|
Kendi Kaleminden Salih Mirzabeyoğlu -II- |
|
|
|
|
Written by furkan
|
|
Thursday, 26 February 2009 10:31 |
“Bursa”4-5 yaşlarında iken, Bursa’da bir hatıram... Evin bulunduğu sokağın başında, üç yetişkin insanın elele tutuşarak kuşatabileceği genişlikte büyük bir çınar ağacı vardı... Üzerinde yüzlerce karga... Bir gün sokakta yürürken, tâ tepeden bana doğru bir karga süzülmesin mi?.. Bir ânda suratıma dalacak diye elimle yüzüme perde yaptım ve o, kafamın üstünden teğet geçip tekrar yükseldi gitti... Benim gibi bir masum yavrudan ne istedi acaba?... Belki de pek masum bulmadı!.. (24)
“Baba Evi...”
Baba evinde her zaman, kitap mühim bir unsur olmuş ve Şerif Muammer (Muhammed), şahsiyet sahibi olma, kafa yapısı ve fikir meselesini her zaman maddi üstünlük ve ehemmiyetlerin önünde görmüştür... Anneciğim, 1964’de doğum günümde, babamın hediye ettiği kitaptan ayrı olarak bana, Eflâtun’un «Devlet» isimli eserini hediye etmiş ve şöyle yazmıştı:- «Oğlum!.. Doğru ve akıllı adam, muvaffak olacak adamdır. İyi seneler.»Benim not alarak okuduğum ilk eser de, 1967’de bu eserdir!.. Şiddetli toplayıcı karakterimin ve koku alma melekemin bariz olarak görülmesine vesile eser!.. (25)Babam, Bursa’daki Uludağ Gençlik Klübü’nü kuranlardan biri... Gençlik... Onun futbol ve boks şubelerinin çalıştırıcısı... Aradan seneler geçmiş... Ben 10 yaşındaydım... Bir yaz günü akşamüstü, şehir stadının altındaki boks idman salonuna gittik... Babamın talebesi, şimdi hocalık yapıyor... Ortada eldiven giyen iki kişi ve büyülenmiş hâlde onlara doğru akan ben... Babam arkamdan çekip, oturduğu sandalyenin yanına getiriyor... Ben yine akıyorum... Bu durum idmanın sonuna kadar gitti... İradesiz bir şekilde sürükleniyordum... O zamanlar, kaderimin o tarifsiz mistiğin cazibesiyle örülü olduğunu ne bileyim!.. (26)Aramızda hiçbir zaman “yavrum, evladım” ilişkisi oluşmamış babama –binbir sıkıntıyla- bana verdiği aylığı yükseltmesini söylüyorum –ki o zaman talebe bursu 350, bana verilen 300 lira- ve şu cevabı alıyorum:- “Senin hakkına bu kadar düşüyor!”Nefsinde hiçbir “evlât hakkı” hissi bulunmayan ben, onun çevresindeki gençlerin benle kıyas edilemez rahatlıklarına rağmen ondan istifade etmelerine karşılık, verdiği cevaptan rahatlıyorum bile... Nitekim, 100 liram olmadığı için Eskişehir’den İstanbul’a imtihana gelemediğim oldu... Yenilsem bile Türkiye Kulüplerarası Boks ikincisi olacağım maça da, aynı şekilde gelemedim; ben yaz-kış üzerimde aynı kadife pantolonla üç senedir dolaşa durayım, şık takım elbisesi ve yeni ayakkabılarıyla karşısına geçen bir genç, ayakkabıyı yeni aldığını ama parasızlıktan (!) bir senedir aynı takım elbise ile dolaştığından yakındı ve tam 700 lirayı cebe indirdi... Ben maça gelmek için para istediğimde, yoktu!.. (27)
Eskişehir
Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkânıdır misâli, Eskişehir benim için madde ve mânâsını yaşadığım hadiseler boyunca ister istemez başvurulan, cinnete yakın uçlarda ruhî sancılarıma, fikir istidadıma ve aksiyon iptilâma mevzu olmuş bir mekân... Hususî saadetler... Ölesiye sadık arkadaşlık ve doyumsuz dostluklar... Öldüresiye nefretler... Dava, aşk ve heyecan... Kesiksiz murakabe ve sahici muhasebe cehdi... Hatırası bile yakıcı zamanlar!..