Thursday
Feb 09th
Text size
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Anasayfa Yeni Furkan Yorum

RAHMET!

RAHMET!

 

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi Raciûn

 

İBDA Mimarı Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’nun muhterem vâlideleri Sabriye Erdiş Hanımefendi (22.01.2012) vefat etmiştir. Cenâb-ı Hak’tan merhumeye rahmet, başta Kumandan Mirzabeyoğlu olmak üzere İBDA mensublarına sabr-ı cemil niyaz ederiz! 

 

“Baba evinde her zaman, kitab mühim bir unsur olmuş ve Şerif Muammer (Muhammed), şahsiyet sahibi olma, kafa yapısı ve fikir meselesini her zaman maddi üstünlük ve ehemmiyetlerin önünde görmüştür... Anneciğim, 1964’de doğum günümde, babamın hediye ettiği kitaptan ayrı olarak bana, Eflâtun’un «Devlet» isimli eserini hediye etmiş ve şöyle yazmıştı:

- «Oğlum!.. Doğru ve akıllı adam, muvaffak olacak adamdır. İyi seneler.»

Benim not alarak okuduğum ilk eser de, 1967’de bu eserdir!.. Şiddetli toplayıcı karakterimin ve koku alma melekemin bariz olarak görülmesine vesile eser!..” (Salih Mirzabeyoğlu, Tilki Günlüğü, c. 1, s.375)

 

Yazarımız Sinami Orhan Yargıtay'ın "Noel Baba" Kararını Değerlendirdi: “Olanlar Yükselmemizin İşaretleri!”

Yazarımız Sinami Orhan Yargıtay'ın

 

 

Dergimizin yayın kurulu üyesi ve yazarımız Sinami Orhan’la, kendisini de yargılandığı ve 42 ay hapis cezası aldığı Metris’deki 25 Ocak isyanı davasının Yargıtay tarafından verilen onama kararı hakkında konuştuk.

 

- Metris'deki 25 Ocak Noel Baba Operasyonu Yargıtay tarafından onandı, siz de ceza alan 35 kişi arasında bulunuyorsunuz...

 

- Olacak olan olur ve olanda hayr vardır derler ki denecek başka bir şey de yok inancımız gereği...

 

- Ama siyaseten...

 

- Siyaseten elbette bir araba laf söylenebilir. Söylenmeli de... Fakat artık "hukukun siyasallaşması"nın doludizgin bir hâl aldığı şu yaşadığımız şartlarda, siz, biz istediğimiz kadar hâdiseyi objektif olarak ortaya koyalım, hukukî olarak tartışalım, "at içeri çıkmak için uğraşsın" alçaklığını kendilerine "ilke!" edinmişlerin "hukukçu ve siyasetçi" olduğu bir safhada, herkesin diline düşen laf gibi "tarihe not düşmek"den başka bir şey elde edemeyiz, edilemez.

 

- Ümitsizlik midir bu?

 

- Hayır, ümitsizlik ile bir alâkası yok, sadece "durum tesbiti"... Ki öyle değil mi zaten?

 

Metris davaları ile bizlere verilmek istenen cezalar şu kadar, neticede süreli bir zaman, fakat Kumandan Mirzabeyoğlu..?! Eğer Abdullah Öcalan o dönemde yakalanmış olmasa, şip-şak bir muhakeme süreci ile idam edilmesi işten bile değildi; lâkin "Avrupa ne der, ABD çok kızar" korkusu ile bu ceza kaldırılıp ağırlaştırılmış müebbed hapise çevrildiğinden O'ndan kurtulmayı "başaramadılar!"

 

İşte O, gerek mahkemede yaptığı savunmalarında gerek daha sonra yazdığı kitab ve "seri yazılarında" oynanan "tiyatro"yu inkar-i gayri kabil bir şekilde ortaya koymasına, hatta mâlum "idam cezası"nı veren hâkim öznesinin açık itiraflarına ve bu durumu anlatan vicdanlı yazarların makalelerine rağmen etrafda yaprak kıpırdamıyor ise, bu "ümitsizlik" değil, bahsettiğim gibi "durum tesbiti" ve aslında belki de FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK olarak da değerlendirilmeli ki, Allah'ın izniyle ümidin en koyu noktası olarak görülmeli: Dibi görmüşüz, bundan gerisi yok,  tek bir yol var, yukarı çıkacağız!

 

Bir de işin şu tarafı var, kul'dan elbette bir ümidimiz yok, o anlamda ümitsiziz, nihayetinde dava sürecinde bütün arkadaşlar olarak vekaletimizi verdiklerimiz bizi ellerinden gelen en iyi şekilde temsil ettiler, ama kürsüde oturan "hukukçu!" kisveliler ve daha sonraki sürecde devreye giren Yargıtay'daki "elemanlar", yani bir "kul" olanlar, bizleri kendilerinden -hukukun gereğini gerçekleştirme noktasında- "ümitsiz" kıldılar ki, tek ümid edilecek ve bağlanılacak Hakim Olan Zat'ı işaretlediler. Bu açıdan bakıldığında da ümitsizlik mi, asla, "pazarlıksız" dediğimize göre dilimizle, kalbimizle inşaallah, "olanda hayr vardır" ve bu bizim için hayrlı olandır.

 

- 25 Ocak günü hakkında neler söyleyebilirsiniz?

 

- Dergilerde, internetde o gün hakkında çok şeyler söylendi zaten, fazlasını söyleyecek bir durumum yok; belki –iddianamede de geçen- “tim-ekip” başım Sencer’e rahmet ve ondan şefaat dilenmekden başka.

 

Ama, iddianamede geçen hakkımdaki bir iftirayı düzeltmek isterim. Devrin Bakırköy cum. savcısı olan Kaya Kabacaoğlu, "sıkışan sanıklara yeniden gaz bombası atıldığı, gazdan etkilenen tutuklu sanıklar" diyerek "saat 12.30-1300 sıralarında askere teslim" olanları sayarken ismimi de yazmış oraya... İftiradır bu; en son çıkan grupdaydım!

 

Adımızı  iddianame ile "kundakçı"ya çıkardılar, güya içerideki yangınları çıkarmak benim "görevim" imiş. Mahkemede de söyledim ki o “mahkemeler” ayrı bahis, yangını, "bahçe"deki ranzaların yanmasını asker gerçekleştirdi, koğuş kapısındaki mazgaldan içeriye pompalı tüfeği dayayıp ateş ederek başlayan hâdise, zaten kar yağıyor, yerler hem karlı hem de çamur hâline gelmiş, istesek dahi yakamayız, ama onların attıkları bombalar neticesinde teker teker yanmaya başladı bütün ranzalar.  Bunu söyledim, ekledim, video çekimi yapılıyordu, onlara da bakılsa bu görülür, ama kime söylüyorsunuz ki...

 

Bir de şu var...

 

Şimdi Ergenekon davalarında görüyoruz, halk diliyle söylersek "kıldan tüyden" şeylerle tutuklamalara, davalara itiraz edenler var, edebilirler elbette de etmelerinin bir netice vermediğini de görüyoruz, fakat "kıldan tüyden" dememe dikkat ediniz. "Ümitsizlik" meselesine buradan da bakmak gerekirse, bilindiği gibi çoğu Ergenekon sanığın avukatı memleketin sayılı avukatları, kimi milletlerarası işler de yapan, çeşitli dernek ve vakıflarla da alâkalı olarak devletin bazı hukukî veya siyasî düzenlemeleri esnasında "başvuru" makamında olan kişiler, fakat görüyorsunuz ki "usul" yönünden hani denir ya kanunî hakları son haddine kadar kullanma, öyle yapmalarına ve bazı "kıl-tüy" meselelerde başarı da elde etmelerine rağmen müvekkilleri açısından sonuç alıcı yani "tahliye" gibi bir neticeyi sağlayamıyorlar.

 

Üstelik onlar yanlarına, arkalarına aldıkları matbuat imkânına ve devlet içindeki bazı merkezlere sahipler... Netice ortada ama... Bu durumda da "burası Texas" demek gerekiyor!

 

-Şu "kıldan tüyden" meseleler...

 

Bakın meselâ benim ismin iddianamede, Eskişehir'de bulunurken gelen müzekkerelerde de hep ama hep  YANLIŞ YAZILDI, tek doğru yazdıkları yer, Yargıtay'ın onamasında; soyismin "orhon" değilken iddianamede ve müzekkerelerde  hep öyle yazıldı ve gitti.

 

Bunu gibi, dosyada mevcuttur, "müzekkereler", tutukluluğu gıyabilikden vicahiliğe çeviren müzekkereler. Eskişehir'de, sabah sayımında gardiyan geliyor, falan ve filan hazırlan, diyip gidiyor, biraz sonra da biz "hazır" olduğumuzdan Eskişehir Adliyesine taşınıyoruz. Sayılarını hatırlamıyorum bu gidip gelmelerin ama bir türlü İstanbul'a, esas mahkememize, asker yok, para yok, araba arızalı mazeretleri ile götürülemedik orada kaldığımız bir sene boyunca, "tesadüfe!" bakın, tahliye tarihimiz de tam Metris'den katliam girişimi ile çıkarıldığımız zamana denk getirilmiştir, 24-25 Ocak 2001, bir sene, bir sene boyunca devamlı Eskişehir adliyesine git-gel...

