Kullanıcı Girişi



Furkan (Kapak)

"Resûl Aşkı Olmadan Allah Aşkından Sözedilemez" PDF Print E-mail
Written by furkan   
Sunday, 21 June 2009 20:11


   İstanbul Zeytinburnu İmam Hatip Lisesi öğrencilerinden Ali Yurtlu’nun okul dergileri için yazarlarımızdan Handan Özduygu Hanımefendi ile "Mahbub'ul Aşıkîn" kitabı üzerine yapmış olduğu röportajı sizler için iktibas ettik...

Ali Yurtlu- Peygamberimiz Aleyhisselâm’la ilgili yazılmış birçok eser var, siz neden bu konuda yazmayı tercih ettiniz?

 

Handan Özduygu- Peygamberimiz Aleyhisselâm,  vahyin muhatabı ve bizzat Allah Azimüşşan tarafından âlemlere rahmet olarak vasıflandırılması ve daha birçok özelliğinden dolayı… Benim Mahbub’ul Aşıkîn ve Esma-i Nebî isimli kitabım, “Her şeyden çok beni sevmedikçe siz de iman kemâle ermemiştir.” hadis-i şerif’inden yola çıkılarak hazırlanmış bir çalışmadır. … Mâdem Allah Resûlü’nü her şeyden çok sevmek bir iman sorunu, kalblerimizde peygamber sevgisini uyandıracak rivayetler arasından bir seçki yaparak, Esma-i Nebî’nin de açıklamalarına yer vermeye çalıştığım böyle bir derleme eser ortaya çıkmış oldu.

 

 

AY- Kitabın arka kapağında geçen, “Allah’ın benim vasıtam ile gönderdiği hidayet ve ilim bol yağmura benzer” hadis-i şerifini günümüz Müslüman ve gayr-i müslümler üzerine yorumlar mısınız?

 

HÖ- Bu hadis-i şerif, insanların ilim ve iman mertebelerini çok güzel ifâde etmektedir. İlim ve medeniyetler, yeryüzüne; nübüvvet nuru ile açığa çıkmıştır. Peygamberimizin de âlemlere rahmet olan vasfı gereği onunla birlikte gelen ilim ve hidayet bol bereketli bir yağmura benzetilmiştir. Lâkin bu bereketli yağmurdan istifade edebilmek herkese aynı oranda nasib olmamıştır. Nasıl Peygamberi sevmek, onun sünnetine ittiba edebilmek farklı mertebelerde söz konusu ise, aynı şekilde, onun getirdiği hayrdan istifade edebilmek de farklı düzeylerde olmaktadır. Hadis-i şerif’de toprağın yağmur suyunu kabul etmesi ile orantılı çok yerinde bir teşbih yapılmıştır. Toprak yer yer nasıl kendi kimyasın da farklı,  bereketli ya da çorak özellikler sergilemekteyse; yine topraktan yaratılan insan da ilim ve iman karşısında farklı yaklaşımlar ortaya koymaktadır. Hadis-i şerif’e dönecek olursak,  “bu yağmur kâh öyle bir toprağa isabet eder ki, suyu kabul ederde, bol bereketli ürünler yetiştirir”  buyruluyor. İnsanlardan da öyleleri var ki, peygamberle gelen ilim ve hidayeti olduğu gibi kabul eder, nefsî ve dünyevî tuzaklara düşmeden istikametini muhafaza edebildiği gibi aynı özellik de insanların yetişmesine vesile olur ki, bu en hayırlı guruptur.

 

Yine öyle bir gurup da var ki, gelen ilmi ret etmez, Allah’a ve Peygambere iman eder de, imanın gereklerini yerine getirmez. Mum dibine ışık vermediği gibi, kendisi istifade edemez, bildiği ile amel etmez.

 

Suyu kabul etmeyen, üzerinden akıp giden yalçın kayalar gibi tasvir edilen üçüncü gurup ise, Peygamberin getirdi ilim ve marifetten elbette haberdar olup da, itibar etmeyen, kibrinden başını bile kaldırmayan insanlar benzetilmiştir. Allah-u alem…

 

 

AY- Allah Celle Celâluhu bize şah damarımızdan daha yakın olduğu hâlde, neden Resullah’ın aşkını ilâhî aşk için, bir vasıta kılmıştır?

