|
Kendi Kaleminden Salih Mirzabeyoğlu -IV- |
|
|
|
|
Written by furkan
|
|
Thursday, 26 February 2009 10:51 |
Askerlik(Üstad-Ü.E) Her işimle ilgili... Askerlik durumumu soruyor... O sıralar imtihanlara girdiğim için, bir mânâ veremiyorum... «Çare yok, yapılacak!» diyor ve arkasından ekliyor:- «Fatihte tanıdık bir Şube Başkanı Albay var; ben yardımcı olması için ona bir telefon edeyim!»Yardımcı olmasına gerek olmadığı babında birşeyler geveleyerek, utanmadan lâfı bulandırmaya çalışıyorum!.. Ama o ısrarlı:- «Ben sana yardım ederim!» (49)1984’ün Ekim ayında, Eskişehir’e gittim... Cemal Hoca vasıtasıyla, rüşvetle iş gören ve birkaç ay önce emekliye ayrılmış olan Sıkıyönetim Savcısı Albay’la tanıştım... Eskişehir Hava Hastahanesi doktorlarına para yedirerek benim askerlik işini halledecekti; sakat raporu alacaktı... Bütün doktorlardan iş ayarlanmışken, kendi aralarındaki çekişmeden dolayı biri su koydu ve işi yokuşa sürdü... 54 kilo ve 1.80 metre boy... Aradaki farkı tabiî olarak dikkate alacakları farzedilir ve “diğer muayene neticeleri” ile iş bitirilir zannedilirken, dediğim doktorun tutumu... Bu durumda kilomu, onu da bertaraf edici bir ölçüye indirsem?.. Tam 49 kiloya düştüm... 20 günde, açlık, susuzluk, hamamda kilo düşme ve 10 kilometre mesafe yürüme... Eskişehir’in kışında!.. (50)Aziz Demirci, benim yerime askere gidecek... (51)Aziz müracaatını yapmış ve tahsilini ilkokul yazdırmış... Eskişehir Askerlik Şubesi’ne telgraf çekmiş, pazartesi netice gelecek... Aziz’e 500.000 lirasını verdim... (52)Kütahya’nın Gediz İlçesi kaplıcaları... 1991 Aralık 17.gün... Firar hâlim bu mekânda... Askerlik davamın ne olduğunu ve ne olacağını bilmeden, beklemekteyim!.. (53)Nüfus Kâğıdına göre doğum tarihim: 25 Aralık... Askerlikten terhis tarihim: 25 Aralık 1992... Askerlik Şubesi Başkanı, başbelâsı benden kurtulmuş olan Kıdemli Albay Teoman Yüksel ve sivil memur Naim Çoban’ın imzâları... Bedel yattığından eğitime tâbi tutulmama imtiyazı ile, askerlik yapmadan yapmış oluyorum... İhtimâldir ki, bundan sonra bir kısım zekâlar, askerlik yapmaktansa soygun yapıp bedel ödeme yolunu tercih edeceklerdir!.. (54)Savcı Adnan Akbal... Hâkim Namık... Kayıp: Suç ortağım Aziz Demirci... Benim yerime askere giden... Ayıp: Tutuklandım... Sivas Temeltepe Askerî Cezaevi’ne konuk edildim... Zararı Lâikistan Cumhuriyetine... Zehir yese, onu şifaya tahvil etme sırrına ermişiz biz!.. (55)Askerlik mi?.. 15 yaşımdan beri askerim... Davamın askeri... Sağa sola sapmadan, hiç kolaya kaçmadan, sahici biçimde... Fikir, fiil ve sanatı ölüme ayarlı... Beni anlayabilecek olanlar, benim kumaşımdan olanlardır ancak!.. (56)
Tekel
Tekel... Tek el... Hayatım boyunca dış yüzde büründüğüm şekillerin, yol gösteren tabelalar gibi iç yüze mahsus mânâları tedaî ettirmesinden ve bir şeye mahsus kılınmış olarak kukla gibi oynatıldığım hissinden sarhoşum!..Sene 1974... Bir adam düşünün: Bürünebileceği, ihtisas sahlarından birinde ilim adamı, sanat adamı, kendi kendinden ibaret de olsa militan şahsiyet tipleri arsında, her birinin istidadını yaşatırken, hepsinden başka bir güçle «benim kaçacağım mecra hangisi?» diye çırpınıyor... Ve onu dilim dilim kesen düşünce: Zaman geçiyor... Herşeye malikken herşeyden mahrum bıktırıcı şartlar altında tükenmiş bir hayat yılgını «dava adamı» olarak, Tekel İdaresi’nin zift kuyusunda cesedini sürüklüyor... O türlü bir kimsesizlik içindeyken, bugün hâlâ mahfuz ve bana bu satırları yazdıran bir kağıda, şartlar ne olursa olsun imânın ne demek olduğunu gösterici şu tarihî notu düşüyor:- «Ne olur, nasıl olur bilmiyorum ama, benim mutlaka olmam ve yapmam gereken bir iş var!»Herşeyi yöneten o şey ki, ona her basmakalıp işde işkence çektiriyor, onu hiçbir şey ve hiçbir yerde doyurmuyor... Yol, yordam, çevre ve imkân şartlarının yokluğu içinde, o kapkara çaresizlikte rüzgâra teslim cüsse ve suratın hâlini düşünün ki, ölü kadar sessiz ve bitik, öfke ânında patlayıveren ölçü endaze tanımaz saldırganlık ve enerji, çevredeki bazı insanların düşüncesine göre esrar iptilâsındandır... Sigarayı çekişinden ve bitik hâlinden belli ki, üflüyor... Saldırgan ve kendisini kaybedesiye patlayışlarından belli ki, kriz tutuyor... Birgün, beraber çalıştığımız Davut isimli bir arkadaş:- «Yahu ne garip adamsın!.. Cansız cansız otururken, kavga çıkınca enerji küpü kesiliyorsun şahlanıyorsun!»Umumiyetle ve umumî çizgileriyle maymun gibi adamlar arasında, ne anlayan ne bir şey... Aslında o, dev sancılara beşiklik eden yüreklerin, dışyüz seyircisine ve kör gözlerle kapalı yalnızlığı içindedir... Karada çırpınan, suya hasret bir balıktır... Böyle günlerden birinin aynı olan gecesinde, büyük irşad kutbu Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin mütebessim çehresini görme devletine erişmişti... Ve Abdülhakîm Arvasî Hazretleri onun başını okşamıştı!.. (57)Karaköy Gümrüğünde, Tekel Vergisiz Satışlar Mağazası... Sene 1973 veya 1974... Bulgaristan bandıralı bir yolcu gemisinden her seferinde karşılaştığımız, 50-55 yaşlarında bir karı-koca... Gemide, adam piyano çalıyormuş, kadın da şarkıcı imiş... Bizden alış veriş yaparlardı ve ahbaplık ilişkileri içinde bizim çocuklar onlara ufak tefek siparişler de verirlerdi... Bulgar gemisi geldiğinde, kendilerini hiç de belli etmeyen (!) siyasî şubeden polisler de orada arzı endam ederlerdi... Bir seferinde ben de o karı koca ile konuşurken, bana bir «Bulgarca – Türkçe» lûgat getirip getiremeyeceklerini sormuştum... Üzerimde asit kadar haşin bakışlar... Bizim çocuklar, beni dikizleyen adamların benden pirelendiklerini çıtlattılar... «Kaşkaval» dedikleri kaşar veya kaşarı andıran peynirden getirmelerini söylesem mesele yok... Ama lûgat istemek de ne demek!.. Sonradan, o karı kocanın casus olduklarına ve onlarla fazla samimi olmamam gerektiğine dair ikaz da yapıldı!..(58)
“Davanın Mihrak Şahsiyeti: Hayran Hanım”
Alışılmamış iddialara alışılmamış ispatlar gerekir... Alışılmamış vakalar da, kuru mantık kalıplarıyla değil, kendi bedahet çizgisi üzerindeki idraklere ancak tasvirle aktarılabilir... Şayet, «fikirde tecrit, teşhis içindir; sanatta teşhis ise, tecrit içindir!» hakikatini gözönünde tutarsanız, benim yaşadığım vakıaya hem saf tefekkür ve hem de saf sanat idrakiyle yaklaşılması gerektiğini anlayacaksınız... «Tilki Günlüğü»nün «hüccet-ül gayb-gaibin delili» hükmündeki canlı vesile mihrakından, Hayran Erdal Hanımdan bahsediyorum!..Hayran Erdal Hanım, Eskişehir’de, Esentepe ve Tepebaşı semtleri içindeki Anadolu Ünüversitesi Açık Öğretim Fakültesi’nde İngilizce Hocasıdır!.. (59)Ve bu davanın mihrak şahsiyeti, İngilizce