|
|

Haberler
|
Written by furkan
|
|
Sunday, 19 July 2009 12:15 |
|
MİRAÇ Salih MİRZABEYOĞLU Allah Resûlü’nün yükseklikler âlemine urûc etmesi... Derece derece ötelerin sırlarına ermesi... Nihayet “Son”un son haddini de geçmesi ve hadsizlik ufkuna varması... Bütün nisbet ve kıyasların, içinde kaynayıp yok olduğu ve ulvî bir nur âhenginden ibaret kaldığı vahdet çağlayanına girmesi... Allah’ı görmesi, Allah’la konuşması, Allah’tan emir alması... Miraç, kelâm aynasında budur ve bunda Allah’a mekân ve istikamet tâyini yoktur. |
|
Last Updated on Sunday, 19 July 2009 14:32 |
|
Read more...
|
|
|
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun Son Resmi! |
|
|
|
|
Written by furkan
|
|
Saturday, 07 March 2009 11:13 |
|

|
|
Last Updated on Sunday, 08 March 2009 22:36 |
|
Read more...
|
|
Kendi Kaleminden Salih Mirzabeyoğlu -V- |
|
|
|
|
Written by furkan
|
|
Thursday, 26 February 2009 10:53 |
|
“Âlemde Bâr Olur Hâlime Bigâneler!” Evimin geniş ve uzun bir balkonu var... Mevcut tahta ve çıtaları kesip biçerek birbirine yakıştırdım ve pekâlâ bir parmaklık yaptım... Geçen sene (1992) “sunta” ve tahtadan çattığım çiçekliklerin yanına, çöpe niyetine yol kenarına atılmış büyük peynir tenekelerinden edinerek ve onları da kesip biçerek yeni çiçeklikler ekledim... Sonra, toprak ıslah çalışmalarım... Geçen seneki çiçeklerden kalma tohumları ve meyve çekirdeklerini ekmem... Ellerim, hapçıların elleri gibi kesik içinde ama, emeğinden ve eserimden mesudum... Uğraştığım işin, ruhumu teskin eden bir tarafı var... Tıpkı hamile kadının, geçmiş doğum sancılarının hatırasıyla yeni bir doğum sancısından kaçınma tecrübesini andıran nafile bir sığınak gibi olsa da, söylediğim üzere bana nefes payı gelen bu çabadan mesudum!.. Muhabbet kuşu... Kimbilir kimin evindeki kafesinden firar etmiş ve benim bahçeyle bir seviyedeki evin balkonuna konmuş... Lâtifeli bir dille söylersem; demek zevk sahibiymiş... Uyku mahmuru gözlerle çay ve sigaramı içmek üzere balkona çıktığımda, 13-14 yaşlarındaki komşu çocuğu Yalçın, “amca şu kuşu yakalar mısın?” dedi... Baktım, ayakları ve kanatları bir kafes imkânındaki sıçramalara uyarlı muhabbet kuşu... Bilmem yakalayabilir miyim?.. Neticede yakaladım... Kuşun zaten sahibi olmayan Yalçın, kendi malik olma arzusunu askıya aldı ve onu sahipleneceğim kesin kanaatiyle bana, hakkı olmayışın rıza tavrıyla baktı... Ama çocuk; bilmez miyim onun yüreğinin bir kuş gibi sektiğini... Balkondaki delikli bir çamaşır sepetinin altına koyarken, “kuş senin!” dedim. Kimin olduğundan habersiz kuş, çamaşır sepetinin içinde, kafesteki alışkanlıkları ile hareket etmeye çalışıyor ama, tuhaf... Yanlamasına tel kafese yapışmaya uyarlı ayaklar, bizim çamaşır sepetinin yapısı karşısında başarısız... Kuşa kuşluğunu öğretecek değilim; lâkin bunun düşe kalka hareketleri bana çırpınan bir fareyi andırıyor... Böyle olmayacak... Acıyorum... Yalçın’ı, tel kafes almaya yolluyorum... Ve içine bir gölge düşmesin diye tekrarlıyorum: - “Kuş senin!” Yani kafes de!.. Kuş gitti... Hâli ise gözümün önünde... Avuçlarımın içinde körük gibi inip kalkan göğsü, çarpan yüreği... Minicik gagasıyla, ümitsiz de olsa elimi gagalayıp kurtulmak istemesi... Kafese ilk girdiğinde, ürpertiden kabaran tüyleri... Aradan birkaç dakika geçmeden, birden canlanıp çevik hareketlerle şuraya buraya sekmesi ve yemlere yumuluşu... Emniyet ve güven hissi... Onu çok iyi anladım!.. Kafes, insana hürriyetin aksi bir intiba verir; oysa muhabbet kuşu, benim hâlime nazaran bunun tam tersini ilhâm etti bana... Diyesim o ki: - “Âlemde bâr olur hâlime bigâneler!” Bâr: Yük... Yâr?.. (73) Dost... Her şeyden önce samimilik ve hasbilik... Bu yoksa, hiçbir şeyin kıymeti yok... Bana en içten bağlılık gösteren ve 1971-1972 senelerinde Kandilli semtinde otururken başlayan ve vefat ettiği 1985 Mart’ına kadar misyon adamı olduğuma imân eden rahmetli Yusuf Özgülen... Vefatından üç ay önce, ben askerlik işimi halletmek üzere Eskişehir’e gelmeden «son defa görmek üzere» ona gitmiştim; kan kanserine yakalanmıştı ve birkaç gün sonra Ankara’ya gidecekti... Yüreğimi delik deşik eden sözü: - «İşini mutlaka halletmeye bak!.. Sen sinirli adamsın, mutlaka birini vurursun, sonra da seni temizlerler!.. Biz ölsek de... Senin yapacak işin var, sen lâzımsın!» (74) Kendi payıma ben, oldum olası kendimi beğenmemişlik içindeyim... Çevreme nisbetle ne olursam, ne yaparsam yapayım, bir türlü doymayan ve kanmayan bir tarafım var benim... Kendimde beğendiğim taraf budur ve tabiî ki bu beğenme, kendini beğenmişlik değildir!.. Çilesi çekilmiş ve hakikati yerine getirmiş bir eserimi beğenebilirim... Eserini beğenmeyle, kendini beğenmişlik arasında da herhangi bir alâka yok... Kendini beğenmişlik, işin cakasına yatmak ve olduğundan fazla hava atmaktır... Ki bu durumda, kendini beğenmişlikle olduğundan fazla hava atmak arasında ince bir fark bulunsa da, müşterek tarafları, her ikisinde de palavracı mizacın tütmesidir... Kendini bir şey zannetmekle, bir şey olmak arsında, daima aziz bir fark var!.. (75) Hiç değişmemek, en genç çağımın yakıcı hayal ve hasretlerine bağlı olmak demekse, dava aşkı ve sadakati, heyecanı, tohumun ağaca doğru gelişmesi ve neticede kesiksiz bir oluş zinciri hâlinde tohumdaki cevheri bir “oluş kanunu” ve hilkat sırrı hâlinde göstermekse, “iyi, doğru ve güzel” için savaşmaksa, direnmekse, ben hiç değişmedim!.. (76) Kendi çalışmalarım aksamasın diye en yakınlarımla bile ilgilenememenin derin vicdan azabı içindeyim... Benimki davaya adanmış bir hayat ve vaktim çok kıymetli... Böyle zamanlarda ne büyük işkence çekiyorum!.. (77) Mürsel Karadayı, iş bulamadığı için intihar etmiş... Allah, bütün mazlumların intikamını almayı nasip etsin bize!.. (78) Bağdat Caddesi’nde bir kapıcının oğlu olan Yusuf Ölmez’e tecavüz edip öldürdüler... Üzerimdeki umumi sıkıntı ve tiksinti hissi sanki budanmış gibi bir duygu içindeyim... (79) «İnsan hep ilk aşkına döner!» ... Deşelim: Her insanın ölümsüzlükle ilgili bir yanı vardır... Ve her insan, şuurlu veya şuursuz, o yanı üzerinde iz sürer... Ölümsüzlük arzusu, bütün ihtiyaçların menşeinde bulunur ve insanın rahatsızlığı bu arzunun eseridir; varolmak arzusu, varolmak şevki, varolmak aşkı... Bu aşkın gayesi ise, şuurun tamlığa, bütünlüğe, eksiksizliğe ve kesiksizliğe ermektir... «İnsanın realitesi bir ıstıraptır!» ... Bunu yaşıyorum... «Çünkü o, varamadığı bir tamlıkla taciz edilmektedir!»