Şahsiyetimin ana çizgileri, Eskişehir’de pişmiştir!.. (28)Şehabettin... Yaş farkından doğan nisbetsizliği 14 yaşımda aştım ve onunla birlikte akranlarının da tepesinde sokağımızın efeliğine kuruldum!.. (29)Rahmetli Sülbiye Gider teyze... Karşımızda, en büyük oğlu rahmetli Faik Gider amca ve Hüsniye Gider yenge ile oturuyor... Bu tek katlı şirin evin arka bahçesinde de bir ev var; orada da en küçük oğlu Bedri ağabey ve Zehra yenge... Yanlarında, baştan kerpiç ve iki katlı, sonradan üç katlı inşâ edilen beton binada da, rahmetli Memduh amca ve Kadriye yenge ile, Kadri amca ve Mukadder yenge... Yani, rahmetli Rıfat Gider dede ile Sülbiye Hanım, 4 oğlan çocukları ve gelinleri ile birarada... Ve dokuz tane de torun!..Geniş aile, bütün unsurlarıyla Rıfat dede ve Sülbiye teyzenin etrafında döner... Hali vakti yerinde, mahallede ve şehirde çevresi olan, eşraftan bir aile tipi!..Sülbiye Hanım teyze, mahallenin «kaymakamı»... Kadın çevresinde, geliş gidişi kontrol edere benzer otoriter bir havası vardır!..Rıfat dede ile Sülbiye Hanım’ın tanışmaları, daha doğrusu Sülbiye teyzenin onu tanıması şöyle olmuş: Genç kızken, bir kadına herkes bahtını baktırırken, o da baktırmış ve o zaman hiç tanımadığı Rıfat dedeyi tastaki suda görmüş!.. Rıfat dede, çarşıdan birşeyler yüklenmiş, yolda yürürken!.. Gel zaman git zaman, çeşitli vesileler ağı çerçevesinde evlerinin kapısı çalınıyor, görücüler geliyor; ve suyun içinde seyrettiği adamın canlısını karşısında görüyor!.. Dehşet bir vakıa!..Ben İstiklâl mahallesindeki sokağımıza geldiğimizde, 5-6 yaşlarındaydım... Bir sene sonra kendi yaş grubumun ve küçüklerin önünde çete başı... Mahallenin bizden bıkkın büyüklerinin başında da, Fikri amca var... Bizi sokak sokak kovalar... Bu kovalamaca 12 yaşına kadar sürdü... Birgün, her zaman olduğu gibi, «kavga var!» diye evden çağrıldım... Sokağa fırlayınca ne göreyim?... Sağ kolum Erkan, kafasından kan sızan Fikri amcanın kafasına sopayla mütemadiyen vuruyor; ve öyle kudurmuş ki, ne ablası, ne orada bulunan birkaç kadın, ne de çocuklar onu zaptedemiyorlar!.. Derhal müdahale ettim ve benle kapışmayı göze almamasından istifade, elinden sopayı aldım; sonra da «Fikri amca büyüklük sende kalsın!» diye, Fikri amcayı onore ediyorum! O kadar içli ve çaresiz insanın minnettarlığıyla dolu bir sesle bana «peki evladım, peki evlâdım!» dedi ki, şu ân bile içim titriyor!.. Ne tuhaf... Eğer bir daha bizi kovalarsa onu dövmeyi kararlaştıran benim; sonra da bu hâlim!..Fikri amca, o zamanlar 50 yaşlarında... Sol ayağında belli belirsiz bir aksaklık, yürürken yalpalaya yalpalaya gelen bir görüntü çiziyor... Bir zaman sonra bu amca, mizacımın, kuvvetli saldırgan tarafına değil de, yufka ve içli tarafına hitabedebilme sırrını sezdi... Tatlı sesli ve sözlü, şefkatli tavırlarıyla, benim son derece muhabbet ve hürmetimi kazandı; aslında kendisi de buydu, konu komşu yardımına koşmayı sever, cenazeye ve hastaya yetişir, kendini ibadete vereliberi de o yolda güzel örnekler sergilerdi... Bir gün kapı önünde otururken, bana nasihat etti ve sordu:- «Oturma yavrum taşlara, oturma; sonra çok çekersin!.. Sen niye tek başınasın?»- «Arkadaşlar camiye gitti Fikri amca!»- «Aaa!.. Sen niye gitmedin?»