Hocası Hayran Hanım’ı!.. (60)Hayran Hanım’ın teyzesi veya babaannesi, o doğmadan önce bir rüya görmüş... Konya Akşehir’de türbesi bulunan Seyyit Hayranî isimli bir evliya, rüyasında ona, kız doğarsa “Hayran”, erkek doğarsa “Hayranî” isminin konulmasını söylemiş... Hayran Hanım’ın elinde de, bir esmer leke varmış... (61)Hayran Hanım’ın kızkardeşi Fatime Erdal, Seydi Mahmut Hayranî’nin bahsi geçen 1945 basımı bir kitap bulmuş... Sinaneddin Hazretleri, Mevlâna Hazretlerine, Seydi Mahmut Hayranî Hazretlerini, “saçı sakalına karışmış bir tilki” diye tarif edince, Mevlâna gülümsüyor ve onunla karşılaştıklarında da, “zamanımızda senin gibi bir tilki olması ne güzel!” gibi birşeyler söylüyor... Neyse... Kitap bana gelecek!.. (62)Hayran Hanım’dan aldığım kitabın ismi: Akşehir... Müellifi, tarihçi İbrahim Konyalı... 1946 tarihli basım... Kader, onu elime tutuşturdu... İçinde mühim bir bölüm var... Seyyit Mahmut Hayran ile Celaleddin-i Rumî arasında bir dostluk ve bağlılık tablosu... Ahmet Eflâkî’nin menakıbından alınmış... Şöyle... Şeyh Sinaneddin, uzun bir geziden sonra Mevlâna’ya erişir ve şu soruya muhatap olur: “Seyahatlerinde hiçbir merde eriştin mi, Seyit Mahmut Hayran Hazretlerini nasıl gördün, ne ile meşguldür?”... Şu cevabı veriyor: “Onu tilki gibi, saçı sakalına karışmış bir hâlde oturur gördüm; sizin temiz âleminize göz kapamış!”... Bu cevap üzerine Mevlâna güldü ve hiçbir şey demedi... Şeyh Sinaneddin Akşehir’e döndüğü zaman, Mahmut Hayran’ı çarşı başında uyuyor gördü... Mahmut Hayran, Şeyh Sinaneddin’e bağırdı: “Şeyh Sinaneddin!.. Ahrar reislerinin zamanında tilki gibi olmayı cana minnet biliriz!”... Şeyh Sinaneddin, Seyyit Mahmut Hayranı öptü ve gönlünü açacak sözler söyledi... Şeyh Sinaneddin başka bir zaman tekrar Mevlâna’nın yanına vardı ve şunları dinledi: “Alemde kalpleri uyanıklar çoktur!”... Ve şu beyitleri dinledi: “Eğer o deli hayatta ise ona de ki, nadir bulunur deliliği benden öğren!.. Eğer sen divane olmak istersen, benim benzerimin nakşını elbisenin üstüne dik!”... Ve sonra şu: “Her delilik için bir müddet sonra iyilik vardır. Fakat ey deli!.. Ne oluyor ki sen ifakat bulmuyorsun?”... Feci bir yorgunluk ve kesif bir mutluluk içinde, “Tilki Günlüğü”nü aksatmamaya çalışıyorum!.. (63)4 Şubat 1990
Hayran Hanım’la Şer’i nikâhı kıydık... (64)24 Mart 1990
Ben, Kaya Balaban ve Semra Hanım benim arabada, Harun Yüksel’in kiralık arabasında da o, Neclâ ve Ömer, gece 2’de Bursa’ya geldik... Ben yatana kadar saat 5 oldu... 9’da herkes kalktı, tabiî ben de; nikâhım var ya!.. Babamın arabada da annem ile Nezihe Hanım, Eskişehir’e yollandık ve saat 14-14.30’da eve vardık... Sonra Nikâh dairesine... Akşam da, “bir zamanlar kartal” olduğum Eskişehir’in o suboyunda dolaştık: Ben, (İngilizce hocası) Hayran Hanım, Kaya, Semra Hanım ve İsmail Erdal... Belki isim ve cisimlerinin uyandıracağı tedaîler olabilir diye, nikâha gelen birkaç ismi de not edeyim: Aynur Hoca, Nazlı Hoca, Gül Hanım, bir Singapurlu hanım hoca, Amerikalı genç bir erkek hoca ve Amerikalı genç bir hanım hoca!.. (65)Şerife Neslihan’ın tarafımızdan bilindiği gün... Soy, boy... 12 Kasım 1990!.. (66)1 Temmuz, kızım Neslihan’ın, dayısı İbrahim’in ve anneannesinin doğum günü!.. (67)Ayşe Elif’in doğumu... 6 Ocak 1993 (68)
"Biz Bu Davanın Enayisiyiz!"
