULTRA ve ilgili bazı diğer projeler altında, başta LSD olmak üzere hipnotizma ve uyuşturucu ilaç kullanımı gibi tekniklerle, davranış kontrolü alanında 1963'ten önce yapılan ve insanların kobay olarak kullanıldığı bir takım araştırmaların CIA tarafından desteklendiğini delilleriyle gösteren belgeler mevcuttur. Meselâ MKDELTA'nın görevi, MKULTRA materyallerinin ülke dışında kullanılmasıyla alâkalı hazırlanmış özel prosedürce belirlenmişti.»[7]

MKULTRA projesi; altında 149 alt proje bulunan ve bunların da altında 33 alt proje daha bulunan bir üst başlıktı. Uyuşturucu ilaçlar, duyumda azaltma oluşturulması, dinî cemaatlerin yönlendirilmesi, elektromanyetik dalga deneyleri, psikolojik şartlandırma, psiko-cerrahi, beyin nakli ve daha başka pek çok araştırma alanı da MKULTRA çatısı altında toplanmıştı.

Yukarıda saydıklarımız, bugüne bugüne kadar ifşâ edilmiş birkaç önemli CIA projesinden birkaçı. Mesele, “zihin kontrolü” tekniklerinin son dönemdeki zirvesi TELEGRAM’a gelip dayandığında, işin içine elektromanyetik silahlar, cihazlar ve bilgisayarlar da girecektir.

 

III.         BÖLÜM

Zihin Kontrolü ve İnsan

MÜDAHALEYE AÇIK İDRAK KUVVETLERİ

“Zihin kontrolü” denildiğinde ilk akla gelen vak’alardan biri de Pavlov’un köpeğidir, malûm. Bir diğer ifadeyle, bir hayvanın iradesine nasıl hükmedildiği deneyi. Doğrudur, bitkiler ve hayvanlar, çok büyük ölçüde “kontrol” edilebilen canlılardır. İnsanlar için ise, başarısı tartışmalı bir sahadır “kontrol”, hele ki “zihin kontrolü”. Kuşkusuz, zihne basbayağı bir çomak sokup karıştırmak gibi basit bir “maddî” mesele değildir önümüzdeki. Hayvanın bedenî ve hissî davranışlarını belki büyük ölçüde kontrol edebilirsiniz ancak, insanın sadece hissî ve bedenî davranışlarını değil, hem duygularını, hem düşüncelerini, hem de iradesini hep birlikte kontrol etmelisiniz. Bu da insanı “insan” yapan “hür irade” prensibine nazaran çok da kolay olmadığına göre, belki insanı her yandan kuşatıp “zihnî yönlendirme” yapmaktan ve onu insan yapan özelliklerini az veya –genellikle- çok ama “kısmen” kontrol etmekten bahsedebilirsiniz. Ki mevcut örnekler de çoğu bu çerçevede. Kısacası, insanın “mutlak” bir kontrolü bahis mevzuu değil.

İnsana has idrak edici kuvvetlerin beyne müteallik mahallerinin olması, insanın “zihin kontrolü”ne hedef olmasını izah etmektedir. Beyinde böylesi “cismanî” mahaller olmasaydı, muhtelif kimyevî maddeler yahud elektronik araçlar kullanılarak, beyne doğrudan elektromanyetik frekanslar gönderilerek “kontrol” çabaları bulunduğundan da bahsedemezdik. “Zihin kontrolcüleri”nin başlıca hedefleri, işte beyindeki bu bölgelerdir.

Peki, duyuları atlayarak doğrudan beyne müdahalenin nasıl bir açıklaması olabilir diye de sorulabilir. Yâni, TELEGRAM cihazı marifetiyle beyne doğrudan elektromanyetik frekanslar gönderilerek, normalde duyular yoluyla gelen verilerin bildik duyu organlarının aracılığı olmaksızın beyinde oluşturulması mümkün müdür, diye düşünülebilir. Öyle ya, görmek için meselâ “göz organı” şart değil midir?

Bu son derece makûl soruların cevabını, bir “belgesel” vesilesiyle öğrendiğimiz Eşref Armağan’ın hikâyesinden takib edelim:

İngiliz bilim dergisi New Scientist’in “GÖRMEDEN GÖRMEK” başlığıyla üç sayfa ayırdığı “doğuştan” kör ressam Eşref Armağan’ın çizdiği resimler, zannedileceği üzere “mücerred-soyut” değil. Canlı, parlak, gerçek kelebekler, yüzler, göller, dağlar, evler falan çiziyor. Nasıl başarıyor peki bunu; hem de bugüne kadar onlardan bir tekini bile “bizim gibi” görmeden? Şayet Armağan, gören biri gibi çizebiliyorsa, soru şu olacaktır: Beyin, dış dünyadan veri olarak alınmamış o “görüntü”leri nasıl kuruyor? Görmeyen biri için “görüntü” de ne demek oluyor?

