
Geçiş döneminde iddialı SİSTEMLER arz-ı endam etmeli... Biz BAŞYÜCELİK DEVLETİ diyoruz... Doğum sancılarından sonra doğacak BÜYÜK DOĞU'nun sıhhatli büyütülmesi, şimdiden alınacak tedbirlerle mümkün.

Geçiş döneminde iddialı SİSTEMLER arz-ı endam etmeli... Biz BAŞYÜCELİK DEVLETİ diyoruz... Doğum sancılarından sonra doğacak BÜYÜK DOĞU'nun sıhhatli büyütülmesi, şimdiden alınacak tedbirlerle mümkün.

BÜYÜK ŞEF’İN TEHDİT’İ
Büyük Şef Oturan Boğa da hareketlendi… Yakında Avustralya’nın gerçek sahibleri Aborjin’ler de hareketlenirse şaşmayın!
Nasıl olsa dünyanın çivisi çıktı. Gacır gucur gelen seslerin arasına, Kızılderililer, Aborjinler de katılsa ne eksilir ki? Bir şey eksilmez belki, ama artar. Ne artar? Sömürgecilerin sıkıntısı, bunalımı…
"Ne olacak bu sömürgecilerin hâli" demeye gerek yok. Ne oldukları ve ne olacakları hâdiselerin gidişatından anlaşılıyor. Zalimdiler, mazlumlara zulüm ediyorlardı, şimdi miadları doldu, hızla mazlumların pençelerine düşmeye doğru seyr,ediyorlar. Gidişatın bu yönde olduğu kesin ve net!
Bugüne kadar rahat oldukları ne kadar konu varsa, şimdi hepsinde rahatsızlar. Başlarına gelenin ne olduğunu kestiremiyorlar, gelecekteki durum ve vaziyetlerinin ne olacağına dair doğru düzgün bir kanaatleri yok.
Nakledeceğimiz haber hem ciddi, hem komik.
Ciddi, çünkü Kanada gibi bir ülkenin başbakanı Kızılderililerin şefinden ciddi bir uyarı alıyor, fırça yiyor… Komik, çünkü daha düne kadar esameleri okunmayan kabile mensubları milli kıyafetleri içinde ve de tütsüler eşliğinde bir başbakanı kabile mensubuymuş gibi azarlıyor. Böyle bir manzarayı çok değil 3-5 sene önce ne Kanadalılar, ne Kızılderililer, ne de bir başkaları hayal edemezdi.
Bu ne muazzam akış ki, önüne gelen her şeyi sürükleyip tarihin çöplüğüne havale ediyor. Değişen dünyada henüz değişmekten yana niyetli görünmeyenler sadece sömürmeye, semirmeye alışkın olanlar ki, onlarında hızla pek yakında hizaya girmekten başka alternatifleri yok. Haberden de anlaşılacağı gibi, henüz hazır görünmüyorlar, ama çaresizliklerini de gizleyemiyorlar. Şef fırçalıyor, Kanada Başbakanı zirveden erken ayrılıp sıkıntısını gizleyemiyor.
Haber şöyle;
“Tütsülü, ayinli zirvede Kanada Başbakanı Harper’a Şef’ten uyarı: ‘Bizi Kızılderili baharına zorlama! Ayaklanırız ve bunu Arablardan iyi yaparız.’Kanada genelinde olumsuz şartlarda yaşayan Kızılderililerin durumu ulusal krize dönüştü. Başkent Ottawa’da Kızılderili Şefleriyle devlet arasında gerçekleştirilen zirveden, Başbakan Stephan Harper’a ‘ciddi uyrı’ geldi.Britis Clombia Kızılderili şefleri birliği başkanı Steward Philip, yaptığı yazılı açıklama da, yerli halkların hükümetten ciddi adımlar atmasını beklediğini belirtti. Philip, ‘Yoksa arab baharı türü bir ayaklanma kaçınılmazdır ve biz bu işi onlardan daha iyi yaparız. Bizi buna zorlama’ tehdidinde bulundu. Başbakan Harper, Kızılderili ayini ve tütsü yakılarak başlayan zirvede hiçbir vaatte bulunmadı ve zirveden erken ayrıldı” (25 Ocak 2012, Habertürk)
Bekliyoruz… Bir Kızılderili Baharı doğrusu baya bir şenlendirir ortalığı ve de en umutsuz halklara bile umut verir. BÜYÜK REİS BEKLİYORUZ!