 

İlk gittiklerimizde "giyabiliğin vicahi" olması yani kararın yüzümüze okunarak tutuklanmamız gerçekleşiyordu.

 

- Bunun içinde bir mahkeme gerekiyor herhâlde...

 

- Tabiî, bir mahkeme karar vermiş ama bunu başka mahkemeye havale ediyor, müzekkere yolluyor, işin usulü gereği de orada bizim bu karara karşı savunmamız alınıyor ve mahkeme "gereğini düşünüp" karar veriyor. İstisnasız hep tutuklama tabiî.

 

Dikkat çekmek istediğim husus, "kıldan-tüyden" meseleler bahsi, ilk mahkeme değil de ardından gelen bu müzekkerelerle alâkalı "duruşmalarda" diyelim, devamlı sordum, tarih var mı, suçum ne, nerede işlemişim, inanın, isteyen de o müzekkerelere bakabilir, bunlar yok!

 

Hatta hâkim, "yazmamışlar" demişti de, "o zaman nasıl savunma yapacağım?" demiştim de, mırın kırınla idare edip, "tutuklanmasına..." diye mührü basmıştı.

 

Daha da hoş olanı, artık işin "komedi" hâlini gördüğümden artık nasıl anlarsanız artık işin "zevkini" çıkarmak için, nüfus bilgilerini yazdırıyordu, "S. Orhon" dedi, itiraz ettim, "burada öyle yazıyor" dedi, sonra da ana-baba adı, doğum yerini sordu, evet dedim, "o zaman bu sensin, yanlış yazmışlar" deyip devam ediyordu ki, "ama ya aynı ana baba adına ve doğum yerine sahib başka biri, Orhon soyadlı varsa... itiraz ediyorum" dedim. Şaştı kaldı. Haklıyım ama.  İsmim yanlış. Normal olarak koskoca savcı Kaya Kabacaoğlu, önünde kimbilir kaç defa geçen ismimi yanlış yazacak değil ya, onun tutuklanmasını istediği "S. Orhon", "S. Orhan" değil, ama ne oldu biliyor musunuz, "biz tutuklayalım, sen itiraz edersin bir dilekçeyle!" dedi koskoca hâkim!

 

Bunları niye anlatıyorum, bu iş bitmedi demek için. Diğer arkadaşlar ne yapar bilemiyorum ama, ben, bu müzekkere komedisi başta olmak üzere, 12 senelik bir yargı süreci, garaz olduğu apaçık belli  bir şekilde zamanaşımına bir kala dosyanın onanması, 12 sene içinde Eskişehir hariç ifademi almamaları, unuttum bir de "ifade vermem için gıyabi tutuklama" çıkarmışlardı 2007'de, bir günümü almışlardı, orada kurulan "komik mahkeme" hariç şöyle ciddi bir muhakeme süreci olmaması vesair vesair vesair sebeblerle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne dosyamı götüreceğim. İnanıyorum ki bu usulsüzlüklere TC Devletini mahkûm edeceklerdir ve edilmesi için de elimden geleni yapacağım.

 

- Sizin  Eskişehir'de dilekçeler yazdığınızı biliyoruz.

 

- Her anı değerlendirmek gerekiyor, her hâlde... Bizim dilekçelerimiz elbette bir hukukçu gibi yazılmış kağıtlar değildi, ama tesirini görmüştüm. Mesela bizi tutuklayıp duran Bakırköy savcıları hakkında yukarıda bahsettiğim sebeblerle Adalet Bakanlığına dilekçeler yazmıştım, bir sabah yine "hazırlan" dendi, hep hazırız zaten, çıktık hücreden.  Ama bu sefer yanımda kimse yok arkadaşlardan, tek başıma gidiyorum, merak da ettim yani, Adliye binasında küçük bir odaya soktular, karşımdaki kendini kimliğini gösterip tanıttı, bayağı bir nezaketli olduğundan ve konu ne bilmediğimden şübhelendim, bu mahkemelerle alâkalı bir durum değil ama ne acaba diye.  Meğer Adalet Bakanlığı'ndan gelen bir müfettişmiş, dilekçelerimi dikkate almışlar, bir kere yüzyüze dinleyip kayıt altına almak istemişler, anlattım, "gizli bir soruşturmadır bu" dedi, "iyi" dedim, çıktıkdan sonra öğrendim, bu iki savcı öznesinden birisi bir arkadaşımızın babasına gelip, "ya şikâyet etmişler bizi, BEN öyle değilim, biliyorsun değil mi ne kadar yardımım dokundu, sicilime işlenecek şimdi bunlar" filan felan diye dert yanmış.

 

Bunu neticesi ne oldu? Biraz sonra unutmazsak anlatırım onu da, ama hani Allah Resûlünün dilenen birisini yanından geçip gitmesine rağmen dönüşte bir kaç kuruş vermesi, "az önce vermediniz şimdi niye verdiniz?" sualini soranlara da "giderken boş boş oturuyordu, ama şimdi elinde bir sopa vardı, yeri kazıyor, çiziyordu, bir şey yapıyordu" cevabı gibi değerlendirmek gerekir mi yaptıklarımızı bilemem, dilenci olduğumuz şübhesiz, fakat "boş boş" oturmamak için "dilekçe karaladık" diyelim sadece.  Sicillerine bir işaret konulduysa da ne mutlu bize!

 

- Unutmamamız gereken yer...

 

- Belki tam şikâyet dilekçesini yazdığım devir, Bakırköy savcısı olan Kaya Kabacaoğlu ki kendisi Giresunlu, hani bir önemi var mıdır bilemem bu özelliğinin, Nisan 2000'de, görevini takdirle ifa etmiş olacak ki, İstanbul DGM Savcılığına terfi ettirildi şimdi nasıl bir "kamplaşma" içinde olduğuna dair, "Dede"lerin gözetiminde olduğuna dair bir sürü bilginin dolaştığı HSYK tarafından...

 

-Sonra...

 

Sonrası çok daha hoş... Şimdi kendisi Ergenekon davasında yargılanan Adil Serdar Saçan'ın yönetiminde İstanbul Büyükşehir Belediyesine yapılan yolsuzluk operasyonlarında, hani şu işkenceli sorgulamaları, ailelerin, eşlerin, çocukların "rehin" alındığı operasyonda, bu şekilde polisçe sorgulanan kişilerin ifadesini alan savcı olarak görev yapıyor daha sonra...

 

-Ergenekon bağlantısı?..

 

- Her taşın altında Ergenekoncu aramıyoruz elbette, kesişmelere dikkat çekiyoruz.

 

 İşte bu kesişmelerden birisi de, yine Ergenekon davası, tutuksuz yargılanan, "Jitem'in kurucusu benim, devlet benim ulan!" diye gazetelere mülâkatlar veren ama "mahkemede şaşan" asker eskisi ve öznesi Arif Doğan'ın avukatı da, daha adımı bile doğru dürüst yazmayı beceremeyecek kadar dosyaya "vakıf" bu savcı eskisi ve öznesi Kaya!

 

Bu adamın bir kere bile suratını görmediğimi de ilave edeyim tüm dava sürecinde! Görmedim, ifademi de almadı ama ifademi alması ve tutuklanmam için de, tutuklanmamız için de elbette, yukarıda bahsettiğim gibi ne suçun, ne suç tarihini, ne suç maddesinin yazıldığı müzekkereleri gönderdi durdu mâlum.  

 

- Bu davalardan sosyalist tutuklu ve hükümlülere de açıldı, "Hayata Dönüş Operasyonu" nedeniyle fakat netice o davalardaki gibi olmadı.

 

- Bize operasyon yapmadan önce, Ramazan’ın başında Bandırma’daki arkadaşlara saldırdılar. Ardından bize, Metris'e gelecekleri de besbelliydi. Hatta diğer cezaevlerine... Nihayetinde bir sene sonra, bizlere yaptıkları operasyon planlarını tahkim ederek onlara saldırdılar.

 

- Basının olaylara bakışı da farklıydı.

 

- "Büyük veya boyalı basın" denilenlerin tavrı operasyonun "gerektiği" üzerinde olmakla birlikte "vahşete dikkat çekici" olarak tabiî ki Metris ve Bandırma Operasyonları'na karşı aldıkları tavır gibi değildi; biz zaten baştan kaybetmişiz, "gericiyiz!" ya!

 

Yine içeride bulunan sosyalistlerin dernekleri, vakıfları ve kendi gazeteleri, "büyük basın"daki bir kısım "etkililerin" de o döneme göre, 10-15 sene öncesi o sosyalistlerle "aynı safta" olmaları, "yoldaşlık" hatırları yani, "askerin orantısız şiddet" kullandığını telaffuz etmelerine, bu şekilde de "Hayata Dönüş Operasyonları"nın dava celselerinin gürültülü geçmesine neden oldu, diyebiliriz.

 

- Biz de öyle miydi?

