FURKAN dergisi

Saturday
Jul 31st
Text size
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Anasayfa Furkan Meclisi Saadeddin Ustaosmanoğlu Röportaj -Gazete- Genel Yayın Yönetmenimiz Ustaosmanoğlu'nun Taraf Gazetesi'ne Verdiği Röportajın Tam Metni

Genel Yayın Yönetmenimiz Ustaosmanoğlu'nun Taraf Gazetesi'ne Verdiği Röportajın Tam Metni

E-mail Print

 

08.02.2010 tarihinde Taraf Gazetesi muhabiri Fırat Alkaç tarafından dergimizin genel yayın yönetmeni Saadeddin Ustaosmanoğlu ile yapılan röportaj, gazetede haber şeklinde yer almıştır. Okuyucularımızdan gelen taleb üzerine röportajın tam metnini yayımlıyoruz.

 

- Suikast olayını anlatır mısınız?

- Sabaha karşı 5'de kapı zili çaldı. Israrla basmasına rağmen kapıyı açmayınca diğer zillere bastı. Diğer zillere basınca otomatiğe bastım. Daire kapımın önündeki ışık bozuk olduğundan şahsı net göremedim. Cübbeli, elinde sigara olan birisi. Yukarıya doğru, kardeşim dairesine doğru çıktı. Yukarıdan sesler geliyor. Bağıra bağıra diyor ki, “Ben sizin ekmeğinizi yedim; kafam sıkarım size sıkmam.” Aynen ifade bu ve ağlıyor. Sesi tanıdım ve bir kriz hâli olduğunu hissettim. Israrla söylediği şu, “Saadeddin nerde?” Beni arıyor.

Kardeşim şahsa diyor ki, “Ağabeyim şu anda uyuyordur, biz konuşalım.” O da meseleyi anlamaya çalışıyor. Şahıs ağlamaya devam ediyor. O ana kadar benim aklıma suikast gelmiyor. Bu şahıs, vakfa ait evde kalan birisi. Dolayısıyla evle ilgili bir problem oldu, birileriyle kavga etti ve o sinirle de bana veya kardeşime geldi diye düşünüyorum. Benim fazla görüştüğüm birisi değil. Daha çok ıÜükardeşimle görüşen birisi. Başka bir şey düşünemiyorum. Ben üstümü giyinene kadar koridorda ses kesildi. Dışarı çıktığımda kimse yoktu. Kardeşimin telefonunu aradım ama o telaşla telefonunu evde bırakmış. Hâlâ aklıma suikast gelmiyor. Biraz öncede söylediğim gibi, birisiyle kavga etti, o sinirle bize geldi ve kardeşim de onu teskin etmek için bir yere götürdü diye düşünüyorum. Bir saat sonra kardeşim döndü. “Ne oldu” diye sorunca, “Sarhoştu” dedi. Şalvarlı, cübbeli, uzun sakallı, beş vakit namazını kılan bir şahıs bu. Şaşırdım! Böyle bir insanın içki içmesi garib! Çarşamba’da sabahçı kahvesi var. Şahsı oraya götürmüş. Gittiklerinde şahıs herkesin önünde tuvaletini yapmış. Orada da bağırmaya devam etmiş.

Beşiktaş'ın kongresi öncesi yapılan bir toplantıya çağırmışlar. Bunun da Beşiktaş kulübüyle alakası varmış. Sonradan kendisi de bize bunları anlattı. Beşiktaş kulubüne gitmiş.

 

- Size neler anlattı?

- İkinci safhaya geleceğim. Sarhoş haldeyken kardeşime söylediklerini bitireyim sonra bize anlattıklarını aktaracağım. Yanına dört tane polis gelmiş.

 

- Sivil polis?

- Sivil polis. Demek ki daha önceden tanıyor. Tanımaza nerden bilecek polis olduğunu. Şahıs aralarında geçen konuşmaları tam net olarak vermiyor. Orada bir şeyleri gizlediğinin farkındayız; daha sonraki konuşmadan dolayı."Bunlar bana dedi ki, 'Sen İsmailağa'dan mısın?'. Bardağıma cin tonik koymuşlar. Bu ne ya diye sorunca, 'bir taneden bir şey olmaz' dediler. 'S.A. diye birisi var, derginin kurucusu' dediler."

