Saturday
Feb 11th
Text size
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Anasayfa DUA Hayreddin Soykan

Hayreddin Soykan

İbda'yı Anlamaya (Çalışmaya) Nereden Başlamalı?

İBDA'YI ANLAMAYA (ÇALIŞMAYA) NEREDEN BAŞLAMALI?

Hayreddin Soykan

hsoykan@furkandergisi.com  

Başlığımızda yeralan sorunun, belki de kısacık bir cevabı var: En başından! "En başından", ama nasıl; işte okumakta olduğunuz "deneme"nin konusu da bu.

Başlığımızdaki sorunun muazzam şümûlü, giriftliği ve zorluğu dikkate alınırsa, bizi bekleyen müşkül takdir edilecektir. Nitekim, verilebilecek muhtemel cevablardan yalnızca birini, belki de en iddiasız olanını takdime çalışacağız az sonra. Sayısız yoldan yaklaşılabilecek, sayısız bakış açısından cevabı aranabilecek bir meseledir çünkü önümüzdeki. Bizim böyle bir soruya cevab arama isteği duyuşumuzsa, geçmişte çoğumuzun hissettiği bir ihtiyacı şu ân aynen hisseden birçok insanın bulunduğunu müşahede etmemize, üstelik bir kısmının bu soruyu cevablandırmamızı bizzat taleb etmesine dayanıyor. Cevabımızın cevabların en tamı ve güzeli olmayacağını şimdiden bilsek ve itiraf etsek bile, yine de elimizden gelen en işe yarar cevabın verilmesi borcu bizi bekliyor.

Ezcümle, bir yandan vazife hissiyatıyla, diğer yandan acziyet itirafıyla, ancak asıl bu vesileyle bir fikir cennetine belki ilk kez ayak basabilecek dostların duyacağı sevincin hayâliyle, böylesi cüret belirten bir teşebbüse davranıyoruz. 

İslâmı "Anlamak" Değil, İslâma Muhatab "Anlayış"

"Anlamak" ibaresinden başlayalım dilerseniz.

"Anlamak" şayet akılla kuşatıp kavramak demekse, bunun İBDA bahsinde mümkün olamayacağını peşinen arzetmek durumundayız.

Bizlerin İBDA Külliyatı sayesinde belki ilk âşinâ olduğumuz inceliklerden biri de şudur ki, "akıl", karşısına çıkan hemen her şeyi kendi dar kalıblarına, meselâ "tek bir esasa", tek bir kanuna, tek bir sebebe, tek bir şarta, tek bir çerçeveye sığdırmaya ve irca etmeye çalışır. Adama göre elbise biçmek yerine, elinde mevcud elbiseye göre adamı budamaya, o daracık elbiseye adamı sokmaya çalışır. Tüm bu kesip biçmelerden sonra çoğunlukla "kuşa döndürdüğü" hakikate bakıp, "Hah, şimdi anladım" der çıkar.

Oysa İBDA'nın bize öğrettiği, meâlen, hakikatlerin "Allahın tecellisi" olduğudur. Sonsuz bir "Birliğin-Vahdetin" idrakımıza akseden tezahürlerinden birer tezahür olduğudur. Böyle bakıldığında, "Allahın tecellisi" olan ve görünüşe çıktığı zaman ve zeminin sınırlı çerçevesinin gerisinde sonsuz bir hikmet ummanı saklayan bir hakikat, bir diğer ifadeyle, uçsuz bucaksız mânâ denizinden idrak aynamıza damlayan bu katre, olanca dipsizliğiyle kendi kıt ve sığ idrakımıza sığabilecek yahud sığdırılabilecek olan değil, belki ancak bize dönük yönü, sezgimize hitab eden veçhesi ve aklımıza sığdırabildiğimiz kadarı yahud tarafıyla idrakımıza hitab edendir. Bu mânâda, "hakikatler" dediğimiz, sonsuz ve aslıyla "Bir" hakikatten devşirdiğimiz birer "pay" veya "hisse"dir sadece.  

Bunun gibi, bildik okyanuslara kıyasla sonsuz büyüklükte bir okyanus tahayyül etmeye çalışırsak, o muazzam deryadan kiminin bir zerre, kiminin bir damla, kiminin bir kaşık, kiminin bir avuç, kiminin bir bardak, kimilerinin de kademe kademe daha fazlasını alması, fakat hiçbirinin o okyanusu tamamen görememesi, kuşatamaması, yani bu meyanda "anlayamaması" gibidir sanki "SONSUZ HAKİKAT" KARŞISINDAKİ MEVKİİMİZ. Kim ki avucundaki su zerresini bize gösterip "işte okyanus budur ve bundan ibarettir" der, işte ona deriz hepimiz ahmak diye. Halbuki, okyanustan miniminnacık bir "parça", bir "zerre", bir "iz", bir "haberci", bir "delil"dir o yalnızca, okyanus "bütün"ünün kendisi değildir asla.

Aynı çizgide, güneşi olanca azamet ve mahiyetiyle bizzat göremeyip de, onun baş gözümüze, tabiata, gezegenlere, gök cisimlerine, denizlere, camlara, aynalara, âletlere yansıyan "akisleri"ni idrak edişimiz de herhâlde bunun gibidir. Akla kalsa, selîm akla değil de vehme kalsa, işte şu, gözüme, denize, teleskoba, taşa toprağa akseden şeyden ibarettir güneş, oralarda nasıl görünüyorsa aynen öyle birşeydir güneş, diyecektir. Oralarda görünenin güneşin bizzat kendisi değil de, o zeminlere yansıyan ve tek tek o zeminlerin hususiyetlerine göre farklı farklı tezahür eden "akisleri" olduğunu, içten içe teslim etmek istemeyecektir. Kuşatabildiğini "var", kuşatamadığını "yok" veya "boş" sanan VEHİM...

Demek ki bize düşen, "bütün"ü kuşatıp "anlamak" yahud anladığını iddia etmek değil, zaten mümkün de değil, kuşatılamaz olan "bütün"ün idrakımıza akseden işte o "parça"sını, yani "bütün"e dair idrakımıza düşen o "hisse"yi takdim anlamında, sahih bir "anlayış" göstermektir. Ancak "iman"la bağ kurulabilir o sonsuz ve sınırsız "bütün"e, o aklın yahud vehmin görebildiği sınırlı "akis" veya "zerre"yi ircâ edebilmektir. Madem ki o "bütün" bizim için bir "sır"dır, o hâlde kendisini çevreleyen "duvarlara-sınırlara" toslayacağı belli aklî muhakeme telâşeleriyle değil, "sır"ra yaraşır ve "sır"ra ulaşır bir "SIR İDRAKI" ile KÖPRÜ kurabilmektir. Başın en başında, "zannımızı" itiraf etmektir. Tüm bunları söylemekten muradımız olan bahse kıvrılırsak şayet; akıl nezdinde "kuşatılamaz" azametini hiçbir şeyle mukayese edemeyeceğimiz "İslâm"ı anlamak bahsi, artık anlaşılıyor ki, bundan sonra, daha doğru bir ifade hâlinde "İslâma muhatab anlayış" veya "sır idrakı" meselesi olarak telaffuz edilmeli, ancak bu çerçevede ortaya konulmalı, sorular ve cevablar yalnızca buna göre değerlendirilmelidir.

Şu hâlde, bizim için İslâm bir "umman", İBDA ise bu ummandan halkın istifadesi için tesisatlandırılmış bir "cansuyu" meâlincedir; ummandan halka inen, halktan ummana yükselen dinamik bir "fikir sistemi"dir. Yine, bizim için İslâm bir güneş, İBDA o güneşi en güzel aksettiren, o "mânâ ışığı"nı olanca berraklığıyla halkın üstüne ve kalblerine düşüren bir "ay" yahud "ayna" gibidir; "yenilenen bir göz" ki, ferd ferd her insanın kalbini berrak bir "ayna" kılma idealini "devlet" çapında teşkilatlandırma, bunun ferd ve toplum nizamını kurma gayesi güdendir. İBDA daha neler ve nelerdir ki, acemice tesbitlerimizin aslı, esası ve gerisi İBDA Külliyatındadır. Kırık dökük, eksik gedik teşbihlerimizi bir tarafa bırakalım da, "İBDA misyonu" neye dairdir, asıl Üstad Necib Fazıl'ın "İBDA KADROSU"na "ithaf"ından, "İdeolocya Örgüsü" adlı şaheserinden gösterelim: 

"İslâmı Yenilemek"

* İslâm yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerekir.

* Anlayış mı? Nurun aynadaki aksi... Aynayı yenilemek.

* Güneş yenilenemez, göz yenilenir.

* İslâm, başı ve sonu olmayan ebedi yeninin ismi... O'na her an biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik "Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır" hadisindeki sonsuz hikmettir ki, yeninin ve yeniliğin sırrını getirmiştir.

* Dâvâ işte bu mânada İslâm'ın yeni neslini yuğurmakta...

* İslâm'ın en yeni, değiştirilmez ve örnek nesli, Resûl eliyle yuğurulan sahabiler...

* Sahabilerin ardında "Tabi"ler bu nesil çizgisini uzatmışsa da onlardan sonra dava içtimai planda zaafa uğramış ve büyük ferdi zuhurların çevrelediği mahzun zümrelerden öteye geçilememiştir. Bu tecellide, muhafazası en zor iş olan aşkı kaybetmenin ve kaba akılla yapayalnız dış planda kalmanın neticesi olarak ilâhî hikmet aşikâr...