 

Bir iki gazetede "dostluk" ilişkisi nedeniyle çıkan makaleler, fazlaca deşmeyen haberler haricinde çıt çıkmıyordu. Uzun dönemde çıkmadı zaten...

 

Onlar "seviyorlar"dı ama bunu yüksek sesle söylemek cesaretini söylemekden mazurdular, diyerek geçiştirmek gerekiyor. Fakat ne zamanki bu Ergenekon mevzuları başladı, bir şeyler olmaya başladı.

 

Malum bizi, İbda'yı, "Ergenekoncu" olarak da nitelediler birileri. Bu mevzuda tavrımız belli, bahsetmeye gerek yok ama, "Ergenekoncularla işbirliği yapılıyor" iddiasında bulunanlar, Zaman Gazetesi, Taraf Gazetesi’nin yazarları meselâ, Kumandan Mirzabeyoğlu'nun Bolu'da yaşadıkları ve "idam cezası" verilmesindeki "bağlar" belli, en basitinden hem hâkim Metin Çetinbaş'ın hem savcı eskisi Ergenekon avukatı Kaya Kabacaoğlu'nun durumu belli ve işte bize, Kumandan Mirzabeyoğlu'nun durumu ortada, bu davalardan birinden bizlere verdikleri üç sene altı aylık hapis cezası da ortada üstelik zamanaşımına bir kala, neredeymiş o "Ergenekon işbirliği" bu hâlde sormak gerekiyor.

Üstelik , himmete muhtaç “dede” misâli, kendisine yardım edemeyecek olanlardan ne yardımı, ne işbirliği?! Bu zaviyeden yorumlanabilecek sözler varsa eğer, tekrarlarız ki “himmete muhtaç dede” ve anlaşılmazsa hâlâ “çocukluk” der çıkarız.

İbdanın geçmişine baktıklarında göreceklerdir ki "kirli" bir şey yoktur. Zaten "kendinde zuhur diyalektiği" gereği de böyle bir niyeti olan olsa da mâlumdur ki BÜNYE ONU ATAR.

 

Fakat bize bunu söyleyenlere bakıyoruz, neresinden tutsanız elinizde kalacaklar! Ergenekoncu diye milleti yaftalayanlar, Tuncay Güney'in "ifadeleri"ni ekranlara taşıyanlar, o ifadelerin içinde kendi "cemaatleri" hakkında söylenenleri görmüyorlar! Veya finansal ihtiyaçları da karşılanmadığından, kredi istekleri geri çevrildiğinden yazarlarının "Kasımpaşalıdan korkan onun gibi olsun!" bayağılıklarına kaçmalarına izin veriyorlar, bunu da "demokrasi maskesi" ile gerçekleştiriyorlar...  Açtırmasınlar şimdi “28 Şubat”dan bahsedenlerin o günkü hâllerini?!

 

- Taraf yazarlarının durumu herhâlde buradaki konu...

 

- Şimdi örnek olarak Taraf anlaşılabilir ki, mesela dediğim husus "Ankara kulisleri"nde konuşulan bir meseledir, nasıl ki Taraf'ın ilk çıkışında verilen "kredi" belgesi basına sızdırılmıştı, şimdi de yakında bunun belgesi sızdırılır, durum anlaşılır, kaldı ki hangisinin böyle bir "isteği" yok? Konuya girersek, Ergenekoncu olarak birilerini ifşa eden bu "büyük basın", acaba kendisi o Ergenekoncularla ne kadar içli-dışlıydı, buna niye bakmaz?

 

Demek istemem o ki, hepsi "kirli"; ama bunu bize de bulaştırmaya çalıyorlar ve en büyük aldanışın içine düşüyorlar! Çünkü İbda hep söylediğimiz gibi, elbette siyasî tarafı var ama bunun da üstünde FİKİR HAREKETİDİR, elimizde bu PUSULAMIZ oldukdan sonra, geçmişde gördük, lekelenemez, kirlenemez, BÜNYE ATAR!

 

Ama onlar, KARŞIMIZDAKİLER, böyle mi?

 

Meselâ, adımı bile doğru dürüst yazamayan, bir müzekkere hazırlamakdan aciz savcı eskisi Kaya Kabacaoğlu, şu yazdıklarımız okuyup da, "ben Ergenekoncu değilim, müvekkilimdir kendisi, para karşılığı vekaletini üstlendim" diyebilir, olabilir, yani maişet meselesi diyebilir, o zaman acaba, geçmişte hakkında iddianame hazırladığı bir sanığın ismini  defalarca yanlış yazması, müzekkere bile hazırlayamaması da, gene maişet derdinden olabilir mi, birileri "as-kes bunları!" demiş de bu da "asayım-keseyim efendim" diye mukabelede bulunmuş olabilir mi maişet derdi yüzünden?

 

- Değil mi?

 

Biraz kendimden bahseder gibi ama, aslında işin komikliğini vurgulamak için böyle yazıyorum, yoksa o "adi müzekkereler" bildiğim kadarıyla Eskişehir'deki tüm Metrislilere aynı o şekilde gelmişti.

 

Bunu şimdiki aklıyla nasıl yorumlar acaba bu savcı eskisi yeni avukat öznesi Kaya Kabacaoğlu? Sormak lâzım.

 

"Adamına göre muamele", diyorum bu işe; ki kendi müvekkillerinden birinin başına bunlar gelse kıyameti koparırdı muhakkak!

 

Nihayet koparmıştı benzer bir konuda...

 

Engin Çeber'i biliyorsunuz, Metris'de gardiyanlar tarafından "şiddet uygulanarak ölümüne sebeb olunan" kişi... Yeni avukat öznesi Kaya Kabacaoğlu, bu davada yargılanan iki gardiyanın avukatlığını üstlenmiş. Tekrarlamakda fayda var, bizim davalara baktığı gibi, şu anda Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak koltuk işgal eden şahıslar hakkında 2000'lerin başında işkenceli olarak yürütülen "yolsuzluk soruşturmaları"nın savcılığını ve Ergenekon davası sanığı "Jitem kurucusu" A. Doğan'ın da avukatıdır savcı eskisi K. Kabacaoğlu; Çeber davasında karar çıkmış, ardından kanun değişmiş ve neticede olarak bunun savunduğu iki müvekkili tekrar yargılanmaya başlanmış, 18 0cak 2011'de, bu da buna itiraz etmiş, "eski kanun yeni kanun, şu madde bu madde" bir sürü laf...  Adam ölmüş, dövülerek öldürülmüş, kameralarla her şey görüntülenmiş, besbelli yani ama ona rağmen, laf laf laf… Demek istediğim anlaşılıyor herhâlde... Cevab verebilir mi acaba, bir sanığın ismini hem iddianamede hem müzekkerede defalarca yanlış yazmanın ve müzekkereyi de "savunma yapmayı engelleyecek şekilde eksik" bırakmanın cezai durumu nedir?

 

Dikkat ediniz, bu şekil bir müzekkere ile Eskişehir'deki komik mahkemelerde hakkımızda gelen gıyabilik kararlarına itiraz etme durumumuz bile yokedilmişti; çünkü bu Kayabacaoğlu'nun hazırladığı bu müzekkerelerde ne suçumuz, ne suç tarihimiz, ne nerede yaptığımız, ne kimlerle yaptığımıza dair hiçbir şey yok, sadece TCK madde bilmem neye göre tutuklanmasına yazıyor, o kadar! “At içeri çıkmak için uğraşsın!” Budur bunun mânâsı!  

 

Tabiî bizim dediklerimizde biraz lafa laf olarak anlaşılabilir, ama Furkan'da da bahsettiğimiz gibi, İBDA BİR TURNUSOL KAĞIDIDIR; şimdi bize karşı yaptıklarının aynısı ve çok daha şiddetlisi kendilerinin başına gelince viyaklamaları da bu açıdan hem mânâlı hem de garib!

 

- Metris’den sonra gerçekleşen “Hayata Dönüş Operasyonları”nda yargılamalar zamanaşımına uğradı, “isyancılar” ceza almadılar ve bu operasyonlara katılan askerler hakkında, operasyon hakkında çok daha derin bir soruşturmanın ipuçları verildi. Fakat hem Bandırma hem Metris “isyanları”ndan cezalar yağdırılmaya başlandı.

 

- Normal şartlar içinde yaşıyor olsaydık, onların avukatlarını tebrik ederdim… Ama olağanüstü şartlar içerisindeyiz.

 

Dikkat ederseniz, boyalı basının konuya el atması oradaki idarecilerin ekserisinin kısa bir geçmişde zaten “isyancılarla” aynı örgütlerde yeralıyor olmaları, biraz hani “dostluk, geçmişin hatırı” vesair artık ne dersiniz deyin, serde bir de “militarizm-diktatörlüğe” olan, “Kemalist zorbalık”a olan “nefret” de var, tabiatıyla konuya eğilmeleri doğal.

 

Bu işin bir tarafı.