BATI ŞUNU TARTIŞIYOR: MOTOR DURDU MU DURMADI MI?
Evet, yanlış anlamadınız, Batı sistem motorlarının çalışıp çalışmadığını tartışıyor… Zavallıların kulakları da sağır demek, motor sesini alamıyorlar.
Ahlâk motoru durdu mu, kulak duymaz, göz görmez. Körlemesine bir nefsaniyetin zebûnu olarak koşturur durursunuz. Duvara tosladığınızda ise, kafanızda çakan şimşeklerden başka bir şey göremezsiniz. Batı bu hâle düştüğünü şimdi açık açık ilân ediyor.
BBC’nin Türkçe internet sitesindeki haber şöyle:
“Euro bölgesindeki sorunların dünya ekonomisine verdiği zarar Uluslar arası Para Fonu IMF tarafından dün açıklanan rakamlara da yansıdı.Dünya çapında yıllık büyüme tahminleri düşürülürken, euro bölgesinin ise binde beş oranında küçüleceği açıklandı.IMF, liderleri çok süratli kesintiler yapmamaları ve büyümeye önem vermeleri konusunda uyarıyor.Bu uyarıların muhatapları İsviçre’nin Davos kentinde Dünya Ekonomik Forum’nda bir araya geliyor.40’I AŞKIN ÜLKENİN LİDERLERİ 2 BİN 600 İŞ ADAMI KAPİTALİZMİN İŞLEYİP İŞLEMEDİĞİNİ DE TARTIŞACAK” (25 Ocak 2012)
Evet. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yerken, açlıktan ölen insanların ülkelerini sömürmekten bir an olsun vezgeçmediniz. O ülke insanlarının mazlmluğu ve çocuklarının safiyeti çarptı sizi şimdi. Gözleriniz de görmez, kulaklarınız da duymaz!.. Pil takın pil, belki minicikte olsa bir ses alabilirsiniz!
Başbakan Erdoğan’a Not: “Bir daha da Davos’a gelmem” demişti. Doğru da yapmıştı. Ama bize kalırsa deriz ki, Başbakan bu sözünü geri almadan, sadece Davostaki puştların düştüğü durumu görmek için bir uğrasa fena olmaz. Hani işin zevkini çıkarmak bakımından, diyoruz.
DAVOS’TAN HABERLER
Almanya Başbakanı Angela Merkel, Dünya Ekonomik Forum’unun açılış konuşmasında Avrupalılara şöyle seslenmişti; “Hepinizi kurtaramayız”… Devamında; “Almanya tutamayacağı halde tüm Avrupa ülkeleri için taahhütte bulunursa Avrupa saldırıya açık hale gelmiş olur” uyarısında bulunmuş. Sonunda eklediği de şu; “Yunanistan konusunda başarısız olduk”…
Ünlü ekonomist Nouriel Roubini de şöyle demiş: “Euro bölgesi’nin 12-18 ay içinde dağılma riski var”.Para canbazı lakablı George Soros’ta şunları söylüyor: “Geroge Soros hem ABD hem de AB’de ekonomik krizin devam ettiğine işaret ederek sorunların devam etmesi halinde halkın ayaklanmaya başlayacağı uyarısında bulundu. Para birimi olarak Euro’nun hayatta kalması gerektiğini de belirten Soros, Euro giderse küresel ekonomi de çöküşün yaşanabileceğini söyledi.”Sayın seyiciler bu oyuna dikkatli bakın, gidişat bu kefere taifesinin boğazlaşmasıyla son bulacak. Umutları kalmamış ama, HAZ’cılıktan da zerre taviz vermeme gayreti içindeler… Anlaşılıyor ki, bu badireyi atlatabilmeleri için kendilerini uyaracak âkil adamları da kalmamış. Resmen intihara doğru gidiyorlar.