Harvard Üniversitesi'nden Prof. Dr. John M. Kennedy, Armağan'la ilgili ilk sonuçları, Türkiye'de yaşayan ABD'li İngilizce öğretmeni John Eröncel'le paylaşır. On yıl önce tesadüfen Armağan'la tanışan Eröncel, gelişmeleri Milliyet'e anlatır ki, haber şöyle:

- «Amacının Armağan'ı dünyaya tanıtmak olduğunu belirten Eröncel, körler üzerinde araştırma yapan Kennedy ile irtibata geçti. Kennedy'nin davetlisi olarak geçen yıl ABD'ye giden Armağan'ın, Harvard Üniversitesi'nde MR'ı çekildi. Çeşitli nesneleri resmetmesi istendi. Sonuçlara inanamayan Kennedy, aynı cisimlerin başka açılardan da çizimlerini istedi. Sonuç yine başarılıydı. Kennedy ağlamaya başladı. Eröncel, yaşananları şöyle aktarıyor:

- "Ağlayınca inanamadım. Bize, 'Yıllarca dünyanın bir yerinde böyle biri yaşadığını söyledim, ama inanmadılar' dedi. Sonuçları istedik, gizlilik gerekçesiyle paylaşmadılar. Geçenlerde, bir bilgiye ulaştıklarını; Armağan'ın, gören insanlar gibi beynin aynı noktasını kullandığını isbatladıklarını söyledi. Beyin fotoğraflarını da gönderdi."

Sonuçlara göre, Armağan'ın beyni, körlerin de görme hafızasına sahib olabileceğini isbatlayabilir. Çünkü diğer görme engellilerin aksine, Armağan'ın beyninin görme hafızası bölümü, gören birininki gibi çalışıyor.» [8]

“Gözsüz” gören Eşref Armağan’ın şaşırtıcı hikâyesi bizi o derece şaşırtmamalıydı belki. Öyle ya, rüyada da “gözsüz” görüyoruz veya “kulaksız” duyuyoruz. Armağan’ın asıl şaşırtıcı tarafı, bunu “daha önce” hiç görmemiş bir insan olarak başarması. Demek ki, sadece gözümüzle değil, “beynimizle” de görüyoruz. Armağan gibi, sadece “beyniyle” görenler de var. Bu nokta, belki tam da TELEGRAM cihazının başındakilerin yaptığı işe karşılık geliyor. Hedefledikleri kişinin beyninin “görme”yle ilgili bölümüne doğrudan “görüntü”, duymayla ilgili bölümüne doğrudan “ses” naklediyorlar.

Zaten beynimizdeki “hiss-i müşterek” mahalli, duyularımızdan sinirler vasıtasıyla ayrı ayrı gelen verileri birleştiriyor ve “bildiğimiz” hâle getiriyor. Şöyle ki, iki göz tarafından müşahede edilen görüntüler, iki kulak tarafından algılanan ses titreşimleri, binlerce koku ve tad alıcısı tarafından ayrı ayrı aktarılan kokular ve tadlar, derimizin tamamımdan ayrı ayrı aktarılan duyumlar, burada “son hâl”ini alıyor. İki göz ile bakar ve “tek” bir görüntü görürüz; iki kulak ile ama “tek” bir ses duyarız; kokular, dokunuşlar ve tadları ayrı ayrı ama yine “bütünleştirerek” idrak ederiz. Duyulur herşeyin idrakinin gerçekleştiği kuvvettir “hiss-i müşterek”. Zihin kontrolcüleri ise, beyne “hazır” hâlde naklediyorlar bunları ve doğrudan “hiss-i müşterek”i hedefliyorlar besbelli.

Evet, “dıştakini” idrak eden “beş duyu”, verileri beyindeki “hiss-i müşterek” mahalline naklediyor. Bu safhadan itibaren, “içtekini” idrak eden başka idrak kuvvetleri karşımıza çıkıyor: HAYÂL,  VEHİM, HAFIZA ve TAHAYYÜL. “İçteki” bu idrak kuvvetleri, “dıştaki” idrak kuvvetleri tarafından “hiss-i müşterek”e iletilen duyulur verilerin daha önce algılanan şeylerle kıyasını yapıyor, vehmediyor, hafızaya kaydediyor ve tahayyül ediyor.

Bu saymış olduğumuz “iç” ve “dış” idrak kuvvetlerinin hepsinin beyinde aksettiği bir mahalli vardır ki, bu nokta “zihin kontrolü”nü anlamakta bizce “anahtar” kıymetindedir. Yaygın bir kanaat olarak, hayâl, vehim, hafıza ve tahayyül gibi “iç” idrak kuvvetlerinin doğrudan “ruh”a ircâ ediliyor olması, “zihin kontrolü” meselesinin kimileri için içinden çıkılmaz bir hâl almasının belki de başlıca sebebidir. Halbuki beyindeki bu mahaller, iç veya dış idrak verilerinin “okunması”nı, ölçülmesini ve bunlara müdahale edilebilmesini sağlayan bir “mecrâ” hüviyeti arzetmektedir.

MÜDAHALEYE KAPALI FAZİLETLER

“İç” ve “dış” idrak kuvvetlerinin beden ve beyinle doğrudan alâkası sebebiyle; bugünün TELEGRAM teknolojisi  sözkonusu mahallere “veri” ulaştırılabilmekte veya oralardan “veri” tedarik edilebilmektedir. Peki elektronik cihazlar vasıtasıyla hayvanlar üzerinde neredeyse yüzde yüz “kontrol” sağlanırken, niçin aynı başarı “insan” üzerinde gerçekleşmemektedir?