 

HÖ- Burada da yine sanırım mertebe sorunu devreye giriyor. Allah’ın bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu biliyor ve inanıyoruz ama maalesef  bu bilgiye göre hareket edemiyoruz. Bu hakikatin gereklerini, icablarını yerine getirebilmemiz için yine özellikle âlemlere rahmet olması vasfı ile anmak istiyorum ki Cenâb-ı Peygamber devreye girmektedir. Allah-u Teâlâ’nın bu yakınlığının hukukunu ve nezaketini nasıl muhafaza edebileceğimizi bize öğretmek ve göstermek için, Peygamberimizi görevlendirmiştir.

 

Şimdi hadis-i şerif’e göre bizde imanın kemâle ermesi için, Peygamberimizi hakkı ile sevmemiz gerektiği bildirilmişti, Peygamberimizi kendi canından ve her şeyden çok sevebilmeyi teoride kabul ettiğimiz ve dahi bunu gerçekleştirmeyi çok istediğimiz hâlde, hakkıyla başarabildiğimiz elbette iddia edilemez. Biz daha Peygamber aşkında kayda değer bir varlık ortaya koyamadık kaldı ki, Allah aşkı bizlerde belki temenni ve niyazın üzerine çıkamaz.

 

Dolayısı ile biz de Resûl aşkı olmadan Allah aşkından söz edebilmek çok inandırıcı değildir. İnsanda Allah aşkı olabilmesi için, ilk evvela kul olma bilincini geliştirebilmeliyiz, kul olabilmenin metotlarını da bize öğreten bizatihi yaşayarak gösteren yine sevgili Peygamberimiz’dir. Her ezanda, her namazda, her kelime-i Tayyibe de birlikte andığımız gibi Allah ve Resûlü’nün aşkı ve sevgisi iç içe bir sarmal gibi müminin gönlünde birbirini besler ve bizler ancak bu sevgi ve aşk ile ideal, insanlık tarihinde seçilmiş en hayırlı ümmetin fertleri olabiliriz.

 

 

AY- Sevgiliye âşık olanlardan bahsederken, sahabe-i kirâm, evliya ve büyük zatlardan örnekler vermişsiniz. Günümüzde insanların, sünneti seniyyeye uyduğu ve Efendimize itaat ettiği hâlde, Muhammedî aşkın şuuruna varamamaları ve güzelliğini hissedememeleri için ne söylersiniz? Sizce bunun sebebleri nelerdir?

 

HÖ- Günümüzde inananların Muhammedî aşkın şuuruna varamayışı ve bu duygunun güzelliğini hissetmeyişinin sebebi maneviyattan hızla uzaklaşarak nerdeyse tamamen dünyevîleşmesi ile orantılıdır. Soruya “sünnet-i seniyyeye uyulduğu ve Efendimize itaat edildiği hâlde” diye bir ön kabul ile başlamışsınız, bu iyimser görüşün toplumun genelinde çok da kabul edilebilir olduğu söylenemez. Bugün, Peygamberi olduğu mevkiinin ve mevziinin dışına taşımayı kendine görev edinmiş, sünnet-i seniyyeyi göz ardı etmeyi marifet bilmiş, bir takım kişi ve guruplar söz konusu maalesef camiamızda. Bir yandan bu sureti haktan görünerek, ekilen ayrılık ve aykırılık tohumları bir yandan da bizatihi kendi nefsimizin materyalist, kapitalist sistemlerle işbirliği sayesinde, maneviyatla ilişkimiz günümüz tabiriyle ifade edecek olursak sanal hâle gelmiştir. Sahiciliği ve etkisi buharlaştırılmıştır. Hürmetin takvaya maneviyata edilmediği bir toplumda Muhammedî şuur ve aşklardan söz etmek elbette ki biraz hayal. Yunus Emre’nin, “acep Allah bana kulum diye mi?” diye yanıp yakıldığı gibi bizde de kulluğa ve aşka dair bazı endişeler duymamıza vesile olur ümidi ile Sevgiliye aşktan söz ederken sahabe-i kiram ve Allah dostlarından örnekler vermeye çalıştım ki, O’nu sevenler nasıl sevmiş, nasıl bağlanmış bir fikrimiz olsun… Gerçek sevgiyi ortaya koyan ve yaşayanları tanıyalım ki arada ki farkı bilelim, görelim. Su Kasidesinde, Fuzuli:

 

 

Ya Habiballah, Ya Hayr-el beşer müştakınam

 

Eyle kim leb teşneler yanıp diler hem vare su

 

 

“Ey Allah ın sevgilisi, Ey beşerin en hayırlısı,  müştakınım senin... Sana özlemim sonsuz. Hani çölde susuz bir yolcu nasıl suya hasret duyarsa, sana öyle susuzum. Tıpkı dudağı kuruyanların yangınlar içinde durmadan su dilenmeleri gibi, seni dileniyorum...”