1 Şubat’ın mânâsı, bende 1990, derken 1991 ve sonra 1992’de meydana gelen olaylarla... En iyisi kuru tesbit: 1 Şubat 1983, Üstadım’ın İstikbâl İslâmındır isimli eserimi tamam hâlde istediği ve bana ikinci defa mühlet tanıyarak iade ettiği gün... O kadar silik bir gün ki, hatıramda sadece tamamladığım esere mühlet verişi kaldı... 1990 ise, hayatımın dönüm noktalarından; özel hayatımın... 1991, Taraf dergisinin çıkışına vesile olan ve onun nitelemesiyle “Panik Operasyonu”... 1992, Miraç gecesi... Güneydoğu’da çığ düşmesi sonucu 150 askerin telef olması!..Şiirin ince ve gizli mânâlarını çıkaran “hâlden anlar”, 1 Şubat 1991’de Cuma günü “öğleden sonra” başıma gelen hâlden de aynı şiir idrakıyla çok şey anlar!..“1 Şubat 1991... Günlerden Cuma... Sabahtan yağan kar tutmuş... Pencereden baktıkça canım sıkılıyor... Canım sıkılıyor, çünkü bugün gelecek olan misafirlerimi karşılamak üzere garaja gitmem lazım; oysa yağan kardan dolayı arabamı bahçeden çıkarıp çıkaramayacağım meçhul... Ayrıca, bir-iki aydan beri görmediğim anne ve babamın, akşam Bursa'dan kızkardeşime, yani Avukat Harun Yüksel'in evine geldiğini haber aldığım için, onlara da uğramam lazım... Kendimi, iki ayağı bir pabuçta hissediyorum... İlk iş, arabayı çıkarabilmekte... Önce anne ve babamı görmeye giderim, ardından da Harem'e misafirleri karşılamaya; böyle kararlaştırıyorum... Hazır Harun Yüksellere gittiğime göre, yeni aldığımız ocak ve fırının ambalaj tahtalarını ve mukavvalarını da götüreyim, sobada yaksınlar... İlk iş arabayı çıkarabilmekte...”“Saat 14.00... Birkaç başarısız denemeden sonra, arabayı bahçeden çıkarıyorum... Eve dönüp, karton ve tahtaları alıp, arabanın bagajına... Tekrar eve dönüp çantamı alıyorum... Dışarı çıktığımda, benim arabanın arkasına bir arabanın yanaştığı ve sonra ayrıldığını gösteren, karda teker izleri, tuhaf bir şekilde dikkatimi çekiyor... İzler, anayola çıkan köşede duran beyaz bir arabaya ait.”“Çok yakın mesafede birbirini takip eden arabalar... Arkamdaki gri-siyah bir araba, birkaç keredir beni sollamaya çalışıyor... Oysa, mecburi istikamet olarak asıl ana caddeye çıkacağımız yolun köşe yerinden dolayı, zaten dur-kalk ilerliyoruz ve beni sollamasının bir manası yok... "Salak herif!" diye düşünüyorum... Nihayet beni solladı ve muradına erdi... Yanımdan geçerken, salak herifin arabasında kendinden başka iki kişi daha olduğunu gördüm... Hissimin tercümanı halinde, belli belirsiz bir düdük sesiyle protesto ediyorum... Araba önüme geçer geçmez, şoförün yanındaki hızla kapıdan fırladı ve silahını çekerek 4-5 metre mesafede, ayakları nişan alma vaziyetinde yana açık, sol eliyle silah bulunan sağ elinin bileğini kavramış, tam karşımda dikildi... Hiddetten çok, korku ve heyecan taşıyan bir insanın telaşeli suratı... İlk anda aklıma gelen şey, benim düdük çalmamın kabadayılığına dokunduğu bir tip olması... Beni vurmak isteyen bir örgüt elemanı da olabilir... Kuzu kuzu vurulmaktansa, onu ezmek için şansımı deneyeyim mi?.. Hafif sakallı, meşin ceketli, şişmanca iri ve yuvarlakça suratlı tip, bir yandan "in aşağı!" diye bağırırken, öte yandan elindeki silahla işaret ediyor... Acaba bu, protestom cakasına dokunan bir sivil polis mi?.. Belki 5-10 saniye içinde cereyan eden bu sahneye, birden arabamın kapısının açılması, arkadan gelmiş üç dört adamın beni arabadan dışarı çekmesi ekleniyor... Müthiş bir telaş içindeler. "Kimsiniz siz?" diyorum ve yarı mukavemet ediyorum... "Yakasını tut, paçasını tut!" gibi bir heyecan içinde, üstümde silah araması yapıyorlar... O arada "Silah ihbarı var!" diye bir laf... Demek bunlar polis... "Polis misiniz siz?"