Bekletmeden cevabı verelim: İnsanı buna dirençli kılan haslet, insanda olan ama hayvanda olmayan “faziletler”dir; “hür irade”sini bu “faziletler”e dayandırabilmesidir. Asıl önemlisi, “iç” ve “dış” idrak kuvvetlerinden farklı olarak, bedene müteallik olmayan ve kaynağı “ruhî” olan bu “faziletler”e dışarıdan müdahale edilememesidir. Biraz daha yakından bakarsak:

“İnsan”ın zirvesi, malûmdur ki Allah Resûlü'dür ve insanoğlu, o zirveden “belhüm adal” denilen hayvandan aşağı kuyuya kadar geniş bir yelpazeyi, yaradılmışlar bütünü olarak karşısında bulur. İnsanlık zirvesinin kaynağı “faziletler” iken; “belhüm adal” denilen kuyuya inişin kaynağı da “rezillikler”dir.

İnsanı “insan” yapan bu faziletler, dört ana başlık altında toplanmıştır. İnsan, “iç” ve “dış” kuvvetler yoluyla idrak ettiklerini, ruhî “faziletler”i nazarında muhasebe ederek hakikate ulaşmaya çalışır. İşte insanı hayvandan ayıran İFFET, HİKMET, ŞECAAT, ADÂLET gibi faziletler, insan olmanın dört temel unsurudur.

“İç” ve “dış” idrak edici kuvvetler vasıtasıyla idrak edilenin “akıl” tarafından muhakeme edilmek üzere hazırlandığı yer için “zihin” dersek eğer; akıl tarafından yapılan muhakeme, bu dört fazilet kaynağının ışığında yapılmaktadır.

Faziletler, bedenin sahib olduğu keyfiyetlerden değildir. Aksi hâlde, hayvan da insan gibi, bedene ve iradeye mâlik olduğundan, onda da bu faziletleri aramak gerekirdi ki, elbette bu sözkonusu değildir. Öyleyse faziletler, “insanî ruh”a ait keyfiyetlerdir ve dışarıdan gelecek tüm fiilî tesirlerden münezzehtir. İdrak kuvvetlerinden gelen duyum, hayâl ve vehimler ne olursa olsun, zihinde işte bu “faziletler” ışığında muhakeme edilmekte ve akıl da payına düşeni bu sâyede elde etmektedir.

TELEGRAM’ın, sayıları bugün yok denecek kadar azalmış “insan gibi insan”larda işe yaramamasının ve belki yalnızca korkunç bir işkenceden ibaret kalmasının sebebi, tam da budur. Biz –tecrübeyle isbatlanmış- böylesi tek bir “İNSAN” tanıyoruz.

ZİHİN KONTROLÜ METODLARI

“Zihin kontrolü”nde kullanılan metodları tecrid, hipnoz, kimyevî maddeler, psişik güçleri olan kimseler ve elektronik teknikler olarak işaretlersek, tüm bu metodların kendi içerisinde kullandıkları “ortak” teknik olarak TELKİN’i merkeze koyabiliriz. “Zihin kontrolü” failleri, başvurdukları tüm bu yolları, kişiyi öncelikle “telkin”e hazırlamak için kullanırlar.

TECRİD: Tecrid edilen kişi uyutulmaz ve uyku ile uyanıklık arasındaki fark kaybolmaya başladığında “telkin” yapılmaya başlanır. Tecrid sürecinin insan üzerindeki tesiri; vehim, hayâl ve tasavvurun birbirine karışması ve gerçeklik mefhumunun yitirilmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Tek başına olması münasebetiyle, mânâlandırma safhasında başka birinden de referans almak bakımından faydalanamayan insan, “telkin”e açık hâle gelir. Bu ândan sonra kişi, gerçek ile hayâl arasındaki bir berzahta gidip gelir ve kendisine dikte edileni gayri iradî biçimde kabul edebilir veya sorulan sorulara gayri iradî biçimde cevab verebilir.

HİPNOZ: Bu teknikte, “telkin” merkezdedir. Kişinin iradesi, ona “telkin” edilen sunî uyku vasıtasıyla –büyük ölçüde ama mutlak değil- kırılır. Normalde idrak edilenler dış idrak kuvvetlerinden gelip mânâlandırılırken, hipnoz hâlinde olan kimse algıladıklarının muhasebesini yapamaz. Kendisine mânâsıyla birlikte verilen duyumları sadece kabul eder. Hipnoz süreci aslında uzun süren bir süreçtir. Bugün bu metodu kullananlar, çeşitli kimyevî maddelerle destekleyerek, hipnozu daha kısa sürede etki gösteren ve daha başarılı sonuçlar alınan bir metod olarak kullanmaktadırlar. Hipnozun hayâl kuvvetine müdahale ettiğini düşünüyoruz. Öyle ki, ebced tevafuku da bunu destekliyor.