 

- S.A. şu an ne yapıyor?

- Bilmiyoruz. 1995 yılında dergiyi kurmuştu. 28 Şubat sürecinde biz dergiye dahil olduk. O süreçte herkes sinmişken bizim atak tavrımızı görünce yazı talebinde bulundu. Bizim dergiye girişimiz böyle oldu. Ta o zamanla alakalı mevzuuyu açıyorlar. "S.A. Ergenekoncudur."

 

- Bu adam mı söylüyor polisler mi?

- Polisler söylüyor. Daha sonra öğrendik ki, 2'si polismiş. Bir tane de Beşiktaş'ta kuyumculuk yapan birisi var, onun da ismi var bizde. Tabiî kuyumcunun bu işde katkısı ne, bilmiyoruz. Polisler, "S.A. Ergenekoncudur. Dergiyi Mahmud Efendi'nin yeğenlerine, Saadeddin Ustaosmanoğlu'na ve Bahaddin Ustaosmanoğlu'na devretmiştir. Onlar da Ergenekoncudur." demişler. Şahıs, "Ben şaşırdım, şok oldum! Dedim ki, ben gidip soracağım bu işi." Ayıldıktan sonra görüştüğümüzde şahsa dedim ki, "Velev ki biz Ergenekoncu olalım. Bizim Ergenekoncu olmamız senin o saatte gelip bizim kapımızı çalmanı gerektirir mi?" Bir insan sarhoş olsa bile böyle bir şey için atraksiyona girmez. Garib bir şey. "O anda şöyle oldu böyle oldu" diye geçiştirdi. Biraz ağzı kalabalık bir tip. Eski bitirimlerden. Hadiseden sonra birkaç gün ortalıklarda gözükmedi. Evine gittik.

 

- Hâlâ vâkıfda kalıyor

- Vâkfa ait bir evde kalıyor. Evi konuşmaya müsait olmadığı için dergi büromuzda misafir ettik. "Niye böyle birşeye tevessül ettin?" diye sorunca bir takım şeyler anlattı. Anlattıklarından ilgimizi çeken, şahsın yakın akrabalarından birinin Beşiktaş Kulubü'nün divan kurulunun üst düzey yöneticisi olması. İsmi bizde var. Akrabası için, "Beşiktaş'ın değişmez adamıdır. Herkes değişir o değişmez. Süleyman Seba'yı Beşiktaş'ın başına getiren isimdir." diyor. Bazı şeylerin üzerine gittiğimizde mevzuudan kaçıyor. Kardeşimin anlattığı en dikkat çekici şey, şahısla kahvehaneden geri dönerken, gecenin o saatinde iki tane takım elbiseli adamın ısrarla onları izlemesi.

 

- Arabayla mı takib yoksa gözle mi?

- Arabayla değil. Yürüyerek.

 

- Silâhı nerden bulmuş?

- “Ben her zaman silâh taşırım” diyor. Silâhı kardeşime gösterip, “Dokuz tane mermi var, size sıkacağıma kafama sıkarım” diyor. Kilit cümle bu: “Size sıkacağıma kafama sıkarım.” Demek ki birileri buna, “Sıkmasını” söylemiş.

 

- Size yeni katılan birisiydi

- On sene olmuştur. O kadar da yeni değil. İsmailağa cemaati içerisinde herkesin tanıdığı, bildiği bir isim. Fakir fukara birisidir.

 

- Ailesi yok mu?

- Babası var ama yanına gitmez.

 

- Derginizin internet sitesinde yaptığınız açıklamada, “Bu ilk değil daha öncede oldu” diyorsunuz. Daha öncekiler de buna benzer mi?

- Yok. Daha farklı şeyler oldu.

 

- Son süreçte cemaatinizde bir grublaşma, “siz onlardansınız biz bunlardan” gibi bir ayrışma var. Bu ayrışma nedir?