- «Benim kitabım yok!»Onbeş dakika sonra ben yine aynı noktadayım... «Bi koşu» kitap alıp gelmiş Fikri amca, onu bana uzattı:- «Artık kitabın var, bundan sonra sen de git emi!»Ruhuma büyük temel çivisi çaktı ve delikanlılığa doğru serpilirken, bana hep takdirkâr ve hayranlık gözüyle baktı... Beni çok severdi; kalb kalbe karşıdır ya!..Delikanlılık çağımın genel geçerli efeliği içinde, yaşlılara karşı çok hürmetkârdım... «İzzet, mahalleye eziyet!» tekerlemesinin sahibi olan bir dede de dahil, o yaşlarda beni çok severlerdi... Elden ayaktan düşmüş Rıfat dede, birgün evdekileri bana şikâyet edeceğini söyleyerek tehdit, ediyor... Onun vefatından bir sene sonra da, Sülbiye Hanım yatakta... Günden güne eriyor... Ben hergün onu ziyaret ediyorum, elini öpüyorum, hatır soruyorum; Sülbiye Hanım teyze, benim mahalledeki havama nazaran hâlâ itibarda bulunduğunun memnuniyetini yaşıyor... Birgün:- «Oğlum, kestir şu saçlarını be!»Bir-iki saat sonra, uzun saçlarım kesilmiş olarak ona uğradım:- «Sülbiye Hanım teyze, bak hiç kimseyi dinlemedim, yalnız senin sözünü dinledim!»Kadıncağız, vefat ettiği bir ay sonraya kadar her kendisini ziyaret edene beni anlatıyor ve övünüyor:- «Hiç kimseyi dinlemez!.. Ben söyledim diye koşup kestirmiş, elimi öptüm!.. Bir tek beni dinledi!..»Rahmet!.. (30)Hüsniye Gider yenge... Eskişehir’de oturduğumuz zamanlar, yaklaşık 18 sene karşı komşumuz... Rahmetli Faik Gider amcanın hanımı, benim yaşımdaki –şimdi astsubay- Şenol ve benden üç yaş büyük Kerim’in annesi... Rahmetli Rıfat dede ve Sulbiye Hanım teyzenin gelini!..Ama ne gelin!.. Onun gibi, vefalı ve cefakârını, acaba kaç anne ve baba kendi çocuğunda seyredebilir?.. İki-üç sene, yatalak hasta olan dedeye baktı; sonra da teyzeye... Hasta beklediği uykusuz aylar boyunca, sigaraya alıştı... Şikâyetsiz, sızısız, hürmet ve şefkatinden hiçbir şey kaybetmeyen bu kadın, benim hatıralarım arasında, yumuşak, sevgili ve aziz bir anneyi, çilekeş yalnızlığı duyulmayan derviş tevekkülü misâlini yaşatır!.. (31)Tatar Hayriye Hanım teyzelerin evleri; onun ismini anarak bahsedeceğim, çünkü kocasının ismini çocukluğumuzda da bilmezdik... (...) Bizim çocukluğumuzda, hemen her sene bir kere de olsa Porsuk Çayı taşar, şehrin alçak kesimlerini ve suya yakın sokaklardaki evlerin bodrum katlarını su basardı... Birinci katında oturduğumuz iki katlı evin yanyana iki kapısının bulunduğu 2-3 metrekarelik zemine çıkan 2 basamaklı hizası, umumiyetle selin en yüksek derecesini gösterirdi; birkaç defa tedbir olarak evdeki eşyaların yukarı kata taşınması için hazır hâle getirilmesi sözkonusu oldu ise de, bizim evi hiç su basmadı... Sel baskını olduğu zamanlar, okulların tatil edilmesi, yiyecek vesaire gibi şeylerin tedbir niyetine daha hamaratça teminine çalışılması, öyle aman aman bir zaruret belirtmese de, tehlikeli sahneler görüntüsünü oynayan figüranların kendilerini rollerine kaptırarak tehlikesizce tehlikeliyi yaşama keyfi gibi, insanlara değişik tatlar yaşatırdı... Tabiî evlerini su basan canı yanmışlardan bahsetmiyorum... Böyle sel bastığı günlerin geceleri, evimizin önünde bulunan elektrik direğindeki lâmbadan suya düşen ışık, bana bambaşka ve romantik hisler yaşatırdı; kendimi Venedik gibi veya sefa atmosferinde farzederdim... Bir seferinde, daha değişik manzaralar doğdu: Hemen her sel baskınında, sokak seviyesinden yaklaşık yarım metre aşağıdaki Dede’nin bahçesi içinde bulunan evler sular altında kalır, fakir fukaranın kaçıramadığı yatak-kilim-yorgan vesaire gibi eşyaya zarar gelirken, bu seferinde sokağa duvarı bulunan bir ev yıkıldı... Sokaktan bakınca bahçe duvarı olarak