|
İTTİFAK-I ŞAHÂNE - Bir Serzeniş Yazısı - Cemil Binici
This e-mail address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it
Başlı başına ideoloji olma özelliği taşıyabilen pek az düşünce sistemi mevcut… Orijinal, tezatsız, dost ve düşmanını belirlemiş som bir hareketten ziyade, daha çok belli başlı noktalara temas ile ortaya haysiyetli şeyler de koyabilmiş düşünce ekolleri… Bir de bunların da altında bulunarak, zarar görülen noktada bir reaksiyon belirtici psikolojik hareketler… Bir misâlle belirtecek olursak; oturulacak ev için bütün özellik ve ihtimâlleri düşünerek yer seçmeyi ideolojik hareket, hasbelkader veya belki de kendi dışında oluşmuş şartlar sonrasında etrafını tahlil etmeyi sistematik hareket, yine hasbelkader yerleşiverdiği eve, taarruz sonrası gösterilen tepkiyi ise psikolojik hareket olarak isimlendirebiliriz. Bunlardan her biri kendi altındakilerin özelliklerine de maliktir. Elbette ki ulusalcılık, psikolojik bir hareket… Sadece reaksiyondan ibaret ve neye niçin karşı olduğunun muhasebesini olsun yapacak bir kudreti de yok, mütefekkiri de, lideri de, geleneği de, tabanı da… Devlet denilen kavrama olabildiğince abanıp ve normalden kat kat fazla bir değer biçmiş olmaları esasında devleti, karşılaşılması muhakkak olan tezat ve sorunlara karşı bir mit haline getirmekle işin içinden sıyrılmak açıkgözlülüğü… Hani “mevzubahis vatansa…” bilmem ne!.. Zaten problem, mevzunun gerçekten ne olduğu? Ulusalcılık, devlet sınırları içinde yaşayan ve o devletin uyruğunu taşıyan herkesi aynı idealin, yani devletin bekaası idealinin etrafına perçinlemektir. Şeksiz şüphesiz tek değer… Türkiye Cumhuriyeti üzerinden yürürsek, etnik ve siyasî kimliğiniz ne olursa olsun, parçalanmakta olan geminin deliklerini kapatmaya çağrılıyorsunuz. Bu çağrı, bir yönüyle hâkim kitle için geçerli olabilecek ama esasında belli bir düşünce sistemi altyapısına sahip kişi ve kurumlara yöneliktir. Yani belirleyici cevap ancak bu tip kişilerin vereceği cevaptır. Sözü uzatmadan bu çağrının birinci hedefi İBDA Mimarı ve bağlıları, ikincisi ise PKK ve Kürtlerdir. Niye böyle olduğunun izâhını da yapalım, zaten niye çağrıldığımız da ortaya çıkmış olsun… “Ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek” diye bir deyim var… İlk başta iyi niyetli ve yanlış bile olsa saf gibi duran bu çağrı, perde arkasında bu deyimi dayatmaktadır fakat ne İslâmcılar ne Kürtler bu çağrının muhatabı olma özelliğindedir ne de çağıranlar, bu eylemi yapma hakkına ve gücüne sahip… İslâmcılar için olmaları gerekene nispetle bulundukları durum zaten cehennem çukuru… Kürtler için ise bunca yıllık mücadele, dümen kıvıra kıvıra en sonunda birtakım basit hak talepleri ile demokrasiye demirlemiş durumda… Bir bakıma T.C. ile bir uzlaşma zemininde buluşabilir, nitekim aslında yaşatılma gayesi PKK ortadan kalkarsa kitlesinin uzlaşmayı mı yoksa gerçek başkaldırıyı mı seçecekleri korkusu… O hâlde bir tek Salih Mirzabeyoğlu kalıyor geriye ki bu da kendileri için son şans… Malûm, ezersin, olmadı satın alırsın, o da olmadı uzlaşırsın… Veya… Veyadan bir önceki safhadalar. Bu çağrılarına da cevap bulabilirlerse, cehennemde soğuk bir gün yaşanacak!.. Bazıları, özellikle anlamalı… Neredeydiler?.. Okyanus ötesi emirlerle; İslâmcılar işkence tezgâhlarındayken, her türlü hukuk dışı faaliyetlerle ezilmeye çalışılırlarken, koğuşa istifledikleri üç beş müslümana