... İçlerinden biri "polis!" deyip kimlik gösterse, mesele tamam. Oysa benle güreşir gibi bir halleri var ve o anda korkudan beni vurabileceklerini düşünüyorum... "Kim olduğumuzu görürsün!" diye bir söz sırıtıyor gürültü arasında... "Beni kaçırmak isteyen bir örgüt olmasın?.." Kafamdan şimşek gibi geçen bu ihtimal üzerine, "kimsiniz ulan siz orospu çocukları!" diye bir küfürle ümitsiz bir mücadeleye giriyorum... Biri benim altımda ve arabanın kaportasının üstünde... Kafama inen tabanca kabzası... "Polise mukavemet ha!" diye sesler... Karga tulumba, evin orada gördüğüm arabanın içine sokulurken, birkaç kişi de benim arabamın arkasındaki bu arabanın arkasındaki arabaya binmek üzere koşuyor... "Demek bunlar polis!"... Arabanın arka koltuğundayım; sağımda ve solumda, silahlarını kafama dayamış iki kişi... Sırtımdaki paltoyu kafama geçirdiler ve öndeki iki koltuk arasına doğru eğdiler... İçimde bir kurt; bunlar gerçekten polis mi?... Arabayı kullanana saldırıp, bir yere çarpmasını sağlamak veya en azından arabanın yalpalamasından çevrenin dikkatini çekeceğini düşünüyorum; çünkü, eğer kaçırılıyorsam, nasıl olsa beni öldürecekler... "Polisseniz kimlik gösterin!" diyorum. Şoför telsizi gösteriyor ve açıp konuşmaya başlıyor;-"Emaneti aldık, tamam!"Hududunu aşan her şeyin tersine inkılap etmesi gibi, hadise boyunca duyduğum korku ve heyecan, yerini "her şey olacağına varır!" ve "inceldiği yerden kopsun" hissinin umursamazlığına bırakıyor... O anda kendimi değil de evdeki eşimin bana ne olduğunu bilmemesinin telaşesini, kendisini karşılayacağım misafirlerin yanında bizim evin adresinin olup olmadığını düşünüyorum... Acaba içlerinde insani bir duygu kıvılcımı varmı ümidiyle, yaralı kekliğin kendini yakalayan köpeklerin merhametine hitabetmesi şeklinde sesleniyorum:-"Şuradan eve bir telefon edin, sonra nereye götürürseniz götürün!"-"Merak etme, kolay iş!"Arabanın içine kafamdan kan damlıyor... Dilimde, düşüncemde ve kalbimde, "La havle"den başka bir mana mevcut değil... Allah'tan başka davranış ve kuvvet sahibi yoktur!..Araba duruyor ve iniyoruz... Paltom, etrafımı göremeyeceğim şekilde kafama örtülü... Ve beni yere eğik vaziyette tutuyorlar... Sağımda ve solumda kollarımdan tutan iki adam ve bir kişi de ensemden bastırıyor... Karşılayan bir takım adamların sesleri... Beni yakalayanlardan biri, belki yaptıkları işi mühimsetmek ve mühim bir işi başarıyla gerçekleştirdiklerinin takdirini devşirmek üzere şöyle diyor:-"Hayret yahu!... Ne kadar soğukkanlı adam!... Herifin umurunda değil!"Bir diğeri onu destekliyor:-"Helal olsun!.. Delikanlı adammış!"Ortadan söyleniyormuş gibi serdedilen bu laflardan, karşılayıcılarım arasında amirlerinin olduğu neticesini çıkarıyorum... Gözlerimi bağlıyorlar.”Gözlerimi bağlıyorlar... Ve MİT’te başlayan, Siyasî Şube’de devam eden işkence maceram... O hikâye de, bir vehim, bir hayal, bir misâl sırasında varolana döndü!.. (69)Sene 1987... Ademe mahkûm edilmeye çalışıldığım dönem... Şimdi 1991... Gerisini işkencehâneden nakletmek lâzım!..MİT’teki sorgulama gibi, Siyasî Şube’deki sorgulamada da hazır bulunan «Hoca» damdan düşercesine ve güya beni kıpırdıyamamacasına sıkıştırmış bir hakikati ifâde edercesine haykırıyor:- «Senin üstünde kim var, senin üstünde olanın adını söyle!»- «Benim üstümde hiç kimse yok!»Hayvanî bir ses tonuyla bağrıyor:- «Yalan söyleme! Senin üstünde Saddam var!.. Ondan emir alıyorsun!»Irak Devlet Başkanı’ndan emir almam gibi ahmakça bir irtibat kuruş karşısında insan ne diyebilir ki?.. Sözün, bu hıyar keyfiyeti karşısında büsbütün âciz kalacağını gördüğüm için, ses çıkarmıyorum... Seninki büsbütün coşuyor:- «Susuyorsun değil mi?.. Bilmiyoruz sandın!»- «Ne söyleyebilirim ki?»