... Bunun şuurundayım!.. (80) Geceyarısı duyulan nabız sesi, bilinmelidir ki benimdir; çözülen ve çöken bir dünya, birleşen ve yenilenen dünya... Akış hızı yüksek bir nehirde, yer yer tersine akıntıların peydahlanması tabiîdir... (81) Atıfta nakşî sırrı... Benim usul ve üslubum!.. (82) Kendimi, hamle yapmak istedikçe dizginleniyormuşum gibi hissediyorum... İşte benim derdim de bu... İçi içini yiyen, pörsümeyen heyecan!.. (83) Ben içtimai kavgam adına ayıya dayı da desem, zaman ayının ayılığını ortaya çıkarır... Halisler kalır, ayılar elenir!.. (84) Ümitler ve ümitsizlikler; ikisi arasında salınan sarkaç durumum değil mi ki beni öğütüp, toz etti... (...) Hissiz bir felç durumu yerine, elini makine çarklarına kaptırıp canhıraş çığlıklar ve acılar içinde de olsa yaşadığını duymak... Ama nerde gerçek meseleli insanın varoluş ıstırabı, nerde bunların o dertten anlamaz hissizlikleri... (85) Bekliyorum, hiç kimsenin benim kadar beklemediği bir şafak vaktini!.. (86) VE YALNIZ BEN... GÖZLERİM, SÖKMEYE YAKIN ŞAFAK AYDINLIĞINI SEYRE HAZIR, O OLAĞANÜSTÜLÜĞÜ BEKLİYORUM... OLAĞANÜSTÜLÜK?.. ÖMRÜMÜN BÜTÜN GİRİNTİ VE ÇIKINTILARINI KENDİSİNE MAHSUS BİLDİĞİM BÜYÜK ZUHUR... MUAZZAM BİR İSLÂMİ ZUHUR... BAŞIMA NE GELDİYSE, BU YÜZDEN!.. (87) DİPNOTLAR: * Tırnak içindeki başlıklar tarafımıza aittir. * Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, yazılarında bazen kendisinden “Hafiye” ve “Âdem”; Üstad Necip Fazıl Kısakürek’ten ise “Sevgili” diye bahsetmektedir. * Giriş sayfası Yılmaz Serbest tarafından hazırlanmıştır. 1- Tilki Günlüğü –Ufuk İle Hafiye-, Salih MİRZABEYOĞLU, C: 1, S: 18-19, İBDA Yay. (C:1, S:44) 2- A.g.e., C: 1, S: 415 3- A.g.e., C: 1, S: 321 4- A.g.e., C: 5, S: 228 5- A.g.e., C: 5, S: 394 6- A.g.e., C: 3, S: 333-334-335 7- A.g.e., C: 6, S: 64 8- A.g.e., C: 4, S: 116-117-118 (C:1, S:485-486) 9- A.g.e., C: 4, S: 25-26 10- A.g.e., C: 1, S: 101 11- A.g.e., C: 1, S: 506 12- A.g.e., C: 4, S: 347-348-349-350-351 (Musa Bey’in hizmetkârı Hudeyda Sayılgan ile yapılmış mülâkat için bkz: A.g.e., C:6, S:150-151-152-153-154-155-156-157) 13- A.g.e., C: 1, S: 383 14- A.g.e., C: 2, S: 457-458-459 15- A.g.e., C: 6, S: 485 (C:2, S:184) 16- A.g.e., C: 3, S: 346 17- A.g.e., C: 1, S: 317 18- A.g.e., C: 3, S: 315-316-317-318 19- A.g.e., C: 1, S: 245 20- A.g.e., C: 3, S: 149 21- A.g.e., C: 4, S: 167-168-169-170-171-172-173 22- A.g.e., C: 4, S: 151 23- A.g.e., C: 1, S: 264-265 24- A.g.e., C: 6, S: 235 25- A.g.e., C: 1, S: 375 26- A.g.e., C: 1, S: 227 27- A.g.e., C: 5, S: 504 28- A.g.e., C: 1, S: 94 29- A.g.e., C: 3, S: 32 30- A.g.e., C: 2, S: 139-140-141-142 31- A.g.e., C: 3, S: 242 32- A.g.e., C: 5, S: 314-315-316-317 33- A.g.e., C: 1, S: 459-460 34- A.g.e., C: 1, S: 429-430 35- A.g.e., C: 3, S: 358-359-360-361 36- A.g.e., C: 2, S: 393-394 37- A.g.e., C: 4, S: 260-261 38- A.g.e., C: 4, S: 538-539-540 39- A.g.e., C: 1, S: 466-467 40- A.g.e., C: 2, S: 130-131-132-133-134 41- A.g.e., C: 1, S: 118-119 42- A.g.e., C: 1, S: 195-196 43- A.g.e., C: 2, S: 62 44- A.g.e., C: 2, S: 54-55-56 45- A.g.e., C: 1, S: 370-371 46- A.g.e., C: 1, S: 391 47- A.g.e., C: 3, S: 214 48- A.g.e., C: 1, S: 421-422-423 49- A.g.e., C: 2, S: 11-12 (“Her işimle ilgili...”= Üstad Necip Fazıl Kısakürek) 50- A.g.e., C: 3, S: 397 51- A.g.e., C: 4, S: 44 52- A.g.e., C: 5, S: 108 (27 Nisan 1989) 53- A.g.e., C: 3, S: 16 (C:3, S:235) 54- A.g.e., C: 3, S: 97 55- A.g.e., C: 3, S: 49 56- A.g.e., C: 2, S: 17 57- A.g.e., C: 1, S: 127-128 58- A.g.e., C: 1, S: 295-296 59- A.g.e., C: 1, S: 94 60- A.g.e., C: 1, S: 197 61- A.g.e., C: 3, S: 292 62- A.g.e., C: 3, S: 522 63- A.g.e., C: 3, S: 557 (C:346-347) 64- A.g.e., C: 3, S: 480 65- A.g.e., C: 4, S: 333-334 66- A.g.e., C: 2, S: 212 67- A.g.e., C: 6, S: 204 68- A.g.e., C: 3, S: 204 69- A.g.e., C: 3, S: 450-451-452-453-454 70- A.g.e., C: 1, S: 325-326-327-328 71- A.g.e., C: 4, S: 526-527-528-529-530-531-532 72- A.g.e., C: 4, S: 341 (Geniş bilgi için bkz: İşkence -Gözlem-, Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Yay.) 73- A.g.e., C: 6, S: 86-87 74- A.g.e., C: 1, S: 85-86 75- A.g.e., C: 2, S: 23 76- A.g.e., C: 3, S: 14-15 77- A.g.e., C: 2, S: 200 78- A.g.e., C: 2, S: 106 79- A.g.e., C: 3, S: 29 80- A.g.e., C: 1, S: 205 81- A.g.e., C: 1, S: 173 82- A.g.e., C: 1, S: 221 83- A.g.e., C: 2, S: 135 84- A.g.e., C: 1, S: 273 85- A.g.e., C: 1, S: 191-192 86- A.g.e., C: 2, S: 346 87- A.g.e., C: 1, S: 98 |
|
|
Kendi Kaleminden Salih Mirzabeyoğlu -IV- |
|
|
|
|
Written by furkan
|
|
Thursday, 26 February 2009 10:51 |
|
Askerlik (Üstad-Ü.F) Her işimle ilgili... Askerlik durumumu soruyor... O sıralar imtihanlara girdiğim için, bir mânâ veremiyorum... «Çare yok, yapılacak!» diyor ve arkasından ekliyor: - «Fatihte tanıdık bir Şube Başkanı Albay var; ben yardımcı olması için ona bir telefon edeyim!» Yardımcı olmasına gerek olmadığı babında birşeyler geveleyerek, utanmadan lâfı bulandırmaya çalışıyorum!.. Ama o ısrarlı: - «Ben sana yardım ederim!» (49) 1984’ün Ekim ayında, Eskişehir’e gittim... Cemal Hoca vasıtasıyla, rüşvetle iş gören ve birkaç ay önce emekliye ayrılmış olan Sıkıyönetim Savcısı Albay’la tanıştım... Eskişehir Hava Hastahanesi doktorlarına para yedirerek benim askerlik işini halledecekti; sakat raporu alacaktı... Bütün doktorlardan iş ayarlanmışken, kendi aralarındaki çekişmeden dolayı biri su koydu ve işi yokuşa sürdü... 54 kilo ve 1.80 metre boy... Aradaki farkı tabiî olarak dikkate alacakları farzedilir ve “diğer muayene neticeleri” ile iş bitirilir zannedilirken, dediğim doktorun tutumu... Bu durumda kilomu, onu da bertaraf edici bir ölçüye indirsem?.. Tam 49 kiloya düştüm... 20 günde, açlık, susuzluk, hamamda kilo düşme ve 10 kilometre mesafe yürüme... Eskişehir’in kışında!.. (50) Aziz Demirci, benim yerime askere gidecek... (51) Aziz müracaatını yapmış ve tahsilini ilkokul yazdırmış... Eskişehir Askerlik Şubesi’ne telgraf çekmiş, pazartesi netice gelecek... Aziz’e 500.000 lirasını verdim... (52) Kütahya’nın Gediz İlçesi kaplıcaları... 1991 Aralık 17.gün... Firar hâlim bu mekânda... Askerlik davamın ne olduğunu ve ne olacağını bilmeden, beklemekteyim!.. (53) Nüfus Kâğıdına göre doğum tarihim: 25 Aralık... Askerlikten terhis tarihim: 25 Aralık 1992... Askerlik Şubesi Başkanı, başbelâsı benden kurtulmuş olan Kıdemli Albay Teoman Yüksel ve sivil memur Naim Çoban’ın imzâları... Bedel yattığından eğitime tâbi tutulmama imtiyazı ile, askerlik yapmadan yapmış oluyorum... İhtimâldir ki, bundan sonra bir kısım zekâlar, askerlik yapmaktansa soygun yapıp bedel ödeme yolunu tercih edeceklerdir!.. (54) Savcı Adnan Akbal... Hâkim Namık... Kayıp: Suç ortağım Aziz Demirci... Benim yerime askere giden... Ayıp: Tutuklandım... Sivas Temeltepe Askerî Cezaevi’ne konuk edildim... Zararı Lâikistan Cumhuriyetine... Zehir yese, onu şifaya tahvil etme sırrına ermişiz biz!.. (55) Askerlik mi?.. 15 yaşımdan beri askerim... Davamın askeri... Sağa sola sapmadan, hiç kolaya kaçmadan, sahici biçimde... Fikir, fiil ve sanatı ölüme ayarlı... Beni anlayabilecek olanlar, benim kumaşımdan olanlardır ancak!.. (56) Tekel Tekel... Tek el... Hayatım boyunca dış yüzde büründüğüm şekillerin, yol gösteren tabelalar gibi iç yüze mahsus mânâları tedaî ettirmesinden ve bir şeye mahsus kılınmış olarak kukla gibi oynatıldığım hissinden sarhoşum!.. Sene 1974... Bir adam düşünün: Bürünebileceği, ihtisas sahlarından birinde ilim adamı, sanat adamı, kendi kendinden ibaret de olsa militan şahsiyet tipleri arsında, her birinin istidadını yaşatırken, hepsinden başka bir güçle «benim kaçacağım mecra hangisi?» diye çırpınıyor... Ve onu dilim dilim kesen düşünce: Zaman geçiyor... Herşeye malikken herşeyden mahrum bıktırıcı şartlar altında tükenmiş bir hayat