KİMYEVÎ MADDELER: Halüsinojenler olarak adlandırılırlar. Kişiye verildiği takdirde, idrak altüst olur. Vehim gücü baskınlaşarak, olmayan şeyler tahayyül edilir. Genellikle, sorgulama sürecinde doğru cevabların zahmetsizce alınması için ve diğer zihin kontrol tekniklerinde yardımcı olarak kullanılmaktadır. Bu tip ilaçlar verilen kimse, tıpkı tecrid hâlinde olduğu gibi, bildik gerçeklik ile hayâli birbirine karıştırır. Şiddetli tedirginlik ve şübhe tüm bedene sirayet eder. Bu hâl üzere olan kimse, dışarıdan gelecek “telkin” ile kontrol altına alınır.

ELEKTRONİK ZİHİN KONTROLÜ (TELEGRAM): İdrakin, arada duyu organları olmaksızın elektronik cihazlar ile gerçekleşebileceği hususu, ilk olarak Tesla tarafından ortaya atılmıştır. Sinir sisteminin belli frekanslardaki elektrik akımıyla çalıştığını bilen Tesla, idrake dışarıdan müdahale edilebileceği fikrini ortaya atmış, ancak üzerinde herhangi bir çalışma gerçekleştirmemiştir.

Yıllar sonra, Dr. Delgado, hayvanların beyinlerinde “hiss-i müşterek” olarak ifade ettiğimiz alana yerleştirilen implantlar vasıtasıyla, neredeyse yüzde yüz başarılı “kontrol” çalışmaları gerçekleştirmiştir. Bunun üzerine, Dr. Delgado, Yale Üniversitesi’ne kabul edilmiş ve insan üzerinde yapacağı zihin kontrol çalışmalarının desteklenmesi sağlanmıştır.

Bugün geçmişteki gibi “implant”lara gerek duyulmaksızın, insanın idrak kuvvetlerinin beyindeki mahallerine elektromanyetik dalgalar yoluyla doğrudan ve dışarıdan müdahale edilebildiği gibi, aynı zamanda insanın düşünceleri de çeşitli “yazılımlar” vasıtasıyla başkaları tarafından müşahede edilebiliyor. TELEGRAM’da kullanılan frekans aralıkları ve alıcı verici teknolojisi hakkında İngilizcede binlerce sayfalık malûmat var ki, inşallah bir gün Türkçeye de tercüme edilmelerini diliyoruz.

Cinlerle ilgili olarak müstakil bir başlık açmadık. Ancak şunu da belirtmeden geçemeyeceğiz. Cinlerin, “hüddam” vasıtasıyla kontrol edilerek çeşitli şekillerde kullanıldıklarını biliyoruz. Ancak farklı bir veçheden de meseleyi ele almak isteriz. Dünyada insanların ve cinlerin hayatları birbirine paralel devam eder. Ahlâk gibi değerler “insanlar” arasında yükseldiğinde, cinlerin âlemine de bu durum akseder. İslâm güçlendiğinde kezâ. Şimdi bu veçheden bakacak olursak, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun, “hüddam” tarafından yönlendirilmeksizin, tamamen cinlerin kendi iradeleriyle de hedef olması mümkündür. Çünkü bugün biz nasıl kâfirler karşısında zayıf durumdaysak, benzer bir durum o âlemde de Müslüman cinler için sözkonusudur. Bu sebeble, bu âlemde İslam’ın hâkimiyetini sadece kâfir “insanlar” değil, aynı zamanda kâfir “cinler” de istememekte ve bunun için mücadele etmektedirler.

Mirzabeyoğlu’nun niçin –ayrıca- cinlerin hedefi olduğuna gelince... Bugün insanların TELEGRAM cihazıyla gerçekleştirdikleri operasyonun niçin hedefindeyse, tam da o sebeble cinlerin de hedefindedir. Tek başına, “İNSAN”ın destanlık direnişini misâllendirmektedir Salih Mirzabeyoğlu.

 

SONUÇ

Zihin kontrol tekniklerine baktığımızda, hepsinin idrak kuvvetlerine müdahale ederek kişiyi kontrol altına almaya çalıştığını görüyoruz. Hayvanlarda neredeyse yüzde yüz başarı sağlayan bu metod, insanda aynı başarıyı sergileyememekte. Çünkü insan, hissedilen ve vehmedilen üzerinde hayvan gibi hareket etmeyen, aksine, istidadı ve adâleti çerçevesinde hikmet, şecaat ve iffet süzgeçlerinden geçirerek hakikati arayan bir varlık. Bu yüzdendir ki, zihin kontrolüne karşı dirayet gösterebilmekte ve kontrolünü başkalarından sakınabilmektedir.

“İnsan”ın tarifini yaparken zirveye Allah Resûlü’nü koymuş ve Allah’ın "belhüm adal" diye vasıflandırdığı “hayvandan aşağı” insana kadar geniş bir perspektiften bahsetmiştik. Allah Resûlü’nün temsil ettiği zirve, hikmet, şecaat, iffet ve adâlet gibi faziletlerin her birinin “olması gereken” itidâl halinin –kul planında- mutlak ifadesidir. Şu hâlde, hayvanda ve hayvandan aşağı olan insanda başarısı kaçınılmaz olan zihin kontrol teknikleri, “faziletler” çerçevesinde insanın “insan” olma hassası Allah Resûlü’ne yaklaştıkça, “insana hâkimiyet” gücünü yitirmeye mahkûmdur. Bu husus, kitleleri hedefleyen “sosyal kontrol” için de aynı şekilde geçerlidir.