* Emevî ve Abbasî devrelerini takip ederek Türk'ün eline geçen İslâmî devlet livası, 600 küsur yıllık gerçek devlet hayatının ancak 250 senesinde böyle bir nesle yataklık etmiş, ondan sonra 300 yıl korkunç bir aşk ve üstün anlayıştan yoksunluk çığırına girmiş, 100 küsur senedir de, aynı ham yobaz ve kaba softa idrakinin tersine dönük şekliyle bütün cehdini İslâm'a karşı çıkmakta bulmuştur.

* O gün bugündür ki, nesillere kahraman diye tanıtılanlar, İslâm'dan tiksinmenin fikrî ve fiilî icracıları olmuştur.

* İslâmı, zatından zerre feda etmeden olanca saffet ve asliyetiyle kucaklayabilecek ve nefslerinde yenileyecek nesillerin böylece köküne kibrit suyu dökülmeye başlanınca din ihtiyacından büsbütün kurtulamayan muvâzaacı mizaçlar her tarafta işi reformculuğa dökmüş; ve olduğu gibi bir İslâm yerine, oldurulmak istenildiği tarzda bir İslâm'a kapı açmaya bakılmıştır.

* Reformcu, İslâm'ı şu veya bu görüş ve mezhep lokomotifine bağlamak, onu zatına ve aslına göre değil, kendi şahsî nefsine ve idrakine iliştirmeye kalkmak, böylece çürük gördüğü bir binayı kendince payandalamaya yeltenmek bakımından, İslâm'a cepheden zıt olanlardan daha tehlikelidir; ve İslâm'ı kalb ve göz yenilenmesi yoluyla koruyacak olan nesil, cemiyet dairesi içinde kendisine üç düşman tanıyacaktır: Aşksız ham yobaz, duygusuz kâfir, nasibsiz reformcu... Yani ruhu, kör nefsinde kabuklaştıran, büsbütün inkâr eden ve ikisi arasında arabuluculuğuna kalkışan...

* İslâm, 500 yıl kılıcını elinde tutan Türkiye'de bozuldu ve her yerde altüst oldu. Bu, ancak Türkiye'de düzelirse her yerde sağlığa kuvuşabileceğine ait İlâhî bir ihtar...

* İslâmı yenileyecek olan nesil, bu ruh ve madde felâketleri Türkiye'sinde son ve som, hepçi ve bütüncü tepki halinde zuhur etmekle mükellef...

* Bunca zevalin ardından ancak kemal çığırı açılabilir.

* Dört büyük halifenin sırasıyla şiarları olan merhamet, celadet, edeb ve akılda tam ikmalli ve teçhizatlı olarak, 15. İslâm Asrının eşiğinde, İslâmı yenileme davasını çözümlemeye güçlü nesilden, ana rahmini tekmeleyici sesler duyuluyor. Aya gitmek hüner değil, bu sesleri güneşten duyulacak derecede fikirde ve aksiyonda yükseltmek marifet..."

İBDA'ya Muhatab "Anlayış"

İBDA, İslâma nazaran bir "ay" ise de, onda mündemiç hakikatlere nüfûz borcu bakımından, bizim için bir "fikir güneşi" değer ve niteliğindedir. Demek ki, dar aklî kalıblarımıza sığdırdığımız iddiasıyla ortaya çıkıp, "İBDA tamamen şudur" diyemeyiz; aksine, "bu güneşten idrak aynama aksedenler şunlardır" diyebiliriz.

"İslâma muhatab anlayışın yenilenmesi" dâvâsının sözkonusu olduğu yerde, bu "yenilenme"nin kendi muhatablarında da (yani "İBDA'ya muhatab" olan bizlerde de) hep bir tekâmül, yenilenme ve yeniden davranışa geçmeyi davet ettiği bellidir. Kulluk borcu, ferdîdir çünkü; İslâma bakan göz olarak kendi "anlayışını yenilemek" ve yenilenen idrakının "gereğini yapmak" yani.

Öyleyse, İBDA'yı da "anlayıp" zihninin bir köşesine koyma imkân ve ihtimali yoktur. Böyle bir iddiayla çıkmak yerine, İBDA rehberliğinde bir ömür İslâm'dan "pay" almak, "hisse" devşirmek, bir deyişle, bitmez tükenmez sonsuz bir hazineden (nasib, samimiyet ve kapasitemiz mikyasınca) zerre zerre, damla damla, avuç avuç hikmetler, cevherler ve mücevherler çıkartıp "zenginleşmek" vardır. Buysa, İBDA'nın, bizler için, İslâm'ın sonsuz hazinelerine uzanabilmede bir "rehber", bir "örnek", bir "ayna", bir "esas", bir "usûl", bir "âlet", bir "plan", bir "program", bir "strateji", bir "dil", bir "diyalektik", artık bu çizgide ne varsa "hepsi" olduğuna; demek ki, "anlamak" gibi statik değil, "anlayış" gibi dinamik bir mânâ belirttiğine işarettir.

Kısacası İBDA, "anlamak" dairesinde "alıp bir kenara koyuş"a değil, derinliğine ve genişliğine doğru her fikrî ve fiilî meselede, bir ömür sürecek daimi bir "alışveriş"e delâlet etmektedir. İBDA'ya bu "anlayış"la biraz daha nüfûz, "ayna"sı olduğu İslâm'a biraz daha nüfûz demek olacaktır ki, bu bakımdan o, son nefese dek sürecek bir kulluk borcunun ifâsı kıymet ve keyfiyeti belirtecektir; Allah'ı bilme ve bildiğiyle amel etme borcunun ifâsı...

Artık anlaşılsa gerektir ki, mesele, "bizim takım" meselesi değil, İslâm'a "olanca saffetiyle" biraz daha nüfûz, bu yolla İslâm'ın bizlerden taleb ettiğinin "olanca haşmetiyle" tarafımızdan icrâsı meselesidir. Madem ki İslâm bir "dünya nizamı"dır, o hâlde bu nizâmın dünya üzerinde "tesis"i meselesidir. Ve yine bir başka veçhesiyle İBDA, işte bu "dünya nizamı"nın Anadolu topraklarından başlayarak kuruluşunun "siyaset"i ve bu siyasetin hedeflediği "devlet ve toplum ideali"ne remzdir.

Büyük Doğu-İBDA'nın "Kökler"den aldığı "kesintisiz" cansuyuyla örgüleştirdiği bu "devlet ve toplum ideali", geçmişten yığılarak gelip bugün Kafdağı çapına ulaşan ihtiyaçlar yanında, yarının muhtemel ihtiyaçlarına da cevab teşkil edici, daha doğrusu "kendisindeki ipuçlarından hareketle" cevabın bünyesinde aranacağı dinamik bir "icad" ve "model"dir aynı zamanda. Yani, sahasında ilk, tek ve benzersiz bir "anlayış yolu" ve "devlet ve toplum modeli" olması yanında, yine bu "anlayış" ve "model"in hayata geçirilişinin kanlı canlı mücadelesidir; İslâmı hayata tatbik etme ve dünyaya hâkim kılma mücadelesi... Küfür rejiminde yahud küfrün dünya hakimiyeti altında bir oturaklık yer kapma, küfürle iktidarı paylaşma veya küfrün iktidarına hizmetçilik yapma mücadelesi değil yani.

İBDA'nın burada bir zerre mikyasınca, gücümüz ancak buna yettiği için sadece kapasitemiz ve kabiliyetimiz kadarınca temas etmeye çalıştığımız mânâlarıyla beraber, asıl temas edemediğimiz diğer zengin ve hududsuz mânâlarının mahiyet ve şümûlünü "hakikatiyle" takibi Külliyat'a havale ederek, mevzuu bu çalışmanın muradına doğru daraltabiliriz:

Evet, tüm bunlarla eksik gedik söylemeye çalıştığımız incelik şudur ki, İBDA, hem Hakkı ve hükümlerini lâyıkıyla bilme, hem Hakkın hükümlerini tatbik, hem de böylelikle Hakkın hakimiyetini tesis yolu ve mihrakıdır; "bilme" ve "yapma"yı bünyesinde birleştiren mihrak, "İslâmî" vasıfta "yapabilme"nin yolunu gösteren mihrak, bu borcu ifâ yolunu tek tek her Müslümana gösteren ve öğreten mihrak. Bir diğer ifadeyle, İslâm'ı "tatbik sistemi"; yine, İslâm esasına ve hakimiyetine götüren "vasıta" sistem; kısaca, "tatbik-vasıta sistem"dir İBDA. Bir diğer ifadeyle, birilerinin görmek istediği gibi, "aksiyon"dan kopuk "sırf fikrî" bir yol ve model değil. Yine aynı birilerinin göstermek istediği yahud başka bazılarının zannettiği gibi, derinliğine "fikir"den kopuk "sırf fiilî" bir mücadele teşkilatı da değil. Ezcümle, ne kuru fikir ne kuru hareket; aksine, kanlı canlı bir "fikir ve aksiyon mihrakı"dır İBDA.

Artık bitirirken, buraya kadar acemice de olsa söylenmeye çalışılanlardan İBDA'nın niçin kıymette "biricik" ve ehemmiyette "öncelikli" olduğunu hâlâ çıkaramamış olanlar varsa, elbette mümkündür ve anlatamama kabahati bizimdir, bu dostlara da bir kıymetli gönüldaşın "misâl"i yardımıyla seslenelim:

"İBDA, kızının hoppa bir fahişe, oğlunun ayyaş bir ibne olmayacağı, istese de alenen olamayacağı, yeltense de cebren oldurulmayacağı, aslında bunlara meyil doğurtan teşvikçi bir ortamı asla bulamayacağı bir hayat nizamını, yani YAŞANMAYA DEĞER BİR HAYATI devletleştirmek için var!"