 

KCK operasyonları esnasında gördük, özel üniversitelerdeki bazı profesörler,  yine bu gazetelerdeki muhabir, idareci vs. kişiler, yayıncılar, ister polis kafasıyla “KCK akademisi” ister karşıtlarının söylediği “siyaset akademisi” deyin işin aslı bakımından farketmez, BDP ve elbette PKK ile şu veya bu şekilde ilgili; şu veya bu şekildeki “ilgi” konusu zaten mahkemelik bildiğiniz gibi: İçeridekiler diyor ki orası “yasal bir kurum”, fikirlerimizi söylüyoruz, buna da mı karşısınız, içeri tıkanlar da diyorlar ki, “organik bağ”… Neyse…

 

Eski –illegal-  TKP’nin “kurumları”,  Tarih Vakfı gibi vakıflar, internetde web sayfalarına sahib bazı “liberal sol” üyeleri, elbette Taraf Gazetesi, illegalden legale “çıkmış” olan sosyalistlerin günlük gazeteleri ki bunlar da aralarında farklar olsa da “liberal sol”la aynı kefede, üstüne bir de “boyalı basını” ekleyin, bir de meşhur “liberal-muhafazakâr ittifağı”ndan ötürü, bunun “darbe görüntüsü” vermesini, yani “isyanların bastırılmasında yeralanların Ergenekon bağlantısı”nı veya en azından “kurulabilir” olmasını…  Parantez içinde, Metris’e ilk saldıran, 5 Aralık’da, o “doğunun kahramanı!!!” Albay Hüseyin Bakır, Balyoz Davasında yargılanmaktadır; bunu da “kara propaganda”cılara iletelim!

  

Bu şartlar altında, “isyancılar”ın omuzlarına madalya çakılmamasına şaşmak lâzım! Elbette yaşadıkları onca şey ortada, herkes gördü cezaevlerine yapılan saldırıları, onlara bir şey deme hakkımız yok, söylemeye çalıştığımız, “Hayata Dönüş Operasyonları”nın aslında İTİN İTİ KIRMASI meselesi olarak gördüğümüz “Ergenekon” meselesinde KULLANILDIĞI ve kullanımın da “liberal sol-muhafazakâr işbirliği” içerisinde gerçekleştiğidir.

 

- Mâlum harekat planları ortaya çıkarıldı mahkemelerce o operasyonlarla alâkalı olarak, “Tufan-1, Tufan-2” vs.; “Emasya” bile işe dahil edildi ve dahil edildiği süreçte de mâlumdur ki “Emasya”  kaldırıldı! Tesadüf müdür bunlar?

 

Görüldüğü üzere veya anlatmaya çalıştığım gibi diyelim, “Hayata Dönüş” sayesinde hem “isyancılar”, tekrar söyleyelim haklı olarak ceza almakdan kurtuldular, hem “liberal sol” tayfa “diyet” ödedi ve “silâh çözüm olmayabilir TEK; bak böyle de başarılabiliyormuş” havasını atıverdi hem de “Emasya” iptal edilip oradan da Ergenekon “bağ”ı kuruluverdi, daha doğrusu zihinlere bu nakşedildi.

 

 - Planlı mı diyorsunuz?

 

- Öyle midir değil midir kesin olarak bilmem ama hâdiselere baktığımda böyle görüyorum. Cezaevleri ile alâkalı düzenlemeler, meselâ askerin dış güvenlikden uzaklaştırılması planlaması da bu operasyonun davaları esnasında zikredilmeye başlandıysa, böyle de bakmak gerek diye düşünüyorum.

 

- Bu şartlar altında bize yönelik tavrın sebebi de ortaya çıkıyor galiba, değil mi?

 

Elbette!

 

Ama önce şunu söylemek lâzım: Bizim şu “isyan” davalarının hangisinde askeri personelle alâkalı, cezaevi idaresi ile alâkalı bir “suç duyurusu” yapıldı, bize yönelik, “Tufan1-2” gibi kod isme sahib hangi “hazırlık planlamaları” ortaya çıkarıldı, hangi davamızda “operasyon video görüntüleri” seyrettirildi?! Hiçbirinde; hiçbiri olmadı! Avukatlarımız bunlardan bahsetseler de kürsüyü işgal eden “hukukçu” yaftalı kişiler bunlara iltifat etmediler; Yargıtay’ın onama kararındaki “bu eylemlerin sanık tarafından işlendiğinin Yasaya uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde EKSİKSİZ sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin TARTIŞILDIĞI, VİCDANİ KANININ KESİN, TUTARLI VE ÇELİŞMEYEN VERİLERE DAYANDIRILDIĞI” denmesi de işin “hukuk  kisvesi!” Yahu koskoca savcı bir değil iki değil defalarca adımı yazmış, müzekkereleri bile hem yanlış hem de KASITLI YANLIŞ yazarak yollamış, işin daha soruşturma aşamasında REZİLLİK DİZBOYU, kimbilir başka arkadaşlarda neler oldu bir de, Yargıtay da “eksiksiz” deyip çıkıyor!

 

Gelelim sorunuza…

 

Kumandan Mirzabeyoğlu Bolu’dan her hafta sesleniyor, o sesde hiçbir bükülme-eğrilme-temayül, herhangi bir tarafa- görebiliyor musunuz?  Belki –özellikle son aylarda yazdıklarından- kimi okuyucular  savaş ve tarih bilgisi, bazı şahsiyetlerin biyografisi veriliyor zannına kapılıyor olabilir ama, ta 2008’de Ergenekon hakkındaki “tesbiti”, yani meâlen “silâhlı menfaat çetesi, darbe felan yapacak hâlleri yok, numara”  tesbiti  ve o “biyografiler”deki “reel vurgular” üzerinde düşünmek gerekir ki, görülecektir ki, bir tarafın üstü çizilmiş olmakla birlikte “diğer”ine doğru bir “akış” sözkonusu DEĞİL.  Cepheden karşı çıkmak da sözkonusu DEĞİL!  “Tesbitler” sözkonusu…

 

Meselâ şu “otoriteye isyan”, Mavi Marmara konusunda yazdıkları…  Kime karşı çıktığı da çok açık değil mi?  “Oynuyor” da diyebilir miyiz, rahatça diyebiliriz galiba…  

 

Son günlerde çok açık bir şekilde ortaya çıktı ki, “müttefikler” kendi aralarında da bir “cebheleşme” içerisine girdi, birbirlerini “hizaya çekme” faaliyetine başladı; kulaklarımıza gelen “dedikodu”lara göre, “kadrolaşma” kısmında da, bu hususda çok mahir olan ittifak unsurunun pek rahat hareket edemediği, işlerinin ayak sürüyerek yapıldığı, bazı yerlerdeki “kadrolar”ın huzursuz edildiği vesair…

 

O hâlde, bu şartlar altında Bandırma ve Metris “isyanlarından” cezalar yağdırılması, Salih Mirzabeyoğlu’nun “görmemezliğe gelinmesi”nden daha tabiî ne olabilir?

 

- “İşbirliği” yapmadık diye mi…

 

O kadar basit düşünmemek gerekir elbette, ki kimse de bize “gelin işbirliği yapalım” diye bir teklifde de bulunmadı, biz zaten söyleyeceklerimiz söylüyoruz, bu söylediklerimiz doğru hamleler olarak, doğruya yakın olarak tezahür ediyorsa, bundan başka mânâlar çıkarmaya gerek yok.

 

Elbette “işbirlikçi” değiliz; biz Birlik’i kendi Çatımız altında gerçekleştirmeye çalışan bir Fikir Hareketiyiz; aslında da başımıza gelenlerin tek müsebbibi (!) de bu hususiyet. İbda’nın TEKLİF ettiği Nizam davası.

 

Biz “işbirlikçi” değiliz ama enteresan “işbirliği” görüntüleri de verilmiyor değil başka taraflarda…  KCK operasyonlarında tavır alan “Liberal Sol”culara kimse, “PKK işbirlikçisi” demedi; hani bir de bu “liberal sol”un Taraf’ı “PKK ile Ergenekon bağlantısı”nı “deşifre” edip duruyor ya bazı “vazifeli yazarları” ile, “Taraf Ergenekon işbirliği”nden de bahsetmiyorlar?

 

Ama bu gazetenin “piç gibi attılar beni” diyen yazarı ile “herşeyi bilen”  yazarı “ortak” olarak yazdıkları yazılarda bizi, İbda’yı, “kendinden zuhur diyalektiği” gereği “söyleyeni bağlayan” ve açıkçası da “anlayış seviyesi”ni de ortaya koyan bazı yazılardan dolayı, “Ergenekoncu” yapıvermişlerdi!

 

Sormak lâzım, biz dedikleri gibiysek, bize verilen bu cezalar ve Salih Mirzabeyoğlu’nun “idam cezası” ve şu anda “Telegram”la yapılan işkencesinin mes’ulu kim o zaman; kendileri Ergenekon karşıtı ya, o zaman ONLAR MI?