binlerle ifadeli ordular kurşun yağdırırken, halen de devam eden, NSA’nın yüzmilyonlarca dolar yatırdığı ispat edilemez işkenceler Salih Mirzabeyoğlu’na uygulanırken… Ne yani, siz üstün insanların oluşturduğu kutsal bir zümresiniz de biz, ancak bunca badireleri atlatarak mı sizin yanınızda yer tutmaya hak kazanmış oluyoruz? Hayır… Siz, şartlar kendini dayatınca kendinizin ne olmadığını ve liderin kim olduğunu anladınız. Şaşılacak şey ise, İBDA bağlılığı iddia edenlerden bazılarının tüm bu saydığımız şeyleri bizatihi yaşamış olmalarına rağmen bu çağrıya kayıtsız kalmamaları ve hatta işi cinayete dökerek bu tavırlarını A.Arvasi Hz., Üstad ve Kumandan’a dayandırmaları… Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nin 1919’da almış olduğu tavrın belirleyici noktası zaruret olmuştur. İki küfürden birini seçmek durumundaydılar. Haddimizi aşmayalım ama kendilerinin istilâyı değil de içerde bir mücadeleyi seçmelerinin ve -dikkat!- izin vermelerinin sebebi, bizzat Kumandan’ın gelecek olmasından ve bunu biliyor olmalarından başkası değil… Zamanın sahibi vasfıyla zamanı tutanın yüksek iradelerine, hem de hiçbir anlayış çilesine yanaşmayarak donunu bile tutamayanların tevessülü ne zavallılık… 1919 şartlarında öyle davranılmış olması, sadece bu, şimdi de birilerine aynı şekilde davranma hakkını mı vermektedir?.. Eğer şartları kabul etsek dahi bu satrancı oynayacak olanlar bu oyuncular mıdır?.. Bir ittifakın şart olduğu peşin kabûlü ile neden ulusalcılar?.. 1919 şartlarında olduğumuzu kim söylemiştir?.. Bu, “en yukardan” gelmiş bir emir midir?.. Ne zaman gelmiştir?.. Eskiyse şu ana kadar yapılan her şey, söylenen her söz yanlış mıdır?.. Yeniyse, “İbda Diyalektiği” eserinden alıntı nedendir?.. Ve neden kimsenin haberi yoktur ve yine neden yukarıdan geldiği, verecek cevap olmadığı noktada yumurtlanmıştır?.. Şimdi bizi girmek zorunda bıraktıkları mevzular aslında kalem oynatabileceğimiz mevzular değil… Alabildiğine netameli… Üç ışık… Üç şahıs… Üç tavır… Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nde “temkin” tavrı, Üstad’da “istismar”, Kumandan’da “red”… Yürüyen bir yol… Şimdiki liderden öncekilerin tavrını beklemek ne kadar doğru? Velînin bir ismi de “Ebu’l Vakt”… Vaktin babası… Zamanın gereği ile mücadele eden… Şartların 1919 ile aynı olduğu iddiası, hem de İslâm tarihinde görülmemiş bir mücadele ile geçen 90 seneyi bir çırpıda silip atmak anlamına gelmektedir. Kumandan, Efendi Hazretler’nin yerine konularak mücadele baştan mı başlatılacak ve acaba birileri şimdi de bir Üstad olması gereğinden bahisle kendilerini mi ön plâna atacaklar? 1919 şartlarında sergilenen tavır, sadece bu özelliğinden dolayı kimseye ve özellikle de iddiacılara böyle davranma yetkisi vermez. Tek başına yeterli değildir, beraberinde pek çok sorun vardır. Misâl: Bir büyüğün sesli zikr yapması, kendisinden sonra gelene böyle bir mecburiyet yüklemez. Tıpkı önce gelenin sessiz yapması kendisine bir mecburiyet yüklemediği gibi… İster aynısını yapsın ister farklısını, yolu devam ettirmek başlıbaşına bir tasarruf meselesidir. Tasarruf da kimlik problemini beraberinde getirir. “Kim yaparsa yapsın!” gibi bir başıbozukluk olmaz ki!.. Kimin yaptığı önemlidir… Söylenen hakikat bile olsa herhalde herkes temizliğin şartlarını benden dinlemekle İmam-ı Azam Hazretleri’nden dinlemenin arasındaki farkı kabûl eder. İsterse aynı şeyi söylemiş