yılgını «dava adamı» olarak, Tekel İdaresi’nin zift kuyusunda cesedini sürüklüyor... O türlü bir kimsesizlik içindeyken, bugün hâlâ mahfuz ve bana bu satırları yazdıran bir kağıda, şartlar ne olursa olsun imânın ne demek olduğunu gösterici şu tarihî notu düşüyor: - «Ne olur, nasıl olur bilmiyorum ama, benim mutlaka olmam ve yapmam gereken bir iş var!» Herşeyi yöneten o şey ki, ona her basmakalıp işde işkence çektiriyor, onu hiçbir şey ve hiçbir yerde doyurmuyor... Yol, yordam, çevre ve imkân şartlarının yokluğu içinde, o kapkara çaresizlikte rüzgâra teslim cüsse ve suratın hâlini düşünün ki, ölü kadar sessiz ve bitik, öfke ânında patlayıveren ölçü endaze tanımaz saldırganlık ve enerji, çevredeki bazı insanların düşüncesine göre esrar iptilâsındandır... Sigarayı çekişinden ve bitik hâlinden belli ki, üflüyor... Saldırgan ve kendisini kaybedesiye patlayışlarından belli ki, kriz tutuyor... Birgün, beraber çalıştığımız Davut isimli bir arkadaş: - «Yahu ne garip adamsın!.. Cansız cansız otururken, kavga çıkınca enerji küpü kesiliyorsun şahlanıyorsun!» Umumiyetle ve umumî çizgileriyle maymun gibi adamlar arasında, ne anlayan ne bir şey... Aslında o, dev sancılara beşiklik eden yüreklerin, dışyüz seyircisine ve kör gözlerle kapalı yalnızlığı içindedir... Karada çırpınan, suya hasret bir balıktır... Böyle günlerden birinin aynı olan gecesinde, büyük irşad kutbu Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin mütebessim çehresini görme devletine erişmişti... Ve Abdülhakîm Arvasî Hazretleri onun başını okşamıştı!.. (57) Karaköy Gümrüğünde, Tekel Vergisiz Satışlar Mağazası... Sene 1973 veya 1974... Bulgaristan bandıralı bir yolcu gemisinden her seferinde karşılaştığımız, 50-55 yaşlarında bir karı-koca... Gemide, adam piyano çalıyormuş, kadın da şarkıcı imiş... Bizden alış veriş yaparlardı ve ahbaplık ilişkileri içinde bizim çocuklar onlara ufak tefek siparişler de verirlerdi... Bulgar gemisi geldiğinde, kendilerini hiç de belli etmeyen (!) siyasî şubeden polisler de orada arzı endam ederlerdi... Bir seferinde ben de o karı koca ile konuşurken, bana bir «Bulgarca – Türkçe» lûgat getirip getiremeyeceklerini sormuştum... Üzerimde asit kadar haşin bakışlar... Bizim çocuklar, beni dikizleyen adamların benden pirelendiklerini çıtlattılar... «Kaşkaval» dedikleri kaşar veya kaşarı andıran peynirden getirmelerini söylesem mesele yok... Ama lûgat istemek de ne demek!.. Sonradan, o karı kocanın casus olduklarına ve onlarla fazla samimi olmamam gerektiğine dair ikaz da yapıldı!..(58) “Davanın Mihrak Şahsiyeti: Hayran Hanım” Alışılmamış iddialara alışılmamış ispatlar gerekir... Alışılmamış vakalar da, kuru mantık kalıplarıyla değil, kendi bedahet çizgisi üzerindeki idraklere ancak tasvirle aktarılabilir... Şayet, «fikirde tecrit, teşhis içindir; sanatta teşhis ise, tecrit içindir!» hakikatini gözönünde tutarsanız, benim yaşadığım vakıaya hem saf tefekkür ve hem de saf sanat idrakiyle yaklaşılması gerektiğini anlayacaksınız... «Tilki Günlüğü»nün «hüccet-ül gayb-gaibin delili» hükmündeki canlı vesile mihrakından, Hayran Erdal Hanımdan bahsediyorum!.. Hayran Erdal Hanım, Eskişehir’de, Esentepe ve Tepebaşı semtleri içindeki Anadolu Ünüversitesi Açık Öğretim Fakültesi’nde İngilizce Hocasıdır!.. (59) Ve bu davanın mihrak şahsiyeti, İngilizce Hocası Hayran Hanım’ı!.. (60) Hayran Hanım’ın teyzesi veya babaannesi, o doğmadan önce bir rüya görmüş... Konya Akşehir’de türbesi bulunan Seyyit Hayranî isimli bir evliya, rüyasında ona, kız doğarsa “Hayran”, erkek doğarsa “Hayranî” isminin konulmasını söylemiş... Hayran Hanım’ın elinde de, bir esmer leke varmış... (61) Hayran Hanım’ın kızkardeşi Fatime Erdal, Seydi Mahmut Hayranî’nin bahsi geçen 1945 basımı bir kitap bulmuş... Sinaneddin Hazretleri, Mevlâna Hazretlerine, Seydi Mahmut Hayranî Hazretlerini, “saçı sakalına karışmış bir tilki” diye tarif edince, Mevlâna gülümsüyor ve onunla karşılaştıklarında da, “zamanımızda senin gibi bir tilki olması ne güzel!” gibi birşeyler söylüyor... Neyse... Kitap bana gelecek!.. (62) Hayran Hanım’dan aldığım kitabın ismi: Akşehir... Müellifi, tarihçi İbrahim Konyalı... 1946 tarihli basım... Kader, onu elime tutuşturdu... İçinde mühim bir bölüm var... Seyyit Mahmut Hayran ile Celaleddin-i Rumî arasında bir dostluk ve bağlılık tablosu... Ahmet Eflâkî’nin menakıbından alınmış... Şöyle... Şeyh Sinaneddin, uzun bir geziden sonra Mevlâna’ya erişir ve şu soruya muhatap olur: “Seyahatlerinde hiçbir merde eriştin mi, Seyit Mahmut Hayran Hazretlerini nasıl gördün, ne ile meşguldür?”... Şu cevabı veriyor: “Onu tilki gibi, saçı sakalına karışmış bir hâlde oturur gördüm; sizin temiz âleminize göz kapamış!”... Bu cevap üzerine Mevlâna güldü ve hiçbir şey demedi... Şeyh Sinaneddin Akşehir’e döndüğü zaman, Mahmut Hayran’ı çarşı başında uyuyor gördü... Mahmut Hayran, Şeyh Sinaneddin’e bağırdı: “Şeyh Sinaneddin!.. Ahrar reislerinin zamanında tilki gibi olmayı cana minnet biliriz!”... Şeyh Sinaneddin, Seyyit Mahmut Hayranı öptü ve gönlünü açacak sözler söyledi... Şeyh Sinaneddin başka bir zaman tekrar Mevlâna’nın yanına vardı ve şunları dinledi: “Alemde kalpleri uyanıklar çoktur!”... Ve şu beyitleri dinledi: “Eğer o deli hayatta ise ona de ki, nadir bulunur deliliği benden öğren!.. Eğer sen divane olmak istersen, benim benzerimin nakşını elbisenin üstüne dik!”... Ve sonra şu: “Her delilik için bir müddet sonra iyilik vardır. Fakat ey deli!.. Ne oluyor ki sen ifakat bulmuyorsun?”... Feci bir yorgunluk ve kesif bir mutluluk içinde, “Tilki Günlüğü”nü aksatmamaya çalışıyorum!.. (63) 4 Şubat 1990 Hayran Hanım’la Şer’i nikâhı kıydık... (64) 24 Mart 1990 Ben, Kaya Balaban ve Semra Hanım benim arabada, Harun Yüksel’in kiralık arabasında da o, Neclâ ve Ömer, gece 2’de Bursa’ya geldik... Ben yatana kadar saat 5 oldu... 9’da herkes kalktı, tabiî ben de; nikâhım var ya!.. Babamın arabada da annem ile Nezihe Hanım, Eskişehir’e yollandık ve saat 14-14.30’da eve vardık... Sonra Nikâh dairesine... Akşam da, “bir zamanlar kartal” olduğum Eskişehir’in o suboyunda dolaştık: Ben, (İngilizce hocası) Hayran Hanım, Kaya, Semra Hanım ve İsmail Erdal... Belki isim ve cisimlerinin uyandıracağı tedaîler olabilir diye, nikâha gelen birkaç ismi de not edeyim: Aynur Hoca, Nazlı Hoca, Gül Hanım, bir Singapurlu hanım hoca, Amerikalı genç bir erkek hoca ve Amerikalı genç bir hanım hoca!.. (65) Şerife Neslihan’ın tarafımızdan bilindiği gün... Soy, boy... 12 Kasım 1990!.. (66) 1 Temmuz, kızım Neslihan’ın, dayısı İbrahim’in ve anneannesinin doğum günü!.. (67) Ayşe Elif’in doğumu... 6 Ocak 1993 (68) "Biz Bu Davanın Enayisiyiz!" 1 Şubat’ın mânâsı, bende 1990, derken 1991 ve sonra 1992’de meydana gelen olaylarla... En iyisi kuru tesbit: 1 Şubat 1983, Üstadım’ın İstikbâl İslâmındır isimli eserimi tamam hâlde istediği ve bana ikinci defa mühlet tanıyarak iade ettiği gün... O kadar silik bir gün ki, hatıramda sadece tamamladığım esere mühlet verişi kaldı... 1990 ise, hayatımın dönüm noktalarından; özel hayatımın... 1991, Taraf dergisinin çıkışına vesile olan ve onun nitelemesiyle “Panik Operasyonu”... 