Kendilerine Dünya’da yer kalmadığı itirafı da WEF Başkanı Klaus Schwab’dan gelmiş, şöyle diyor: “DÜNYA’DA KAPİTALİZM’E ARTIK YER KALMADI. Toplum müdahale etmeyerek finans dünyasında yaşananlara seyirci kaldı. Bu kapitalizmin artık dünyada yerinin kalmadığını gösterir.”Ne diyorduk? Komünizm çöktü, kapitalizm şokta. Gelenin ne olduğu da belli… Az bir yolumuz kaldığına dair UMUTLARIMIZ yükseliyor… “DİK DURUN KARŞINIZDA LEŞLER VAR”
Yıllar yıllar önce İngiliz Tarihçinin (Arnold Toynbee) söylediklerini bir daha hatırlayalım ki, onların dilinden istikamet belli olsun: “İSTİKBÂL İSLÂMINDIR…”Şartların sadece bu istikameti işaretlediği hakikatini idrak edemeyenleri salıverin gitsinler!.. Nereye? CEHENNEMİN DİBİNE KADAR YOLLARI VAR!..

HRANT DİNK’İN DAVASINA SAHİB ÇIKALIM AMA DİNGİLLİK YAPMAYALIM
Evet bu mevzu daha çok su götürür. Cinayetin arkasında örgüt yokmuş… Örgüt yok; GÖR-GİT var… Gören gitmiş, gören gitmiş, cinayet bir çocukla ondan biraz daha büyük başka bir çocuğa ihale edilmiş. Hukuk iş başında! Eski hâkimlerden Sedat Karagül’ün dediği gibi, "Adalet bir kadın ismi" imiş. Onun da…..
Artık anlaşılmalı, bu kaosun kimseye faydası yok. Fakat bu kaostan çıkışın bu şartlarda çaresi de yok. Bu şartlardan kastımız şu; herkes ve her topluluk kendi bünyesinde AHLÂK unsurlarını bütünleştiremediği müddetçe işler yalpa vuracak; herkes kendi şartlarına dikkat etmeli…
Hrant’ı kim vurdu?... Herhalde 17 yaşındaki beyaz bereli bebe değil. Buna inanmak aptal olmakla eşdeğer. Yasin Hayalle kafa kafaya verip cinayet işleyen Samast, ortalığın bunca karışacağı bir cinayeti tahmin edebilseydi herhâlde bu işe girmezdi. Gaza gelen çocuk psikolojisi içinde kim bilir ne böbürlenmeli hayaller yaşayarak işlediği cinayet, hayatının büyük bölümünün yok olmasına sebeb olunca lanetlemiştir. Falan, filan.
Bunları geçelim.
Asıl meseleye başlıkta işaret ettik. Dink’in davası dingilliğe sebeb oluyorsa problem var demektir ki, hak hukuk herkesin kendi canını kurtardığı yere kadardır. Böyle olunca, "şimdilik kalabalıklara hükmediyoruz nasıl olsa" rahatlığını yaşayanlar, yarın bir de bakarlar ki, etrafta kimse kalmamış. Dün Ergenekon adına yollara dökülen yığınlar nerede? O Ergenekon’un işlettiğine inanılan bir cinayetin arkasından bugün haklı bir dava olarak yürüyenler, kıyı köşe bakmaz ve görmezlerse, yarın şübheleri olmasın Ergenekoncuların durumuna düşecekler.
Nereden bildiğimizi sormayın; gidişat her şeyi tasdikleyerek devam ediyor. Yarınlarda görüşürüz.
Abdurrahman Dilipak 21.1.2012 tarihli Yeni Akit’teki köşesinde şöyle diyor:
“Benim ölçüm, çok açık, kesin ve net: Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana zalime karşı.. Zalim babamızda olsa, mazlum düşmanımızda! Birilerine olan öfkemizin bile bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmemesi gerek.. Haksızlıklar karşısında susanlardan olmayacağız..
Hrant bizi bize düşürmek isteyenler tarafından sinsice öldürüldü.. Benim de içinde olduğum 19 kişilik listede onunda adı vardı.”
El hak öyledir. Alevî’yi Sünni’ye, Türk’ü Kürt’e, Sağcı’yı Solcu’ya düşman eden Kemalist rejim bugüne kadar aradan sıyrılmayı bildi; "Kanun da benim, devlette; demir yumruğa itaat size farzdır" diyerek milletin canına okuyanlar şimdilerde sıkışmış durumdalar.
Fakat.
Zulüm görenlerin bir kısmı, bu sıkışmış zalimlerin durumundan bil istifade sokakları “Hepimiz Ermeniyiz” diye inletirken, bir şeyleri unutuyorlar veya görmemezlikten geliyorlar. Yukarıda dediğimiz gibi bu günler ileride hatırlayacakları günler olsun istemeyiz. İnsafsa insaf, vicdansa vicdan… Gördükleri tek kendi müteveffaları, olmamalı.