- «Yalan söyleme!.. Doğrudan doğruya ondan emir aldığını itiraf et!.. Ne yapmanı istiyordu, söyle!»- «Ben bütün hayatım boyunca Üstadım’dan başka kimseye bağlı olmadım!»Onun ahmaklığına mukabil Davut, biraz yontulmuş ve haberdar olduğunu gösterici şekilde araya giriyor:- «Necip Fazıl ölünce, tek başına sen kaldın!.. Peki o senin ne yapmanı isterdi?»O ânda da Üstadım’la sarmaş dolaş bir muhasebe içinde olduğumu, ondan cesaret ve mukavemetini dilediğimi anlayabilir miydi acaba?«Hoca», benim «Tilki Günlüğü» isimli eserimdeki «İbda’nın Şark cephesini örgütleme» cümlesi etrafında perendeler atıyor... Tutturmuş, «E’den bahset, E’den» diyor... Ne E’si?..- «Neyi kastetdiğinizi anlamıyorum?»- «Bal gibi anlıyorsun!.. Sen anlatacaksın!»Ivır zıvır tuzakların avladığı abur cubur lâflardan sonra, benim söylemediğimi(!) o söylüyor:- «Erzurum, Erzurum!... Erzurum'u merkez almadınız mı?.. Doğu'daki olayları sen tertiplemedin mi?»- «Nasıl ben tertipledim?»- «Soru sorma!.. Herşeyi açıkça anlat!.. Batman olaylarını sen tertipledin; senin adamların yaptı!»Vay canına!... İş, şakadan kakaya dönüyordu ve bu adamların meslekî başarı uğruna yapmayacağı şey yoktu... Benim, "neye dayandırarak bunu söylüyorsunuz?" sözüme, Davut hışımla cevap verdi:- «Fikri sen üflüyorsun, ajite ediyorsun; ondan sonra da hiçbir şey yapmamış gibi kenara çekilip seyrediyorsun!.. Sen bir hâinsin, devlet düşmanısın!»Ne garip bir durum!.. Dışarıda, fethettiğim alanda fatihçilik oynayan ve ittifak hâlinde "yediği çanağa sıçan soyu" olarak benim inkârıma giden lüpçü ve parsacılara karşılık, burada "davadaki telif hakkım" tescil ediliyor ve dışarıda o türlü, MİT ve Şube'de de bu türlü işkenceye maruz kalıyorum... Üstadım bir "Noktalama"sında şöyle diyordu:-"Söyledik de söylenecek ne varsa, - Bize seyretmek düştü, elâleme parsa!"Ve bana söylediği şu söz:-"Biz bu davanın enayisiyiz!""Enayi" lâfı üzerine gayr-ı ihtiyarî "estağfurullah efendim!" deyince, hemen şu cevabı yapıştırmıştı:-"Allah'a şükrederim!"İt ve MİT'in birbirine aykırı yollardan beni tüketmek bahsinde birlik oluşlarına ve bütün bunlara rağmen, yetişmelerinde büyük pay sahibi olduğum bugünkü aksiyoncu gençliğin tezahürü karşısında ben ne demeliyim?.. (70)12 Nisan 1991... Ben, Mevlût Koç, Harun Yüksel, Süleyman Dal, Ali Osman Zor Ve Bilâl Saylak’ın, “Şartlı Tahliye” hükümlerinden yararlanarak Bayrampaşa Cezaevi’nden çıktığımız gün... Cuma günü!..1 Şubat Cuma günü yakalandım... Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığına çıkmam gereken gün Cuma iken, kanun ihlâli ile, arkadaşlarımla beraber Cumartesi günü çıktım ve 6 arkadaş tutuklandık... 12 Nisan Cuma günü tahliye olduk... Ve Körfez Savaşı’nda Amerikan domuzunu protesto gösterilerinin Cuma günleri macerası, bu şekilde ve arkası pek bereketli gelecek şekilde noktalandı!..Perişan bir gün geçirdim... Af kanunu 5’te (1) nisbetiyle kısmî bir mahiyet arzedince, içeriden çıkmamız kesin, fakat arkasından benim askerî mahkeme davam başlayacak... Onun ardından da Vatan görevi (!)... Kaç gündür bu sıkıntı içinde iken, mahkemeye çıkacağımız günün gecesi de, her zaman olduğu gibi sabahladım... Ali Osman Zor’un parlak (!) teklifi:- “Eğer bugün tahliye olursak, askerlik işi için gelse gelse bir-iki polis gelir, Cezaevi çıkışında onlara bir girişsek, Kumandan en az 100 metre mesafe alır; onu yakalayamazlar!”Her neyse... Uykuyu alamadan uyandık... Dışarıdaki güneşe aldanıp ince giyindiğim için, Cezaevi arabasına binmek üzere dışarı çıkarıldığımızda üşümeye başladım... Ali Osman Zor ile ben, Harun Yüksel ile Mevlüt Koç, Süleyman Dal ile Bilâl Saylak, ikişer ikişer birbirimize kelepçeliyiz... Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin önüne geldiğimizde, polis otobüsleri, Askerî cemseler, bir sürü polis ve asker arabaları... Ve tabiî ki hâlis gençlik ve halk... Heyecan verici bir manzara... Bizi telâş içinde yan kapıdan eskiden morg olan Mahkeme binasının alt katına sokuyorlar... Alt katta, önünde parmaklıklı demirler olan hücre... Hücrenin demir parmaklıklardan yapılma kapısını, kilitledikten sonra bir de zincirle kilitliyorlar... Merdivenlerde asker ve polisler... Hücrenin önündeki küçük bir oda büyüklüğündeki yerde birkaç asker... Bahçeye açılan kapı önünde, bahçede asker ve polis... Biz, birbirimize zincirli olarak bu tuhaflığı-komediyi seyrederken, merdivenlerden 15-20 kişilik bir asker grubu silâhlarıyla takviye (!) geldi... Kıpırdamaya yer olmayan boşlukta birkaç dakika dikildikten sonra mecburen, üç-beş’i içerde kaldı, gerisi bahçe kapısı önüne... Arkadaşlar içinde en zor durumda olan benim; 163. Madde kaldırıldığı için, zaten ortada dava mevzuu kalmıyor... Ben, Ali Osman, Bilâl ve Süleyman’ın, ruhsatsız silâh davası kalıyor ki, zaten içerde yattığımız müddet onu karşılıyor... Fakat benim askerlik davam?.. Cezaevindeyken hep askerî savcılıktan ifâdeye çağrılacağım endişesinde idim... Eğer bugün (12 Nisan) tahliye olmazsak, Kanunun Resmi Gazete’de yayınlanmasına kadar geçen müddet içinde Askerî Mahkeme davası çıkabilir ki, Cezaevi’nde kurbanlık koyun gibi beklemektesin... O gün... Eskiden morg olan binanın alt katındaki hücrede, merdiven altına yakın olması hasebiyle, müthiş ceryanın da ayrıca etkilemesiyle, çok üşüdüm ve kafam resmen dondu... Bizden önce mahkemeye giren iki komünistin davası uzayınca, benim de çektiğim işkence uzadı... Nihayet, en az iki saatlik gecikmeyle mahkemeye çıktık... Yerimize geçtik... İki dakika sonra dinlemeye gelenler de içeri doldu... Yer kalmadığı için itiş-kakışlar, içeri giremeyenler vesaire... Ben mahkemeye gelirken hiçbir savunma hazırlamadım ve duruma göre konuşmaya veya konuşmamaya karar verdim... İçeride o güzelim gençler kalabalığını görünce, kendim için değil de onlar adına davamın şah duruşu zaruretini yerine getirmem icab ettiği karanı verdim... Ki hitabet bir yana, böyle durumlarda göze alamayacağım çılgınlık yoktur... Mahkeme başlıyor; aslında bir takım adamların müslümanları sorgulaması, sorgulayabilmeleri ne utandırıcı... Rabbim inşaallah karşımızda köpekler gibi titreşerek hesap verecekleri günleri de gösterecek... Her neyse; her şeyiyle ruhuma giran gelen ve beni unufak eden bir manzara... Hâkim, Savcı’nın iddianamesinden sonra, ne diyeceğimi soruyor... İşte tam o ânda hârika meydana geliyor!.. Bu, milimi milimine bir zamanlama ile ruhaniyet âleminden gelen bir imdattır!.. Savcıya, Ankara’dan faksla geçilen, af kanununun Resmî gazetede yayınlandığı haberi... Hademe bunu Savcıya iletirken, bizim avukatlardan, eski Adalet Bakanlarından İsmail Müftüoğlu Bey, harika bir çıkışla Hâkimi uyarıyor... Savcı da ona destek vermekte... Zaten kelek bir tipi olmayan Hâkim de bunu nazara alıyor... Karar için ara veriliyor, dışarı çıkarılıyoruz... Karar açıklanıyor: 163’ten yargılama iptâl, silâhlar için de Asliye Mahkemesi bakacak... Böylece, şayet on dakika önce bizim mahkeme neticelense idi, biz bir dahaki mahkemeye veya bayram ertesine kadar Cezaevinde kalacak ve bahsettiğim tehlikeye çatacak yerde, böyle bir lütfû İlâhî ile kurtuluyorduk... Daha doğrusu kurtuluyordum!..Benim durumum, iki ucu pisli değnek değil de, her tarafı pisli değnek... İçerideyken, Askerî Ceza Kanunu’na göre 5 ile 10 yıl arası hapis isteğiyle dava açılacağını zannediyoruz... Hafifletici sebep filân, 7 sene olsa, af kanununa göre