1992, Miraç gecesi... Güneydoğu’da çığ düşmesi sonucu 150 askerin telef olması!.. Şiirin ince ve gizli mânâlarını çıkaran “hâlden anlar”, 1 Şubat 1991’de Cuma günü “öğleden sonra” başıma gelen hâlden de aynı şiir idrakıyla çok şey anlar!.. “1 Şubat 1991... Günlerden Cuma... Sabahtan yağan kar tutmuş... Pencereden baktıkça canım sıkılıyor... Canım sıkılıyor, çünkü bugün gelecek olan misafirlerimi karşılamak üzere garaja gitmem lazım; oysa yağan kardan dolayı arabamı bahçeden çıkarıp çıkaramayacağım meçhul... Ayrıca, bir-iki aydan beri görmediğim anne ve babamın, akşam Bursa'dan kızkardeşime, yani Avukat Harun Yüksel'in evine geldiğini haber aldığım için, onlara da uğramam lazım... Kendimi, iki ayağı bir pabuçta hissediyorum... İlk iş, arabayı çıkarabilmekte... Önce anne ve babamı görmeye giderim, ardından da Harem'e misafirleri karşılamaya; böyle kararlaştırıyorum... Hazır Harun Yüksellere gittiğime göre, yeni aldığımız ocak ve fırının ambalaj tahtalarını ve mukavvalarını da götüreyim, sobada yaksınlar... İlk iş arabayı çıkarabilmekte...” “Saat 14.00... Birkaç başarısız denemeden sonra, arabayı bahçeden çıkarıyorum... Eve dönüp, karton ve tahtaları alıp, arabanın bagajına... Tekrar eve dönüp çantamı alıyorum... Dışarı çıktığımda, benim arabanın arkasına bir arabanın yanaştığı ve sonra ayrıldığını gösteren, karda teker izleri, tuhaf bir şekilde dikkatimi çekiyor... İzler, anayola çıkan köşede duran beyaz bir arabaya ait.” “Çok yakın mesafede birbirini takip eden arabalar... Arkamdaki gri-siyah bir araba, birkaç keredir beni sollamaya çalışıyor... Oysa, mecburi istikamet olarak asıl ana caddeye çıkacağımız yolun köşe yerinden dolayı, zaten dur-kalk ilerliyoruz ve beni sollamasının bir manası yok... "Salak herif!" diye düşünüyorum... Nihayet beni solladı ve muradına erdi... Yanımdan geçerken, salak herifin arabasında kendinden başka iki kişi daha olduğunu gördüm... Hissimin tercümanı halinde, belli belirsiz bir düdük sesiyle protesto ediyorum... Araba önüme geçer geçmez, şoförün yanındaki hızla kapıdan fırladı ve silahını çekerek 4-5 metre mesafede, ayakları nişan alma vaziyetinde yana açık, sol eliyle silah bulunan sağ elinin bileğini kavramış, tam karşımda dikildi... Hiddetten çok, korku ve heyecan taşıyan bir insanın telaşeli suratı... İlk anda aklıma gelen şey, benim düdük çalmamın kabadayılığına dokunduğu bir tip olması... Beni vurmak isteyen bir örgüt elemanı da olabilir... Kuzu kuzu vurulmaktansa, onu ezmek için şansımı deneyeyim mi?.. Hafif sakallı, meşin ceketli, şişmanca iri ve yuvarlakça suratlı tip, bir yandan "in aşağı!" diye bağırırken, öte yandan elindeki silahla işaret ediyor... Acaba bu, protestom cakasına dokunan bir sivil polis mi?.. Belki 5-10 saniye içinde cereyan eden bu sahneye, birden arabamın kapısının açılması, arkadan gelmiş üç dört adamın beni arabadan dışarı çekmesi ekleniyor... Müthiş bir telaş içindeler. "Kimsiniz siz?" diyorum ve yarı mukavemet ediyorum... "Yakasını tut, paçasını tut!" gibi bir heyecan içinde, üstümde silah araması yapıyorlar... O arada "Silah ihbarı var!" diye bir laf... Demek bunlar polis... "Polis misiniz siz?"... İçlerinden biri "polis!" deyip kimlik gösterse, mesele tamam. Oysa benle güreşir gibi bir halleri var ve o anda korkudan beni vurabileceklerini düşünüyorum... "Kim olduğumuzu görürsün!" diye bir söz sırıtıyor gürültü arasında... "Beni kaçırmak isteyen bir örgüt olmasın?.." Kafamdan şimşek gibi geçen bu ihtimal üzerine, "kimsiniz ulan siz orospu çocukları!" diye bir küfürle ümitsiz bir mücadeleye giriyorum... Biri benim altımda ve arabanın kaportasının üstünde... Kafama inen tabanca kabzası... "Polise mukavemet ha!" diye sesler... Karga tulumba, evin orada gördüğüm arabanın içine sokulurken, birkaç kişi de benim arabamın arkasındaki bu arabanın arkasındaki arabaya binmek üzere koşuyor... "Demek bunlar polis!"... Arabanın arka koltuğundayım; sağımda ve solumda, silahlarını kafama dayamış iki kişi... Sırtımdaki paltoyu kafama geçirdiler ve öndeki iki koltuk arasına doğru eğdiler... İçimde bir kurt; bunlar gerçekten polis mi?... Arabayı kullanana saldırıp, bir yere çarpmasını sağlamak veya en azından arabanın yalpalamasından çevrenin dikkatini çekeceğini düşünüyorum; çünkü, eğer kaçırılıyorsam, nasıl olsa beni öldürecekler... "Polisseniz kimlik gösterin!" diyorum. Şoför telsizi gösteriyor ve açıp konuşmaya başlıyor; -"Emaneti aldık, tamam!" Hududunu aşan her şeyin tersine inkılap etmesi gibi, hadise boyunca duyduğum korku ve heyecan, yerini "her şey olacağına varır!" ve "inceldiği yerden kopsun" hissinin umursamazlığına bırakıyor... O anda kendimi değil de evdeki eşimin bana ne olduğunu bilmemesinin telaşesini, kendisini karşılayacağım misafirlerin yanında bizim evin adresinin olup olmadığını düşünüyorum... Acaba içlerinde insani bir duygu kıvılcımı varmı ümidiyle, yaralı kekliğin kendini yakalayan köpeklerin merhametine hitabetmesi şeklinde sesleniyorum: -"Şuradan eve bir telefon edin, sonra nereye götürürseniz götürün!" -"Merak etme, kolay iş!" Arabanın içine kafamdan kan damlıyor... Dilimde, düşüncemde ve kalbimde, "La havle"den başka bir mana mevcut değil... Allah'tan başka davranış ve kuvvet sahibi yoktur!.. Araba duruyor ve iniyoruz... Paltom, etrafımı göremeyeceğim şekilde kafama örtülü... Ve beni yere eğik vaziyette tutuyorlar... Sağımda ve solumda kollarımdan tutan iki adam ve bir kişi de ensemden bastırıyor... Karşılayan bir takım adamların sesleri... Beni yakalayanlardan biri, belki yaptıkları işi mühimsetmek ve mühim bir işi başarıyla gerçekleştirdiklerinin takdirini devşirmek üzere şöyle diyor: -"Hayret yahu!... Ne kadar soğukkanlı adam!... Herifin umurunda değil!" Bir diğeri onu destekliyor: -"Helal olsun!.. Delikanlı adammış!" Ortadan söyleniyormuş gibi serdedilen bu laflardan, karşılayıcılarım arasında amirlerinin olduğu neticesini çıkarıyorum... Gözlerimi bağlıyorlar.” Gözlerimi bağlıyorlar... Ve MİT’te başlayan, Siyasî Şube’de devam eden işkence maceram... O hikâye de, bir vehim, bir hayal, bir misâl sırasında varolana döndü!.. (69) Sene 1987... Ademe mahkûm edilmeye çalışıldığım dönem... Şimdi 1991... Gerisini işkencehâneden nakletmek lâzım!.. MİT’teki sorgulama gibi, Siyasî Şube’deki sorgulamada da hazır bulunan «Hoca» damdan düşercesine ve güya beni kıpırdıyamamacasına sıkıştırmış bir hakikati ifâde edercesine haykırıyor: - «Senin üstünde kim var, senin üstünde olanın adını söyle!» - «Benim üstümde hiç kimse yok!» Hayvanî bir ses tonuyla bağrıyor: - «Yalan söyleme! Senin üstünde Saddam var!.. Ondan emir alıyorsun!» Irak Devlet Başkanı’ndan emir almam gibi ahmakça bir irtibat kuruş karşısında insan ne diyebilir ki?.. Sözün, bu hıyar keyfiyeti karşısında büsbütün âciz kalacağını gördüğüm için, ses çıkarmıyorum... Seninki büsbütün coşuyor: - «Susuyorsun değil mi?.. Bilmiyoruz sandın!» - «Ne söyleyebilirim ki?» - «Yalan söyleme!.. Doğrudan doğruya ondan emir aldığını itiraf et!.. Ne yapmanı istiyordu, söyle!» - «Ben bütün hayatım boyunca Üstadım’dan