- İşin sosyolojisi bilinmediği zaman bir cemaati tahlil etmek pek kolay değildir. Bu önemli. Her grubda, her cemaatte, her partide, her teşkilâtta olan tabiî hadiselerdir. Fakat tasavvufî cemaatlerde işin boyutu biraz daha farklıdır. Tasavvufun mahiyetine dair bir takım şeyler bilinmiyorsa, hadisenin seyrini çok net takib edebilmek, bütünüyle takib edebilmek çok kolay değil. Burada, mânâ planıyla yürüyen bir hâdise var. Maddiyatla ilgili bir şey yok. Veya siyasî arenada söz sahibi olmak için var olan bir cemaat sözkonusu değil. Dolayısıyla buradaki hâdiselerin yürüyüşü de farklı. Bu hâdislerin içyüzüne nüfuz edebilen insan haddizatında bu hâdiselerin çok mühim olmadığını da görür.

 

- Dışarıdan önemli değil diyorsunuz

- Bütün olarak bakıldığında önemli değildir. Fakat öbür taraftan herkesin bir nefsi var, herkesin dünyaya bir bakışı var, herkesin de dünyaya bakışının bir kalitesi var; bir karakteri var. Bu farklılıklar tabi olarak bazı şeylere tesir ediyor. Bu da doğal.

 

- Sorum Cübbeli’nin yaşam tarzıyla ilgili değil. Yaptığınız açıklamalarda, “Cübbeli’nin Ergenekon tarafı var” anlamına gelen ifâdeler var. Sorum bununla ilgiliydi. Cemaatinizdeki sorun nedir?

- Bizim açımızdan sorun, Cübbeli hocanın biraz savrulduğunu iddia ediyoruz. Birazın da ötesine geçtiği için…

 

- Yaşam tarzıyla ilgili mi yoksa ilişkileri ile alâkalı mı?

- İlişkileriyle alâkalı. Bir cemaatin içinde yapıp ettiklerinin anormal görünmemesi, cemaatin dışına taştığı zaman yapıp ettiklerinin anormal görünmeyeceği anlamına gelmiyor. Zaten Cübbeli de onu fark edemedi. Kurtlar vadisine çıkmayı denedi.

 

- Kurtlar vadisi derken?

- Cübbeli Ahmet hocanın kariyeri, cemaat içinde bir takım şeyleri yerli yerine koymaya müsait. Ama bu cemaat içinde; sohbet etmesi gibi. İnsanlara İslâmı tebliğ etmesi gibi. Bu cemaat içinde kaldığı zaman bir sorun yok. Öyle zannediyoruz ki, birileri bunun önünü açtı.

 

- Ne gibi?

- Bunlar daha sonra konuşulacak şeyler.

 

- Hapishaneden çıktıktan sonra büyük değişim geçirdiği söylenir

- Olabilir. Fakat sorun o değil. Cübbeli Ahmet hoca yapısı itibariyle yapamayacağı şeylere tevessül etti. Cemaat içinde genel kanı, bir takım zaafları var. Biraz paraya düşkün olduğu söylenir. Başka şeylerinden de bahsedilebilir. Elimizde bazı istihbarî bilgiler var. Basına çıkmış şeylerin devamı olabilecek şeyler. Gene söylüyorum, sorun bu değil. Bizi kızdıran bunlar da değil aslında. Bizi kızdıran, gücü yetmediği hâlde cemaati açılıma sürükleme teşebbüsü. Bunu kendi başına yapmadığını da biliyoruz. Nereden biliyoruz? Yıllar önce Cübbeli’ye haber yolladım. Haberin kendisine ulaşıp ulaşmadığını bilmiyorum.

 

- Haber neyle alâkalıydı?

- Peşine takılan kişiler hakkında. “Dikkat etsin kendine. Böyle böyle kişiler var peşinde” diye haber yollamıştım.

 

- Ulusalcılar mı?

- Devlet içinde etnik bir grubun elemanları, cübbe şalvar giyip Cübbeli’nin etrafındalardı. O zamandan bu zamana sürec iyi takib edildiğinde çok farklı şeylerin olabileceğini hissedebiliyor insan. 6 ay önce CHP İstanbul il başkanıyla görüşmesi de bir takım kontakların olduğunu gösteriyor.