 

Biz – bilinen anlamında-“Ergenekoncu” değiliz, bu kadar basit; bize leke atmaya çalışanlar, daha evvelden de bahsettik önce kendilerine baksınlar! Hanefi Avcılarla, Sabri Uzunlarla, Mehmet Eymürlerle, yani isimleri şu veya bu şekilde “lekeli” olanlarla işbirliği yapanlar kim, bunu söylesinler önce! Veya Ergenekon’dan yargılanan filancalarla?  Affedersiniz, Siyasetin “orospusu” olmuş tiplerin, KİM OLURSA OLSUN, bizlere leke atmaya kalkışmaları, haklılığımızın delili olduğu gibi aynı zamanda bir iftiradır.

 

- Bu şartlar altında o zaman bu zor dönem devam edecek gibi…

 

Dibin dibi var mıdır? Dipteyiz zaten, ne yapabilirler ki başka?  Suikastlar felan mı?  Dibin dibi olmayacağına göre, bu türden “faaliyetler” olsa bile yine “dib”tir; bundan sonraki süreç kemal-zeval vezninde ancak –inşaallah- YÜKSELMEK OLACAKTIR.

 

Ama dikkat etmek gerekiyor, aldanmamak lâzım, dibe inerken geçilen süreç, yükselirken de aynı yolu tersinden katetmeyi gerekli kıldığından, dibe çekenler yükselişi engellemek isteyeceklerinden belki daha da sert geçecek olabilirse de nihayetinde bu YÜKSELMENİN BELİRTİLERİDİR! Bu süreçte de herşey olabilir; illa “kötü” anlamında değil, Kumandanımızın başına gelmedik işler kalmayan “avukat görüşme” metninde belirttiği gibi “heryere girilebilir” anlamında…  Elbette o metinde geçen “umumi mânâ” içinde diyelim de yanlış anlayanlar çıkmasın.

 

- O halde “ümitliyiz” diyelim bir espiri ile…

 

- Tabiî ki! Aslında “zor”luklar insanın kabiliyetlerinin ortaya çıkmasına, neleri var yok farketmesine, elastiki hamleler yapabilme kapasitesini ölçmeye, hülasa kendinin farkına varmasına sebeb olur.

 

İstediğiniz kadar matematik kitabı okunuz, ciltler deviriniz, bu “teorik” bile olmayan “malumat” anlamında bir “bilgi”dir, bilgi’nin gerçekten bilgi olup olmadığı zor veya kolay bir matematik probleminin çözümü esnasında ortaya çıkar.  Her kesimin başka telden çaldığı, savrulup durduğu ve hatta olağanüstü “durumların” da birdenbire çıkabilme ihtimâlinin fevkâlade yüksek şu yaşadığımız devir şartları içerisinde “ümitsizlik” gibi görünen durumlar aslında bahsettiğimiz gibi tam tersi olarak telakki edilmeli ve YÜKSELMEYE BAŞLAMANIN ZORLUKLARLA DOLU BASAMAKLARI şeklinde tevil edilmeli.

 

Düşünsenize, Salih Mirzabeyoğlu neredeyse “zihin kontrolü” konusunda milletlerarası literatürde geçen birisi, burada yazdığı kitablarda yaşadıklarından bahsediyor, her hafta sesleniyor, bu ses gazetelerde, yazarlarda yankısını bulmaya başlıyor, yargılayan hâkim çıkıp “itiraflar”da bulunuyor ama asıl konuşması-yapıp etmesi gerekenlerden çıt çıkmıyor! Üstelik “isyan” etti diye bir cezaya daha çarptırılıyor bahsettiğimiz davada!

 

- Niye böyle?

 

Bu, “ademe mahkum etme” tavrı da değildir, geçti o günler Allah’a şükürler olsun, bilmeyen kalmadı “vicdan sahibleri”nden, bahsediyorlar yazılarında, konuşmalarında; o halde bu sessizlik, “görmemek”den kaynaklanan bir duruş değil, iki ihtimâllidir artık, ya hep onu düşünüyorlar artık, iyi veya kötü anlamda, bunun içinde sessizler veya korkuyorlar artık durumdan ki konuşmuyorlar!

 

Hangisi olursa olsun, Allah’a hamd olsun! Yükseliyoruz! Meşhur “Bastil” gibi durumlar  dahi olabilir; bu şu demek elbette, insanların yığılmaları, “demokratik protesto haklarını” kullanmaları sözkonusu olabilir: Meselâ dernekler, vakıflar hatta partiler katılımıyla. “Bastil” böyle değildir elbette, Bu devirde de ancak böyle olur şu şartlar  altında! Bunun şartları da mevcut. Metris davası işte böyle bir mânâ barındırıyor ve bunları tedai ettiriyor. Doğru mu yanlış mı, yakında hep birlikte görürüz inşaallah!

 

Basından Notlar -XXI-

Basından Notlar -XXI-

 

                          

 

 

 

"DEMOKRASİ İ…..TİR"

 

Yıllar önce bir Hoca’dan dinlemiştim. Cuma hutbesinde verip veriştirdikten sonra cemaatine şöyle seslenmiş:

 

- Cemaat-i Müslimin, Demokrasi nedir biliyor musunuz?..

 

Tabiî, cemaatta sessizlik. Ve devam etmiş Hoca Efendi:

 

- Demokrasi İb…..tir. Cemaat çok şaşırmış tabiî…

 

Hocaefendi’nin gülerek anlattığı bu meseleyi Serdar Turgut’un şu satırları vesilesiyle hatırladık:

 

“Aslında Atatürk’ü anlayıp sevmek için pek çok neden var ama size en kolayını anlatayım, sizde görün bakın onu sevmek neden bu kadar kolaymış.

 

Arab Baharı diye adlandırılan süreç başladığında Türkiye’de seçim yapıldı. Oralarda binlerce insan daha insani yaşam ve demokrasi için hayatlarını ortaya koyarken Türkiye hiçbir zorlama, baskı olmadan şıkır şıkır seçimini yaptı ve İslamî duyarlılığı yüksek olan bir partiyi iktidara getirdi.

 

Bu Arab Baharı coğrafyasındaki insanların hayal bile edemeyecekleri,  rüyalarında görseler inanmakta zorlanacakları bir olaydı. İşte bu yüzden orada insanlar, Türkiye’yi hayranlıkla düşünüyorlar, sorulduğunda “Türkiye gibi olmak istiyoruz” diyorlar.” (10 Ocak 2012, Haber Türk)

 

Atatürk’ü sevmek meselesini geçelim. 5816 No’lu kanun kalkmadığı müddetçe de teferruatıyla tartışılması zaten mümkün değil. Teşbihte hata olmaz kaydıyla söyleyelim; taşları bağlayıp köpekleri salarsanız olmaz. Bu şartlarda Atatürk’ü tartışmak yerine, ancak Atatürkçülere lâf yetiştirmek zorunda kalırsınız. Onlarda da maşallah ahlâk çok(!) olduğundan işiniz var demektir… Geçelim.

 

Turgut’un daha önce bir yazısından nakil yapmıştık, meâlen şöyle diyordu; Ak Parti yıkılmakta olan T.C. rejimini kurtardı… Bu minvalde devam ediyordu… Neden böyle diyordu? Zira rejim tıkanmış, demokrasi iflâs etmiş, çökmek üzere AK Parti devreye girip rejimi kurtarıyor. İyi mi oldu kötü mü?

 

Geçmişte de hatırlattık. Demokrasi diye millete yutturulan zıkkım, Batının dayatmasından başka bir şey değildi. Dayatıldı, adına da “kulluktan kurtuluş, birey olup hür yurttaşlar ülkesi olmak” dediler. Dediler ama, milletin bunu asla hazmedemediğini de gördüler. 1950’lerden beri Atatürk’ün partisini iktidara getirmeyen milletin  sînesinde  ne saklıdır dersiniz?.. O zamandan beri pasif direniş sürüyor… Kemalistler de boş durmayıp meseleyi dengelemek için Dersim’de kesip doğradığı insanları kullanarak vaziyeti idare etmeye çalıştılar, fakat o işte şimdilerde yatmışa benziyor.

 

Ahvâl ve şerâit fevkalâde âciliyet arz ettiği bir noktada, rejim ister istemez AK Parti’ye boyun eğdi. Bu yine milletin hissi kablel vukû şeklindeki davranışının sonucuydu. Millet muhalefet etmeyi bırakmıyor… İşin hakikati şu ki, AK Parti de  kendisinden beklenenin üstünde bir performans sergileyerek, karmakarışık olmuş Ortadoğu’da bir numara olmayı başardı. Ve hatta, T.C. , tarihinde ilk defa AK Parti’yle birlikte Devlet Olma’yı hatırladı. Fransa’ya, Almanya’ya nizamat verme davranışları bile oldu. ABD, Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle “kullanılması gereken Ahmak Fil’dir”; AK Parti bu mânâyı da terennüm etmeyi fevkalâde olmamakla birlikte iyi derecede başardı diyebiliriz.  Bu mevzudaki ‘Cemaat’ davranışı AK Parti misaline uymuyor; bunu söyleyelim… Yani, Cemaat da Ahmak Fil’i kullanıyor diyebilmemiz için elimizde bir tek done yok. “İsrail Sevdası”, “ABD’nin egemenliğinin zayıflamaması” gibi meselelere kilitlenerek kullanmak mümkün olmadığı gibi, gönüllü kullanılmak mânâsıyla karşılaşırız. Yani, ABD ile stratejik ortaklık bile sırasında ABD’yi kullanmak mânâsına gelir de, ABD ile, sadece gönül cilveleşmesi gibi görünen atraksiyonlar ihânet ifade edebilir… Burada mesele hâdiseye hangi gözle baktığınızla ilgili… Ak Parti ve Cemaat arasındaki farkı bu gözle müşahede ediniz.