 

 

Diyor… Böyle bir susuzlukla tasvir edilen sevgi  böyle bir aşkla Allah’ın Resûlüne ulaşma arzusu kimde var?.. Sadece dilde… Böyle bir aşkla ancak Muhammedî olunur…

 

O çok bilinen rivayettir, Resûlü Ekrem ve Nebiyi Muhterem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, ashabı ile otururken mübarek gözlerinden yaşlar beliriyor. Ashab-ı Güzin telaşlanıyor, “hayırdır ne oldu Ya Resulallah?” … “Kardeşlerimi özledim” buyuruyor. Ashabı tekrar soruyor, “Senin kardeşlerin kim Ya Resûlullah?”  “Ahir zaman ümmetim. Onlar beni gözleri ile görmediler ama benim için mallarını ve canlarını seve seve feda ederler” buyuruyor…  Tarif gayet açık, benim için mallarını ve canlarını feda ederler… Bu ifadeler günümüzde, sadece edebi metinlerde yer alıyor. Peygamberi sevmenin en önemli göstergesi bence O’nun unutulmuş ya da terk edilmiş sünnet-i seniyyelerini önce kendi nefsimizde sonrada toplumda yeniden yaşanılır kılmaktır. İşte ancak, sünnetleri yaşamak ve yaşatmak için mücadele ettiğimiz zaman Muhammedî şuurdan söz edilebilir ve güzellikleri hissedilebilir.

 

 

AY- Âlimlerin hadis nakletmedeki ve âyeti kerimeleri yorumlamadaki ihtiyatından bahsetmişsiniz. Günümüzde bazı din adamlarının bu konuda nefsî hareket etmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

HÖ- Şimdilerde unutulan bir altın kural vardır. İlminizin arttığı oranda Allah’tan korkunuz ve yakininiz artmıyorsa o işte bir arıza var demektir. Elbette gerçek ilim sahiplerini tenzih ederek söylüyorum ama topluma ilim adamı, günümüz tabiri ile kanaat önderi diye takdim edilen, pardon yine günümüz tabiri ile ifade etmek gerekirse öne sürülen ya da bir takım çevrelerce adeta servis edilen insanlar zücaciye dükkânındaki fil gibiler. Gün geçmiyor ki, yeni bir dini emir ve nasları revize etmeye kalkmasınlar… Nerde kaldı ki hürmet edip, ihtiyat etsinler… Mesnevî Şerif’de Mevlana Celâleddin Rumi, din adamı pozisyonu almış bu gibi zevat için, “Onlar ulema değil, ulu âmalardır” diye bir tabir kullanmıştır. Hatta benim de bu başlıkta bir yazım sözkonusudur. Eski muhaddislerin ilme hürmetini bugün bizler bir efsane, masal gibi okuyoruz. İmam Malik Radıyallahu Anh’ın abdestsiz hadis-i şerif bahsi etmemesi, özel bir hazırlık ve ihtiramda bulunması günümüz insanı için uzak bir incelik gibi görünüyor.

 

 

AY- Efendimiz Aleyhisselam’ın beni ihtiyarlattı dediği “emrolunduğun gibi istikâmet et” âyeti kerimesini Kur-an’ın muhatabı olan biz Müslümanlar için açıklar mısınız?

 

HÖ- Efendimiz Aleyhisselatu vesselam’ın saçı sakalı birden ağarması ashabı güzinin dikkatini çekiyor ve soruyorlar, “Hud Sûresi beni kocattı” buyuruyor. Sûrenin 112. âyeti kerimesinde “Festakim kemâ ümirte-Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” buyruluyor… 

 

 Burada üzerinde tefekkür edilmesi gereken nokta, vahyi ilâhî karşısında duyulan sorumluluk duygusudur. Kur-an’ı Kerim, sadece edebi bir metin olarak ya da mânevî haz için okunacak bir kitap değil, her emrinin titizlikle yerine getirilmesi gerektiğine dair bir uyarı söz konusudur.

 

 

AY- Sahibul mirac ehl-i arza namazı getirip, miracı hediye etmiştir. Peki, mirac ehl-i semavata ne gibi bir artı sağlamıştır.