 

- Sizi CHP ile olan ilişkisi mi rahatsız ediyor?

- Yok. İsteyen istediğiyle görüşebilir. Cübbeli, klâsik mânâda cemaatin görüntüsünü değiştirmeye çalışıyor. Bu bir! İkincisi, İslâm'ı temsil makamında bir haysiyet sergileyemiyor. Meselâ en son Deniz Baykal'ın sözlediği söz. Diyor ki, "ıÜüTelevizyonda kendisini eğlenceli bir program izler gibi izliyorum." Eğlenceli bir program! Düşünün, tefsir konusunda hâkim bir insan televizyona çıkıb İslâm'ı anlatıyor. İslâm'ı anlatırken insanlar bunu herhangi bir eğlence programı seyreder gibi seyrediyor. Bundan İslâmî mânâda etkilenmek de mümkün değil. Baykal devamında da diyor ki, "Fatih Altaylı o kişinin tadını çıkarıyor!" Cümlenin kuruluşu bile enteresan. "Fatih Altaylı o kişinin tadını çıkarıyor biz de izliyoruz. ıÜüBöyle bir insanla karşılaşacağın zaman niye sırtını döneceksin." Baykal aslında şunu diyor: "Bir komedyan var karşımızda, bu komedyen de filân cemaati zaten mânâ itibariyle ayaklar altına almış vaziyette. Koca bir cemaati komikleştiriyor, bu da bizim işimize geliyor." CHP'nin zihniyeti bu. Buna insanların tahammül etmesi mümkün değil. Bu anlamda cemaatimizde Cübbeli'ye fevkâlade bir tepki var.

 

- Mahmud Efendi izin verdi deniliyor. Bu doğru mudur?

- Yok! Orada başka bir şey var. Daha öncede internet sitemizde yazmıştık. Başta söylediğim, tasavvufî cemaatlerde mânâ itibariyle yürüyen bir takım şeylerin ne mânâya geldiği farkedilmezse bu cümleler havada kalır. Tasavvufda izin verdi, vermedi, böyle bir şey yok. Mânâ dili bilinmediği müddetçe, herhangi bir teşkilâtta var olan emir komuta zinciri gibi düşünürsünüz hâdiseyi. Hâlbuki öyle değil.

 

- Biz böyle düşünüyoruz.

- Öyle düşündüğünüz için bunları anlayabilmeniz çok kolay değil. Bu konuşmamız tasavvufî bir sohbet olsa, hiçbir şeyi bulaştırmadan bulara gelsek çok farklı şeyler konuşabiliriz. Mânâ dilinden yola çıkarak sosyal hâdiseleri konuşmuş oluruz. Mevzuu anlatmak daha da kolay olur. Ama şimdi öyle değil. Tabiî siz bir gazeteci olarak bir haber yapma durumundasınız. Buna göre zâhirî mânâda bir takım sorular soruyorsunuz bende cevab veriyorum. burada verdiğim cevablar sizin gazetenizde yayınlandığında çok farklı bir görüntü de verebilir. Benim anlatmak istediğimin çok uzağında mânâda zuhur edebilir. Zaten bizi de en çok sıkan şey bu. Cübbeli'ye muhalefet etmemizin de sebebi bu. Mânâ itibariyle yürüyen bir kervana tamamen zâhir diliyle yönelmek ve bu dille insanlara bir şeyler anlatıyorum derken komikleştirmek tehlikenin en önemli tarafı. "Mahmud Efendi izin verdi" derler. Mahmud Efendi herkese izin veriyor! Bu mânâ dili bilindiğinde anlaşılacak bir meseledir. Meselâ Mahmud Efendi'ye birini şikâyete gidiyorlar. Şeyh mürid ilişkisi içerisinde olabilecek şeyler. Şikâyete gelenlere, "Ona dokunmayın" diyor. Kanatları altına almış gibi bir hâl oluyor. Fakat bir ay sonra şikâyet edilene diyor ki, "Git evinde dersini yap! Buralarda görünme." Şimdi bu kadar korunan bir insan bir ay sonra yok. Ve eşekten düşmüşe dönüyor.