 

Ha, birde şu var; İdeal’den yola çıkıyorsanız; ne Ak Partisi, diyebilirsiniz tabiî. Biz realitenin istismarından bahsediyoruz. İstismar ediyoruz görüntüsünde gönüllü veya gönülsüz kullanılmaktan değil… Öyle zannediyoruz ki, yakın bir gelecekte gönüllülerle gönülsüzler arasında bir GÖNÜLSÜZLÜK zuhur edecek; öyle görünüyor.

 

Arabların “Türkiye gibi olmak” meselesine gelince… İngilizler başta olmak üzere Batılı emperyalistlerin soyguncu, katliamcı mizacıyla Osmanlı’ya neler yaptığını araştırmadan, soruşturmadan, ‘Arablar bizim gibi olmak istiyor’ demenin bir mânâsı yok. O Arablar gibi, Türkler de köşeye kıstırılmış, ölümü göstererek sıtmaya razı edilmişlerdir. Hani diyeceğiz ki; bizimkiler demokrasiyi tatbik edemedikleri için Türkiye’de rejim çökme noktasına geldi de böyle oldu. Peki, demokrasiyi en iyi tatbik eden ABD ve AB’nin demokrasi adına içine ettiği Irak’a ne diyeceğiz? Afganistan’a ne diyeceğiz?.. Ve de şimdi, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyip patlama, çökme noktasına gelmelerine ne diyeceğiz… Yoksa onlar da mı demokrasiyi doğru tatbik edemediler? Şayet öyleyse bu sihirli lambayı kim doğru dürüst yakacak?

 

Kimse yakamayacak? Bütün pulları döküldü. Komünizm’den sonra Kapitalizm de çökmüştür. İntikaları oynadıkları zaman diliminde olduklarını kendileri de itiraf ediyorlar artık. Bu şartlarda, “Arablar demokrasi istiyor, bakın Türkler demokrasi sayesinde ne kadar rahat” diyenlerin rahatlığını herhâlde beyin özürlülüğüne bağlamak hata olmaz.

 

Sezen Aksu bir şarkısında ‘Beni kategorize etme’ diyordu… Evet. Kategorize beyinlerin dışında herkes görüyor ki, dünya İslâm’ın lehine değişiyor. Yalnız, kategorize edilenlerin anlayamadığı bu dünya, onlar anlamadı diye değişmeyecek değil elbette; değişecek, değişiyor… İçinde bulunduğumuz süreç, yeni şartları gözleyip ayak uydurmaya çalışanlarla, eski keyiflerinden ve zulümlerinden vazgeçmek istemeyenlerin birbirlerine mukavemet ettiği süreçtir. Serdat Turgut da farkında olmadan ayak sürüyenler kategorisinde görünüyor… Dur bakalım ne olacak?

 

 

SAADET PARTİSİNDE KAFA KARIŞIKLIĞI

 

Hatırlarsınız bir müddet önce Saadet’in ağır ağabeylerinden İsmail Müftüoğlu Doğu  Perinçek’in adamlarıyla birlikte Suriye’ye gitmişti… Dönüşte CHP’lisi, İP’lisi ne demişse Müftüoğlu’da aynı şeyleri söylemişti. Meâlen hatırlatalım; “Suriye’de her şey yerli yerinde, kan gövdeyi götürüyor diyenlere inanmayın” vs…

 

Tabiî olarak  Suriyelere kadar gitmiş ve dünya gözüyle manzarayı görmüş adamlara inanmak zorundayız. Fakat anlamadığım başka bir şey var. Aynı Suriye’ye giden Saadet Partisi Genel Başkanı Sayın Mustafa Kamalak ne hikmetse İ. Müftüoğlu’nun gördüklerinin tam tersini görmüş. Ve haklı olarak şöyle diyor: “Amacımız Başer Esad’ı desteklemek değildir. AKAN KANIN DURDURULMASI İÇİN ORAYA GİTTİK.

 

Ve devam ediyor: “Ekip olarak şunu söyledik: Dış müdahaleler sadece askeri biçimde olmamaktadır. Aynı zamanda, siyasi olarak yapılmaktadır. Bunun önlenmesi için de sadece tedbir alınması yetmemektedir. Muhalefetin yolunun açılması gerektiğini ifade ettik. Muhalefetin iki unsuru olduğunun altını çizdik. Bu münasebetle muhalefetin mecliste bulunması gerektiğini vurguladık. Muhalefetin diğer bir unsurunun medya olduğunu açık bir şekilde dile getirdik.”

 

Bravo Kamalak’a. Sırf Ak Parti’ye muhalefet olsun diye gidip Esed’in kanlı ellerini sıkanlardan olmamış. Ak Parti’nin de defaatle Esad’ı uyardığı mevzuları meclis dışı bir parti olarak  da olsa başkana anlatmaya çalışmış.

 

Hama ve Humus’ta 50 bin Müslümanı katleden Hafız Esed’in Piçi’nin kan dökmediğini millete anlatmaya çalışan İ. Müftüoğlu ne yapmak istiyor peki? Antiemperyalist(!) Doğu Perinçek’in yedeğinde olmak şan ve şeref mi getiriyor yoksa? Bilelim!..

 

İ.Müftüoğlu’na şunu da hatırlatalım; Ergenekon iddianamelerindeki tapelerde Doç. Ümit Sayın (Ergenekon sanığı) Perinçek’in birinci adamına şöyle diyor; Doğu bey de masondur, İngiltere locasına bağlı…

 

Hadi bakalım!.. Antiemperyalist şemsiye altında Ergenekon kardeşliği mübarek(!) olsun.

 

Tuhafımıza giden şu; Saadette bu kafa karışıklığı neyin nesi. Veya bizim bilmediğimiz bir şeyler mi dönüyor partide?

 

İsrail genel kurmay başkanının söylediklerini de hatırlatmadan geçmeyelim, diyor ki Korgeneral Benny Gantz; “Suriye’de Beşar Esad yönetiminin devrilmesi hâlinde Alevileri Mülteci olarak kabul etmeye hazırız.” Yani?

 

Yanisi şu olsa gerek; Nusayri Baasçılar aslında İsrail’in çok işine yarıyordu. Azınlıktalar, Sünniler karşısında tutunmaları mümkün değil; gidecekler. O hâlde diye düşünüyor İsrail, bunları sınırlarımızın içine alıp yarın bir fitne tezgahında kullanırız. Tavsiyemiz ilk başta Beşar’ı alsınlar, zira o 50 bin Müslümanın kanını dökmüş bir babanın dölüdür, işlerine yarar.

 

Peki Beşar gider mi?

 

Bin Ali’de Tunus'tan gitmeyecekti, Kaddafi’de Libya’dan gitmeyecekti vs… Ne oldu? 10 Ocak 2012 tarihli Gazetelerdeki “İsrail Alevilere Kucak Açtı” başlıklı haberin son satırı şöyle: “İsrailli yetkililer, Suriye’deki mevcut yönetimin birkaç ay’dan daha fazla ömrü olmadığı tahmini bildiriyor.” Esed sevenlere duyurulur.

 

Ha, bir de şu var; vay sizi antiemperyalist düşmanları diyenlere duyurulur, sevsinler sizin antiemperyalistliğinizi! Keskin virajlarda devrilmek istemeyenler AHLÂKLI SİYASETİN ne olduğunu anlamalılar… Kızdım muhalifim, küstüm muhalifim, coştum muhalifim, hopladım muhalifim, zıpladım muhalifim tavırlarıyla yürümüyor bu işler. Ne demiş Fikir Sultanı; NEREDE OLDUĞUN ÖNEMLİ DEĞİL, BULUNDUĞUN YERDE NE YAPTIĞIN ÖNEMLİ…

 

Anlayana saz…

 

 

SURİYELİ ÜNLÜ ÂLİM ALİ TANTAVİ’NİN OĞLU DİYOR Kİ

 

“Mübarek Suriye devrimi insanların konumlarını ortaya koydu. Kötüyü iyiden ayırdı ve her mekânda gördük ki bizim yanımızda duranlar İslâmcılardır. Ürdün’de ve Lübnan’da Suriye devrimini desteklemek için seferber olan, toplanan onlar değil miydi? Bu iki ülkede ve diğerlerinde Esed rejiminin Şebiha’sına karşı koyan onların yazarları ve sendikacıları değil miydi? Kuveyt’te, Suudi Arabistan’da, Bahreyn’de, Mısır’da, Tunus’ta, Libya’da, Cezayir’de, Fas’ta Suriye devriminin yanında İslâmcılar dışında kim durdu? Esed rejimini savunan solcular, komünistler, Baasçılar ve milliyetçiler değil ?” (Timetürk, 10 Ocak 2012)

 

Tantavi’nin oğlu Mücahid Me’mun Diraniye, Türkiye’de birkaç kıçı kırık mücahidin (!) de Esed’i desteklediğini bilseydi ne derdi?..