görülen bu evin duvarı, mutfak eşyası dizili bir rafı taşıyormuş... Ben, geçen sel baskınlarının ardından “bir daha sel olursa, kapıya bir sandalye atıp şöyle keyiflice bir çay içeceğim!” kararımı bu sefer uygulamaya girişmiş ve tam sandalyeyi çıkarmıştım ki, hafif bir gürültü duydum; o evin çöktüğünü... Birkaç saniye sonra, tencere ve tava cinsi eşyalar suyun ortasında önümüzden geçiyor... Tuhaf bir durum!.. Camlarda bulunanların “aaa!” sesleri arasında, böyle hadiselerin canı gönülle fedâisi çocuklar tencereleri kurtardılar; diz boyu sularda heyecanlı (!) macera... İçerden gürültüyü duyan babam, bizim balkonu andıran kapı önüne çıkınca, elinde çay bardağıyla sandalyeye kurulma hazırlığında olan bana sinirlendi; veya sinirlenmiş gibi yaptı... Söylediği doğruydu:- “Alemin ıstırabıyla alay gibi... Çabuk içeri gir!”Ama ben oranın çökeceğini bilemezdim ki!..Aradan birkaç gün geçmemişti ki, Dede sağdan soldan topladığı tuğla-kerpiç ve çamurla evi eski hâline yeniledi!..Su yatağından taşmaya başladığında, Dede’nin bahçesi içindeki evlerin şurasından burasından ve avlunun muhtelif yerlerinden sular fışkırmaya başlardı... Ve bodrum katı olan yerlerde... Bir seferinde mahallenin bütün çocukları kahramanca (!) mücadele etmiş ve sokağın su boyundan giriş yerinin en müsait kısmında taş-toprak-çeşitli cinsten molozla bir sed yapmıştık... Diğer sokaklar çeşitli derecelerde suların istilâsına uğrarken, biz sokağımızı korumuş olmanın keyfini çıkarmaya hazırlanıyorduk ki, Dede’nin evlerinden suların fışkırmakta olduğu haberini aldık; ve bizim yaptığımız seddin içindeki ilk evin karanlık bodrumunu dikkatle gözleyince, suların yükselmekte olduğunu... Ve neticede birkaç saatlik bir gecikmeyle sular seddin ardındaki kısma dolmaya başlamıştı ki, santim santim yükseliş birkaç saat sonra santim santim düşüşe geçti... Ve biz mümkün olan en az hasarla zafer kazanmıştık!..Selin ardından geçen günler ve haftalarda, değişik hisler yaşadığımız işler... Meselâ o zaman, Yalman adası veya Suboyu denilen şehrin merkezî kısmında, yol boyunca yazlık sinema ve çay bahçeleri vardı; sular çekilince, sel suyunun doldurduğu bu bahçelerin içinde kaynaşan balıklar... Günden güne su buharlaşır ve toprak tarafından emilirken, meselâ ağaçların dibine doğru daralmış 1-1,5 metre çapındaki leğen büyüklüğü bir yerde, yüzlerce çırpınan balık; tarladan balık toplamak!.. Bodrum kat evler, şöyle veya böyle tahliye edilmiştir; 20-25 gün sonra da olsa içine gir ve üç-beş parmak derinliğindeki suda kaynaşan balıkları topla!.. Ve, top oynadığımız engebeli arsada, yer yer 1 metreye yaklaşan derinlikteki sular... Bir seferinde, orayı mahallemizin gölü addederek, tuttuğumuz balıkları oraya atarak zenginleştirdiğimizi hatırlıyorum... Ve ne tuhaf, bugün bile heyecanlanıyorum!.. (32)Çocukluğumda çok sık yaptığım tecrübelerden biri, canlı balığın içini boşaltmak ve onun üç-beş saniye de olsa yüzmesini hayretle seyretmek... Veya içini boşalttıktan sonra, titreyişlerini ânı ânına göz kaydına alarak «ölüm ânını», ruhunun çıkışını (!) yakalayabilmek!..Balık avcılığı, çocukluğumda yaz tatillerinin en zevkli saatleriydi... O zaman Eskişehir’deki Porsuk Çayı’nda balık çok... Ve biz, sokağımızın bütün çocukları bir çete, başlarında ben, mahalle kavgaları ve futbol maçları dışında, ya kuş avındayız veya balık... Ya sokağımızın başında, veya karşı kıyıdaki çayırda, yahut şehir dışında tertiplendiğimiz avlar!..Suboyunun başında evleri olan, ilkokul arkadaşım Nevzad... Hatıralarımda yer ediş sebebi, son sene müsamerede ikimizin de «İspanyol dansı» gösterisinde yer alıyor olmamızdan dolayı aramızda doğan samimiyet... Ve... Evlerin bahçesinden oltasını suya sarkıttığı bir gün, kıyıdan bir karış uzakta kol kadar bir balık yakalaması... Günlerce «belki ben de» umuduyla oraya olta attım!