Üstad Necib Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü isimli eserinde, “Genç adam, düşün! Evvelâ insanoğlunun düşünmekten büyük haysiyeti olmadığını düşün.” dediği üzere, insana düşen borç, kendisine bahşedilen bu lütfu idrak etmesi ve yaşadığı hayatın baştan sona muhasebesini yaparak, kaybettiği yahud kendisine kaybettirilen hakikat ve faziletlerinin peşinde “insanca” yaşamaya bakmasıdır. Aksi hâlde, insanoğlunu ruhen, zihnen ve bedenen dünyadan kazımak için korkunç teknik ve teknolojiler geliştiren “ferdî” ve “sosyal” zihin kontrolcülerine direnemeyeceği ve yeni çağın “mankurt”u olmaktan öteye geçemeyeceği âşikardır.

 

 

KAYNAKLAR

1-  Lionni, Paolo. The Leipzig Connection, Sheridan, Oregon: Delphian Press 1988; “Germany-History since 1950”; Wood, Samuel ve Ellen Green. The World of Psychology, 3. basım, www.prenticehall.ca/wood; Weiten, Weyne. “ A New Science is Born: The Contributions of Wundt and Hall,” Psychology . Themes and Variations. 3. basım, http://psychology.wadworth.com/book.

2-  Dicks, Hanry Victor. Fifty Years of the Tavistock Clinic. Londra, İngiltere: Routledge & K. Paul, 1970; Wolfe, L., “The Tavistock roots of the ‘Aquairan Conspiracy’.” EIR, 5 Haziran, 1987; Coleman, Dr. John. Conspirator’s Heirarchy: The Story of the Committee of 300. Corson City, Nevada: Amerika West Publishers, 1992; “ Tavistock – The Best Kept Secret America” tavinstitute.org/index.html.

3-  Chaitkin, Anton, “British Psychiatry: From Eugeinics to Assassinatio,” EIR, 7 Ekim 1994; Steinberg, Jeffrey, “Anticipatory democracy': Britain' Tavistock Institute brainwashed Newt.” EIR, 12 Ocak, 1996.

4-  “Will You Allow Your Child to Be Spiritually Molested?,” The New Federalist.

5 - Marks John. The Search For The Manchurian Candidate: The CIA and Mind Control; Bowart, Walter. Operation Mind Control. New York: Dell, 1977; Cannon, Martin, “Mind Control and the Amerikan Government,” Lobster 23.

6-  Colby, Gerard. Thy Will Be Done. Constantine'de aktarılıyor, Virtual Government, CIA Mind Control Operations in America. Venice, California: Feral House, 1997; Ross, M:D., Dr. Colin, "The CIA and Military Mind Control Research: Building the Manchurian Candidate, " Dukuzuncu, Yıllık, Batı Konferansı'nda sunulmuş bir bildiri metni, 18 Nisan 1996; Krawczyk, Glenn, "Mind Control Techniques and Tactics of the New World Order," Nexus, Aralık-Ocak 1993; Bowart; Constantine; George Bush: The Unauthorized Biography; Chaitkin, Anton. Treason in America. New York: Benjamin Franklin House, 1984; Pincher, Chapman. Too Secret, Too Long. New York: St. Martin's Press, 1984; Exclusive Intelligence Review'in editörleri. Washington, D.C.: EIR , 1992; Lee Shlain,. Acid Dreams. Grove Press: New York, 1985; Lyttle, Thomas, " Blot Art" Mark Westion'la bir röportaj. Paranoia, kış 1995/96; Stevens, Jay. Storming Heaven. New York: Harper & Row 1987. Marks; Chaitkin, Anton. Treason in America; Pincher; Chaitkin, Anton, "Population Control, Nazis, and The U.N.!"; Marks.

7-  CIA tarafından Dr. Armen Victorian'a gönderilmiş olan ve İstihbaratta Beyin Yıkama adlı kitabında yayınlanmış olan 19 Kasım 1990 tarihli mektub.

8-    http://www.milliyet.com.tr/2005/01/28/guncel/agun.html (29 Mart 2011)

 

Kaynak: Akademya Dergisi, II. Dönem, Sayı 2, Mayıs 2011.

 

 
Cumhurbaşkanı ve Başbakan'a Açık Mektub طباعة إرسال إلى صديق
الأحد, 25 أبريل 2010 08:13

  http://images.habervitrini.com/haber_resim/tayyip%20erdogan-abdullah%20gul0051.jpg

 

Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, Sayın Sağlık Bakanı, Sayın Adalet Bakanı, Sayın Dışişleri Bakanı...

 

Sizler, bu ülkeye "vatandaşlık bağı" ile bağlı olan kişilerin, Anayasa ve kanunlarca kendilerine verilmiş olan "hak ve teminatlarının" gözlemcisi, denetleyicisi ve ellerinden alınması karşısında haklarını savunmak için, Millet tarafından vazifelendirilmiş kamu görevlilerisiniz.