başka kimseye bağlı olmadım!» Onun ahmaklığına mukabil Davut, biraz yontulmuş ve haberdar olduğunu gösterici şekilde araya giriyor: - «Necip Fazıl ölünce, tek başına sen kaldın!.. Peki o senin ne yapmanı isterdi?» O ânda da Üstadım’la sarmaş dolaş bir muhasebe içinde olduğumu, ondan cesaret ve mukavemetini dilediğimi anlayabilir miydi acaba? «Hoca», benim «Tilki Günlüğü» isimli eserimdeki «İbda’nın Şark cephesini örgütleme» cümlesi etrafında perendeler atıyor... Tutturmuş, «E’den bahset, E’den» diyor... Ne E’si?.. - «Neyi kastetdiğinizi anlamıyorum?» - «Bal gibi anlıyorsun!.. Sen anlatacaksın!» Ivır zıvır tuzakların avladığı abur cubur lâflardan sonra, benim söylemediğimi(!) o söylüyor: - «Erzurum, Erzurum!... Erzurum'u merkez almadınız mı?.. Doğu'daki olayları sen tertiplemedin mi?» - «Nasıl ben tertipledim?» - «Soru sorma!.. Herşeyi açıkça anlat!.. Batman olaylarını sen tertipledin; senin adamların yaptı!» Vay canına!... İş, şakadan kakaya dönüyordu ve bu adamların meslekî başarı uğruna yapmayacağı şey yoktu... Benim, "neye dayandırarak bunu söylüyorsunuz?" sözüme, Davut hışımla cevap verdi: - «Fikri sen üflüyorsun, ajite ediyorsun; ondan sonra da hiçbir şey yapmamış gibi kenara çekilip seyrediyorsun!.. Sen bir hâinsin, devlet düşmanısın!» Ne garip bir durum!.. Dışarıda, fethettiğim alanda fatihçilik oynayan ve ittifak hâlinde "yediği çanağa sıçan soyu" olarak benim inkârıma giden lüpçü ve parsacılara karşılık, burada "davadaki telif hakkım" tescil ediliyor ve dışarıda o türlü, MİT ve Şube'de de bu türlü işkenceye maruz kalıyorum... Üstadım bir "Noktalama"sında şöyle diyordu: -"Söyledik de söylenecek ne varsa, - Bize seyretmek düştü, elâleme parsa!" Ve bana söylediği şu söz: -"Biz bu davanın enayisiyiz!" "Enayi" lâfı üzerine gayr-ı ihtiyarî "estağfurullah efendim!" deyince, hemen şu cevabı yapıştırmıştı: -"Allah'a şükrederim!" İt ve MİT'in birbirine aykırı yollardan beni tüketmek bahsinde birlik oluşlarına ve bütün bunlara rağmen, yetişmelerinde büyük pay sahibi olduğum bugünkü aksiyoncu gençliğin tezahürü karşısında ben ne demeliyim?.. (70) 12 Nisan 1991... Ben, Mevlût Koç, Harun Yüksel, Süleyman Dal, Ali Osman Zor Ve Bilâl Saylak’ın, “Şartlı Tahliye” hükümlerinden yararlanarak Bayrampaşa Cezaevi’nden çıktığımız gün... Cuma günü!.. 1 Şubat Cuma günü yakalandım... Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığına çıkmam gereken gün Cuma iken, kanun ihlâli ile, arkadaşlarımla beraber Cumartesi günü çıktım ve 6 arkadaş tutuklandık... 12 Nisan Cuma günü tahliye olduk... Ve Körfez Savaşı’nda Amerikan domuzunu protesto gösterilerinin Cuma günleri macerası, bu şekilde ve arkası pek bereketli gelecek şekilde noktalandı!.. Perişan bir gün geçirdim... Af kanunu 5’te (1) nisbetiyle kısmî bir mahiyet arzedince, içeriden çıkmamız kesin, fakat arkasından benim askerî mahkeme davam başlayacak... Onun ardından da Vatan görevi (!)... Kaç gündür bu sıkıntı içinde iken, mahkemeye çıkacağımız günün gecesi de, her zaman olduğu gibi sabahladım... Ali Osman Zor’un parlak (!) teklifi: - “Eğer bugün tahliye olursak, askerlik işi için gelse gelse bir-iki polis gelir, Cezaevi çıkışında onlara bir girişsek, Kumandan en az 100 metre mesafe alır; onu yakalayamazlar!” Her neyse... Uykuyu alamadan uyandık... Dışarıdaki güneşe aldanıp ince giyindiğim için, Cezaevi arabasına binmek üzere dışarı çıkarıldığımızda üşümeye başladım... Ali Osman Zor ile ben, Harun Yüksel ile Mevlüt Koç, Süleyman Dal ile Bilâl Saylak, ikişer ikişer birbirimize kelepçeliyiz... Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin önüne geldiğimizde, polis otobüsleri, Askerî cemseler, bir sürü polis ve asker arabaları... Ve tabiî ki hâlis gençlik ve halk... Heyecan verici bir manzara... Bizi telâş içinde yan kapıdan eskiden morg olan Mahkeme binasının alt katına sokuyorlar... Alt katta, önünde parmaklıklı demirler olan hücre... Hücrenin demir parmaklıklardan yapılma kapısını, kilitledikten sonra bir de zincirle kilitliyorlar... Merdivenlerde asker ve polisler... Hücrenin önündeki küçük bir oda büyüklüğündeki yerde birkaç asker... Bahçeye açılan kapı önünde, bahçede asker ve polis... Biz, birbirimize zincirli olarak bu tuhaflığı-komediyi seyrederken, merdivenlerden 15-20 kişilik bir asker grubu silâhlarıyla takviye (!) geldi... Kıpırdamaya yer olmayan boşlukta birkaç dakika dikildikten sonra mecburen, üç-beş’i içerde kaldı, gerisi bahçe kapısı önüne... Arkadaşlar içinde en zor durumda olan benim; 163. Madde kaldırıldığı için, zaten ortada dava mevzuu kalmıyor... Ben, Ali Osman, Bilâl ve Süleyman’ın, ruhsatsız silâh davası kalıyor ki, zaten içerde yattığımız müddet onu karşılıyor... Fakat benim askerlik davam?.. Cezaevindeyken hep askerî savcılıktan ifâdeye çağrılacağım endişesinde idim... Eğer bugün (12 Nisan) tahliye olmazsak, Kanunun Resmi Gazete’de yayınlanmasına kadar geçen müddet içinde Askerî Mahkeme davası çıkabilir ki, Cezaevi’nde kurbanlık koyun gibi beklemektesin... O gün... Eskiden morg olan binanın alt katındaki hücrede, merdiven altına yakın olması hasebiyle, müthiş ceryanın da ayrıca etkilemesiyle, çok üşüdüm ve kafam resmen dondu... Bizden önce mahkemeye giren iki komünistin davası uzayınca, benim de çektiğim işkence uzadı... Nihayet, en az iki saatlik gecikmeyle mahkemeye çıktık... Yerimize geçtik... İki dakika sonra dinlemeye gelenler de içeri doldu... Yer kalmadığı için itiş-kakışlar, içeri giremeyenler vesaire... Ben mahkemeye gelirken hiçbir savunma hazırlamadım ve duruma göre konuşmaya veya konuşmamaya karar verdim... İçeride o güzelim gençler kalabalığını görünce, kendim için değil de onlar adına davamın şah duruşu zaruretini yerine getirmem icab ettiği karanı verdim... Ki hitabet bir yana, böyle durumlarda göze alamayacağım çılgınlık yoktur... Mahkeme başlıyor; aslında bir takım adamların müslümanları sorgulaması, sorgulayabilmeleri ne utandırıcı... Rabbim inşaallah karşımızda köpekler gibi titreşerek hesap verecekleri günleri de gösterecek... Her neyse; her şeyiyle ruhuma giran gelen ve beni unufak eden bir manzara... Hâkim, Savcı’nın iddianamesinden sonra, ne diyeceğimi soruyor... İşte tam o ânda hârika meydana geliyor!.. Bu, milimi milimine bir zamanlama ile ruhaniyet âleminden gelen bir imdattır!.. Savcıya, Ankara’dan faksla geçilen, af kanununun Resmî gazetede yayınlandığı haberi... Hademe bunu Savcıya iletirken, bizim avukatlardan, eski Adalet Bakanlarından İsmail Müftüoğlu Bey, harika bir çıkışla Hâkimi uyarıyor... Savcı da ona destek vermekte... Zaten kelek bir tipi olmayan Hâkim de bunu nazara alıyor... Karar için ara veriliyor, dışarı çıkarılıyoruz... Karar açıklanıyor: 163’ten yargılama iptâl, silâhlar için de Asliye Mahkemesi bakacak... Böylece, şayet on dakika önce bizim mahkeme neticelense idi, biz bir dahaki mahkemeye veya bayram ertesine kadar Cezaevinde kalacak ve bahsettiğim tehlikeye çatacak yerde, böyle bir lütfû İlâhî ile kurtuluyorduk... Daha doğrusu kurtuluyordum!.. Benim durumum, iki ucu pisli değnek değil de, her tarafı pisli değnek... İçerideyken, Askerî Ceza Kanunu’na göre 5 ile 10 yıl arası hapis isteğiyle dava açılacağını zannediyoruz... Hafifletici sebep filân, 7 sene olsa, af kanununa göre cezanın 5’te (1) oranı yatılacağına göre, eder 1,5 yıl civarı... Silâh davasından açılacak davada cezayı paraya çevirttirebilirsek, içeride yattığımız müddet bunun (1) senesini karşılar... Ama ondan sonra 20 ay askerlik... Olmaz işler içindeyim!.. 