Gökhan Gümüş
This e-mail address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it
“Okuyucuya bir bilmece: Alevî-Bektaşî Babası'nın çadırında birkaç ay “feyz” alan ve Rusların Rasputin’i misâli karşısındakini hipnotize ve tasarruf edebilen “Türk Büyüğü” kimdir?” (Salih Mirzabeyoğlu, TELEGRAM -“Zihin Kontrolü”-, s. 49)
“Cemevinde Agarta hücresi kurmuşMİT'in 2005'te Hava Kuvvetleri'nde tespit ettiği illegal yapılanmanın arkasından Ergenekon'da tutuklanan Doğu Perinçek çıktı. Perinçek'in cemevinde ünlü Balaban aşireti ile Alevi toplumunun önde gelen isimleriyle yaptığı toplantıyı takibe alan MİT'in Ergenekon'un karargâh evleri, hücresini deşifre ettiği anlaşıldı.” (20 Temmuz 2008 tarihli Yeni Şafak Gazetesinden)(…)İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Ergenekon iddianamesinde kullandığı “Agarta” ismi bir hayli gürültü kopardı ve daha birçok gürültüye vesile olabilecek gibi gözüküyor. Bizi bu vesile ile ilgilendiren sual ise şudur: Umumi olarak bir takım teozofik, ezoterik, bâtınî öğretiler ile bağlantılı olan bu ismin Ergenekon gibi neo-kemalist bir teşkilatlanma ile ilgisi nedir?Akla ilk gelen “Agarta”nın bildiğimiz (daha doğrusu bildiğimizi zan ettiğimiz) Ergenekon’un bir eşanlamı olabileceği ve bu doğrultuda malûm Ergenekon yapılanması tarafından kullanılmış olması. “Agarta”nın ne olduğu veya ne olabileceğine değinmeden -neo-kemalist taifenin kedilerine münasip buldukları- Ergenekon mefhumunu kısaca değerlendirelim. Özellikle cumhuriyet devrinden itibaren milletimize millî bir tarihî-kültürel miras olarak empoze edilen “Ergenekon Destanı” hakkında Dr. Mehmet Ölmez’in ilmî tesbitine kulak vermeli: “Ergenekon'a gelince, yine bu konu da T. Tekin'ce açık bir şekilde ele alınmıştı. 1900 yıllarına gelinceye değin hiçbir Türkçe kaynakta, tarihi metinde Türkler'e ait böyle bir destandan söz edilmez. Türkler'e ait en eski verilere, kahramanlık şiirlerine yer veren 11. yüzyıldan kalma Divanü Lugati't- Türk'te böyle bir bilgi yer almaz. Bu bilgi ilk olarak İranlı tarihçi Reşidüddin'in Cami'-ut-tevarih adlı eserinde yer alır (1248-1318). Hem bir tarihçi hem de bir han olan Ebulgazi de Reşidüddin'e dayanarak Şecere-i Türk adlı eserinde bu destanın Moğollar'a ait olduğunu belirtmiştir. 1900'lü yıllardan itibaren Türkiye'deki Türkçülük hareketleriyle birlikte bu destan “yerleştirilerek” Türklere ait kabul edilmiştir. Bunun ilginç bir örneğini, yorumunu okuyucuya bırakarak Nihat Sami Banarlı'nın Edebiyat Tarihi’nden verebiliriz: Ergenekon destanı, Moğollar devrinde yazıya geçtiğinden destanda Gök-Türk kelimesi yerine Moğol kelimesi konulmuştur. Türk illerine Türkleşmiş Moğolların hâkim olduğu ve halk arasında Cingiz'in bile Türk olduğuna inanıldığı bu devirde Türk-Moğol karışması çok tabiidir (1. cilt: 27).Gerçekte bu destan Türkler'e ait olsaydı Köroğlu gibi, Alpamış gibi, Manas gibi, Dedem Korkut gibi Türk halklarının sözlü geleneğinde yaşamaz mıydı? Aynı şekilde söz konusu “bozkurt” için