Çocukluğumda azarlandığım veya kızdığım zaman, büyüklerimin en çok kullandığı lâf:-«Bak yine gözlerini devirdi ak gözlü!»En çok anneciğim ve teyzem, sonra anneannem ve dayım kullanırdı bu lâfı!.. (33)17 yaşına kadar sayısız kere ava gittim... Ördek avı, bıldırcın avı... Ve balık avı... Ve tavşan avı!.. Özellikle geceleri kır yollarında arabanın ışığını görünce çöken tavşan avları sırasında, yollarda gördüğüm «aaa!... Tilki»ler... Bunların hiçbirinin kazınmış bir hatırası yok!..14 yaşındayım... Bir yaz günü, babamın alaydan mesai arkadaşları ve aileleriyle iki otobüs tutarak gittiğimiz, kır gezisi... Eskişehir’e 40-45 kilometre mesafedeki, çam ormanlarına, Hasırca’ya... Annem, babam, kardeşlerim ve rahmetli Teyzem... Unutulmaz bir gezi... Ve gece kadınların orada kalmak istememeleri yüzünden, otobüsler bir günlük tutulmuştu... Kadınlar oranın tadını aldıktan sonra, o geceyi orada geçirmek ve ertesi akşamüstü dönmek için kocalarına nasıl ısrar ediyorlardı... Ama otobüslerin yarın başka bir anlaşması olduğu için, bu mümkün olamamıştı... Derede serpmeyle 60-70 kişiyi doyuran ve bir o kadar insanı da doyuracak olan balık avı... Kol kadar balıkları, armut toplar gibi eliyle derenin oyuklarından çıkaranlar... O küçük dere nasıl da balık kaynıyordu!..Tilki... Dolunayın altında biten bir zevkin hüznüyle eşyalar toplanırken, binlerce ateşböceğinin görüntüsü ayaklarımı büsbütün geri geri götürüyordu... Ve bir yavru tilki!...Bizim oradan ayrılmamızı bile bekleyemeyen bir yavru tilki, her kovalayışımızın ardından, başka bir eşya kümesinin yanında görünüyor!.. Onu yakalayıp evde beslemek fikri bana nasıl cazip görünüyordu ama, ne yakalamak mümkündü, ne de annemin onu kabul etmesi, ne de evcilleşmesi!.. Onu hafızam resim hâlinde yakaladı ve aslı ölmüş olsa da, faslı yaşıyor!.. (34)Bundan 25 yıl evveli... 25 yıl sonrayı düşünürken çatır çatır yandığımı söylesem inanır mısınız? İnanın!..İnanın; kemmiyet hesabına vurarak 25 yıl sonra diye değil de, 25’in de içinde bulunduğu bir rakam sonrasının, ilk gençlikte yaşanan zaman idrakı ıstırabının buudu hâlinde o günde bir imaj olarak toplu olduğuna inanın!..Lemi, bu dilden hiç anlamaz, okul kitabı serisi üzerinde çalışkan ve zekâyı andıran tarafları olan, buna mukabil hep yavan, hep hissiz, hep soğuk tarafıyla aptalı andıran bir tip... Eskişehir’deki Mehmetçik Ortaokulu’nda 1. 2. 3. sınıfları ve Atatürk Lisesi’nde 3. sınıfı beraber okuduk!..