12 Nisan... Cezaevinden tahliye oluyoruz... Dışarıda gazeteciler ordusu... Cezaevinden çıkana kadar hep Askerlik davası... Neyse... Cezaevi çıkışında karakola “buyur” edilmiyorum... Zaten aksi olsa, arbede çıkardı... İşkenceci tosunlar ise, dikizlemeye bile gelemediler... Mehmet Fazıl, Muş’tan hiç durmamasıya gelmesi için 6 kişiyle otobüs kaldırdıklarını söylediği arkadaşların ve Konya, Bursa gibi vilayetlerden gelenlerin, tabiî ki yakın çevremizdeki gençlerin ve bir takım gönüldaşların hatırını ileri sürerek, yakındaki bir lokantada iftar yemeğinden bahsediyor... Oysa ben kafamı taşıyamıyorum ve bir ân önce eve gidip yatmayı düşünüyorum... Ama mecburen Fazıl’ın ve arkadaşların isteği oluyor!.. Aradan birkaç ay geçiyor... Eve gelen polis... Kapıyı açmıyorum... Bir kağıt bırakıyor... Askerlik maceram yeniden başlıyor! Ben firardayım... Eve uğradığımda kapıcının verdiği bir tomar karakola davet kağıtları... İçinde silâh için mahkeme davası da var... Ve Aziz Demirci de benim adresten aranıyor... Ve cebren ihraz tezkereleri!.. Asliye mahkemesindeki silâh davasına arkadaşlar gidiyor, ben yokum... Mahkeme savsaklanıyor... Ve Hasan Ölçer’den müjde: “Ateşli silâhlarla ilgili kanun değişikliği bilmem neyinden, dava düşüyor... Hâkim benim için şöyle söylemiş. - “DGM’den afla kurtuldu... Bu adam gelip hiç ifâde de vermedi, bu işten de kurtuldu... Herhâlde Allah öbür dünyada da küçük günahlarını affedecek!” 1992’nin başlarında çıktığını zannettiğim o kanundan sonra, 1992’nin bir diğer ve asıl güzelliği de, 40 yaşını geçenlerin bedel ödeyerek askerlikten kurtulabilmesi imkânının doğması... Bundan yararlanabilmem için, firarı bırakmam lâzım... Neticede askerlikten kurtuldum... Tutuklanma ihtimâli çok zayıf ve en geç bir hafta sonra da mahkemeye çıkarılacağım kaydıyla gittiğim, Sivas’ta, başka bir vartaya düşüyordum... Kendi ayağımla gittim, tutuklandım ve bir hafta ile en fazla bir sene ceza alacağım ve bunu da Bayrampaşa’da yattığım süre karşılayacağı kaydına güvenmişken, hakimin hamaratlığı ile 20 ay ceza aldım... Ve 15-20 gün daha yatacağım kalmış olarak ve temyize başvurma hakkıyla tahliye oldum... Temyiz, cezayı lehte bozdu ve bu iş bitti... Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki o harika oluşun ardından, sıkıntılı fakat her seferinde bir harika ile sıyrılmış olmanın sırrı ile nihâî hükmüm şudur: - “Gaibi Allah’tan başka kimse bilemez... Ama olan bitenden, olacak ve bitecek olana doğru feraset nuruyla bakmayı kuluna bağışlayan da Allah... Beni erken tutuklama gafını yapan Kemalist rejim, ardından gelişen hadiseler boyunca kendi kuyusunu kazmış, Allah’ın vereceği takatle bize de onu kuyuya atmak kalmıştır!” Velhasıl... 12 Nisan 1991’deki, Allah’ın ve Resûlü’nün izniyle büyüklerin ruhaniyeti imdadımıza yetişmiş, bizden 10 dakika önce mahkeme olanlar Cezaevi’nin yolunu tutarken, biz ilk tahliye olan siyasî mahkûmlar olarak işin içinden sıyrılmışız... Sıyrıldık!.. (71) Bizzat Turgut Özal’ın emriyle yapılan meşhur operasyon... Neticesi: 71 gün Bayrampaşa Cezaevi ve 29 gün Sivas Temeltepe Askerî Cezaevi... Toplam 100 günlük bilgisayar kursum!.. (72) |
|
Kendi Kaleminden Salih Mirzabeyoğlu -III- |
|
|
|
|
Written by furkan
|
|
Thursday, 26 February 2009 10:38 |
|
Hazret-i Ömer Tam başlığı yazmıştım ki, elektrikler söndü... «Necip Fazıl’la Başbaşa» isimli eserime de böyle bir gecede başlamıştım... Aynen: -“Ortada bir mum. Sıkıntı, yalnızlık ve çaresizlik, bezginlik ve yılgınlık, size neyi anlatıyor?.. Bunları günlük hayatın gelip geçici püf dertleriyle dertlenenler de, en çok bildiğini sandığı ve yakını iken en az tanıdığının «kendisi» olduğunu düşünenler de, bir ideolocya manzumesini hayata geçirme mücadelesi verirken imkânsızlıklarda boğulanlar da kullanır. Aynı kavramlar içinde değişik «hâl» ifadesi bin tane ton. Yalnızız!» Sene 1970... Çöle İnen Nur’u okuyorum... Eriyorum, eriyorum, eriyorum... Ve Hazret-i Ömer’le ilgili bir sahne... Allah Resulü’nün her müslümanın sessizce Mekke’den ayrılmasını söylemesi... Allah’tan, küfre karşı silâhla mücadele emri gelmesi ve karargâhın Medine olarak seçilmesi... Herkes gizlice çıkıp gittiği hâlde, Ömer, belinde kılıç ve elinde ok, hareketinden evvel Kâbe’yi tavafa gitti, yedi kere tavaf etti ve oradaki müşriklere şöyle haykırdı: -“İşte ben gidiyorum!.. Anasını ağlatmak, karısını kocasız ve çocuğunu babasız bırakmak isteyenler şu vâdiye doğru arkamdan gelsin!» Bu sahne beni öyle çıldırtıyor ki, ertesi gece Eskişehir’deki «Erkekler Hamamı»nın karşısında av malzemeleri satan dükkânın vitrinini yumrukla kırıp iki tüfek alıyorum... Vesaire!.. Hazret-i Ömer’in çizdiği şahsiyet tipi, bütün ruhuma hâkim aşk rengidir!.. Aksiyon, bir fikir hareketi ve hareket hâlinde fikir demekse, fikirden daha mümtaz bir yeri var demektir!.. Fikir, hareketi ve hareket fikri varsa kıymetlidir!.. Zevzek adamda, ne aksiyon, ne ahlâk, ne de amel!.. (39) ŞAİRLİĞİM Hafiye, ilk şiirlerini, Eskişehir’de, ilkokul üçüncü sınıfa giderken yazar... Hocası Muhsine Altınbulak Hanım’ın ciddi yüzlü tetkiki ve sahici takdirkâr tutumu, onu teşvik ve mesut etmekte... Şiir okunan serbest derslerde HAFİYE mutlaka tahta başında ve kendi şiiriyle huzurda... Ve yanında her zaman, güzel şiir okuyan iki kız talebe: Müzeyyen ve Hülya... Birincisi, uğruna pek çok dövüşe girdiği aşkı... İkincisi, okuduğu şiirin hakkını veriyor olması bakımından takdir ettiği!.. O okul... Fatih Sultan Mehmet İlkokulu... Bugün yaşanmış kadar berrak hatıralar mekânı... Birgün Şehir hoparlöründen, okullarını temsil için seçilenler şiir okuyacak; bu sebeple, okulda her sınıftan birkaç kişinin katıldığı bir seçme tertipleniyor... Hafiye, kazancı peşin bir işde, birdenbire zırhsız ve savunmasız bir yüzle, güyâ aksi olabilirmiş gibi, aslında ise takdiri katlamak üzere, o masum insan tavrını takınıyor: - «Başöğretmenim, benim ezberimde şu ân tam bir şiir yok... Ben kendi şiirimi okuyabilir miyim?» Ne var ki, Hafiye ilk ânda umduğu cevabı alamıyor... O aksi ve asık yüzlü, bütün talebelerin ödünü koparan Müdür Kâmil Bey, pek ümit vermeyen bir sesle: - «Kendi şiirini mi okuyacaksın?.. Peki, oku bakalım!.. İsmi ne?» Şiirin ismi «Fatih»tir... Çocuk hayâli için, uçan sihirli seccadeler kadar güzel, Fatih’in gemileri karadan Haliç’e indirme sahnesinde, Hafiye’nin de yüreği vardı!.. Muhsine Altınbulak Hanım’ın, çocuk çapına nisbetle pek beğendiği bu şiir, Kâmil Bey’in hayret ve hafiyece tavrıyla karşılaştı: - «Gerçekten bu şiiri sen mi yazdın?.. Bak sen yazmadıysan sonra fena olur?» Tekrar tekrar okunarak tamamlanan elemelerden sonra o kalır... Her tekrarda aynı çatık kaş: - «Bak sen yazmadıysan fena olur!» Bu, eseri yaş çağına