Biz de âcizâne şunu ekleyebiliriz:

"İBDA, kabirde ve ahirette nelerden hesaba çekileceksek, işte tam da onların cevabını hazırlayıcı; Müslümanları içli-dışlı küfrün yahud irtidadın kuyruğunda bir kukla ve hizmetçi olarak yaşamaktan, Müslüman gibi inanıp kâfir gibi hayat sürmekten kurtarıcı bir ülke ve dünya hakimmiyeti için var!"

Sahih bir "anlayış"la İBDA'yı anlamaya (çalışmaya), "en başta" buradan başlanabilir bizce.

 

Furkan Dergisi, Aralık 2009            
 

Muhakeme Sıhhati ve Fikrî Altyapının Rolüne Dair

Hayreddin Soykan

hsoykan@furkandergisi.com  Önce Muhakeme AltyapısıHerhangi bir mevzuda görüş serdederken, çıkış noktamızın bir “bedahet” teşkil etmesi yetmiyor, yani "doğru düşünce" yetmiyor, muhakeme faaliyetinin de "doğru" yürütülmesi gerekiyor ki (doğru düşünme faaliyeti), ancak böylelikle varacağımız sonucun, nihaî hükmün de doğruluğu sözkonusu olabilsin.Dışımızdakilerin yanlışları, hem çıkış noktası olarak “BÜTÜN” FİKRE BAĞLI (ki, ancak İslâmî bir “dünya görüşü”yle mümkündür!) "doğru" düşünceyle başlayamayışlarından, hem de “parça” doğrularla başlasalar dahi, bu kez de ya "doğru muhakeme" usulünü takib edemeyişlerinden yahud o “parça doğru”yu KENDİLERİNDE BULUNMAYAN “BÜTÜN” FİKRE bağlayamamalarından neş'et ediyor diyebiliriz. Bizim yanlışlarımızsa, iyimser bir bakışla, belki "başlangıç"ta değil de, çoğu "muhakeme usulü"nde düğümleniyor diyebiliriz. Bundan dolayı, başlangıç noktasında müşterek dahi olsak, sonunda çatallanabiliyor işler. Bu bakımdan, bize "gönüldaşlarımızın ufkunu açıp, tesirini misilsiz ziyadeleştirebilecek bir şey tavsiye etseniz, bu ne olurdu?" diye soracak olsalar, bugün için özellikle tek bir şeyi arzederdik:Herhangi bir konuyu (şey, kişi, kurum, durum veya hâdise) muhakeme etmeden yahud değerlendirmeden önce, İbdacı muhakeme usulünü anlamaya yardımcı "altyapı"yı temin!.. Yani, "İbdacı muhakeme usulü"nden dahi önce, en başta "muhakeme" ve “muhakeme usulleri” nedir, ne değildir; aynı şekilde, kullandığı mefhumlar, dayandığı esaslar, uyduğu kurallar, “dünya düşünce tarihinde genel bilgi haline gelmiş unsurlar” nelerdir, önce buradan başlamak!.. Çünkü bizce ve böylece, sadece başkalarıyla anlaşabilmeyi veya başka şeyleri sağlıklı değerlendirebilmeyi değil, en başta Liderimizi ve gönüldaşlarımızı daha doğru değerlendirmeye başladığımızı farkedeceğiz. Yine, önümüze çıkan her unsuru idealimizin destekçisi yahud hizmetçisi kılıcı bir “diyalektik-dinamik düşünce biçimi”ne sahibliğin, belki ancak böylelikle mümkün olabileceğini göreceğiz. Belki hepsinden önemlisi, bunları fark etmek için “iş işten geçmiş veya geçmek üzereymiş” demeye gerek bırakmayıcı tarzda, bilhassa yaşça gençlerimiz açısından “tam vaktinde” davranarak, ömrümüzü nafile oyalanmalarla hebâ etmeyeceğiz. Kısacası, koşmadan önce belki ayakta durmayı ve bilâhare yürümeyi öğreneceğiz.Ezcümle, zâtımıza dönük bir esef ve mahcubiyet mevzuu olarak, bizim gibi “fikir” dünyasına “metodsuz”, “temelsiz” ve “ortasından” bir giriş yapmalarındansa, öncelikle “altyapı” ve “usul-metod” üzerinde yoğunlaşmalarını ve sağlam bir temel üzerinde yükselerek, bizim yaşadığımız bocalamaları hiçbir zaman yaşamamalarını arzu ederdik tüm gönüldaşlarımızın. Buysa, tabiî olarak, kademe kademe, sınıf sınıf yükselen bir "tekâmül-olgunlaşma" programını takib mânâ ve değeri taşıyacaktır: "Önce ilkokul, sonra ortaokul, lise, üniversite... ve profesörlük"; işte Mütefekkir’in, ucuzculuğun nefyi ve disiplinin lüzûmu bakımından, bir ân önce belli bir sahaya yönelip kademe kademe yükselerek neticede “eser” verici olabilmeye dair ihtarı, meâlen:"Çalışmaya şimdi başlasan, belki ancak 10-15 sene sonra mevzuunda birşeyler söyleyebilir, mevzuunda söz sahibi olabilirsin!" Bir başka deyişle ve yine Mütefekkir’in ihtar ve tavsiyeleri istikametinde, ruhî, fikrî, ahlâkî tekâmülümüz bakımından elzem ve ihtisas sahamız için gerekli olanlar dışındaki “çerezlik” kitablarla oyalanmadan, “her yeni çıkan kitaba da iltifat etmeden”, yani “klasiklerden şaşmadan”, müthiş bir "seçmeci-seçkinci" titizlikle okuyarak ve vaktimizi de müthiş bir "tasarruf"la kullanarak tekâmül etmek… Bu durumda soru şu olabilir: Peki nereden başlamalı?Cevablar muhtelif olabilir. Bizim kendi anlayış ve tecrübe çerçevemiz dahilinde tavsiye edebileceğimiz ise, şu âna dek ifade etmeye çalıştıklarımızdan çıkartılsa gerektir. MANTIK bahsi, nihayetinde “kuru” tarafında kalmamak ve “kullanana göre hizmet eden ikiyüzlü” vasfına aldanmamak üzere, bir deyişle, “sağlıklı muhakeme”nin alfabesini hecelemek ve bir adım sonrası “sır idraki-şiir idraki”ne kapı açmak bâbında “sıçrama tahtası” olarak değerlendirilmek üzere, niçin ilk “kalkış noktası” olmasın ki bunun? Mantık üstü mantığın gerekliliğini bir nebze idrak edebilecek kadar, aklın aczini bir nebze sezebilecek ve “selîm akıl-bağlı akıl”a bir nebze yol verebilecek kadar, “aklın at koşturabileceği ve koşturamayacağı yerler”i elden geldiğince sıhhatle tayin edebilecek kadar “mantık” bahsinin hakkını vermeye bakmak kısacası. Bu saydığımız mertebelere varamasak da, hiç olmazsa ifade edilenleri daha bir yetkinlikle sezebilecek “hisse”yi devşirene kadar “mantık” bahsine eğilmek kısacası. Fıkıh Usulü’yle ilgili olarak kaleme aldığı “El-Mustasfa” adlı şaheserinin girişine bir “mantık ilmi” mukaddimesi koyma gereği duyan İmam-ı Gazalî Hazretleri, bakınız ne diyor bu bahiste:“Bu girişte, aklın idrak edebileceği hususlar ile onların tarif ve burhan konusunda kapsamını zikredeceğiz. Hakiki tarifin ve hakiki burhanın şartını ve kısımlarını, Mihakku'n-Nazar ve Mi'yaru'l İlm kitablarında zikrettiğimizden, bir metod veya bir parça olarak zikredeceğiz. Bu giriş, Usul (Fıkıh Usulü; H.S.) ilmine ait olmadığı gibi, onun özel mukaddimelerinden de değildir. Bilâkis o, bütün ilimlerin mukaddimesidir. Bunu iyice bilmeyen bir kimsenin bilgilerine asla güvenilmez.”