Ütülü pantolunu, ceketinin altında ütülü gömleği ve boynunda kravatı, daim temiz papuçları, hep aynı ayar saçları... Ressamın ruh veremediği çıplak bir duvarı andıran beyaz bir yüz, uzun ve ince boynu üzerinde yürürken sallanmasa da sallanıverecek hissini veren kafa, dört ayak üzerinden yeni doğrulmuş gibi zayıf ve uzun ince gövdeden öne doğru akan uzun kollar, uzun ve yürürken uzun uzun attığı bacaklar, pabucu büyük gelmiş gibi deve yürüyüşü cinsi kullanılan ayaklar... Son derece renksiz, ruhsuz ve bulunduğu yere müsbet veya menfi bir keyfiyet vermeyen şahsiyeti içinde, varlığı veya yokluğu dikkati çekmeyen, nevî şahsına münhasır bir tip!..Duvarın ötesini merak ediyorsun, öte, kıymetin duvarda olduğunu işaretleyen bir boşluk... Peki niçin Lemi’nin üzerinde duruyorum?.. Hem de, görmem unutmam için yeterliymiş gibi kendisinden bahsederken?..Benim, bahse değmezliğini söylerken bahsetmemin çelişkisi bir yana, o, hayatımda çok önemli işaret taşlarından biridir!..Çalışkan bir talebe olmasam da, sınıf birinciliğine oynuyorum... İlkokulda, birinci olmadığım zamanlarda bile, ikinci değildim... Ortaokul 1. sınıfta, ben, Lemi ve Şerafettin isimli bir çocuk, iki kişinin çıkarıldığı iftihar listesine geçmeye çalışıyoruz... Birinci dönemde, resim dersinden de aldığı iftiharla, bizden bir fazla dersle Lemi birinci... Şerafettin de, not ortalaması benden fazla olduğu için ikinci... Okul bahçesinde her sınıftan iftihara geçenlerin takdim edildiği törende, ben de çıkarıldım; ama bana, daktiloyla yazılmış iftihara geçtiğim vesikası verilmedi... Müthiş üzüldüm... İkinci dönemde, iftihara geçtiğim ders sayısı Lemi ile eşit olacak hesabında sevinirken, iftihara geçme işi yapılmadı... Neden yapılmadı?.. Hiçbir sebep yok; yapılmadı... Bütün emeği boşa gitmiş bir insanın hüsranına düştüm... İkinci sene, birinci dönem: Sınıfımızda, diğer sınıflardan da bizim sınıfımıza kaydırılanlarla, en az on iftiharlık talebe arasındaki yarışta, ben birinci olacaktım... Olacaktım, olamadım; ve not ortalamasıyla üçüncü duruma düşüp, yine iftihara geçemedim!..Sınıfımızda kıyasıya bir yarış var... Meselâ 10 tam notu hedefleyerek yaptığımız hesap üzerinde, sözlüye kalkıp da 9 alan oldu mu, sanki yüzde 90 rakibimizi geçmiş gibi seviniyoruz... Her neyse; bir hoca, beş kişiyi iftihara geçmek için yazıyor ve neticede kim daha fazla dersten iftihar alırsa, bunlardan iki kişi iftihara geçiyor... Ben, on dersten iftihar alarak birinci olacağım... Ama olamadım ve not ortalaması ile üçüncü sıraya düşüp iftihar listesine geçemedim!..Türkçe Hocası Hümeyra Hanım... Bir dönemde yapılan üç yazılı imtihandan sonuncusunda, bir cümlenin şahıs, fail, sıfat vesaire şeklinde tahlilini isteyen bir soru da var... Ben 10 tam not beklerken, 7 gelmesin mi!.. Dünyam karardı... Ertesi derste, parmak kaldırdım ve “İmtihan kağıdını görebilir miyim?” dedim... Yani itiraz ediyorum... Biraz tatsız bir hava... Hümeyra Hanım, kağıdımı çıkardı ve notumun sözkonusu sorudan dolayı kırıldığını gördüm... “Birleşik kelime” diye altını çizmediğim bir kelimeden dolayı, o sorudan bana hiç not vermemişti... Oysa, hiç not vermemesini izah gibi, benim yanlışımı çıkarırken de zorlandığını hissettim... O kelime birleşik kelime değildi... Bana, şimdi hatırlıyamadığım bir misâli verdi ve yerime oturttu... Ben de, verdiği misâli kafama takmış, bugün bile hatırladığım karşı örnekleri, birkaç gün sonra önüne sürdüm... “Meselâ, insan kelimesi bölünemez; bölününce mânâlı oluyor diye, o birleşik kelime değildir!” dedim... “İn”, mağara; ve “san”, sanmak diye... Meselâ Ağaç; “ağ”, “aç”... Hümeyra Hanım lâfı karıştırdı, epey bozulmuş bir şekilde, sözlüye kaldırarak not durumumu telâfi edeceğini söyledi... Aynı okulda hoca olan Adile teyzeme, kendisine itiraz ederek onu sınıfta zor duruma düşürdüğümü söylemiş... Zaten bizden