nisbetle üstün ve aşkın durum, eserin ona ait olmadığını beyândan, kıskançlığa kadar bin kılıkta gençliğinde de baş derdi olacaktır... Üstadım bile, Akıncı Güç çıktığı zaman yanına Zübeyr Yetik isimli sonradan sıvışan bir muharrircikle giden Yalçın Turgut’a, yaşımı sormuş, nasıl olup da böyle bir zümreye sözümü maledişime şaşkınlığını belirtmiştir... O zaman, Üstadım’ın «olgun ve dolgun» diye yetişmeleri için iteklediği yazar çizer takımının yaş ortalaması 40-50... Nitekim benden sonra hepsinin pabucu dama atıldı... Bunun kuyruk acısıyla bir lâf çıkardılar: - «Yazıları Üstad yazıyor ve altına Salih Mirzabeyoğlu diye imza atıyor!» Ankara’da Profesör Nevzat Yalçıntaş’a Akıncı Güç’ü veren Yakup Kaldırım, onun hayretini aktarıyor: - «Bu kadar genç yaşta, hayret edilecek şey!» Şiirlerime, yazar, çizer geçinenler arasında hiç kimsenin nüfuz edemediği garip bir hassasiyet göstermiş olan Kâzım Albayrak, 1986’da Profesör Sabahattin Zaim’i ziyaretinde, benim hakkımda takdirini aktarıyor: - «Eserlerinden ilk önce şiirlerini okudum!.. Hayret!.. Ne zaman yazdı!» Memleketimizdeki kıtlığı düşünün ki, 36 yaş bile keyfiyet büyüklüğüne nisbetle şaşırtıcı görünüyor!.. Bilmem ki ne demeliyim?..» İlkokul dördüncü sınıfta... Muhsine Altınbulak Hoca hamile... Yerine Fatma isimli bir hoca geliyor... Bir kompozisyon dersinde, bir bankanın kompozisyon yarışmasına gönderilecek mevzuu «orman» olan bir yazımı okuyorum... «Herkesin nemalâzımcılık gösterdiği yerde, neticede hepimiz zararlı çıkarız!» diye mesuliyete davet ediyorum... Fatma Hanım, olağanüstü bir tabloyu seyreden estetik buğulu gözlerle bana bakarken dudaklarını ısırıyor, başını takdirle sallıyor ve hayatımda sadece Üstadım’da gördüğüm içe işleyici ve bende birine hitap edici eda ve sesle: - «Sen, ileride çok büyük bir adam olacaksın!» Şimdi kimbilir nerde?.. Yaşıyor mu, öldü mü? Babam, o zaman, şiir yazdığım defteri kaybetmememi, büyüyünce bana iyi bir hatıra olacağını söylemişti... Ama Kâmil Bey’in tavrı üzerimde yıkıcı bir etki yaptı; buna, benden birkaç yaş büyük mahallemizdeki Kerim Gider’in o şiirleri benim yazdığıma inanmadığını söylemesi de eklenince, hepsini imhâ ettim!.. (40) Günlük Size, ilk gençlik günlerimde «günlüğe-hatıra defteri»ne nasıl baktığımı, «Yaşamayı Deneme» isimli romanımdan göstermeliyim: - «Hatıra defteri tutmaya başladım. Ancak birkaç günlük yazılarım çabucak hevesimi kırdı. Üzgünüm, sıkıntılıyım, okula gittim, yemeğe gittim, sinemaya gittim, kulübe gittim, tavla oynadım, kazandım, kazanmadım, hava şöyle, hava böyle, bilmem ne... Bakkal defteri gibi bir şey. Ne kadar renksiz. Elimde defter kalem, her ân hissimi yazacak değilim. Müsait zamanda yazmam sözkonusu olduğuna göre de, bütün bir günün dökümünü yaparken, seçmeyi, yazma isteğimdeki his tâyin ediyor; neyse o. Hiç kütüklüğü görünsün diye yazanı gördün mü?.. Hayır. Kalemi eline alınca, mânâlı lâflar söylemeye çalışıyorsun. Suçüstü yakala kendini. Deftere yazdığımı farzet ve şu son sözümün üzerine dur: «Suçüstü yakala kendini.» Suçüstü yakala kendini diyen kendini de yakala, sonra onu da. Bu böylece, yazan elinin hesabını veremeden gider. Anlayacağın, günü tam tesbite imkân yok. Zaten tam tesbite yeltensen, elindeki kalemin tesbitinden başka bir şeye sıra gelmez. Günü hülâsa etmeye gelince; bir tuhaf oluyorum. Görüyorum ki, ifâdeye girmeyen zaman mukayesesiz uzun. Demek zamanımın çoğunu, yaşamasaydım da olurdu. Öyleyse yapılacak en iyi şey, hiçbir mânâlandırmaya yeltenmeden kuru havadis. Renkli ve zengin bir ilişkiler manzumesi içinde olmadığıma göre de, kuru, kupkuru oluyor. Takılmış plâk gibi, birbirinin benzeri günleri gösteren sevimsiz bir defter. Şu ânda tepelenmiş hâliyle, çöp kutusunun hatıraları arasında yerini aldı bile. Arkasından bakıyorum kızgın kızgın.» (41) “Namaz, Zamana Sahip Olmanın...” Âdem sokağa çıkacak. Çayın altını söndürdü. Sigara tablasında bir yanık işareti yok. Şunu aldı mı?.. Aldı. Ya bunu?.. Onu da aldı. Kapıyı çekti. Acaba çayın altı?.. Açtı kapıyı, içeri girdi. Tamam söndürmüş. Çekti kapıyı. Hakikaten söndü mü?.. Açtı kapıyı, tekrar yokladı. Kül tablası tamam. Tekrar çıktı. Âdem’de unutkanlık ve dalgınlık değil de, âdeta gözün gördüğüne itimatsızlıktan doğan bu hâl, birdenbire namaz kılma hâline çağrışım yaptı. «Namaz bu değil, namaza lâyık değiliz Allahım, ama affına sığınarak emri yerine getirmeye çalışıyorum.» hissi. Ölçüye uygunluk zannedilen yerde bile Allah’a havale şuuru. Tamam, yaptım, oldu yok. Âdem niçin bu hâlini hatırladı?.. Söyledikleri arasında pekçoğunun, «ne demek namaz değil?.. İşte İslâmı yaşıyoruz!» gibi baktığı ve âdeta namaz kılmamanın mazeretine zemin sandığı, hatta ve hatta «ne yani, namaz mı kılmayalım?» gibilerinden gözlerinin bulandığı, gözleri bulandıran sözleri, aynıyla «Sevgili»nin ağzından dökülüyor: - «Bizimki de namaz mı?.. Affet Allahım, affet!.. Af, af, af... Bugün Ahmet (Arvasî) Bey söyledi, İmam Rabbani’nin Mektubat’ında görmüş; «İnsan namaz kıldıktan sonra, suç işlemiş gibi bir hâle düşer.» Hep af Allah’tan, hep af isteyelim. Bir de bizim namazımızı düşün!» Ve ilâve etti: - «Aman namazını kıl!» Başka ne demişti Sevgili: - «Bekleyeceksin!» Mayıs 1982, «Müjdelerin Müjdesi»... Âdem, benim; Sevgili de o!.. (42) 1983 senesi Mart ayının o muazzam soğuğuna mukabil, söylendiği ânda yakıcı bir soğukluk hâlinde onu gölgede bırakacak en büyük sırrımı, «halka, aklına göre hitabedebilmek»le, «hakikat» arasındaki farkın temyizi hâlinde bu mevzuda aldım... İşin söyleyebileceğim tek tarafı şu: - “Namazı kıl!» (43) Rahmetli Fatma Toköz... Rahmetli Atiye Toköz... Emine Toköz... İhsan Toköz... Bu isimlerin her biri, hem özü ve hem de gözü tok insanlar!.. Rahmetli Fatma Toköz ve kızı rahmetli Atiye Toköz... Fatma Toköz, Atiye ve rahmetli Zeki’nin anası olarak, başa alınması gereken: İlk defa evlenmiş... Birinci evliliğinden Atiye doğmuş... Kocası ölmüş... İkinci evliliğinden Zeki doğmuş... Kocası şehit olmuş... «Bizim sülâleyi toplasan, belki 40.000 kişiydi!» derdi... Birinci Dünya Harbi şartlarında veya harbin ertesinde Van’da Hicret... Babaannem Hanife Hanım’ın ahiretliği...Oğlu, Hava Astsubaylığından emekli ve Almanya’da vefat etti... Sonra da, onun büyüğü Atiye... En son da kendisi... Bir anne evlât acısıyla nasıl cayır cayır yanar, doksan küsur yaşındaki o kadında gördüm... Ama goygoy, vaveylâ ve isyan yok... 40.000 kişiden birkaç kişiye düşmüş akraba tanışıklığı içinde bile, hep vakarlı, aklı başı yerinde... Kızının vefat ettiği gün bile, bir parçacık ekmeğin israfından ve nimete nankörlük etmekten korkan itidal tavrı!.. Ömründe, Fatma Hanım teyze ve kızı Atiye hala kadar temiz, tertipli ve yemek adabını bilen kimse görmedim... İster evlerinde, ister misafirlikte, yedikleri ekmek cetvelle ölçülmüş gibi hiç değişmezdi... İnsanın sadece açlıktan bitkin olmama sınırında toklukta durması, nefsini böyle disipline edebilmesi ne harika bir şey... Her şeyde itidal haddi üzerindeydiler... Bereket denilen şeyin ne olduğu, onların hayatlarından seyredilebilirdi... Bugünün, diyelim 2.000.000 lirayla