“İbdacı muhakeme”ye “yüksek matematik" dersek, “muhakeme altyapısı”nın "iki kere iki acaba kaç eder?"in cevabı yahud belki de muhtemel cevablarının araştırılması olduğu söylenebilir. Neticede, böyle bir "muhakeme başlangıcı", şu veya bu yolla ama bizce mutlaka, belli kifâyet derecesinde halledilmek durumundadır. "Altyapı" olmaksızın, "üstyapı" da olmuyor çünkü. "Yanlış muhakeme"nin neticesi, eksik veya yanlış hükümler çünkü. Sonuç olarak, “formel ve diyalektik mantık” bahsinin ilmî, hikemî ve felsefî çehrelerine "temel" itibariyle ve bir yolla âşinâlık kesbettikten yahud kesbettiğimize inandıktan, “Safsata Kılavuzu” tarzında isimlendirmelerle takdim edilen hususları belli bazı eserler vesilesiyle mümkünse inceledikten sonra tekrar Külliyat’a başvurmak, hiç şübhemiz yok ki, hepimiz için son haddiyle verimli ve ufuk açıcı olacaktır. İBDA Diyalektiği’nin uyardığı bir nokta olarak, “sistem, felsefe, ilim” ve sair tüm düşünce ve disiplinler, “metodlarının genel ilmî prensibleri”ni mantık ilminden devşirdiğine göre, “muhakeme” vesilesiyle böyle bir başlangıç, kendi ihtisas mevzuumuzu tayin veya takibte anahtar bir kıymet de ifade edebilecektir. Külliyat perspektifinden insan ve toplum meselelerini daha iyi tahlil edebilmedeki rolünü saymıyoruz bile. Anlaşma ve Anlayış Temeli Olarak Fikrî AltyapıÇevremizle hepimizin yaşadığı türden "anlaşmazlık"larımız veya muhatab olduklarımız karşısındaki “anlamazlıklar”ımız... Birkaçına daha yakından bakmaya çalışalım dilerseniz:1. Bugün toplumda kimse kimseyle "temelde" pek anlaşamıyor, çünkü "fikrî ve ahlakî ideal birliği" yok. Çünkü, henüz Büyük Doğu-İBDA “dünya görüşü” hayata hâkim değil. Zıtlıkları “üst” bir “muvazene”de birleştirici, ilgili ölçü ve ölçülendirmeleri takdim edici, gerekli kıymet hükmüne bağlayıcı ve taraflar arası “hakem” rolü görücü böylesi umumî bir “anlayış” yok. Hâl böyle olunca, geriye sadece şahsî veya zümrevî çıkar savaşı yahud nefsanî itiş-kakışlar kalıyor. Bu durumun belki en "vecîz (!)" ifadesiyse şu: "İnsan insanın kurdudur". Sözkonusu meşhur lafın hikâyesi "kabaca" bir özet halinde şöyle; Dr. Mustafa Günay yazıyor:«"İnsan insanın kurdudur" deyişinin sahibi Thomas Hobbes'a göre insanlar doğuştan eşittir. Bu eşitlik, sonuçta amaçlarına erişme umudunun eşitliğini sağlar. Buradan hareketle, aynı ânda sahib olamayacakları bir şeyi isterlerse çatışma doğar. Çatışma, düşmanlığı ve diğerini baskı altına almayı yahud yok etmeyi doğurur. Kişi kendi varlığını korumak için gerekli her şeyi yapacaktır. İnsanın tabiatında üç temel savaş sebebi mevcuttur; rekabet, güvensizlik ve şan, şeref... Birincisi kazanç için, ikincisi güvenlik, üçüncüsü ise sosyal statü için mücadele etmeye iter.Birincisinde, insan, kazanmak için çevresindeki fizikî ve sosyal unsurları hakimiyetine katmak ister, bunun için şiddete bile başvurur. İkincisinde kendini korumak için, üçüncüsünde de aynı gerekçelerle şiddete başvurur, yani sonuç olarak birlikte yaşayan herkes herkese karşı savaş halindedir. Bu tabiî bir durumdur. İşte bu noktada devlet olmalıdır.» Mesele “nefsaniyet”se, haklıdır Hobbes. Ne var ki, içinde “insan” olan her hâdise bir “ruh-nefs” savaşını aksettiriyor da olsa, bizim için “nefs”ten ibaret değildir insan. İyiyi, doğruyu, güzeli ve sonsuzluğu özleyen “ruh”tur tayin edici olan. Nefsine ve demek ki maddesine hâkim “ruhçuluk”tur şiarımız olan. Yukarıdaki türden “daimî” bir “kurtluğu” elbette kabul etmiyoruz. Mütemadiyen birbirini ısırmak insanı "kurt" yapabilir belki, doğrudur, ancak insanı "insan" yapanın RUH merkezli olarak "mânâ temelinde" anlaşması ve “ahlâkî ölçülerde” birleşmesi olduğunu biliyor ve savunuyoruz biz. Ama nasıl? Her yerde ve her zeminde öncelikle bu "temel" netleştirilsin arzu ediyoruz. Değil mi; tohumunu şahsiyetimizde meyve verici birer ağaca yükselteceğimiz ve her sahada insan ve toplum meselelerini çözücü irfan kıvamına kavuşturacağımız “dünya görüşü”müz İBDA’dan, onun ihtilâl-inkılâbından, yani iktidarından daha büyük ve daha köklü başka hangi “anlaşma temeli” olabilir? Hem İslâm hayata hâkim kılınmayacak ve bu uğurda mücadele edilmeyecek, hem de herkes bu “küfür” yahud “kurt” düzeninde gül gibi yaşayıp geçinecek; denir ya, yok öyle yağma! Zaten olmaz, olamaz ve olmuyor da!2. Kendileriyle muhtelif içtimaî münasebetler içine girdiğimiz semtimizden, işimizden, çevremizden arkadaşlarımızla, komşularımızla, dostlarımızla, hatta aile ferdlerimizle dahi pek anlaşamıyoruz. Mütefekkir'in "Yaşamayı Deneme" romanında meâlen ifade ettiği gibi bir hâlet-i ruhiye sanki toplumda kol geziyor: "Dost geçinenlerin yara aldığın yerden saldırmaya hazır köpekbalıkları gibi etrafında dolandığı...". Bu nokta da, deminki "insan insanın kurdudur" vasatının tezahürü besbelli ve bu duruma has da yine meşhur ve yine "veciz (!)" bir tesbit var: "Kurtlukta düşeni yemek kanundur." İstisnâ olarak gönüldaşlarımızı saymazsak, sanki etrafta "dostlar" ve “insan gibi insanlar” değil de, elinde kürek, sendelediğin ânda seni taş yağmuruna tutup önce bayıltacak, bilâhare toplu bir histeri krizi hâlinde ve bir daha başını kaldıramayacağın şekilde "gömecek" rakiblerin var. "Düşenin dostu olmaz" da diyorlar buna. Oysa, Büyük Doğu-İBDA bağlıları olarak, "düşenin dostu olmasa da, mutlaka gönüldaşı olur" şiarını yükseltmek ve bunun cemiyetini kurmak istiyoruz biz. Allah, Rahman ve Rahîm; "rahmeti geçti gazabını". “Kulları-halifeleri” de öyle olmalı değil mi o hâlde? Öldürmeye ve gömmeye değil, gerçekte "olmaya ve oldurmaya" geldik çünkü biz. "Şiddet" bile merhametin (lafta değil, kalbte "duyulan" bir merhametin) tecellisi olmalı ve ateşi soğumayan bir intikam gibi "ebediyen" sürdürülmemelidir bizce.3. Külliyat’ı yeterince anlayamıyoruz, demek ki Liderimizi anlayamıyoruz ve asıl O'nunla anlaşamıyoruz, kısacası ve çoğunlukla "muradı kestiremiyoruz". "Necib Fazıl'la Başbaşa"dan:«-"Muradı kestirme davası ile ilgili olarak, Efendi Hazretlerinden bahsediyordunuz efendim!.."-"Evet; ne sorulursa, onun cevabı alınıyor ve sayfalar sonsuz İlâhî bir kamus gibi, bildirilmesi gerektiği kadariyle alınıyordu... Zaten nasibte olmadıktan sonra, izâhın çoğu da hiç, azı da... Zira o, kelimelerden başka bir şey, bir feyz, bir nur veriyor; ve kelimeler, sadece işin kemmiyet örgüsüne memur, zarurî bir âletten ileriye gidemiyor... İzâh... Hiçbir şeyi izâhla çözemediğimiz gibi, izâhsız da yapamıyoruz... İş izâh davasına gelince... Sana bir ölçülendirme vereyim: Peşin fikir, her türlü isbattan önce var olan veya var olan alınan "bedahet" ve "mütearife", muradı kestirme davası, teferruatı kendine bağlayan asıl, unsurüstü terkib davası, vesaire... Bu keyfiyetlerin sözkonusu olduğu, bahis mevzuu olduğu yerlerde, işin "vasıflandırma yoluyla aydınlatılması" diye bir usulden haberdar olunmadığı zaman, tümevarım ve tümdengelim yeri kestirilemediği zaman, her meselenin kendi esas-usul-gaye-hedef ve kuralları içinde nisbetlendirilebileceği davası anlaşılmadığı zaman... Evet; izâh etmişsindir, o anlaşılmaz!"-"Üstadım, bir veli, "mürid, şeyhinin rıza nazarının hangi noktalarda olduğunu kestirmek zorundadır; bu iş, Allah'ın kolaylık verdiğine kolay, yoksa başarılamayacak kadar zor bir iştir!" diyor... Daha muradın apaçık olduğu yerlerde bile, mesele aktarılamıyor..."