Eğer, birileri, bir vatandaşın bu haklarına karşı lakayt harekette bulunur veya bunları engellemeye kalkışırsa, gerekli müeyyideleri uygulamakla hakkın ve adaletin yerine getirilmesini sağlamakla görevlisiniz.

 

Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, Sayın Sağlık Bakanı, Sayın Adalet Bakanı, Sayın Dışişleri Bakanı…

 

Sizlere daha önce, Sayın SALİH MİRZABEYOĞLU'nun Kartal ve Bolu F Tipi Cezaevlerinde yaşadıkları üzerine başvurmuş, gerekli bilgileri vermiş, kendisine tatbik edilen TELEGRAM İŞKENCESİNİ durdurmanızı taleb etmiştik. Fakat ne sizlerden ne de altınızda sorumluluk paylaşan memurlarınızdan bir cevab almamız -şu ana kadar- mümkün olmadı! Anayasanın, kanunların verdiği "bilgi edinme hakkımıza" rağmen meşguliyetlerinizin farklı olmasından herhalde tarafımıza bir dönüş gerçekleşmedi!

Sayın MİRZABEYOĞLU, siyasî bir kimlik sahibi olduğundan ötürü ve cezaevlerindeki "sağlık sorunları"nın nelere malolduğunu veya nelere malolmadan hallolmadığını bildiğimizden, sorumluluk sizlerde kalmak şartiyle, "işin tabiatı böyleymiş" deyip çıkmak mümkün elbette.


 

Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, Sayın Sağlık Bakanı, Sayın Adalet Bakanı, Sayın Dışişleri Bakanı...

 

Dünya üzerindeki her devlet, dünya üzerindeki her vatandaşını korumak, haklarını savunmak ile mükellef olduğunun şuurundadır ve aslında bu, o devletin PRESTİJ meselesidir.

"Zihin Kontrolu-Mind Control" üzerine ülkemizde belki de tek olarak uzun süreli bir yayın yapmamız ve bunun "nasıl olduğuna" dair bilgileri, dökümanları okuyucularımıza sunmamız, bu tatbikatın ne kadar yaygın olduğunu anlamamıza ve elbette mağdurlarının da bize başvurmalarına vesile olmaktadır. Bu mağdurlardan ve gerçekten de "hayatları söndürülmüş" olanlardan birisi de uzun süredir İsveç'de yaşayan, ülkenin ünlü tıp fakültesi "Karolinska Enstitüsü"nde birçok başarılı araştırmaya imza atmış olan Bayan H....'dir.

25 senedir "Zihin Kontrolu" işkencesine tabi tutulduğunu ve 24 yaşındaki oğlunun bu sebeble "kullanıldığını", bu işte kocası ve kocasının ailesinin de ortak olduğunu anlatan H...'nin bize anlattıkları, anlatmaya çalıştıkları insanı dehşete düşüren hadiselerdendir:

"- Ben 44 yaşında ve 24 yaşında bir oğlu olan bir Türk ve aynı zamanda İsveç vatandaşı olan bir bayanım. Henüz benim hamileliğim döneminde hem oğluma hem de bana uygulanan zihin kontrollü denet’liğine karşı yıllarca mücadele yaptım ve hâlâ da bunu yapmaktayım…

2000’li yılların başında nasıl ve ne amaçlı olduğunu bir türlü anlayamadığım ve yüzde yüz benim düşüncelerimin bazı kişilerce okunup hem benim fikirlerimden faydalanıldığını, hem de bize işkence amaçlı kullanıldığını iddia ettiğim zaman kimseyi böyle bir şeyin olurluğuna inandıramadığım gibi, etrafımdaki insanlardan aklımı kaybetmekte olduğum izlenimi edinmeye başlamamla sessiz kalmaya itildim. O dönemler buranın ünlü Tıp Fakültesi Karolinska Enstitüsü’nde onkoloji üzerine doktora yapmakta idim.

İnternetle araştırma yapma olanaklarının pek yaygın olmayışı ve gerek İsveççe ve gerekse Türkçe diliyle yazılmış zihin kontrolü yapılabilirliği adına hiç bir doküman bulamadığımdan ve elimde kanıt olarak sunacak bir şeyim olmadığı için, hakkımda deli damgası vurulmasını istemediğimden sesiz kaldım. Hamileliğim esnasında İsveç’te ilk kez uygulanacağını ileri sürdükleri ve benim hamileliğimi kurtarma amaçlı diye bahsettikleri bir operasyona tabi tutulmuştum; İsveç’e henüz evlenip gelmiş ve 18 yaşında idim. Çocuğum, henüz küçük yaşta beyninin içinde birilerinin sürekli konuşuyor olduğunu söylüyordu. Oğlum, bir radyonun kapatılma düğmesi gibi neden bizim vücudumuzda da bir düğmenin olmadığını ve dinlemek istemediğimiz sesleri neden kapatamadığımızı sormaya başlamıştı. Ben ise, doğum yapmamla birlikte, aşırı rüya görmeğe ve gördüğüm rüyaların aynını günlük olarak yaşamağa başladım. Ayrıca uzakta yaşayan ailem veya akrabalarımın başına gelen bir durumdan anında haberdar oluyordum. Bunun dışında ise, sürekli beynimde sorular oluşur ve onlara cevab verme zorunluluğu gibi şeyler yaşamağa başlamıştım. (Lise 2’nin başında okuldan alınıp evlendirildim. Lise 1. sınıftayken okulun üstün zekâlısı olarak tanınıyordum. Aynı zamanda oğlum da henüz