olalım… Selâhiyet… Selâhiyetin şartları bellidir ve o şarta malik bulunanın yanlış yapma hakkı kadar olsun senin doğru yapma hakkın yoktur!.. Aynı ideâle bağlı olarak muhtelif bir metotta durmak ile muhtelif ideâllerin bir kan ve coğrafya müşterekliğinde bulunması birbirinden farklıdır. Hiçbir din veya ideoloji gösterilemez ki herhangi başka bir din veya ideoloji ile herhangi bir noktada aynı şeyleri içeriyor olmasın! O hâlde bunun sınırı çizilmeli!.. Yaptıkları düpedüz şakşakçılık olanlar, bu tavırlarını Efendi Hazretleri’nin “izin verişi” ile karıştırmamalıdır. İttifak, bir ideâl birlikteliği taşıyan tarafların akdidir. Bu ise, perde ardında İslâmî fayda güden bir siyaset değil olsa olsa şahsî hased hissedilen tarafın karşısında rakibinin kuyrukçuluğudur. Ezikliktir, istediği olsa bile mağluptur, bu işin en zararlı çıkanıdır, enayisidir. İkbâl ve itibar savaşının taraflarından birinin kuyrukçuluğunu yapmanın ismi ne zamandan beri “yer vermek” oldu? Fikir namusu adına, sana Kemalizm için karşı çıkanın Yahudilik için karşı çıkandan neden daha evlâ olduğu açıklanmalı… Bu ülkeyi 5 yıl evveline kadar Kemalistler yönetti, senin için ne daha iyiydi ki diye soracağım ama zulmü 70 yıl önce başlatan için sanırım argümanlarım yanlış… Bu arada madem zulüm 70 yıl evvel başladı, “1919 iradesi”nin karşısında durman gerekmiyor mu senin?.. Bir de hezeyanlarına temel yapıyorlar ki unutanlar için “İbda Diyalektiği”nin topladıldığını da hatırlatalım, sebebini de bildiğinizi varsayarak… Kemalizmin, baş nefret kutbu değil de onun bir tezahürü olmasının nasıl ittifak sebebi olabildiğini de anlamış değiliz. Adam emperyalizmin tezahürüydü, pabucu dama atıldı. Artık yeni bir tezahür mevcut ve buna tabiî olarak düşman… Masal bu ya; şirketin müdürü görevden alınmış yerine yeni bir müdür atanmış… Bak sen… Bizim çaycı ve hademelerden ibaret ayak takımını aldı mı şimdi tatlı bir heyecan… Teselliyi, şatodan şutlananın etrafını sarmakta bulan ırgat psikolojisi… Hani gün döner devran değişir, eski müdür iade-i itibar ile göreve döner, zavallılar daha şimdiden ellerindeki kırık paspas sapını dolma kalem, kıçlarının altındaki paslı tekeneyi de yuvarlak masa sandalyesi hayâl etmeye başlamışlar bile… Elbet şirketseverler ve de elbet samimîler… Günün geçer akçesi aslında yeni müdürün avanesi olmak ya, zat-ı muhteremler ise “risk alan”, “eski alışkanlıklarında ısrar etmeyen”, “aksiyoner” ve de haliyle “hased duyulan” olduklarından hem sabık müdürün itibarını gâye ediniyorlar hem de sabık müdürle beraber bütün “(ama) samimî şirketseverlere” de, kendi gibi düşünemeyen “sığ ve kısır anlayış sahibi” eski dostlarını imhâ etmekte artık kendilerine yardım etmeleri gerektiğini ihtar ediyorlar. Tabiî ki hesabı kesecek taraf olduğumuzdan olsa gerek, yenilmişlerden kimin kiminle ne şart altında neyi pişirdiği bizi pek ilgilendirmez ama yine de bir cevap bulabilirseniz eğer “İttifak-ı Şahâne”nizi daha şimdiden kutlarız… Not: “Kemalizmin en çok buğz edilmesi gereken yönü, idrâkleri iğdiş etmiş olmasıdır…” buyurmuştunuz ya Efendim… Gördük ki; devlet kurulabilecek paralar harcayarak en adî işkencelerle sizden bir harf olsun alamayanlar, şimdi sayfalar dolusu naatı, birtakım nispet iddia edicilerinizin elinden hem de bedavaya aldılar… Biz de bu sözün esasında kimler için söylendiğini şimdi anlamış olduk… İşte sadece bu yüzden “herkes”e teşekkür ederiz…
|