de aynı şeyi sorabiliriz. Tam olarak hangi yüzyılda ve nasıl ortaya çıktığı belli olmayan Oğuz Kağan destanı ve bu destandaki “kök böri” ile Moğol etkisi ayrı bir inceleme gerektirmektedir. Yine çeşitli yazılarda çeşitli yazarların ele aldığı “Ergenekon” da bu haliyle, bugün için Türkçe içerisinden açıklanamaz. Şu ana kadar yapılan açıklamalar içerisinde bildiğim kadarıyla Ergenekon'u Türkçe içerisinden açıklayan, sözcüğün Türkçe olduğunu kanıtlayan bir görüş yoktur. Var olan çeşitli açıklamalar ise dilbilimi verilerinden yoksundur. Ayrıca Ergenekon'un, “Türklerin buradan çıkışının” tarihi konusunda, bu günün 21 Mart'a denk geldiği konusunda herhangi bir kayıt yoktur.” (1)Sayın Dr. Mehmet Ölmez’in bir ilim adamına yakışır açıklıkla ifade ettiği gibi, “Ergenekon Destanı” milletimizin zihnine “yerleştirilmiş” bir “uydurma”dan ibaret. Bize yüz yıldır “yutturulan” köksüz “modern” etiketli masallardan ancak bir enstante. Dr. Mehmet Ölmez’in ifadelerinde dikkatimizi çeken bir başka tesbit “Agarta” meselesine giriş için son derece müsait. “Ergenekon kelimesinin Türkçe olduğuna dair hiçbir ciddi ilmi delil yoktur” diyor Dr. Mehmet Ölmez. Bununla beraber Ergenekon Destanı’nın Moğol kaynaklı olduğunu hatırlarsak, “Agarta” hakkında en kapsamlı araştırmalarda imzası bulunan Abdülvahid Yahya’nın (Rene Guenon) yaklaşık 70 yıl evvel yaptığı tesbitler daha iyi anlaşılır. Batı’da “Agarta” mefhumunu ilk defa geniş kitlelere tanıtan Alexandre Saint-Yves d'Alveydre’nin “Mission de l'Inde en Europe“ (1910) ve Ferdinand A. Ossendowski‘nin “Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar“ (Türkçe tercümesi: Dharma Yayınları, 2002) başlıklı kitapları vesilesiyle “Agarta“ ismi-mefhumu hakkında şunları yazmakta Abdülvahid Yahya:“Bu eserlerdeki bütün benzerliklere dikkat çektik, ancak burada hiçbir şekilde gerçek bir intihalin olduğu yönünde bizde bir kanaat oluşmamıştır. Zaten, bizim buradaki niyetimiz, temelde bizi çok uzaktan ilgilendiren bir tartışmaya girmek değildir. Bay Ossendowski’nin bizzat bizlere aktardığı müşahedeler dışında, bizler çok farklı kaynaklardan bu tür hikâyelerin Moğolistan’da ve bütün Orta Asya’da çok yaygın olduğunu bilmekteyiz. Hemen şu ilaveyi yaparak belirtelim ki, buna benzer şeyler hemen hemen bütün halkların geleneklerinde mevcuttur. Diğer yandan, şayet Ossendowski, Mission de l’Inde adlı eseri kısmen kopyalamış olsaydı, neden çok vurucu birtakım noktalara eserinde yer vermediğini anlayamıyoruz. Aynı şekilde, neden bazı kelimelerin şekillerini değiştirdiğini de, mesela Agarttha yerine Agharthi gibi, anlayamıyoruz. Oysa bu olayın daha iyi açıklaması, Ossendowski’nin rivayet kaynağı Moğol iken, Saint-Yves‘in kaynağının Hindular olmasıdır. Aynı şekilde, inisiyatik hiyerarşideki başkanı tarif için neden ‘Dünya’nın Hükümdarı’ ifadesini kullandığını da bilmiyoruz. Zira bu isim, Saint-Yves tarafından hiç kullanılmamaktadır. Bazı alıntıların olduğunu kabul edecek olsak bile, bazen