cezanın 5’te (1) oranı yatılacağına göre, eder 1,5 yıl civarı... Silâh davasından açılacak davada cezayı paraya çevirttirebilirsek, içeride yattığımız müddet bunun (1) senesini karşılar... Ama ondan sonra 20 ay askerlik... Olmaz işler içindeyim!..12 Nisan... Cezaevinden tahliye oluyoruz... Dışarıda gazeteciler ordusu... Cezaevinden çıkana kadar hep Askerlik davası... Neyse... Cezaevi çıkışında karakola “buyur” edilmiyorum... Zaten aksi olsa, arbede çıkardı... İşkenceci tosunlar ise, dikizlemeye bile gelemediler... Mehmet Fazıl, Muş’tan hiç durmamasıya gelmesi için 6 kişiyle otobüs kaldırdıklarını söylediği arkadaşların ve Konya, Bursa gibi vilayetlerden gelenlerin, tabiî ki yakın çevremizdeki gençlerin ve bir takım gönüldaşların hatırını ileri sürerek, yakındaki bir lokantada iftar yemeğinden bahsediyor... Oysa ben kafamı taşıyamıyorum ve bir ân önce eve gidip yatmayı düşünüyorum... Ama mecburen Fazıl’ın ve arkadaşların isteği oluyor!..Aradan birkaç ay geçiyor... Eve gelen polis... Kapıyı açmıyorum... Bir kağıt bırakıyor... Askerlik maceram yeniden başlıyor!Ben firardayım... Eve uğradığımda kapıcının verdiği bir tomar karakola davet kağıtları... İçinde silâh için mahkeme davası da var... Ve Aziz Demirci de benim adresten aranıyor... Ve cebren ihraz tezkereleri!..Asliye mahkemesindeki silâh davasına arkadaşlar gidiyor, ben yokum... Mahkeme savsaklanıyor... Ve Hasan Ölçer’den müjde: “Ateşli silâhlarla ilgili kanun değişikliği bilmem neyinden, dava düşüyor... Hâkim benim için şöyle söylemiş.- “DGM’den afla kurtuldu... Bu adam gelip hiç ifâde de vermedi, bu işten de kurtuldu... Herhâlde Allah öbür dünyada da küçük günahlarını affedecek!”1992’nin başlarında çıktığını zannettiğim o kanundan sonra, 1992’nin bir diğer ve asıl güzelliği de, 40 yaşını geçenlerin bedel ödeyerek askerlikten kurtulabilmesi imkânının doğması... Bundan yararlanabilmem için, firarı bırakmam lâzım... Neticede askerlikten kurtuldum... Tutuklanma ihtimâli çok zayıf ve en geç bir hafta sonra da mahkemeye çıkarılacağım kaydıyla gittiğim, Sivas’ta, başka bir vartaya düşüyordum... Kendi ayağımla gittim, tutuklandım ve bir hafta ile en fazla bir sene ceza alacağım ve bunu da Bayrampaşa’da yattığım süre karşılayacağı kaydına güvenmişken, hakimin hamaratlığı ile 20 ay ceza aldım... Ve 15-20 gün daha yatacağım kalmış olarak ve temyize başvurma hakkıyla tahliye oldum... Temyiz, cezayı lehte bozdu ve bu iş bitti... Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki o harika oluşun ardından, sıkıntılı fakat her seferinde bir harika ile sıyrılmış olmanın sırrı ile nihâî hükmüm şudur:- “Gaibi Allah’tan başka kimse bilemez... Ama olan bitenden, olacak ve bitecek olana doğru feraset nuruyla bakmayı kuluna bağışlayan da Allah... Beni erken tutuklama gafını yapan Kemalist rejim, ardından gelişen hadiseler boyunca kendi kuyusunu kazmış, Allah’ın vereceği takatle bize de onu kuyuya atmak kalmıştır!”Velhasıl... 12 Nisan 1991’deki, Allah’ın ve Resûlü’nün izniyle büyüklerin ruhaniyeti imdadımıza yetişmiş, bizden 10 dakika önce mahkeme olanlar Cezaevi’nin yolunu tutarken, biz ilk tahliye olan siyasî mahkûmlar olarak işin içinden sıyrılmışız... Sıyrıldık!.. (71)Bizzat Turgut Özal’ın emriyle yapılan meşhur operasyon... Neticesi: 71 gün Bayrampaşa Cezaevi ve 29 gün Sivas Temeltepe Askerî Cezaevi... Toplam 100 günlük bilgisayar kursum!.. (72)
|
|
Last Updated on Tuesday, 06 April 2010 11:18 |
Our valuable member furkan has been with us since Monday, 29 December 2008.
Show Other Articles Of This Author
|
Üstad Diyor ki:
Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168
-
Kimler Sitede
We have 84 guests online
|