-"İşte İslâm diyalektiği, o tür inceliklerden çekilecek ipliklerin örgüleştirilebilmesinin ürünüdür... Nasıl?..”»Bilvesile, Külliyata ilk defa başlayacaklara yahud ara verip de yeniden Külliyata başlayacaklara, yine hafızalarını tazelemeyi dileyen gönüldaşlara "Necib Fazıl'la Başbaşa"yı hararetle tavsiye ederiz.4. Meselenin “her yönüyle” olmasa da, "bir yönüyle" belki yalnızca şahsımızı ilgilendiren tarafındaysa, Mütefekkir'in zamanında bir "kitab" denememiz için yaptığı bir tenkid yatıyor. Parça parça arzedilen hususları bir bütün hâlinde nakletmeye çalışırsak, meâlen şöyle:"Altyapıyı halletmeden, direkt kılcal damarlardan meseleye girmişsin! Altyapı halledildikten sonra, yazmak çok kolaydır; yalnızca oradan oraya iplikler çekilir. Altyapım çok sağlamdır. Bu bakımdan, benim kadar okumuş kimse de yoktur. Bu mânâda, ben çok kolay yazarım."Evet, meâlen böyle diyor Mütefekkir. Bu tesbitin “herkesi” ilgilendirdiğini düşündüğümüz yönünden, yani “muhakeme temeli” ve bilâhare ilgilendiğimiz mevzuun “fikrî temeli” bahsiyle irtibatlı gördüğümüz vechesinden devam edersek, "altyapı" öyle bir şeydir ki, bu halledilmedikten sonra, yukarıda saydığımız türden anlaşmazlıklara sebeb olması bir yana, kurduğumuz tüm fikir binaları da bizce er geç çökmeye mahkumdur. Yunus Emre Hazretlerinin buyurduğu yahud O'na atfedildiği üzere:“Yerden göğe küp dizseler,Birbirine bendetseler,Altından birin çekseler,Seyreyle sen gümbürtüyü.”Peki, "altyapı" denilen bu nesne nasıl halledilir? Misâl olarak, (fikir binamızın inşâ âleti ilmi, yani "ilimlerin ilmi" olarak serdedilen "mantık-diyalektik" bahsini az çok hallettiğimizi farzedersek,) ele aldığımız herhangi bir meselenin diyelim ki siyasî, psikolojik, sosyolojik, fizikî, iktisadî, hukukî vs. vs. veçheleri var. Ancak bizde bu alan veya ilimlere dair bir “altyapı” yok, ne var ki sürekli bu alan veya ilimlere has “mefhum-kavram” ve kanunları sözlerimizde veya yazılarımızda kullanıp durmaktayız. O ânda bir "Molla Kasım" çıksa da, "Birader, habire bilindiğini farzederek, şu şu mefhum ve kanunları kullanıp duruyorsun, peki bu kavram ve kanunlar neyin nesidir hiç biliyor musun?" diye sorsa, işte o dem "bittiğimiz" demdir; devrilen küplerimizin gümbürtüsünün kulak zarlarını patlattığı dem. Ezcümle, hiçbirimizin elbet bir gün gelecek-gelebilecek bu mahcubiyet ânını beklemesine gerek yok. “Bilmemek değil, öğrenmemek ayıb” dendiği veçhile, geç de olsa bir yerlerden başlayarak eksiğimizi telafi etme gayreti, bizce en güzeli, en doğrusu ve tabiî en akıllıcası.Velhasıl, "içimizden öyle gelenleri" değil de, "gerekli" temel eserleri okumaya baktığımızda, inanın bu "altyapı oluşumu" üzerinde, karşımıza bambaşka bir güzellik ve zenginlikle çıkacaktır Külliyat ve Doğusu yahud Batısıyla dünya irfanı. Daha önce okuyup anladığımızı sandığımız her satır, "bambaşka" ve "yepyeni" mânâlarını açacaktır bize. Öncesinde anlayamadıklarımız ise, giderek anlaşılır olmaya başlayacaktır. Öbür türlü, belki hiçbir “seçkin” fikri gereğince anlayamayacağız; diğer “sahte” veya “alelâde” olanlardan farkını kavrayamayacağız. “Külliyat” için konuşursak, belki hiçbir zaman erişemeyeceğimiz o “derunî” cebhesi bir yana, Mütefekkir'in o eserleri yazarken sahib olduğu o müthiş fikrî temel ve malûmatın milyonda birine bile mâlik değiliz meselâ. O “fikir çilesi”ne milyonda bir payla dahi ortak olmadan, o “fikir ziyafeti”ne ortak olabileceğimizi vehmediyor olacağız belki yalnızca. “Allah, çilesini çektirmediği nimeti vermez” oysa. Şu hâlde, bu “muhatablık” şartlarında Külliyat’ı “anlamamak” değil, asıl "anlamak" iddiamız daha bir tuhaf görünecektir zannımızca. Hayatında hiç deniz görmemiş bir insan olduğumuzu farzedersek, denize dair bir müşahede veya şiirden kendimize ne kadar pay devşirebileceğimizi düşünelim. Üstelik, bir de bunu denizin tüm fizikî veya biyolojik muhteviyatının genişliği ve zenginliğine yayalım. Deniz ve denizdeki hayat, bize “ne derece” bir anlam ifade edebilir?Üniversite okuyan arkadaşlarımız bizi tasdik edecektir ki, her bir ilim veya sanat dalı için ayrı ayrı kaleme alınmış “GİRİŞ” eserlerini (Mantığa Giriş, Edebiyata Giriş, Psikolojiye Giriş, Felsefeye Giriş, Sosyolojiye Giriş, Matematiğe Giriş, Fiziğe Giriş, Resim Sanatına Giriş, Tarihe Giriş, Tasavvufa Giriş, İslâm Fıkhına Giriş, Siyaset İlmine Giriş, vs.) "zorla" okutmaktadırlar öğrenciye. Biz, (okuduğu dalda gelişme akıllılığını gösterenlerimiz dışında) çoğu kendi kendimizi yetiştirmek durumunda olduğumuz için, bu çeşit “disiplinli” bir okuma çabasına girmek kuşkusuz daha müşkül olmaktadır bizim için. Kitab okusak dahi, çoğunlukla, o ânki “hâlet-i ruhiyemize” muvafık ve “şahsî beğenilerimize” hitab eden eserleri almaktayız elimize. Maalesef, "altyapı" eksiğimiz de bu süreçte hemen hiç ellenmemiş olarak kalmakta devam ediyor ve olmadık zamanlarda "anlaşmazlık", "anlamazlık" ve “mevzuunda kifâyetsizlik“ olarak tecelli edip, yüzümüzü kızartacak neticelere sebebiyet veriyor. Kısaca, küplerimiz, devrilmek üzere her dâim bekliyor.Toparlamaya çalışırsak, “bilmeyi bilmek” tarzında sürekli karşımıza çıkan keyfiyete ermenin belki ilk adımı zımnında, unsur, usul ve kanunlarıyla çepeçevre kuşatmaya çalışarak “muhakeme” bahsine eğildikten, yani “belli bir şeyi” düşünmezden önce bizzat “düşünme”nin kendisi üzerinde ciddi ciddi düşündükten sonra, bir misâlle, yola çıkmazdan önce bizi hedefe vardıracak “araba-vasıta”mızın temin, bakım, tamir ve ikmâlini gerçekleştirdikten sonra, artık emniyetle yola çıkabilir ve inşallah her durumda engelleri aşıp, menzilimize varmaya bakabiliriz.Yolumuzda giderken dikkat etmemiz gereken belki ilk şey, yine ve daima, temelden tavana, unsurdan terkibe, altyapıdan üstyapıya yükselmek olacaktır. Daha doğrusu, “genel” hatlarından “zaten ve peşinen” haberdar olduğumuz mevzuumuzun, bu kez “yapı taşları”nı -temel unsurlarını- “gerektiği mikyasta” hazmetmeye bakmak ve “sağlam bir zemin” üzerinde yükselmek olacaktır dikkat edeceğimiz.