 

Hani diyorlar ya; ABD-İsrail bloğuna karşı durmanın gereğindendir Esed’i desteklemek. Bunu diyenlere Diraniye’nin  şu satırlarını hatırlatalım. Ki, antiemperyalist cephenin en çilekeş taifesi Hamas’ın durum karşısında nasıl vaziyet aldığını görsünler.

 

“Suriye rejimi düştükten sonra Hamas ile Hizbullah’ın sonu aynı. Çünkü ne yazık ki onun (Suriye rejimi) dışında kendini barındıracak kimseyi bulamadı. Buna karşın Hamas’ın aldığı tavır ile Hizbullah’ın  aldığı tavır arasındaki büyük farka bakın. Hizbullah her şeyiyle  Esed rejimini destekledi ve her şeyiyle Suriye halkına karşı savaştı. Hamas mülteci kamplarında rejim yanlısı gösterilerin yapılmasını kabul etmedi, İran’ın kendisinden rejimi desteklediğini ilân etmesi talebini ve bu yöndeki baskısını reddetti. İkisi arasında ne kadar fark var.”

 

(…)

 

Yarın tarih, mücrim Esed’in  ve elleri şehitlerin kanlarıyla kirlenmiş rejiminin sayfasını dürecek. O gün için bugünden çalışmaya başlayın ki zaferin meyvelerini beraber toplayalım. Şunu da hatırlayın!  Kudüs’e giden yol Şam’dan geçer ve bu yol şu an kapalı ve ancak Beşşar ve iktidarının gitmesiyle açılacaktır.”

 

Meğerse  kıçı kırık birkaç antiemeryalist(!) tavır sergileme heveslisi Kudüs yoluna pisliyorlarmış da haberimiz yok…

 

Fikir Sultanı’nın sözüyle bitirelim; bu işler KAZ gibi olmaz.

 

 

SURİYE’YE GİDEN HEYETLER TİYATRO SEYREDİYOR

 

Nur Maliki…  Arab Birliği’nin Suriye’ye gönderdiği gözlemci heyetinde yer alan biri. Şöyle diyor: “SURİYE’DE BİR İNSANLIK DIRAMI YAŞANIYOR. HİÇ BİR VİCDAN BUNA SESSİZ KALMAZ” (12 Ocak 2012, Milat)

 

Devamla: “El Cezire televizyonunun haber programına katılan Maliki, “Suriye’deki durum hiç anlatıldığı gibi değil. Kısa bir zaman diliminde çok şeye tanık oldum. Humus’un Bab Amro kentinde ordu ağır silahlarla saldırdı, bir çok yeri yerle bir etmesine rağmen ‘Özgür Suriye Ordusu’ burada güçlü olduğundan dolayı rejim bir ilerleme sağlayamadı.” İfadesini kullandı.” (…)

 

“Gözlemcilerin tecrübeli olduğunu fakat incelemeler için daha fazla zamana ihtiyaç duyulduğunu belirten Maliki, gözlemcilerin, yönetimce zaman kazanmak için farklı yerlere götürüldüğünü ve bazı yer isimlerinin tabelalarının rejim yanlıları tarafından değiştirildiğini bildirdi.”

 

Türkiye’den giden heyetlere, bu gözlemcilere verilen yetkinin binde biri verilmemişken nasıl o kadar yalanları uydurabiliyorsunuz, diye sorulmalı. Hoş onların niyeti orada kan dökülüyor mu, dökülmüyor mu meselesi değil. Varsa yoksa yalandan bir antiemperyalist uydurmasyonculuğu ve bunun üzerinden kilitlendikleri AK Parti düşmanlığı. Yeter ki AK Parti zor duruma düşsün, Suriye’de P.. Esed’in öldürdüğü Müslümanların kıymeti yok.

 

“Güvenlik güçlerinin olduğu bölgelerde halk teması  güvenlik nedeniyle olmuyordu” diyen Maliki, oynanan tiyatroyu da şöyle anlatıyor:

 

“Her şey mizansen bir tiyatro.”

 

Bir hapishaneye yaptıkları ziyaretten de söz eden Maliki, “Hapishanedeki tutukluları dahi değiştirmişler, yerlerine başkalarını getirmişler, bazı tutukluların üzeri kadın parfümü kokuyordu. Normal olarak bir hücrede veya odada kalan insana o odanın kokusu siner. Hapishaneler konusunda uzman olduğum için hemen fark ettim. Tutuklulara hapishane durumunu sordum, hiç biri şikâyet etmedi. Orada her şeyin mizansen   bir tiyatro olduğunu anladım” ifadesini kullandı. “Rejim her yerde kendine bir tiyatro kurmuş” diyen Maliki, “yönetimin, sokaklarda rastgele tutukladığı kişileri daha sonra bırakmasında ise ‘eli kana bulaşmayan şu kadar kişi serbest bırakıldı’ açıklamaları gerçeği yansıtmıyor. Bir çok defa talep etmemize rağmen gerçek tutuklularla görüşemedik” dedi.”

 

Anlaşılıyor ki, İP’lilerle Suriye’lere kadar gitme zahmetine katlanmış İ.Müftüoğlu gibilere güzel bir tiyatro seyrettirmişler… Zoka’yı yiyip ülkeye dönen tiyatro severler; “Suriye’de her şey yerli yerinde, katliam falân yok” teraneleriyle halkı kandırmaya çalışmışlar. Yakında Esed gider, Esed severler de gelecek zamanlarda hatıralarını torunlarına bir güzel anlatırlar. Tabiî kendilerini antiemperyalist mücadelenin büyük mücahidleri olarak!

 

Allah îzan versin.

 

 

ARAB BAHARININ KORKUTTUĞU BİR PUŞT

 

Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev bir zamanlardır  telâşta. Hâlinden anlaşılıyor ki, uykuları kaçmış. Neden acaba?..

 

Ee, sağır sultanın duyduğu, neredeyse hayvan idraklilerin bile anlamaya başladığı bir hakikat var ortada. Ve adım adım yaklaşıyor… Anladılar ki, bundan kaçış yok; ama bugün, ama yarın.

 

Haber şöyle:

 

“Kazakistan’ın eski başkenti Almatı’da düzenlenen sanat ve kültür etkinliğinde konuşan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Kazak gençlerinden ‘Arab Baharı’  adı altında yapılan siyasi oluşumlara karşı dikkatli olmalarını istedi. Kazak lider, Afrika ve Ortadoğu’da yapılan devrimlerin sözkonusu ülkelerin ekonomisini 10-15 yıl geriye götürdüğünü iddia etti. Kazakistan’da yaşayan halklar arasında ilişkinin eşitlik, hoşgörü ve dostluk temelleri üzerine kurulduğunu belirten Nazarbayev, Kazakistan’ın bu olumlu havasını kıskanan güçlere karşı gençleri dikkatli olmaya çağırdı. “Kazakistan’ı el ele verip birlikte kalkındırmamız gerekir” diyen Nazarbayev, yazar, şair ve kanaat önderlerinden gençlere sahip çıkmalarını ve onlara “doğru” yolu göstermelerini istedi.” (12 Ocak 2012, Milat)

 

Bu salak herifin anlamadığı şu; kimse Kazakistan’ın olumlu havasını falan kıskanmıyor. Zulüm rejimini kim niye kıskansın ki? Asıl kıskanılan ve imrenilen Arab Baharı’dır. Kazakistan gençliğinin bu bahara imrenerek baktığını fark eden Nazarbayev’in kalbine korku fena düşmüş.

 

Çırpınma hemşerim, sende gideceksin. Bu kasırganın uğramayacağı bir ülke kalmayacak yeryüzünde. Dünya yeni bir devre giriyor çünkü. Bu gidişatı durdurabilirim zannedenler hayâl dünyasında yüzenlerdir. Fas’ta durmadı, Mısır’da durmadı, Libya’da durmadı, şimdi Suriye’de durmuyor… Dahası, Batı’da da durmuyor. Sana mı uğramayacak! Aptal herif!

 

Dedikodu!

Dedikodu!

 

 

 

Furkan Özel Haber

 

Filistin Devleti’nin meşru Başbakanı Heniyye'nin Türkiye ziyareti, bölgemizdeki hâdiseler nedeniyle bazı "mahfil"lerce yapılan "kara propaganda"ya rağmen gerçekleşti.

 

Ziyaretin amaçları, ortaya koyduğu tablo, maksadın hâsıl olup olmaması mevzumuzun dışında...

 

Sayın Heniyye'nin ziyareti, ülkemizdeki siyasetin nasıl "kirli" veya "fırsatdan istifadeci" olabileceğini ortaya koyan bazı ensanteler taşıyor.

 

Biz, kulağımıza gelen bazı dedikodular diyerek başlayalım, siz bunu bizim dedikodu ile siyaset yapmayacağımızı da bilerek anlatacaklarımızı okuyunuz.