geçinirken ağlaşan iki kişilik ailesi yanında, onlar 400.000 lirayla geçinebilir... Hem de tasarrufta bulunmuş olarak... Benim para durumumun Üstadım’ın düşündüğü bir husus olduğu günlerde, rahmetli Atiye Hala tutturmuş, ömür boyu biriktirdiği ve altına çevirdiği tasarrufuyla bana dükkân açacak... Onun vefatından sonra da Fatma Hanım teyze, kızının dileği yerine gelsin diye aynı ısrarda... Diyeceğim şu ki, bunların, öyle yaşamaları, paranın üstüne kuluçkaya yatanlarla aynı cinsten değildi... Benim, bir daha böyle bir bahis açarsa kendini hiç ziyaret etmeyeceğim tehdidi üzerine, para fakir fukaraya dağıtıldı!.. Toköz... O sahici insan ve vefatı üzerimde derin tesirler bırakmış olan Atiye Hala, beni abdest alırken veya namaz kılarken gördü mü, gözleri ışıl ışıl ve yürekten kopan bir memnuniyetle hemen gıpta tavrına bürünür ve şöyle derdi: - «Şimdi bunun namazı kandil gibi parlıyor; nur nur!.. Bizimki gibi değil, o genç!» Bu insan ki, yedi yaşında namaz başlamış ve yetmiş yaş eşiğinde, üzerinde farz borcu yok... Nafilelerin üzerinde çetele sahibi de değil!.. Emine Toköz... Yunanistan’ın Gümülcine kasabasından Erzurum’a kocasıyla gelmiş... Rahmetli Faik amcayla... Faik amcanın babası, o zaman Erzurum’da hali vakti çok iyi bir memur... Faik amca, Emine Hanım teyzenin ikinci kocası... Ölen birinci kocasından da bir çocuğu olan Emine Hanım teyze, Erzurum’da kaynanasının düşmanlıklarına hedef... Geceyarısı, açlıktan ve soğuktan uyuyamayan çocukları için mutfaktan nasıl gizlice ekmek çaldığını anlatırken, ürperirdi... Umumiyetle bizim ısırıp yarım bıraktığımız ekmekler üzerine tekrarlanan bu hikâyeler, beni öyle bir tesir altında bırakırdı ki, bazen gizli gizli ağlardım!.. (44) Şemsipaşa’dayım... Sertçe bir rüzgâr ve üşütmeye mahsus bir güneş... Seyyar çaycı Zülfü’nün bir bardak çayı... Balık yerine su çeken meraklılar... Bir kanepeye ilişmiş oturuyorum... Cehennemde vazife gören melek gibi, insan, hayvan, nebat ve cemat harmanının lisân çehresinde ısınıyorum... Yanıma bir kedi yanaşıyor; tuhaf bir duygu... Sanki kedi, yalnızlığımı anlıyor... Önümden yılışarak gençler geçiyor... Derken... 55-60 yaşlarında, hafif sakallı, zayıfça, bir gözü şehlâ şaşı arası bakışlı, tebessüm eden kavrukça bir adam karşımda duruyor... Selâm veriyor... Mukabele ediyorum... «Nasılsın, iyi misin?»... «Teşekkür ederim, iyiyim!.. Siz nasılsınız?»... «Hamdolsun!.. Baktım yalnız başına oturuyorsun!»... «Yalnız oturan başkaları da var!» diyorum... «Cemali güzel olan insanlardan zarar gelmez!.. Bak bu kadar insan içinde seni sevdim!»... Ne demeliyim?.. Dediğim şu: «Teşekkür ederim, sağolasın!»... Ve kendince esasa giriyor: «Derviş misin sen?»... Beni saçlı sakallı görüp yanıma yaklaşan ve avamın saça-sakala karşı mesnetsiz karşı duruşu ile bu adamın sempatisi arasındaki fark, ardından bu sözü, beni irkiltiyor... Ne diyeceğimi bilememenin şaşkınlığında, lâtifeyle karışık, «biraz!» diyorum... «Namazını kılıyor musun?»... «Namaza uzak değilim!»... «Nerelisin sen?»... «Muş’lu... Ya siz?»... O da Sivaslı imiş... Ben soruyorum: «Siz derviş misiniz?»... Ordular dolusu Şeyh enflasyonu malûm; onun binbir katı da derviş... Hayret, bu iptidailiği içinde saffeti tüten adam umduğum cevabı vermiyor: «Nerdeee?.. Nefs bırakmıyor, nefsin yükü ağır!»... Tekrar soruyor: «İsmin ne?»... «Salih!.. Ya sizin?»... «Veli!»... «Ne güzel bir isim!» diyorum... «Seninki de güzel!.. Allah seni Salih kullarından eylesin!»... «Cümlemizi!»... «Dua et bana!»... «Duaya muhtaç olan benim!» diyorum... «Ben şuradaki iskelenin orada baskülle tarttırıyorum, gelirsen arasıra lâflarız!» diyor ve gitmek üzere kalkıyor... Ardından «İnşallah!» diyorum!.. (45) Sene 1983... Üstadım’ın vefatından birkaç gün evvel... Şemsipaşa’da oturuyorum... Vakıa hâlinde söylüyorum: Denizdeki çalkalanma eseri bütün sathını tutmuş küçük dalgacıklar, bana suyun kaynarken fokurdamasını hatırlatıyor ve binlerce ağızdan fısıltılı bir sesle «Allah, Allah» diye zikrediliyormuş gibi geliyor... Ben bu hâlde büyülenmiş gibi denize dalmışken, bir de elleri cebinde ve aheste adımlarla, kendini kaptırmış hafif sesle Kur’ân okuyarak bir adam geçmez mi!.. (46) “Namaz, dinin direğidir” buyuruyor Allah’ın Sevgilisi... Namaz ile zaman arasındaki kelime delâletinde bile pırıldayan alâka şudur ki, namaz, zamana sahip olmanın mihrak mânâsıdır! (47) “Resim... Bilerek Aldanma...” 1982’nin yaz ayları... Toprak vazolar, testiler, turşu küpleri, saksılar, cam üzerine yağlı boya resimler... Ne oldu, ne bitti anlayamadım ve kendimi birdenbire üzerinde «resim ve nakış» yazılı istidat çekmecelerinden birinin önünde buldum!.. Hatırladığım kadarıyla, resme ilgim orta okul sıralarında... Resme ilgi mi, yoksa güzel resim yapanlar yanında benim de o işi başarma ihtirasım mı, ayrı mesele!.. Mehmetçik Ortaokulu’nda Naime Saltan Hanım ve Hasan Saltan Bey, resim hocalarımdı... Bey, Anadolu kokan bir mizâç... Hanım ise, bir deli fişek; resme olan istidatsızlığına ters tutumla, boyuna gülünç sergiler açardı... Hasan Bey, yemek, çamaşır ve ev temizliğinin yüzüstü kalmasından şikâyetçi, Naime Hanım da «anlaşılmayan sanatkâr» olmaktan mustarip!.. Mustarip görünmek de sanatkâr bilinmenin aksesuarı ya!.. 1982’ye kadar uyuyan resim yapma merakım, iktisadî zaruretler dolayısı ile de depreşti ve gülünç bir ticârî atılım hayaliyle gündeme geldi!.. Birbirinden güzel şeyler yaptım... Birkaç sene sonra da, yıldırımla vurulmuş gibi mânâ ile karşılaştım... «Siyâh üzerine beyaz noktalamalar yapmak»: Büyü!.. Aslında en büyük şaşırtıcılık, Üstadım’ın 1983 mevsiminde Conan Doyle vesilesiyle, onun tablolarından – resim koleksiyonundan bahisle geldi... Conan Doyle, «Şerlok Holmes» isimli hafiye romanları dizisi yazan adam!.. Resme yöneldim mi, yoksa yöneltildim mi?.. Bütün karineler ikinci şıkkı destekliyor!.. «Resim redd kökündendir!»... Rüyâ âleminden öğrendiğim bu mânâ, işin kök hakikatini gösteriyor olsa gerektir!.. Bir el resmim var... İçinde bulunduğumuz dönemde zamanın sureti gibi görürüm!.. Resim... Ortaokulda sınıf birinciliği için çekiştiğim Lemi’yi hatırlamamam mümkün değil... Resimde aldığı not ortalaması, hep benden fazlaydı!.. Redd: Geri döndürmek... Çevirmek... Kabul etmemek... Def etmek... Kerre... Vâri... Bir şeyin karşılığını icra etmek... Aks... Yankı... Dil tutukluğu!.. Işığın görünüşe çıkması için kendisini aksettiren- geri döndüren zemin ihtiyacı gibi, suret, akis yerinde mânânın tecellisi gibi görünür... Mânâya nisbetle kelime klişesi, ses, çizgi, istif vs. şeklindeki her suret, bir resim!.. Kavga eden: Çekişen... Dikkatle bakan... Aldanmış gibi görünen... Bilerek aldanan!... Bilerek aldanmak, benin bendeki gizlilik karşısında düştüğü hâllerden biri olarak, kendi kendini deşen gerçek mustariplerin şuurunda olduğu bir dava... Ben, benden gizliyim; ve deştikçe boğuluyorum bu hakikatte... Aldanmalar hep bildik üzerine!.. (48) |
|
|
|
|
<< Start < Prev 1 2 Next > End >>
|
|
Page 1 of 2 |
|
Üstad Diyor ki:
Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168
-
Kimler Sitede
We have 49 guests online
|