İBDA Mimarı’nın bu bâbda verdiği misâllerden biri, meselâ, “sinema”dır. Öyle ya, “sinema” sanatında-sahasında yetkinleşecek, sinemanın da (“genel”inde değil de!) elbette belli “alt” bir dalında uzmanlaşacak bir arkadaşımız, o dalın “bağlı olduğu” KÖKLERİ BİLMEK durumundadır. Tiyatroysa tiyatro, edebiyatsa edebiyat, resimse resim, fotoğrafçılıksa fotoğrafçılık, psikolojiyse psikoloji, sosyolojiyse sosyoloji, teknolojiyse teknoloji, tasavvufsa tasavvuf, tarihse tarih, vs. vs. Sadece “sinema” için değil, kuşkusuz her mevzuun böylesi KÖK fikir kaynakları ve “kendisinde bütünleştirdiği” ilmî disiplinler veya sanat dalları olacaktır. Peki, “siyaset uzmanı” olmak için, hangi “kök” ilimler ve daha da üstünde “kök” bir anlayış gerekir? Ya herhangi bir “İslâmî ilim”de ihtisas sahibi olmak için hangi “kök” ilimler ve “kök” feyz kaynakları gerekir? Aynı şekilde, “edebiyatçı” olmak için hangi “kök” sanatlar ve ilimler gerekir? Yahud, tüm bu sahaların uzmanı olmak için tek tek ve “bizzat” yetkinleştirilmesi gereken ruhî ve ahlâkî yönler nelerdir? Bedenî vasfı da bulunan sahalarda “ayrıca” sahib olunması gereken kabiliyetler nelerdir? Tatbikî ve tecrübî sahalarda ne tür tecrübe ve kabiliyetler gerekir? Hangi melekeler ve hangi malzemeler? Hele “mimarî”yi bir düşünelim ki, neredeyse bir “kâinat muhasebesi” taleb etmektedir sanatçısından! Kendinde bütünleştirmek üzere, her ilim ve her sanat dalından yetkin bir pay taleb etmektedir sanki. Hatta, bu bahiste “sanki” tereddüdüne bile mahal bulunmadığını fark etmek için Üstad Turgut Cansever’in herhangi bir eserine bir göz atmak kâfidir. “Yeni nizam – yeni insan”, yani “İslâma Muhatab Anlayış” mimarîsi için ne tür destanlık ve derunî bir yetkinlik gerektiğine ise, tüm bir Büyük Doğu-İBDA mücadelesi ve Külliyatı şâhiddir.Evet, tek tek her saha için –bu bakımdan- sorulacak ilk sorular, belki yalnızca bunlardır. Bu “kök” ilimler, sanatlar, kabiliyetler, hassasiyetler, malzemeler veya eğilinmesi gereken tecrübî sahalar tesbit edildikten sonra, elbette mesele “o sahayla ilgili” herhangi bir kitabı elimize alıp yahud herhangi bir işe davranıp, “ortasından” mevzuya dahil olmak olmayacaktır. Her ilmin veya kabiliyetin de “kendine has” bir terminolojisi ve usulü, dayandığı esaslar ve uyulması gereken kuralları olacaktır. Bir yabancı dili öğrenir gibi, bir “plân ve program” dahilinde ve “sıra ile oluş” prensibince, o sahada yetkinleşilecektir. Gerek ülkede, gerek dünyada, gerekse tarihte “neyin ne yolla öğrenildiği, öğretildiği ve devşirildiği”ne dönük tafsilatlı bir “araştırma”, bizce en güzel ve en doğru teşebbüstür ki, özellikle fikrî ve ilmî nitelikteki disiplinler bakımından, lise ve bilhassa üniversitelerde okutulan cinsten “GİRİŞ” eserleri, eminiz “tedricî” yükseliş ve anlayış ikmâli açısından daha sağlıklı, fikir verici, anlayışı kolaylaştırıcı ve ufuk açıcı olacaktır. Bebeğin ilk yediği şey, lezzetli bir biftek değildir hiç kuşkusuz.Uzun sözün kısası, ne olacaksak olalım yahud ne olmak istersek isteyelim, hepsinin “kendine has” fikir kaynakları, “kök” ilimleri, kendi terkibine yol veren “temel unsurları”, binasında mündemiç “yapı taşları”, tatbikçisi veya uzmanından beklediği belli bazı hassasiyet ve kabiliyetleri bulunacaktır. Bunlar ikmâl edilmeksizin “kat çıkma”mızın akıbetiyse, en başından beri vurgulamaya çalıştığımız üzere, er veya geç, bir şekilde “küplerimizin devrilmesi” tehlikesidir.“Köklerin kökü” ise, bizim için Büyük Doğu-İBDA “ruh ve anlayış sistemi” ve onun bizlerden istediği diyalektik ve ahlâkı kuşanmaktır ki, bu “bütün”le irtibatımızın kopması durumunda, daimi bir “gel-git” içinde sahaya çıkıp hemen sonra yuvaya dönmediğimiz bir durumda, çiçeklere dağıldıktan sonra kovanında buluşan arılar gibi Külliyatta toparlanamadığımız bir durumda, “kök”ünden “can suyu” alamayan bir dal yahud yaprak gibi kuruyacağımız izahtan varestedir. Kökünden “can suyu” alamayan hangi ağaç “meyve” verebilmiş ve aynı kökten beslenmediği diğer dalların canına can, gücüne güç katabilmiştir? Malûmdur ki,“Topluluk Hakikati’nde toplanmak”, tüm dallar tek kökte kenetlenmek ve birbirini geliştirmek, varoluş sebebi ve misyonumuzdur bizim. Bu keyfiyet, diğer bir ifadeyle “ideolojik formasyon” kazanmak demektir ki, “ihtilâl-inkılâbımızın hem sebebi hem gayesi”dir üstelik!.. İş İçinde Kitabî AltyapıKendisiyle etrafına kitablardan veya şahsî meşguliyetlerinden bir hisar örmek de belki aynı derecede yanlış. Şiarımız malûm: "İş içinde eğitim". Yani, önce kitablarımıza veya meşguliyetlerimize gömülüp yetkinleşelim, sonra meydan yerine çıkalım diye birşey elbette ki yok. Bunlar “içiçe” olmak durumunda. Gerek iş, gerek okul, gerek aile hayatı dairesindeki mesuliyetlerimiz de düşünüldüğünde, vaktin ne kadar değerli olduğu anlaşılıyor ki, bu noktada yapabileceğimiz yegâne şey "hayatımızı programlamak" olarak öne çıkıyor. Mütefekkir'in bu bâbda tavsiyesi şudur hepimize, meâlen: "Günde hiç olmazsa 2 saat muntazaman okumaya bakın!" Kısacası, internete iki saat, TV'ye iki saat ayırıp da, kalan meşguliyetleri kitab okumamaya mazeret sayıyorsak, burasının pek doğru olmayacağına dikkat etmemiz gerekiyor. Anlamazlık, anlaşmazlık veya kifâyetsizliklerin sebebini dışarıda veya başkasında aramamız da doğrusu pek âdil olmuyor.Hülâsa edersek, siyaset, tarih, hukuk, sosyoloji, psikoloji gibi beşerî ilimler kadar, tasavvuf, İslamî ilimler (ne büyük ihtiyaç!), sanat, tıb, iktisat, matematik, fen gibi ilim ve sahalarda ilerlemek durumunda olan gönüldaşlarımız da, kendi sahalarının temel ilimlerinin usulüne, metodolojisine, altyapısına dair eserler seçip okumak durumunda. “Kestirme yol” arayışımız nafile; “iş içinde eğitim” şiarından taviz vermeksizin ve “belki 10-15 yıl sonra” esas meyveleri devşirilmek üzere,  “zorunlu istikamet” bizce budur yalnızca. Takdir edilecektir ki, iş yapmamız için kimse 10-15 yıl bekleyemeyecektir ayrıca.Diğer taraftan, gerek altyapı, gerek ilgilendiği saha, gerek meşguliyet, gerek yaş, gerek fıtrî istidad, gerekse nasib bakımından diğerleri kadar ilmî bir yetkinleşme içinde olamayacak dostlarımız, kardeşlerimiz, ağabeylerimiz yahud hanım kardeşlerimiz de olacaktır. Burada mesuliyet, daha çok “okul görmüş” veya eli kalem tutan gönüldaşlara, yani ister istemez bizlere düşüyor ki, biz de kendimizi yetiştirmezsek, başka kim onlara ufuk açıcı fikrî destekte bulunabilir? Yani, belki bizim kadar okuyamayacaklar ve vazifelerini de belki bizden çok daha iyi yapacaklardır, ancak, biz onlara açacak ve sunacağız fikir-hikmet-sanat ülkesinin zenginliklerini. Konuşmalarımızdan, yazdıklarımızdan, yaptıklarımızdan ve edâmızdan, sanki bizimle beraber onlar da "okumuş gibi" bir pay alacaklardır. Kısacası, "dayanışmalı fikir oluşumu"nun yahud “yetiştiricileri yetiştirme”nin bir veçhesi de, okuyanların gereğince okuyamayanları “zenginleştirme” misyonudur bizce. Netice şuraya geliyor ki, mesele, camiamızın "fikir seviyesi"ni, okuyanların ve gereğince okuyamayanların “karşılıklı” ve "birlikte" etkileşimiyle (ki bu da ev veya iş köşelerine hapsolmakla olmaz elbette) yükseltmek ve BD-İBDA ruh ve fikriyatını "fikri yaşamak, yaşamayı fikir bilmek" inceliğine mazhar olmaya talib olacak biçimde her köşede "yaşanılır" kılmaktır. Hiç olmazsa, bu yolda samimi bir “gayret” içinde olmaktır. Anlamanın, anlaşmanın, üstün “anlayış”ın, –nazarımızda- başkaca bir temin yolu görünmüyor.