dokuz aylıkken herşeyi konuşuyor, sayı ve rakamlarla haşir neşir bir matematik dahiliği sergilemekte idi. Henüz 6 yaşında okulda matematik dahisi diye bakılmakta idi).

Herneyse, benim doğum yapmamla birlikte önceden hiç bir şekilde yaşamadığım ve başıma gelmeyen tonla olaylar olmakta ve bunlar ne elde bulunan bilimsel bilgilerle ne de bilinmezliklerle anlatılamayıp, ailemin bana “Sen Allah tarafından seçilmiş bir erişmişsin” demeleriyle ben de olayın üzerinde fazla durmamaya ve durumumuzu olduğu gibi kabullenmeye başlamıştım. Nedensiz bir şekilde, şu an ayrılmış olduğum eşim ve birlikte yaşadığımız onun ailesince sürekli şiddete ve saldırılara maruz kalmakta idim ki, bunun önüne geçmem imkânsız olduğu gibi başkalarına da bildirme yollarım kapalı idi. Benim pasaportumu, İsveç’e gelişimle birlikte bir kasaya kilitleyip dört yıl benden gizli tuttular ve o ailenin dostları olan polisler gereken işlemleri benim haberim olmadan yaptılar. Aradan beş yıl geçtikten sonra bende nedeni belirsiz şiddetli bir sağlık bozukluğu belirtileri oluştu. İlk başlarda doktorlar teşhis için test yapmaya ve tedaviye yanaşmadılar. Bir yılı aşan bir mücadele sonucu zorla bir doktora test yaptırdım. Test sonuçlarında bir kaç günlük ömrümün kaldığını belirten sonuçlar geldi ve benim tedavisiz tiroid bezlerinin işlevini yapmadan yaşam mücadelesiyle karşı karşıya bırakıldığım ortaya çıktı. Bu durumun benzeri aynen oğlumda da belirginleşmeye başlayıp burada gerekli olan sağlık yardımları almamız engellenmekte ve bunu kimlerin yaptığını bir türlü anlayamamakta idim. Sanki birileri bizi bile bile bir denek olarak kullanmakta ve bu düşüncelerimi kimseyle paylaşamıyordum. Çunku insan haklarının bulunduğu bir Avrupa ülkesi olan İsveç’te bu tür şeylerin meydana gelemeyeceği herkesin belleğine adeta kazınarak yerleştirilmişti."

Sayın H...'nin kendisine "Zihin Kontrolü" uygulanmasına yönelik olarak tarafımıza yazdığı uzun yazının ilk satırları bunlar. Bu satırlardan sonra gelenler ise, insanı gerçekten dehşete düşürücü anlatımlar; küçücük bebeğe yapılan tecavüz, annesini kontrol altında tutabilmek için çocuk büyüdükçe şiddetin artması, kaçmalarını engellemek için kurulan tuzaklar ve bu tuzaklardan ağır hasarlarla kurtulmaları, çocuğu suça yönlendirmeler, tuzağa düşürerek veya sahte suç yüklemeler doğrultusunda oluşturulan sayısız tutuklamalar ve aynı zamanda hukuksuz hapis cezaları ve hapiste dahi gerekçesiz tek hücrede tutarak çeşitli işkence uygulamaları, hiç alakası olmayan bir takım ilaçların üzerinde deney amacıyla uygulanması ve asıl rahatsızlığına ilişkin sağlık yardımı alamaması vs.

Bayan H..., bütün bunları 25 senedir yaşadığını ve ancak 2000'li yıllardan sonra yaptığı araştırmalar ile başına gelenin "zihin kontrolü" olduğuna inanmaya başladığını anlatmaktadır. Biz, Bayan H...'nin anlatımları üzerine İsveç konsolosluğuna bir dilekçe ile başvurduk, durumu özetledik ama onlardan bir geri dönüş-cevab gelmedi.

 

Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, Sayın Sağlık Bakanı, Sayın Adalet Bakanı, Sayın Dışişleri Bakanı...

 

Bayan H....'nin durumu,Türkiye Cumhuriyeti Devletinin PRESTİJ MESELESİDİR! İsveç'deki Türk konsolosluğu vasıtasıyla kendisiyle ilişki kurar, kendisini birebir dinlerseniz, Bayan H....'nin sorununu çözümlemeye yönelik bir adım atmış olacaksınız.