gerideki sınıfta okuyan yeğeni Serdar yüzünden öbür hocalara biraz torpil ister tarzda yaklaşan Hümeyra Hanım, benim için hiçbir söz etmez ve bu mevzularda hayatı boyunca ne kimseye bir şey söyler ne de kimseye torpil yapar olmuş Adile teyzemin burnu havada ilgisizliğinin, acısını diyeyim, benden çıkarmıştı... Çünkü o iş orada bitmedi... Sözkonusu imtihan notum dolayısıyle, Türkçe dersi karne notum, o derste beni sınıf üçüncüsü yapmış, iftihara beş kişinin yazılmasına nazaran yine de iftihara verilmem gerekirken, verilmemiştim... “Ben iki kişinin verilmesini takdir ettim!” dedi, çıktı işin içinden... Ben, 10 dersten iftihar almış olarak birinci olacakken, resim ve müzik derslerindeki daha az notumdan dolayı, sınıfın 9 dersten iftihar almış üç talebesinden biri olarak not ortalamasından yine üçüncü sıraya düştüm ve iftihara geçemedim... Ve şu hükme vardım:- “Ben ne yaparsam yapayım, olmuyor işte!”Tahsil hayatım boyunca bir daha bu acıları yaşamadım, çünkü bir daha sınıf birinciliğine soyunmadım!..Lemi, hem 2. ve hem de 3. sınıfta iftihara geçti... Şerafettin, 2. sınıfta iftihara geçti, 3. sınıfta 3. idi!..Şerafettin’le lisede aynı sınıflarda okuduk... Lemi ile Lise 3. sınıfta beraberdik, ama konuşma bir yana, selamlaşmamız bile olmadı... Kendi sokağında oturan bir çocuktan başka kimseyle arkadaşlığı yoktu... Bir hanım evlâdı, geldi gitti!..Defter ve kitaplar, kırmızı veya mavi kağıtla kaplanırdı... Defter veya kitap kapağıyla, kaplama kağıdı arasına kopya kağıdı koyuldu mu, görülmezdi... Kopya çekmede çok kullanılan bir usul... Kapak kağıdı biraz bastırıldımı, altındaki yazıyı net görme imkânı vardı... Sözlü notları da yüksek olan Lemi, her derste bu tarz kopyasını hazır ederdi... Çalışkan talebe iddiasını çoktan bırakmış benim usulüm ise, türlü türlü!.. (35)Ben Erbakan’ı Eskişehir’de, Milli Nizam Partisi vesilesiyle tanıdım... Ve çevre vilâyetlere nâm salan Eskişehir Gençlik kolunun başında... Öyle ki, Hoca, diğer vilâyetlerdeki açılış ve toplantılar için, benim ve arkadaşlarımın mutlaka gelmesini isterdi... Sonra, MSP’nin Konya’daki bir meydan toplantısında kalabalığı dağıtmak için hadise çıkarmaya çalışan 40-50 kişilik bir gruba tek başım dalmamla çıkan kavga ertesi, Parti çevresinden gördüğüm «bizde kavga etmek var mı, müslüman kavga etmez!» sümsüklüğü yüzünden uzak durdum... Yine de kopmadım ve Gölge I, Gölge II. dönem ve Akıncı Güç’ün ilk sayısı, bilhassa Hoca’yı diğerlerinden farklı ve çevresindekilerin çapsızlığı yüzünden bir takım şeyleri yapmıyor gördüm ve gösterdim... Üstadım’la aralarındaki hadiseyi, onun değil de çevresinin hatası diye tevil ettim... Fakat Akıncı Güç’ün çıkışının ardından, çevresine kasden çapsız adamları topladığını âlenen beyanla bize karşı olunca, biz de onunla ve partiyle bağları tamamen kopardık!.. (36)Rahmetli Halil ağabey... Milliyetçiler Derneği ve Komünizmle Mücadele Derneği zamanından, yani 15-16 yaşımdan, 22-23 yaşıma kadar geçen zamanda tanıdığım... Ondan birkaç sene sonra da vefat ettiğini duymuştum!..Suat Fıratlı ağabeyin şefliğini yaptığı Milli Eğitim Kitabevi’nde, onunla beraber çalışmaya başladığı birkaç sene, hemen hergün görüştüğümüz Halil ağabey... Ben, hergün oradayım ve oturduğum yerde beleş kitap tetkik etmekteyim... O, Suat Fıratlı ve hademe Hakkı’ndan sonra, ben de kadrodan (!) sayılabilirdim!..Nedir bu hâl, ne oluyor