Bu bahiste daha pek çok şey, arzetmeye çalıştıklarımızı destekleyen yahud tashih eden birçok şey söylenebilir, söylenecektir de. İnşallah, bilâhare biz de söylemeye çalışacağız. Bugünden ve belki “acele” tarafından bir şeyler söylemeye çalışmamızın öncelikli sebebiyse, meselenin hakikaten “âcil” olması ve gönüldaşlarımızın, bilhassa yaşça genç olanlarımızın daha fazla vakit kaybetmemesi, vakitlerini verimli kullanabilmesidir. Bir şeyi hakikaten isteyen, istediğini elde edebilmenin vasıtalarına ve vasıta bilgilerine de bu süreçte erişecek, doğrularımızdan istifade edebileceği kadar, varsa eksik veya yanlışlarımızı kendisinde ikmâl ve tashihi de bilecektir. Her şey bir yana, son haddiyle mütevazi ve söylenmesi gerekenlerin cesametine ve ehemmiyetine nazaran doğrusu son derece yetersiz bu çalışmamız, bir saniye dahi ertelenemez “sistematik çalışma” lüzûmunu bir nebze uyarıcı olabilmişse, ne mutlu bize.

Furkan Dergisi,Temmuz-Ağustos 2009, s.34  

BÜYÜK DOĞU VE İBDA “MİMARLARI” ÇEVRESİNDE

Hayreddin Soykanhsoykan@furkandergisi.com

 Mimar, çoğu nazarında, içinde oturulacak yahut çalışılacak bir bina yapan sanatçı veya profesyonel meslek sahibi kişidir. Oysa mimar, yalnızca “bina” yapan değil, belki tüm bir kâinat görüşünü yaptığı binaya yansıtandır ki, bu bakımdan “müstakil bir şey” değil, “her şey içinde bir şey” yapan kimsedir o. Yaptığı “bir şey”i, “her şey”le alâkası ve bağlantısı içinde ortaya koyandır. Bu meyanda yine o, çevresindeki tüm unsurları “bütünün bir parçası” hâlinde görmek ve göstermek, hem fikrî hem fiilî anlamda böylece “biçimlendirmek” borcundaki insandır. Zaten bir Müslümanın vazifesi de, dünyayı “güzelleştirerek” biçimlendirmek ve mamur etmek değil midir? Öyleyse “mimarî”, sadece bir mesleğin adı değil, aynı zamanda insanın yaradılış sebebinin de ihtarcısıdır. Tasavvurunda “taşları dizen kişi” çerçevesindeki “dar” anlamıyla değil de işte “ulvî” anlamıyla “mimar”, asıl “en üstün insan”ın adıdır. Budur Büyük Doğu-İBDA Mimarlarının bizim için anlamı. Getirdikleri “mimarî” de, elbette bir “taş, toprak, tahta, metal ve plastik” düzenine işaret değil, “yeni nizam-yeni insan”ın inşâsına dairdir. Dünyaya verilecek en ulvî ve insanî “biçim”in çağımızdaki “baş mimar”ları ve merkezinde kendileri olduğu hâlde kademe kademe dünyanın her köşe bucağını “biçimlendirerek” güzelleştirecek sayısız mimar namzedinin ustasıdır onlar.“Mimar” sıfatını lâyıkıyla hak eden merhum Turgut Cansever, varlığın bir “bütün” olmakla beraber muhtelif “varlık tabakaları” hâlinde insana muhatab olduğunu, her bir “varlık tabakası”nın bir diğerine derinden bağlı olsa da kendi “hususî” yapı ve kanunlarının bulunduğunu ifade edip, bir “mimar”ın da tümünün kanunlarını bilmek ve onlara uymak, “BÜTÜN İÇİNDE BİR ŞEY” olarak yaptığı bir “bina”ya da tüm bu varlık tabakalarına dair farklı duygu ve düşüncelerini “tutarlı bir bütünlük” olarak yansıtmakla mükellef olduğunu vurgular:“Mimarî, insanın çevresini biçimlendirme çabasının ürünüdür. Varlığın bütün veçhelerini, karmaşık ve sınırsız alanları kuşatan bir disiplin olan mimarînin herhangi bir basit şematik formülle tarif edilmesi uygun olmaz. Bu sebeble, yukarıda verilen tarif, dört başı mamur ve kategorik bir tarif olmaktan ziyade, problem alanına genel bir yaklaşımın ifadesi olarak anlaşılmalıdır.Varlığın bütün alanlarını kapsayan ve hayatın getirdiği meselelerle sürekli girift ilişkiler içinde olan mimarî, maddî, biyo-sosyal, psikolojik ve ruhî-aklî varlık seviyelerinde geliştirilir.İnsan, mimarîyi geliştirirken olsun, karar verme sürecinde olsun, kaçınılmaz olarak dikkate aldığı meselelerin farklı yönlerini değerlendirmekte ve nihayet çeşitli alternatifler arasından tercihlerini yapmaktadır. Tercih ve kararların, özünde, kendi inanç sistemiyle ilgili bir referanslar sistemine dayandırılmış olması gerekmektedir. Faydacı ve pragmatik referans noktalarına dayalı bir değerlendirme, insanı herhangi bir türden oportünistik (fırsatçı) sömürü alanlarına yöneltebilir. Öbür yandan, akılcı yaklaşımlara dayalı değerlendirmeler ise zihin, “ratio” ve onun yönlendirmelerine nisbet olunan değerlere göre biçimlenecektir.Bu çerçevede, insanın kararlarının, onun inançlarının gerçek yansımaları olduğunu açıklığa kavuşturmak büyük önem taşımaktadır. Böylece mimarî, farklı varlık seviyelerinde ortaya çıkan meseleleri değerlendirmek, tercihlere dayalı kararları almak ve mümkün alternatifleri ayıklamak suretiyle geliştirilen bir insan ürünü olması hasebiyle estetiğin ve teknolojinin alanında yer almaz. O, ahlâk ve din alanının bir ürünüdür.Biyo-sosyal seviyenin ihtiyaçlarını, onun kanunlarını dikkate alarak çözmek ve çözümlerini maddî seviyenin kanunlarına dayandırmak, aynı zamanda da, psikolojik ve ruhî-aklî seviyelerin, meselâ tutumların, ruhî yönelimlerin ve inançların kanunlarıyla rehberlik etmek gerekmektedir. Yani, bir mimarî yaklaşımın, varlığın bütünlüğünü ve kuvvetler hiyerarşisini göz önünde bulundurması zarurîdir.Bundan dolayı, maddî, biyo-sosyal ve psişik varlık seviyelerine âit problemlerin tarifleri, her seviyenin kanunlarıyla mükemmel bir uyum içinde geliştirilen tercihlerin değerlendirilmesi ve bu varlık kanunlarının kullanımına yönelik tavırlar, insanın inanç sistemi tarafından kontrol edilir. İnanç sistemi ise, dini, kozmolojiyi ve varlık telâkkilerini ihtivâ etmektedir.”Anlaşılıyor ki, bizim anladığımız anlamda “mimar”, aslında tüm bir kâinat muhasebesini gerçekleştirebilen, her varlığı kendi tabakasında bağlı olduğu kanunlara göre görüp değerlendirebilen, ama yine her tabakanın üstü ve altıyla derinden ilişkili olduğunu bilip bu ilişki noktalarını hiçbir zaman gözden kaybetmeyen, neticede tüm tercihlerini yukarıdan aşağıya bir varlık ve değer hiyerarşisi yahut aşağıdan yukarıya bir zemin tabakalaşması temelinde eserleştirebilen bir fikir, sanat ve aksiyon dehâsıdır. Bakışı “bütün”e uzanamayan ve yalnızca “parça parça” işlerin inşâsına gücü yetenlerse, bu zâviyeden değerlendirildiğinde, yalnızca basit usta, kalfa ve çıraklar mesabesinde kalmaktadır.Doğudan Batıya, Tasavvuftan Şeriata, maziden istikbâle, en yüksek fikir katmanından en dipteki fizikî âlem icablarına, fikirden sanata, hikemiyattan felsefeye, dinden ideolojiye, ferdden topluma, evden şehre, vatandan dünyaya, ilimden tekniğe, ezcümle “insan”ı ilgilendiren ve çevreleyen ne varsa tümünün tek tek “nabzının attığı” yerleri yakalayabilen ve “her şeyin her şeyle alâkası içinde” hepsinin birbiriyle olan “girift” münasebetlerini görebilen, görmekle kalmayıp gösterebilen, göstermekle kalmayıp kendi “insanca” nizâmının mimarîsini kurabilen, velhâsıl bu azîm “nizam” sarayını kurarken kendi altındaki usta, kalfa ve çıraklara da “parça” vazifelerinin usûlünü öğretebilen “baş mimar”lardır ONLAR: Aynı İslâmî saray mimarîsini, biri “getiren”, diğeri “geliştiren” olarak muazzam bir âbide ihtişam ve güzelliğiyle meydan yerine diken Büyük Doğu-İBDA Mimarlarını, tüm Müslümanlar adına hürmet ve şükranla selâmlıyoruz. Üstadın, bu gözle İBDA’yı “selâmlayışı”nı da hatırlıyor, hepimiz için bir zevk, iftihar ve mesuliyet ifadesi olarak bilvesile hatırlatıyoruz:“Dergilerinde aynen yayınlanmak üzere el yazımla kâğıda döktüğüm bu satırları kendilerine ithaf ederken, Akıncı, Ülkücü ve daha bilmem neci çevreler bir arada, dâvamızın billûr sarayını, kafdağının, yani topyekûn insanlıkça özlenen eskimez ve pörsümez ideal tepsenin en yüksek noktasında inşa istidadında mimar namzetleri olarak onları selâmlarım.Onbeşinci İslâm asrının kapısında, İslâmın ebedî gençliğini ve yeniliğini, her an genç, taze ve yeni kimliklerinde ışıdatsınlar ve kafdağına tırmanmak kadar zor ve çetin gayenin mâna ve madde şartlarına ersinler...”Demek ki, zerre oyalanmaksızın, tüm Müslümanlar “işbaşına”! Herkes kendi tasavvurundaki gecekonduyu yapabilir meâlinde bir keyfîliğe davet değil, elbet sımsıkı uyulmak üzere bu muazzam “mimarî plan”a!   

KÜLTÜRÜMÜZÜ VAR EDİCİ HAFIZANIN İNŞÂSI

KÜLTÜRÜMÜZÜ VAR EDİCİ HAFIZANIN İNŞÂSI

 

Hayreddin Soykan

hsoykan@furkandergisi.com

İBDA Mimarı’nın “Kültür Dâvamız” adlı şaheserinin alt başlığı şudur: “Temel Meseleler”. Ve, “temel meseleler” zımnında üzerinde bilhassa durulan bahislerden biri, bir yönden belki başlıcası ise, “Varlık ve Oluş”. Şöyle söylüyor Mütefekkir:

“İnsanoğlunun olanca çabası, var olmak ve var kalmak için zamanı aşma gayesinde düğümlü… Zamanı aşmak… Yol?..”

Bizim bu yazı vesilesiyle dile getirmeye çalışacağımız husus ise, bir bakıma her şeyin aslı ve meselelerin meselesi olan “Varlık” bahsi merkezinde mütalâada bulunma çabası olmayacak, ki kapasitemiz de müsait değil, fakat “var olma” ve “var kalma”yı “kültürel hafıza” çerçevesinde ve gücümüzün yettiğince, belki ancak başlık bilgisi mikyasında da olsa vurgulamak olacak.