Ossendowski’nin aktardığı bazı şeyler var ki, kendisinin bütün parçaları uydurması mümkün değildir; kaldı ki, kendisi doktrinlerden çok politikayla meşguldü ve ezoterizmle ilgili hiç bir şey bilmemektedir. Öyle ki, aktardığı şeylerin gerçek mahiyeti hakkında hiç bir fikre sahip olmadığı apaçıktır. Mesela, Dünyanın Hükümdarı tarafından fi tarihinde “siyah bir taşın” Dalai Lama’ya gönderilmesi, oradan Moğolistan’daki Urga’ya nakledilmesi ve aşağı yukarı yüz yıl önce kaybolması konulu bir rivayet yer almaktadır. Oysa, birçok gelenekte ’siyah taşlar’ önemli bir rol oynamaktadır: Kibele’nin sembolü olmaktan Mekke’deki Kabe’ye yerleştirilen siyah taşa kadar. (…)‘Dünyanın Hükümdarı’ ünvanı, en yüksek, en tam ve en kesin anlamıyla ele alındığında bu isim tam olarak ilk ve evrensel Kanun Yapıcı Manu için kullanılır. Bu ismin çeşitli şekillerde kullanılması birçok eski halklarda görülmektedir. Burada hemen bir örnek olarak Mısırlılar’daki Mina ve Menes kelimelerini, Keltlerin Menv kelimesi ve Yunanlıların Minos kelimesini hatırlatabiliriz. Zaten bu isim, hiçbir şekilde tarihi ya da şu veya bu şekilde efsanevi bir kahramana işaret etmemektedir. Gerçekte onun işaret ettiği şey, bir ilkedir: Saf mânevî Nur’u düşünen ve bizim dünyevî şartlarımız ile içinde bulunduğumuz varlık devresine uygun Kanun (Dharma) yapan Kozmik Akıl’dır. O, aynı zamanda hassaten düşünen varlık (Sanskritçe’de manava) olarak kabul edilen insanın da arketipidir.Diğer yandan, burada özellikle belirtilmesi gereken diğer bir şey ise, bu ilkenin yeryüzündeki bir mânevî merkez ya da kaynağı ‘insan olmayan’ (apauruşeya) kutsal geleneğin ambarını bütünüyle korumakla görevlendirilmiş bir teşkilât tarafından tezahür ettirilebilir olmasıdır. Öyle ki, ilk hikmet (sagesse) çağlar boyunca onu kabul edebilecek durumda olanlara bu vasıtayla iletilir. Böyle bir teşkilatın başı, bir şekilde Manu’yu bizzat temsil ederek, onun ünvanını ve sıfatlarını taşıma hakkına sahiptir. Ayrıca, görevini ifa için gerekli olan bilgi derecesine ulaşmakla, adeta insani bir tezahürü imiş gibi ilke ile gerçekten aynileşir, ve bu durumda kendi bireyselliği kaybolur.” (Rene Guenon, Alemin Hükümdarı-Dinlerde Merkez Sembolizmi, İnsan Yayınları, 2004, s. 9/10, 13/14)Umarız rahmetli Abdülvahid Yahya’dan yaptığımız bu uzunca alıntılardaki asıl muradımız anlaşılıyordur. Gerçekten sanki -hususi olarak- yaşadığımız şu günler için kaleme alınan bu bilge satırlar, Büyük Doğu-İBDA Külliyatı’na aşina olanlar için hiç de yabancı olmasa gerek. (Bu vesileyle Abdülvahid Yahya’nın doğum ve vefat günleri olan 15 Kasım ve 7 Ocak tarihlerinin Salih Mirzabeyoğlu’nun “Tilki Günlüğü”nden takip edilmesini tavsiye ederiz.)Ne diyordu Adem’in Sevgilisi?..