 

HÖ- Bu sorunun muhatabı ehl-i semavat olmalıydı, diyerek latife etmek istesem de, bu soru beni her türlü aşıyor desem de yine de gönlüme gelenleri ifade etmek isterim. Sure-i Enbiya-107’de: “Biz seni ancak bütün âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyrulmuştur. Burada sadece insanlara değil bütün âlemlere, rahmet olduğu vurgulandığına göre semavat ehlinin de bu rahmetten illaki nasibi söz konusudur.

 

Resûlü Ekrem ve Nebiyi Muhterem Sallallahu  Aleyhi ve Sellem Efendimiz, mirac-ı Güzin idrak ederlerken, beş vakit namazda okuduğumuz tahiyyat da, selamlaşmanın sonunda şehadet getirilirken Cebrail Aleyhisselam’ın ve tüm semavat ehlinin de birlik de şehadet ettiğine dair rivayetler vardır. O kutlu ana bu şehadetle katılım, sanırım fazla söze hacet bırakmayacak mânâlar içermektedir.

 

Yine Su Kasidesinin bir beytinde:

 

 

Sensin ol bahr-ı keramet kim şeb-i mirac da

 

Şebneb-i feyzin yetirmiş sabit-u seyyare su

 

 

 

“Müthiş bir hayal...

 

Ey Nebi, sen öyle bir kerametler denizisin, öyle kerametler ve hikmetlerle dünyaya teşrif etmiş bir hikmet denizisin ki, Miraç gecesinde senin şebne-i feyzin, yani senin bereketinin şebnemi, bereketinin çiğ damlası sabit yıldızlara da seyyar gezegenlere de su götürmüş. Onlara ulaşan bütün nur senin feyzin, bereketin ve yaradılış şerefinedir.”“Levlake levlak lema halaktul eflak... Sen olmasan sen olmasan Ya Muhammed, kâinatı yaratmazdım.” Hadis-i kutsisine işaret edilmiştir.

 

 

AY- “Ya hayr konuş, ya sus!”  ilkesi ile hareket edip, hayr olmayan boş lafa kulağını kapayan Aleyhisselam’ın tutumunu, günümüzdeki ifade özgürlüğü ve düşünceye saygı kavramlarına göre nasıl yorumlarsınız?

 

HÖ- Resûlü Ekrem, Nebiyi Muhterem Sallallahu  Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in, “Ya hayr konuş, ya sus!” ilkesi şüphesiz bizler için çok güzel ve net bir emirdir. Stres, kaos ve kargaşa içindeki günümüz insanın aksine sekinet sahibi, mutmain olmuş bir ruh halini bize işaret eder. Şimdilerde her ağzı olanın konuşmaya icazeti varmış gibi, sanki bir altta kalmama yarışı söz konusu. Oysa susmasını bilmek, bir erdem işaretidir.  “Faydasız sualin, mânâsız cevabı” na itibar etmemek, bizim mânâ büyüklerimizin prensibidir.

 

İfade yetkisi ve yeterliliği olmayan kimsenin tabiâtiyle ifade özgürlüğü de olmaması gerekir. Düşünceden nasibi olmayanın da, düşüncesine saygı söz konusu olmamalı. Bu günkü ifade özgürlüğü ve düşünceye saygı gibi ilk bakışta haktan hukuktan yanaymış gibi olan ifadeler toplumda sadece bir kakafoni ve kargaşa yaratmaya yönelik, uydurma prensiplerdir.

 

 

AY- Hatib-ül Ümem vasfı, bir kudretin timsalimidir, yoksa bir içtihat ve mücadelenin neticesi midir?

 

HÖ- Elbette ki zat-ı âlilerine ikram ve ihsan edilmiş, her türlü özel ve seçkin olmalarının belirgin olduğu ve olacağı bir sıfatıdır.

 

Mahbub’ül Aşıkin Sallallahu Aleyhi ve Selem Efendimiz, kıyamet günü, hiçbir kimsenin söylemeye güç yetiremediği biçimde bir hutbe ile herkesin yapmaktan aciz olacağı sena şekli ile Allah-u Teâlâ’ya sena edecektir. Ve Makam-ı Mahmud da Liva’ül Hamd sancağının altında tüm nebî ve resûllerin imamı, kumandanı ve hatipleri olacaktır.

Furkan Dergisi, s. 33, Mayıs-Haziran 2009

 

 

Last Updated on Wednesday, 24 June 2009 19:57
 

Our valuable member furkan has been with us since Monday, 29 December 2008.

Show Other Articles Of This Author

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -

Kimler Sitede

We have 47 guests online
Free template 'Feel Free' by [ Anch ] Gorsk.net Studio. Please, don't remove this hidden copyleft!