Şu hikmetin ışığında değerlendirilmesini arzu ederiz söylemek istediklerimizin; yine Kültür Dâvamız’dan:

«“Varlık” olmadan “oluş”tan bahsedilemeyeceği gibi, “oluş” olmadan da “varlık”tan bahsedilemez; “olan” olunacak olanla ve “olunacak olan-imkân” da olanla mümkün… Bir şeyin “oluş”undan bahsetmek için, her şeyden evvel onun “var” olması gerekmez mi?..”»

O hâlde “kültürel hafıza” için de benzer bir tesbitte bulunamaz mıyız? Şöyle ki: Bir kültürün “varoluş”undan ve istikbâle uzanışından bahsetmek için, önce o kültürün “var” olması gerekmez mi? Peki, bu “varoluş” için yine öncelikle, tek tek fertlerin taşıyıcısı olduğu bir “kültürel hafıza” şart değil mi? Kuşkusuz öyle!

“Kültürel” ve demek ki “içtimaî” hafıza her ne kadar fertlerden bağımsızmışçasına varoluyor gözükse de, böyle bir hafızanın aslında “insan şuuru” dışında bir taşıyıcısı yok, kalan diğer her şey, her materyal, bu “ortak” hafızayı fert fert “ruhunda” taşıyan insanlar için “hatırlatıcı” semboller değerinde aslında. Bunlar, isterse tüm bir toplumun tarihini, değerlerini, normlarını, büründüğü formları barındırıyor gözüksün, hiç fark etmez, onları şuurlaştıracak ve böylelikle “hatırlayacak” bir insan yoksa, o hafıza ölmüştür, demek ki o kültür de ölmüştür. İnsanlık kütübhanesi, böylesi artık “ölü” sayısız topluluğun, toplumun, medeniyetin hikâyesi ve sahibsiz hazinesiyle doludur.

Mademki bir “kültür”ün devamından ve bu devam için elzem “hafıza”dan bahsediyoruz, o hâlde devam etmesi arzulanan “kültür”ün ne olduğunu aydınlatmaya çalışalım bir nebze.

Kültür, sınırlandırılarak tarifi zor kavramlardan, şu gözle bakarsanız “umumî”, bu gözle bakarsanız “hususî” bir “bilgi”ye işaret etmekte. Bir yönden “öğrendiğimiz her şey”dir, diğer yönden “öğrendiklerimizden bizde arta kalan şey”. Bir yandan “herkesin malı”dır, diğer yandan “belli bir fert” yahut özellikle “belli bir topluluğun hususî bilgi sermayesi”. Böyle de gider. Ancak, bizim altını çizmek istediğimiz “kültür”, kendisini benliklerinde –hafızalarında- taşıyan fertlere belli bir “dünya görüşü”ne ve belli bir “toplum”a AİDİYET DUYGUSU kazandıran, KİMLİK veren, DEĞER ve DAVRANIŞ ÖLÇÜSÜ takdim eden kültürdür. Bizi “biz” yapan bilgi ve değer, duygu ve düşünce sermayemizdir. Bu çizgide, dilerseniz, kendilerine has nüanslarıyla, aynı zamanda “ideoloji”mizdir, “şuur süzgeci”mizdir, “irfan”ımızdır. Daha üst bir çerçevede “dinî” kimliğimizi, aynı şekilde daha dar ve mahallî seviyede “millî” kimliğimizi kazandıran her şeyi de, kendi öz nitelikleri dikkate alınmak kaydıyla “kültür” çerçevesine dahil edebiliriz. Kültür için, bizi “biz” yapan ne varsa işte odur diyebiliriz kısacası.

Uzmanları, “belli” bir kültürü diğerlerinden ayıran “normatif” ve “formatif” bilgileri merkeze alır özellikle. Bu çerçeveyi ölçü alırsak, “belli” bir kültürün “normatif” yönü, NE YAPMALI sorusunun cevabını veren davranış ölçüleri mealindeyken, “formatif” yönü BİZ KİMİZ sorusunun cevabını veren tüm bilgilerdir. Normatif olan “inşaî” iken, yani kurucu, bina edici, emrederek, yasaklayarak veya serbest bırakarak o kültürün bağlılarının davranışlarını tanzim edici iken, diğer formatif olan kısımsa “ihbarî”dir, bilgilendirir, tek tek fertleri “başkası” değil de “biz” yapan duygu ve düşünce nâmına ne varsa onu kazandırır, onlardan haberdar eder. Elbette bunlar içiçe olup, aynı “kültür bünyesi”nin kanatlarıdır.

Böyle bir ön bilgilendirmeden sonra, şimdi bulunduğumuz nokta itibariyle şu sorulabilir: Üzerinde yaşadığımız topraklarda mukim bu toplum, neyin “varolma” mücadelesini vermektedir? Aynı şekilde, bu toplumu yönetmeye talib diğer grupların bu toplumun “varoluş” mücadelesine dair takdim ve teklif ettikleri nedir; sahib oldukları, onlarda zaten “var” olan “kültürel sermaye” nedir? Elbette, “toplumun genel fikir çerçevesine Büyük Doğu’yu oturtmak” şeklinde bir “kültür inkılâbı”nı başa alan bizim “öz” sermayemiz nedir?

Toplumumuzun içler acısı hâli malûm: En başta “Harf Devrimi”yle tarihinden –hafızasından!-, tüm “devrimler” elele dininden, dilinden, örfünden, an’anesinden, milliyetinden, şahsiyetinden, haysiyetinden, ona tarihteki şanlı “aslî” kimliğini kazandırmış ne varsa hepsinden ve “kökünden” kopartılmış, şimdilerde nereye gideceğini, ne “olacağını” bilmeyen, günü kurtarmakla (!) yetinen, içli dışlı dört bir yana sürüklenmeye çalışılan ve gerçekten de bir o yana bir bu yana sürüklenen, kaynayan, fokurdayan, günden güne kan kaybeden bir toplum!

Diğer taraftan, ona çözüm diye “zehir” içirmeye çalışan ve aynı “köksüzlükle” malûl her tondan kurtuluş tellâlı!

Ve biz: Bu millete “aslî” kimliğini kazandırmış ve onu tüm bir insanlık önünde VAR ve MUZAFFER kılmış hangi değer varsa mâliki, hangi kültür hazinesi varsa muhafızı, üstelik istikbâlde de aynı VARLIĞI ve ZAFERİ kendisine “daha ileri seviyede” ve “dünya çapında” vaadeden muhteşem bir “fikir hazinesi”nin sahibi olan, Büyük Doğu-İBDA bünyesi!

Neylersiniz ki, böyle bir “fikir hazinesi”, diğer tüm fikrî varlık ve hasletler gibi, ancak onu “hafıza”sında taşıyan bir şuur için VAR ve CANLI, onunla hemhâl olup her ân fikir ve davranışlarına yansıtan idealist bir topluluğun “mücadele motoru” olduğunca VAR ve VAR EDİCİ, onu “genel fikir çerçevesine” oturtmuş bir toplum için HAYATİYET ve KURTULUŞ ifadecisi.

Mesele, toplumun “kültürel hafızası”nı bu kurtuluş senfonisinin notalarıyla işlemek olunca; mesele, geçmişte bizi “biz” yapmış ama uzun zamandır kaybolmuş ve kaybettirilmiş her bilgi ve değeri, kendi rengimizi nakşederek bu hafızaya iade etmek olunca; mesele, yeni bir fert ve toplum, yeni bir ülke ve dünya düzeni inşâsı için gereken ne varsa tekeffül edici bu fikir mimarîsini, önce benliğinde inşâ etmeye başlayarak örnekleştirmek ve örnekleştirecekleri cezbetmek olunca, gerekenin ne olduğu da hemen anlaşılıyor: Önce bizim “var” olmamız; ruhumuzda, benliğimizde, hafızamızda bu fikir hazinesinin “var” olması! Öyle ya, “kendisi” olmayan, “başkası” olur.

Bizde bu “hazine” yoksa; kitab ve dergi yapraklarıyla bilgisayarın bir köşesinde değil, asıl tüm bu hatırlatıcıların varlık sebebi olarak, bunlar vesilesiyle ruhumuzda ve hafızamızda “tarafımızdan” inşâ edilmiş bu “fikir binası” yoksa, öyleyse VAR “olan” ve “olunacak olan” nedir diye sorulacaktır bize. Kültür Dâvamız’dan, yazımızın en başında zikrettiğimiz şu cümlelerin anlamı sorulacaktır herbirimize:

«“Varlık” olmadan “oluş”tan bahsedilemeyeceği gibi, “oluş” olmadan da “varlık”tan bahsedilemez; “olan” olunacak olanla ve “olunacak olan-imkân” da olanla mümkün… Bir şeyin “oluş”undan bahsetmek için, her şeyden evvel onun “var” olması gerekmez mi?..”»

Furkan Dergisi, Ağustos 2008

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Kullanıcı Girişi

  • Login
  • Create an account
    Registration
    *
    *
    *
    *
    *
    Fields marked with an asterisk (*) are required.
  • Site İçi Arama

  • Search
  • Kimler Sitede

    We have 161 guests online

    Furkan Dergisi -Arşiv-

    Esatir ve Mitoloji
    Salih Mirzabeyoğlu'nun 56. Eseri Esatir ve Mitoloji "Güneş ve Ay"
    Reklam
    Furkan
    Furkan Dergisi Forum hizmete girmiştir.. http://www.forum.yenifurkan.com
    Reklam