“Sana zevk duyacağın bir şey söyleyeceğim: BELKİDE KAYDEDİLMİŞLERDENSİN. Seni kaydetmişlerdir... Sözüme dikkat et!” (Salih Mirzabeyoğlu, Müjdelerin müjdesi, İBDA Yayınları, 2. Basım, 2004, s. 47)Ve: “Hiç kimseye hiçbir şey borçlu değilsin!” (2)(…)Salih Mirzabeyoğlu‘nun malum Ergenekon olayı “patlamadan” beş yıl evvel kaleme aldığı “TELEGRAM-Zihin Kontrolü” adlı eserinde “Cinci Atatürkçüler” diye tarif ettiği derin devlet çevreleri “Ergenekon soruşturması” vesilesiyle şimdi yeni yeni kıyıdan köşeden meydan yerine çıkarıyorlar. İlgili ve yetkili kişi ve makamlar bir de “İBDA-Ergenekon ilişkisi”nin bu boyutuna baksalar!? Cinci Atatürkçüler’in spiritüalist, medyumcu, hipnozcu bir takım sahte ruhçu maskaralıklarla başlayıp işi synkretist bir sahte din arayışına kadar nasıl götürdüklerini Salih Mirzabeyoğlu eserinde yeterince ifade etmiştir: «Benim “Cinci Atatürkçüler” diye istihza tavrı içinde çelişkilerini vurguladığımda, ilk başlarda yemin billah öyle birşey olmadığını söylüyorlardı... “Peki Atatürk ile ilişkisi nedir grubun?”... Bunu A.E. şöyle cevaplıyor:- “İ.G.'nin asker kökenli olduğu için, Atatürk'e özel ilgisi vardı. Özellikle irtica hareketlerini vurgulamak için Atatürk'ü ön plana çıkarıyordu. Bugüne kadarki en yüce fikirlerin ona ait olduğunu söylüyordu. Sonra Atatürk'ün fikirlerini kendi fikirleriyle bağdaştırıyordu. Kendi fikirlerini onunkilerin arasına serpiştirerek sunuyordu!" (…)Devlet'le ve ordu ile bağlantı, ille memuriyet ve resmiyet çerçevesinde oluşan bir şey değil, çevredaşlık işidir. Mesela, belki de abartarak “Telegram Timi” diye kendini tanıtan ekibin, bazen sivil, bazen asker, bazen her ikisinin üstünde, bazen “Terörle Mücadele Şubesi”nin ve MİT'in üzerinde, giderek Üniversite kadrolarından temin edilmiş olanlarıyla onların üzerinde bir yer tuttuğu hususu, fikrimi kuvvetlendiriyor. (…)“Binbaşı K.” olarak bahsettiğim kişinin, gerçek ismi bu olmadığı gibi, Telegram'da sesi ve yaşı da, 35 ile 70-80 arasında oynuyor; görüntüsü de aynı şekilde... Ve mesleği, aktörlükten emekli büyük bürokrata kadar değişiyor. İ.G.'nin, şimdi kendi yaşlarında olan aktör K.P.'ye olan benzerliği, bundan 20 sene önceki resmine nazaran pek belli; bu husus yanında, Binbaşı K'nin sesiyle “bize bunları Kenan Evren paşa öğretti!” denmesi ve “Dost” tarikatının da 1980 sonrası palazlanması dikkate alınırsa, “K.” ismi etrafında yuvalanmaya dair psikolojik sebeb anlaşılır.Bana “İhsan” ismi takılmaya çalışılması?Kollarımı kilitlemek üzere yatarken saldırgan, keçi gibi üçgen yüzlü ve uzun kulaklı, kuyruğu kanguru kuyruğu gibi, hayvanca pençelerinin -o görünüş içinde son derece ürkütücü maymun elli, toplam olarak; şeytan tasvirlerinin canlı hali... Derisi ve tüylü yerlerinin rengi, siyaha çalan kahverengi... İsmi de İsmail!.. “Burası hapishane değil, Türkiye'yi yöneten Albaylar cuntasının merkezidir!” diye aylarca ulumaları?Orta Asya şamanizmi, zerdüşt dini, yahudi mistizmi, şurdan burdan devşirilmiş bir okültizm vesaire... Üç aşağı beş yukarı şu anlayıştan mülhem bir çorba: (...) İslâm şeriatına karşı tasavvufçular; güya tasavvuf adına şeriatı yerenler... Hususen yahudi ve dönme çevrelerinde “insanlığı birleştirme” adı altında köpürtülüp, köpük veya çöplük insan