 

- Mahmud Efendi'nin bir sabrı diyorsunuz?

- Sabrın da ötesinde... Tasavvufda mânâ dili başkadır. Ve orada kontrol bir şirketteki gibi değildir. Ahlâkî normlar üzerine kurulmuştur. Tasavvufda bir hakikat vardır. Derler ki, bazı yerlerde edeb tavrı bile edebsizlikdir! Gel burada edebin ta kendisini bul! Edeb tavrı içinde durmaya çalışırken, öyle bir yer geliyor ki orada edebli durma çabası edebsizlik oralarak görülüyor. Tasavvuf mânâ dili! İnsanlar böyle cemaatlere bakarken bu gözle baktığı zaman oradaki hâdiseleri anlayabilir. Böyle bakılmadığı zaman, CHP kongre yapmış birbirine girmiş, sandalyeler havada uçuşmuş gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bütün bunlara rağmen insanî bir tarafımız var. Herkesin bir nefsi var. Tabiî ki bu olaylar oluyor.

 

- Sonuçta cemaatte bir şikâyet var. Mahmud Efendi de biliyordur. Cübbeli şikâyet edildiğinde kanatları altına mı aldı!

- Efendi Hazretleri bugüne kadar bu cemaate halel getirecek hiçbir hata yapmadı. Cemaatlere gelen insanlar farklı niyetlerle gelir. Kimi para için, kimi evlenmek için, kimi de Allah rızası için gelir. Allah Resûlünün arkasında münâfıklar namaz kılıyordu! Kimsenin kalbini açıb bakacak hâlimiz yok. Bütün partilerin, bütün cemaatlerin içinde böyle insanlar var. Efendi Hazretleri beşerî hâller itibariyle biraz kenara çekilmek durumunda kaldığından, bu tür insanların nefsî atraksiyonları başladı.

 

- Yani Mahmud Efendi geri çekildi Cübbeli'nin nefsî atraksiyonları başladı.

- Direk Cübbeli'nin demiyorum. Bir takım hâdiselerin hareketlenmesinden doğan sonuçlar var.

 

- Sonucu da Cübbeli

- Sonucu da Cübbeli! Bizde diyoruz ki, Cübbeli bu işi ele alma çabasına girdiğinden beri cemaati rezil etmiştir. Bundan vazgeçmesi lâzım. İlmi vardır, tefisr konusunda hâkimiyeti vardır, hizmeti vardır, başarıları vardır ama bunlar ayrı şeyler. Öbür taraftan çıkıb da İslâm'ın haysiyetini ayaklar altına düşürücü hareketler yaparken bunuda hizmet diye insanlara göstermeye çalışırsanız iş tersine döner. Hata burdadır.

 

- Şöyle birşey vardır. Bir grubda çok tepki gören kişi gider. Cübbeli'yi orada tutan şey ilmi midir yoksa başka şeyler mi var?

- Gider diye birşey yok. Tasavvufî cemaatlerde maslahat daha ön plandadır. Teşbihde hata olmaz. Diyelim sizin buradan kovulmanız gerek ama benim sizin üzerinizden bir menfaatim var. Bu menfaat sizin kovulmanızdan daha fazla kâr getiriyorsa sizi kovmam.

 

- Menfaat ne?

- Cübbeli ile alâkalı bir menfaat yok. Cemaatin bütünüyle alâkalı düşünülmeli. Hiçbir şahıs bir cemaati tek başına ayakta tutmaz.

 

- İsmailağa denince Cübbeli akla gelir

- Akla gelmesinin sebebi, tefsir derslerine girmesi. Onun ilimine mâlik İsmailağa'da ismi cismi duyulmamış bir sürü insan var. Meselâ bir hocaefendi var. Cübbeli'yi kaç defa, bu işleri yapmaması için ikâz etmiştir. Bu hocaefendi isminin cisminin ortaya çıkmasını istemez. Fevkalâde bir insandır. O da dergi çıkarır. Cübbeli'den on kat daha ilmi vardır. Allah rızası için çalışmaları vardır. Hitabeti de, iknâ kabiliyeti de Cübbeli'den kuvvetlidir ama onun böyle bir derdi yok. Birileri, kimse, yalpalayan gidişatı Cübbeli ile kontrol altına almaya çalışıyor. Cübbeli Ahmet hoca bunu farkedib dönmesi lâzım. Farkettiği hâlde dönemeyecek pozisyonda ise döndürülmesi lâzım.