 

MAVİ MARMARA'yı biliyorsunuz.

 

Başına gelenleri milletlerarası sularda tam bir TERÖR FAALİYETİ ile saldırıya uğramasını, 9 ŞEHİDİN VERİLMESİNİ, yüzlerce "gönüllü"nün kısa bir zaman da olsa esir edilmesini vs.

 

Bunun akabinde "OTORİTEYE İSYAN EDİLMEZ; İZİN ALMALIYDILAR" sözlerini, yardım seferini organize eden IHH hakkında hem "OTORİTE-SEVER"in "elemanları"nca hem de "Ulusalcılar" tarafından başlatılan "kara propaganda"yı herkes okudu, gördü.

 

Bu, işin bugüne kadarki kısmı.

 

 

[Tevafuğa bakınız ki neredeyse tam bir sene önce, 27 Aralık 2010'da, Mavi Marmara Çanakkale'den İstanbul'a gelirken de bazı sorunlar "çıkarılmış", İHH tarafından Çanakkale’ye götürülen "MM Direnişçileri"nin gemiyle İstanbul'a girişi “deniz mevzuatı" nedeniyle engellenmiş, onlarla birlikte İstanbul'a girişi kelimenin tam anlamiyla yasaklanmıştı.

 

"- Bizim İHH ve konuyla alâkalı çevrelerden edindiğimiz ve bizce KESİN olan bilgiye göre, bu KARŞILAMA ORGANİZASYONUNA HÜKÜMET ONAY VERMİŞ ve ona göre de organizasyona başlanmış ama bahsettiğimiz gibi SON DAKİKADA  DENİZCİLİK MÜŞTEŞARI HASAN NAİBOĞLU'NUN EMRİ İLE ÇANAKKALE'DEN BAŞLAYACAK OLAN ORGANİZASYONA TEKME VURULMUŞTUR!

Bunun tek sorumlusu, Denizcilik müsteşarı Hasan Naiboğlu'dur!

Hasan Naiboğlu'nun, Ankara'nın iznini hiçe sayan bu davranışının kaynağı nedir?

Nereden güç almaktadır?"

 

http://www.furkandergisi.com/index.php/tr/furkan-yazarlari/munir-oyunbozan/1212-bu-ihanetin-musebbibi-kim

 

Tabiî bunun yanında bir de Mavi Marmara için milletlerarası hukuk nezdinde yapılacak faaliyetler için gerekli olan "ADLİ TIB RAPORLARI"nın başına gelenler de var

 

"- Bunun üzerine mağdurların adlî ve hukukî haklarının müdafaası için görevin Mazlum-Der’e verildiğini belirterek zan ediyorum başkanını aradı. Başkan’ın ifadesi şuydu:

“ Savcı kendisine düşen gerekli işlemleri tamamladığını, dosyaların tamam olduğunu belirtiyor. Fakat Adli Tıp Kurum’undan bir türlü raporlar ulaştırılmıyormuş. Savcı’nın ifadesi ve iddiası Adli Tıp Kurum’unda etkili ve yetkili Gülen Hareketi’ne bağlı bir ekibin engellemesi olduğu yönünde!.. Adalet Bakan’ından bu hafta için randevu taleb ettik. Eğer randevu verilmezse savcının bize aktardığı bilgileri kamuoyu ile paylaşacağız!..”

Kulağım bir yandan telefondaki sese kilitlenmişken, diğer yandan dostumun yüzüne acı bir tebessümle bakakaldım. “Otorite” vurgusu benimsenmemiş bir metodun ifadesi olabilirdi. Fakat bu durum alenen İsrail’den yana bir faaliyetin ifadesiydi.

Ertesi gün Mavi Marmara yolcularından diğer bir ağabey dostumuza durumu öfke ve şaşkınlıkla aktarırken, ağabey dostum Adli Tıp Kurumu’nda bir dostunun olduğunu söyleyerek telefonu çevirdi. İşin aslı neydi?!..."

http://www.facebook.com/note.php?note_id=210430765634830

 

Bunların yanına ilgili midir değil midir bilemeyiz ama, bir de daha iki-üç gün önce çıkmış ve "enteresan" vurgusunu tamamıyla hakeden şu haberi de ekleyiniz:

http://www.yenisafak.com.tr/Ekonomi/?t=06.01.2012&c=3&i=360696 ]

 

 

Bir de bugünü, sayın Heniyye'nin ülkemizi ziyareti esnasında gerçekleşen bazı olaylar da var; elbette "dedikodu" olarak kulağımıza gelenler...

 

Duyduk ki, Sayın Heniyye'nin ziyareti esnasında, Filistin-Gazze meselesini dünya gündemine silinmezcesine taşıyan "yardım seferi"ni organize eden İHH ile bir (1) günlük bir program hazırlanmış...

 

Bunun içinde şehit aileleri ile görüşme, basın açıklaması, yemekli bir toplantı, Mavi Marmara'nın ziyaret edilmesi vs. gibi değişik faaliyetler mevcutmuş.

 

Kulağımıza gelen dedikoduya göre ise, durum işte bu aşamada cidden vahim bir hâl alıyor.

 

Niye?

 

Şimdi şuradan haberi okuyabilirsiniz:

 

http://www.ilkehaber.com/haber/haniye,-ihh-vakfini-ziyaret-edecek-20174.htm

 

Buna göre, Heniyye'nin İstanbul'daki İHH ziyareti oldukça "kapsamlı"; bu "kapsam" esasında "siyasî" bir mesaj da...

 

Ama bu "kapsamlı ziyaret" gerçekleşti mi?

 

Şuradan da görebilirsiniz neticeyi:

 

http://www.ihh.org.tr/filistin-basbakani-heniyye-mavi-marmara-filistin-icin-zafer-kazandi/

 

İşte kulağımıza gelen dedikodular bu noktada başlıyor...

 

DEDİKODUYA GÖRE, Heniyye'nin "programına müdahale ediliyor"...

 

Hatta bu öyle bir müdahale ki İstanbul'da Mavi Marmara ve İHH ile alâkalı olarak yapılması gereken bütün faaliyetler İPTAL EDİLİYOR!

 

Elbette Heniyye'nin bunda hiçbir dahli mevcut değil; Filistin ve Türkiye arasındaki KAYNAŞMANIN KANLI CANLI ŞAHİDİ OLAN MAVİ MARMARA GAZİLERİ ile kendisinin buluşmasını ENGELEYENLERE karşı o şok içinde.

  

İHH yetkililerinin bu müdahaleden haberi olur olmaz müdahale eden, Mavi Marmara'nın "SEFER"e çıkmasını da bir nevi engellemiş "new-TURAN"cılarla temasa geçtikleri de dedikodunun bir tarafı...

 

Dedikodunun bu tarafı gerçekten de İĞRENÇ!

 

Hani olur ya bazı insanlarda SEFER'e çıkınca MİDE BULANTISI, tam onun gibi...

 

Sebebini soruyorlar, "hık-mık"...

 

Kimin tezgahı bu diyorlar, "hık-mık"...

 

"Uzun Adam"ın, "Sultan"ın haberi var mı diyorlar, "hık-mık"...

 

IHH yetkilileri, o halde bu konu ile alakalı olarak onunla görüşmek istiyoruz, bunu göreviniz gereği ayarlayın, diyorlar, "hık-mık"...

 

Doğal olarak elbette "sin-kaf!"

 

Netice olarak "tüm programın iptali"nden o gördüğünüz Haliç'teki küçük basın toplantısı ile ŞİMDİLİK iktifa etme kararı alıyor IHH yetkilileri ve dedikodulara göre Heniyye "şükür secdesi" yapıyor bunun üzerine... Görüşebildiği için...

 

Dedikodu elbette bu, doğrudur, yanlışdır demiyoruz, "seferde mide bulandıranlar" ile IHH ve Filistin tarafları dilerlerse bir açıklama gönderebilir ve işin doğrusunu da açıklayabilirler kendi taraflarınca, onlara kalmış, biz sadece OTORİTE-SEVERLİK'e şimdiye kadar iki defa kurban edilmeye çalışılan Mavi Marmara ve Direnişçilerinin bir kere daha ve hem de ülke siyasetindeki REZALETLERİ, üstelik Filistin gibi "buraya bakan" bir devletin yetkilileri önünde sergileme cesareti bulanlara karşı bir "dedikodu"yu naklettik, o kadar ve bu kadar masum bir niyet içindeyiz sadece!

  

الصفحة 1 من 57

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Kullanıcı Girişi

  • تسجيل دخول
  • سجل الآن
    Registration
    *
    *
    *
    *
    *
    Fields marked with an asterisk (*) are required.
  • Site İçi Arama

  • Search
  • Kimler Sitede

    يوجد حالياً 128 زائر متصل

    Furkan Dergisi -Arşiv-

    Esatir ve Mitoloji
    Salih Mirzabeyoğlu'nun 56. Eseri Esatir ve Mitoloji "Güneş ve Ay"
    Reklam
    Furkan
    Furkan Dergisi Forum hizmete girmiştir.. http://www.forum.yenifurkan.com
    Reklam