ve nereye gidiyoruz?.. Yayınevi, uzun nutuklarıma sahne olan bir mekân!..Halil ağabey, benden birkaç yaş büyük ve Hukuk fakültesini terkedip Gazetecilik okuluna giden, orayı bitirip Tercüman ve Hürriyet gazetelerinde sayfa sekreterliği yapan oğlu Abdullah’tan yana biraz dertli... Dışarıya bir şey sızdırmamaya çalışıyor ama, bazen imâen endişesini açığa vuruyor... Ona söylediğim sözü, kim kaçıncı defa söylüyorum:- “Eğer sizin nesliniz biraz fedakâr ve gözükara olsaydı, bugün ortam bambaşka olurdu!”Kendilerinin suçlanması karşısında, savunma:- “Sizin neslinizi de göreceğiz!”- “Hiç kimse benim karşıma geçip de bunları söylemeyecek!” (37)Topal Emine... Lise son sınıfta beraber okuduğumuz talebelerden, akranlarının aksine, Anadolu kokusundan tiksinmeyen ve köy ve kasaba hayatının sükûnetini her türlü şehir alâyişine tercih eden, temiz bir insan... Arkadaşlarının bu toprak adına ne varsa nefret ettiği ve özenti Batı gençliği cümlesinden olarak zamane moda müzik listelerini ezberleme hünerine düştüğü bir iklimde o, bir sazla elektro gitar arasındaki fark kadar onlardan uzaktır... Kendisi okulu bitirirken, nişanlısı da askerden dönecek ve evlenecekler... Mümkün olsa, Doğu vilâyetine bağlı köylerden birinde öğretmenlik yapmak ister... İsterdi!..Sene 1972.. 12 Mart’tan birkaç ay sonra... Liseyi bitirmemizin üstünden 3-4 sene geçmiş... Eskişehir’de Köprübaşı’nda karşılaşıyoruz... Şaşkınlık içinde... Ama şaşkınlığı şu kadar zaman sonra bir tanıdığa rastlamaktan dolayı değil de, benim polis tarafından yakalanmamış olmamdan dolayı!..Milli Nizam Partisi zamanı... Günaydın gazetesinde, Resûlullah Efendimizin hayatı çizgi roman şeklinde ve şehvet gıcıklayıcı sosyal hayat sahneleriyle veriliyor... Tüller içinde göğsü göbeği açık kadınlar... Her biri bir andavallı ve iptidaî insan tipinde sahabiler... Neler neler!.. Kalben buğz eden, tümen tümen... Gerçi müşahhas bir şahsı işaretleyip de “sen bir sahtekârsın!” diyemesek de, umumî bir ifâde hâlinde, kan pompalamaya yarayan ve mânâsını kaybetmiş bir âlet durumuna düşmüş kalblerde “Allah için buğz” diye bir ölçüye yer olmadığını da söyleyebiliriz... Her zaman sadece nefsini kurtarmayı ve rizikodan kaçınmayı benimsemiş bir ahlâk, yani ahlâksızlık sahibinde, ne aşk vardır, ne imân öfkesi ve tezahürü, ne de merhamet!.. Ne yapmalı?.. Benim teklifim, Günaydın gazetesinin Anadolu’ya dağıtım yapan kamyonlarından birini, ihtar olsun diye yakmak... Yakalım, yakmayalım tartışması yanında, bu işi becermek için bize lâzım olan bir arabayı nasıl bulalım?.. Aradan şu kadar mevsim geçtikten sonra, Emine ile karşılaşıyoruz... Bilecik Emniyet Müdürlüğü’nde sekreter olmuş... Bir gün Eskişehir Emniyeti’nden gelen bir haber: - “Salih İzzet Erdiş ile İhsan Toköz, İstanbul-Eskişehir arasında Günaydın gazetesinin kamyonunu yakacaktır; tertibat alınması ve bu şahısların suçüstü yapılarak yakalanması için gerekenin yapılması!” Mesele anlaşıldı!.. Bu iş dedektif gazeteciyi oynayan Sinan’dan çıkmıştı... Sinan’a kızmak şöyle dursun, sebep olduğu telâşe bakımından epey eğlenmiştim bile!.. (38)
|
|
Last Updated on Tuesday, 06 April 2010 11:20 |
Our valuable member furkan has been with us since Monday, 29 December 2008.
Show Other Articles Of This Author
|
Üstad Diyor ki:
Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168
-
Kimler Sitede
We have 84 guests online
|