 

- Siz diyorsunuz ki, biri onu yönlendiriyor

- Evet. Biri veya birileri. Tek başına birisinden bahsetmiyorum. İnsandır, beşerdir, nefsî hataları olabilir. Onlardan bahsetmiyorum.

 

- İnternet sitenizde suikastle ilgili yazıda, size yönelik suikast teşebbüsüyle İsmailağa'da öldürülen hocalarla bir benzerlik kuruluyor.

- Tabiî o suikastlerde farklı bir şey vardı. O saldırılar direk cemaate gözdağı vermek için yapıldığından direk caminin içinde yapıldı. Rahmetli Hızır Hoca, Çukurbosta denilen yerde imamlık yapardı. Evi İsmailağa'ya yakın bir yerdeydi. Sabah namazı için gecenin bir yarısında imamlık yaptığı camisine gitmek zorunda. Çukurbostan dediğimiz yer, o dönemde metruk bir yer. Şimdiki gibi hareketli bir yer değil. Hareketli olsa bile o saatte kim olur. Tek başına giderdi. Çok rahatlıkla öldürüb bir kenara atılabilirdi. Kimsenin de ruhu duymazdı. Öyle yapmıyorlar da, cemaatin en yoğun olduğu pazar günü, sohbet sonrası ve caminin içinde suikastti yapıyorlar. Bayram Hoca cinayeti de aynı şekilde işlenmiş. Bu sefer caminin daha da ilerisinde, mihrabda oluyor hâdise.

 

- Saldırıları düzenleyen şahısların psikolojik durumlarının bozuk olması

- Evet. Birini camide öldürdüler. Diğerini de, bir nalburun çocuğu, zavallı bir çocuk, işin içine sokuldu. Bu mevzuların açılması lâzım.

 

- Nalbur çocuğu dediğiniz hangi hocanın cinayetinde

- Hızır Hoca'nın. Psikolojik rahatsızlığından dolayı serbest. Zaten o suçlamayı kabul etmiyor. Bize sıra geldiğinde yine psikolojisi bozuk birisi. Bu sefer sarhoş olarak geliyor. Yollayanlar ne düşündüyse! Takdir Allah'ın...

 

- Polise başvurdunuz mu?

- Gerek duymadık! Bu işler bizim için çok ciddi işler değil. Cübbeli Ahmet mevzuu, benle alâkalı suikast teşebbüsü ve buna benzer şeyler bizim için çok önemli şeyler değil. Çünkü hâdiselerin zaman ve mekân hususiyetlerine baktığımızda çok enterasan şeyler yaşanıyor. Biz, zamanın sona geldiğine yaklaştığıa inanan insanlarız. Zamanın sonu itibariyle karışıklıkların çok fazla olacağını, kitabî olarak bilenler yaşananlara şaşkınlıkla bakmaz. Şunu çok net olarak söylememiz gerek; insanlık yakın gelecekte neler olabileceğine dikkat etsin!   

           

  

 
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Files

Kullanıcı Girişi

  • Login
  • Create an account
    Registration
    *
    *
    *
    *
    *
    Fields marked with an asterisk (*) are required.
  • Furkan (Kapak)

    Üstad Diyor ki:

    Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
    O ve Ben sf/168 -

    Site İçi Arama

  • Search
  • Kimler Sitede

    We have 67 guests online
    Guraba
    Guraba mecmuasının 13.sayısı çıktı..
    Reklam
    İNSAN 'Erkek ve Kadın'
    Salih Mirzabeyoğlu'nun 53. Eseri İNSAN 'Erkek ve Kadın'
    Reklam
    Rihle Dergisi
    Rıhle Dergisinin 9.Sayısı..
    Reklam