soyuna üflenen nefes. Çevre ve zamanın şartlarına göre, “Allah” lafzını hürmet makamında kullanır veya küfrederken, her şekliyle de Allah ve İslâm düşmanlığı başlıca şiarları olan küfür hizbi... Bu husus, İ.E. ve İ.G. gibi çelişik üslub sahiblerinin durumunu tayin bakımından önemli.» (SalihMirzabeyoğlu, TELEGRAM-Zihin Kontrolü, İBDA Yayınları, 2003, s. 32/33, 42/43) Perinçekgiller gibi kökten-ateist kafaların sahte ruhçu saplantılarının “temel ilham kaynağı” yine Atatürk. Müslüman Anadolu halkını mankurtlaştırmak için 1930'lu yılların başlarında ortaya atılan “Türk Tarih Tezi” etrafında bir dönem resmi ideoloji halinde palazlandırılan “Mu Kıtası aydınlanması”... Genelde arkeolog diye tanıtılan James Churchward'in (1852-1936) bir takım kitaplarından ve araştırmalarından yola çıkarak “keşfedilen gerçek tarihimiz”. TC'de pek yansıtılmayan bir gerçek ise James Churchward'in meşhur medyum ve “Teozofi Cemiyeti” kurucusu Helena Blavatsky'nin (1831-1891) talebelerinden olduğudur. Blavatsky'nin hedeflerinden biri de “insanlığı birleştirme” olduğu malûm ve cemiyetin ambleminde ifade edilen meşhur “There is no religion higher than truth! -Hiç bir din, hakikaten üstün değildir!” spotu son yüz yılda ne kadar “millenyum dinleri” çıktıysa hepsine tersinden ilham vermiştir. Abdülvahid Yahya’nın birçok eserlerinde ifade ettiği gibi “Teozofi Cemiyeti” gibi örgütlenmeler ruhçu bir dış görüntü ardında Modernizm'in “kıyamet atlıları” vazifesini ifa etmekten başka bir konumları yoktur. Başka bir ifadeyle, bu tip sahte ruhçular Modernizm'in psikolojik-parapsikolojik savaş piyonlarıdır. Türkiye'deki okültizm meyilli kökten batıcı çevrelerin şöyle veya böyle kullandıkları fikirlerin ve sembollerin kaynakları da bu çevrelerde aranmalı. Mesela TELEGRAM'da geçen “şeytan tasviri”, “modern okültizmin babası” olarak anılan Eliphas Levi Zahed'in (1810-1875, asıl adı Alphonse Louis Constant) “Dogme et Rituel de la Haute Magie” (1854) başlıklı kitabı için çizdigi “Baphomet” tasvirinden ilhamdır. Bu tip kaynaklar Osmanlı İmparatorluğu'nun son devrinde masonlar ve Jakob Frank (1726-1791, asıl adı Jankiew Lejbowicz olan Galiçyalı bir Yahudi) gibi kişiler vasıtasıyla müslüman topraklarına ayak basmış ve cumhuriyet devrinde iyice yükselişe geçmiştir. (3) (…)“Bu bir din mi, ilim mi çekişmesidir!” diyen Telegramcılar’ın, meseleyi ortaya yanlış koymaları… diyor Salih Mirzabeyoğlu TELEGRAM’da. Burada kısaca işaretlenmesi gereken, “bizimkilerin” ustaları olan Batılı Telegramcıların çoktan aynı çekişme içinde debelenmeleridir. Batı’nın Faustik mizacı (4) olayı nerelere kadar ilerlettiğini(!) az buçuk idrak etmek için ABD’nin askeri ve istihbarat birimlerinin zihin kontrolünden, parapsikolojik savaş tekniklerine kadar varan “cinlikler” için kimlerden faydalandıklarına bakmak gerekir: 1980 yılında Albay Paul Vallely ile ortaklaşa “From PSYOP to MindWar: The Psychology of Victory-PSYOP’dan Zihin Savaşına: Zaferin Psikolojisi” başlıklı raporu