"Prestij sorunudur" dedik; varsayalım ki Bayan H..., bütün bunları "uyduruyor", başlarına gelenler için "bahane üretiyor" (ki, "Zihin Kontrolü"nün "kanıtlanamamasının en önemli sebebi belirtilerin "şizofreni ve paranoya" ile benzerlik göstermesidir, bunu unutmamak lazım!); biz Bayan H....'nin anlatımlarını dergimizde ve internet üzerinde yayınlamaya devam edeceğiz, o zaman da durum, İsveç ile TC Devletinin arasının bir "hasta" tarafından bozulmaya çalışılması ve buna TC Devletinin ses çıkarmaması sebebiyle önayak olması olarak algılanacaktır! Basit bir "konsoslosluk işi" ile durumun kontrol altına alınması, gerçeğin ortaya çıkarılması sözkonusu olabilecekken, TC Devletinin, sorumluluğu altındaki bir vatandaşına sorumlu davranmaması sebebiyle iki ülke arasındaki münasebetlerin yaralanması gerçekleşecektir.

Sadece bu sebebden, TC Devletinin milletlerarası prestiji açısından Bayan H...'nin durumu hakkında ilgili birimleriniz aracılığıyla bilgi almanız, ona Devletinin kendisini yabancı bir ülkede yalnız, terkedilmiş bir hâlde bırakmadığını, bırakmayacağını göstermeniz, o makamınızın size verdiği bir sorumluluktur.

 

Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, Sayın Sağlık Bakanı, Sayın Adalet Bakanı, Sayın Dışişler Bakanı...

 

Sayın MİRZABEYOĞLU'na yönelik "ademe mahkum etme" tavrınızı bir kenara koyuyor, siyasetle hiçbir alâkası olmayan, kendi ve oğlunun başına gelenleri daha yeni yeni anlamlandırmaya başlayan ve sıradan bir insan değil, ilmi bir kimliğe sahib Bayan H...'nin tarafımıza yaptığı "imdat çığlığı" ile ilgileneceğinize olan inancımızı koruyor, taleb etmeniz halinde gerekli bilgi ve dökümanları sizlere ulaştıracağımızı bildiriyoruz.

 

Saygılarımızla

FURKAN DERGİSİ

Genel Yayın Yönetmeni

SAADEDDİN USTAOSMANOĞLU

 

 

 

 

 

 
Zihin Kontrolü -CIA ve KGB Operasyonları- طباعة إرسال إلى صديق
الأربعاء, 24 مارس 2010 15:04

  Zihin kontrol faaliyetleri hakkında zaman içerisinde bazı beyanlar da bulunan Prof. Dr. Nevzat Tarhan,  dünyada muhtelif alanlarda zihin kontrol operasyonları ile insan beynini etkileme çalışmaları yapıldığını belirterek, "Elektromanyetik dalgalar ile insan beyninde zaman duygusunu kaybettirme, şaşkınlık hali oluşturma, mekan bulamama gibi durumlar oluşturmak mümkün".

 Radyohipnotik sistemleri savaş silahı olarak kullanmak isteyen projelerin bütün dünyada elektromanyetik projeler içerisinde kullanıldığını, insan deneylerinde de savaş esirlerine uygulanmış olabileceğini, bir insanı robot gibi kullanabilmek için elektromanyetik uyaran ya da ilaçlar vermek suretiyle kişinin de isteğiyle geçici hipnozlar yapılabileceğini belirten Tarhan, "Bu sistemlerle kişinin bazı tepkilerini yok edebilirsiniz. Bazı kararlar vermesini o anda bloke edebilirsiniz. Geçici olarak duygularını değiştirebilirsiniz" dedi.

part1

 

 

 

part2
اقرأ المزيد...
 
Zihin Kontrolü İşkencesi Mağduru K.K.: "ZİHİN KONTROLÜ TIBBÎ İDAMDIR!" طباعة إرسال إلى صديق
الخميس, 17 ديسمبر 2009 09:25

Takdim: Zihin kontrolü var mı, mümkün mü? Hâlen tartışılan ve pek de gündeme getirilmeyen bir mevzuu. Tartışmalar devam ede dursun, biz, yaklaşık 20 sene önce İsveç’te zihin kontrolü işkencesine maruz kalmış ve Türkiye’de olmasına rağmen hâlen kendisine zihin kontrolü saldırısının devam ettiğini söyleyen K.K. ile konuştuk. Çocuğunun, yaşadıklarından haberdar olmaması için isminin ve resminin yayınlanmasını istemiyor. K.K., daha önce bir haftalık dergiye ve bu mevzuda kitab yazan bir yazara bu şartlarda verdiği röportajlar, isminin açıkça yazılması ve resminin basılmasıyla yayımlanınca bir daha medyaya konuşmama kararı almış. Geçmişe dayanan  tanışıklığın verdiği güvenle K.K., medyaya konuşmama kararını Furkan Dergisi için bozdu. Biz de kendisine söz verdik ve sözümüzü tuttuk; ismini yazmıyor (baş harflerini de değiştirdik), fotoğrafını basmıyoruz!

اقرأ المزيد...
 
<< البداية < السابق 1 2 التالي > النهاية >>

JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -

Kullanıcı Girişi

  • سجل الآن
    *
    *
    *
    *
    *
    (*) Isaretli alanlarin doldurulmasi zorunludur
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 65 زائر متصل