Sunday
Feb 12th
Text size
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
Anasayfa Furkan Yazarları Sadeddin Ustaosmanoğlu İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri'nden

İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri'nden

E-mail Print

This e-mail address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it  

Kitâbu’n Netice… Bursevî Hazretleri’nin kuşdilinde yazıldığını iddia ettiği eseri. Ehli olan bu kitabdan kim bilir ne inciler çıkarır.

 

Bizlere gelince.

 

Büyüklerin sözlerini olur olmaz yerde kullanmanın suç olduğunu bilmez değiliz. Fakat, zaruret miktarı ve de edebe uyamama korkusu içinde el atmanın mahsuru olmadığı da söylenmiştir.

 Bunalan ruhlarımıza nefes payı kâbilinden şifa arayışımız, elbette bizleri “Hazretler”in kapısında beklemeye ve dağıtacakları tasarruftan pay kapmaya sevkediyor.

Bu yol, ‘inceler incesi’ olarak târif edilmiştir. Kabalıklardan geçip hakka gidemeyenlerin yolu değildir ve biz de “Kabalıktan geçip hakka gidelim” nasihatinden pek nasibdar değiliz.

Ama.

“Olsun”, diyoruz… Olsun.

Niyetimizi hâlis tutma çabamız devam ettikçe, karınca kararınca da olsa yürümeye devam edeceğiz… Niyet doğruysa, bizi hangi sahile atarlarsa atsınlar; razıyız.

Denilmiştir ki: Keşfen tesbit edilen hakikatlerin temelindeki sıhhatli zemini bilenler, söylenenlerin mâhiyetini kavrayabilirler…

Keşfe dayalı bu eserden müstefid olanlara gıbta ederiz… Ve; bu eserden gözümüze çarpan bir hâdiseyi nakilci keyfiyetiyle, bu gıbta nisbeti içinde nakledelim istiyoruz.

Kitab’dan aynen:

«Ve Kur’an’da gelir (Bakara, 2/1996 [hepsi tam on (gün)dür]) Ve aşerenin her ferdinde mie î’tibariyle bin olur ki bu ümmet-i merhumenin müddet-i ömrüdür.

Ve hâlâ gerçi bini mütecavizdir, feemma fî nefs’il-emr Dehr isminin hükmü henüz gâyeye ermemiştir, velâkin ekall-i kalîl kalmıştır. Onun için dünyada ihtilâl çoğalmıştır. Zîrâ, mâriz olan kimse vefâtına karîd zîyade muzdarib olur. Acûz-i dehr dâhi böyledir ve bu marazın şiddetinden ötürü her tabib tîmâra kâbil olmayıp Mehdî gibi sahib-i seyfe muhtaç olmuştur. Ve tabibden murâd ulemâ-i dîn ve sahib-i zuhûr olanlardır ki her asırda bulunurlar. Velâkin hâllerine göre nizâm verirler ki cüz’iyattır. Zîrâ, isimlerinin Bi-tarîkı’l – kulliye nizâma kuvveti yoktur.»

Serbest bir dille anlatımına gelince; Bakara sûresindeki bu âyet-i celîleye göre ümmetin ömrünün bin sene olduğunu söylüyor Bursevî Hazretleri. Sonra soruyor; bin yılı aşmış olmasına rağmen neden sonlanmadı, kıyamet neden kopmadı?.. Zîrâ diyor, henüz Allah’ın Dehr ismine nisbet gerçekleşmemiştir. Yani, izâfî zamanla, Dehr’e taalluk eden zaman farklıdır ve hesab dehr’e göre yapılmalıdır.

Fakat, diyor.

Böyle bile hesablansa, yani dehre nisbetle bile değerlendirmeye alınsa yine de az bir zaman kalmıştır. Bu sebebden de âhir zaman alâmetleri olarak karışıklıklar artmıştır. Bu şuna benzer diyor;  nasıl ki bir hasta ölümüne yakın ağırlaşır ve ızdırabı artar, aynen bunun gibi, ZAMANIN SONU olması bakımından beşeriyetin ızdırabı ziyade olmuştur. Bu sebeble hiçbir tabib bu hastalığa şifa bulamaz, düzeltmeye kâdir olamaz. Bu sebeble insanlığın, Sahib-i Seyf'e, yani MEHDİ Aleyhisselâm’a ihtiyacı vardır.

Tabibden murâd din uleması ve zuhur sahibleridir ve her asırda bulunurlar, lâkin hâl ve makamlarına göre âleme nizâmât verirler ki, bu da cüziyattandır. Zamanın sonunda da bu hâl yaşanmakta, Seyfi Kılıç gelinceye kadar hiçbir kuvvet küllî mânâda meselelere güç yettirerek âleme nizâmât veremeyecektir.

Kâinatın Efendisinden gelen sıhhatli bilgilerle biliyoruz ki, âhir zaman MÜJDECİ’si haktır.

Ehl-i Sünnet’in inkârı kâbil olmayan îtikadıyla da bu mesele sabitlenmiştir.

Ve; Hâdis’lere ve hâdislere zaman üstü keyfiyetleriyle muttalî olanlar, meselenin künhüne vâkıf olarak ümmete bin dört yüz senedir mihmandarlık yapmaktalar…

Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların, zamanın gerekliliği bakımından bir hayli yakından ilgilendikleri MÜJDECİ meselesi, artık insanlığın geri dönüşü olmayan bir yola girdiğinin alameti, ve; insanlığı kurtarmaya aday MÜJDECİ’nin geliş yolu gözleniyor… Hakîkatiyle idrâk edenlere müjdeler olsun!

Lifliği derecesinde zor bu mevzu, herkesin kendince ve edebince değerlendireceği bir mevzu olduğu gibi, hâl ve makama da uygunluk arzetmeli… “Ben söyledim oldu”nun ötesinde,  çilesine tâlib olanların anlamakta zorluk çekmeyeceği bu mesele, öyle görünüyor ki, küllî mânâda zaman ve mekânı zorlamakta…

“Zaman bendedir ve mekân bana emanettir” şuuruna mâlik olmanın dışında yol kalmamıştır. “Söz açıkça ahmak’a söylenir” hükmünce, sükût.

Sükût’un muazzam deverânından kaynaklanan sedâları duyanlara ne mutlu.

«Dedi ki:

—(Allah ızdırabını çektirmediği şeyin nimetini vermez… Hakikaten ızdırab…)

Dedi ki:

—(Bir hakîkati müdafa ederken ona önce kendiniz inanmalısınız!.. Başkasını inandırmak sonraki iş…)* 

* Kökler, Salih Mirzabeyoğlu, s. 108, İbda Yayınevi

Furkan Dergisi, Ağustos 2010

 
 

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Kullanıcı Girişi

  • Login
  • Create an account
    Registration
    *
    *
    *
    *
    *
    Fields marked with an asterisk (*) are required.
  • Site İçi Arama

  • Search
  • Kimler Sitede

    We have 157 guests online

    Furkan Dergisi -Arşiv-

    Esatir ve Mitoloji
    Salih Mirzabeyoğlu'nun 56. Eseri Esatir ve Mitoloji "Güneş ve Ay"
    Reklam
    Furkan
    Furkan Dergisi Forum hizmete girmiştir.. http://www.forum.yenifurkan.com
    Reklam