hazırlayan Binbaşı Dr. Michael J. Aquino aynı zamanda “Temple of Seth” adlı satanist kilisenin (ABD‘de resmî kilise/din topluluğu statüsüne sahip) kurucusu ve başpiskoposu. ABD‘nin parapsikolojik savaş/zihin kontrolü projelerine bugüne kadar yön veren bu raporda klasik psikolojik savaş tekniklerinin (PSYOP) ötesinde telepatik davranış modifikasyonundan psikometriye ve duyular dışı algılamaya kadar “her şey” var. Bu yönde ayrı bir “Amerikan başarı hikâyesi” Lafayette Ronald Hubbard’dır. 1950’li yıllardan itibaren başta ABD olmak üzere birçok ülkede faal olan “Scientologie” tarikatının (yine ABD‘de resmî kilise/din topluluğu statüsünde) kurucusu. İkinci Dünya Savaşı’nda ABD Deniz Kuvvetlerinin propaganda dairesinde vazifeli olan Hubbard, 1955 yılında FBI‘a “Brain-Washing” (Beyin yıkama) başlıklı bir kitap iletmişti. Yetenekli bir kurgu-bilim yazarı olan Hubbard 1945 yılında modern satanizmin başlıca simalarından olan Aleister Crowley’in müridlerinden Dr. John Whiteside Parson ile tanışır. Dr. Parson, okültizme olan derin merakı yanında ABD füze programının da en önemli isimlerindendi. Hubbard’ın sonradan kendince “yeni bir bilim” diye geliştirdiği “Dianetic” felsefesi devrin önde gelen okült ve bilimsel fikirlerin bir nevi uçuk sentezidir. “Köşeyi dönmenin en kestirme yolu, bir din kurmaktır” diyen Hubbard “Dianetic” adı altında başlattığı kariyerini, “Scientologie” adında modern bir din kurarak muradına erdirmiştir. “Scientologie” günümüzde özellikle Tom Cruise, John Travolta, Brad Pitt gibi meşhur Hollywood aktörlerini kendi doktrinlerine bağlamasıyla gündemde. Bazı Batı Avrupa ülkelerinde “Scientologie”nin faaliyetleri şüphe ile takip edilmekte. Mesela Almanya’da 15 küsur yıldır “kullandıkları psikolojik metodların insan ruhunu tahrip etmesi ve demokratik anayasal düzene karşı totaliter bir toplum yapısını propage etmesi” ithamları ile Alman istihbarat birimlerince yakın takibe alınmasına rağmen ABD’nin diplomatik himayesi sayesinde hiç bir ciddi kovuşturmaya uğramış değildir. (...)Jöntürk ihanetinin yüzüncü yıl dönümünde “yerli” İT artıkları tasfiye edilirken, Ergenekon-Telegram terör örgütünün asıl dış desteği Batı‘da aranmalı. Dipnotlar:1- Mehmet Ölmez, Türkçe'nin ve Türk dillerinin yaşı konusu: http://turkoloji.cu.edu.tr/ESKI%20TURK%20DILI/mehmet_olmez_Turkce'nin%20ve%20Turk%20Dillerinin%20Yasi%20Konusu.pdf2- Meselenin takibi için Burak Çileli’nin “İki deha: Necip Fazıl ve Salih Mirzabeyoğlu” başlıklı makalesine bakınız:http://www.geocities.com/akademyayadogru/makburak1.htm3- Türkiye’de 1980’li yıllardan itibaren yaygınlaşan batıcı okült çevreler ve bunların temel düşüncelerine dair teferruatlı bilgi için bakınız: Dr. Hakkı Açıkalın, Tilegramma:http://www.geocities.com/drhakkiacikalinupto/makcoytelegram.htm4- Batı‘nın ruh, medeniyet, kültür buhranına dair: Kenan Durdu, Faust: Bugünkü Batının İcmâli:
http://www.geocities.com/akademyaarsiv1/akadem10kenan.htm
Furkan Dergisi, s. 25