Dilipak, devamla:
“Burada çifte standart olmamalı” deyip şöyle devam ediyor:
“Mesela, bugün sokağa çıkan insanlar Bayram Ali hoca, Hızır Ali hoca konusunda neden sessiz kaldılar? Daha onlarca örnek verebiliriz. (…) Mesela cezaevi şartları açısından ve hiç silah kullanmadığı halde içeri atılan gazeteci/yazar Salih Mirzabeyoğlu konusunda neden kimsenin sesi çıkmıyor..
Bir yılı aşkın bir süre içeride kalan gazeteci/yazar Mustafa Kaplan daha yeni çıktı ve kimse ‘ne oluyor’ demedi. Mesela Bedri İncetahtacı konusunda da kimse sokağa çıkmadı.
Daha görülecek çok hesap var. İskilipli Atıf’ın hesabı da görülecek daha, Said-i Nursi’nin de..Evet Kubilay’ı öldürenlerden de hesap sorulmalı, ama tıpkı Dink olayında sadece tetiği çeken değil, arkasındaki karanlık gölgelerden de hesap sorulmalı.. (…)
Hasan Mezarcı’nın başına gelenler konusunda da kimsenin sesi çıkmadı.”
Bunları yazma sebebimizi kimsenin yanlış anlamasını istemeyiz tabiî… Hani sanki, medet dileniyormuşuz gibi anlaşılmasın. Tam tersi, gelen HAKİKAT SELİ’nin önünde hiçbir şeyin duramayacağı hakikatini hatırlatarak; yarınlarda birilerince hatırlanacak hatalar yapmayın demek istiyoruz. Dünyanın ve özellikle Ortadoğu’nun ve Asya’nın gidişatına bakanlar ne demek istediğimizi anlarlar.
Emperyalizme karşı direnenler, mevzii güçlerine aldanırlarsa, emperyalizm kovulduğunda çırılçıplak ortada kalabilirler. Bu, menfaatlari bakımından bir hatırlatmadır… “Hepimiz Ermeniyiz”, TOPYEKÜN MÜSLÜMANIZ’a dönüştüğünde hatırlanacak kötü hatıralar bırakmayın arkanızda diye salık veririz; samimice ve içten.
Dingil ve tekerlekler dünyasında çok ama çook değişiklikler oluyor, olacak; olmaya devam edecek…
“Hrant’ın kanı”… Dilipak’ın yazısının başlığı böyleydi… Bu nisbet içinde deriz ki; Hrant’ın mazlum kanını, nefislerinizin zalimliğine kurban etmeyin; dönmenin, travestinin, fahişenin bile hakkına nazar ederken memleketin öz evlatlarına “yok” muamelesi yapmak, acı gerçeklerle tanışmayı gerektirir, bilesiniz!
Kimse sesinin bu gün çok çıktığına aldanmasın. Bu ülke nice çığırtkanları nice ahbesleri tarihin çöplüğüne atmıştır… Sessiz çoğunluğun sesinden korkun, demiyoruz, zira çok klâsikleşti. Sadece kendiniz olun diyoruz… Kendiniz!
Ayrıca:
“… tel’inlerde etnik vurgu yapmak, Türkiye’deki etnik ayrışmaya çanak tutma amacına hizmet etmektedir. Bugüne kadar pek çok Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Boşnak katledildi bu ülkede, onlarda vurgulanmayan etnik kökenin Dink cinayetinde öne çıkarılması, masum bir kozmopolitizm değildir.” –(Prof. Dr. Namık Açıkgöz, 21/1/2012, Yeni Akit)
Yani, Hrant’ın masum gölgesinde bile masum olmadığınız fark edilebiliyor. Kendinize gelin!
AHMET DAVUTOĞLU’NDAN GİDİŞATIN İŞARET FİŞEKLERİ
Kim ne derse desin. Gidişattaki hercümerc’e bakarak; eyvah, dünya mahvoluyor demenin bir âlemi yok. Zaten mahvolmuş bir dünyanın artık kendine gelme zamanıdır ve Üstad Necib Fazıl’ın ifadesiyle (mealen); 21. asır küfür teknolojisinin yıkılışına şahid olacak.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Kayseri Ak Parti il teşkilatında bir konuşma yaptı. Söylediklerinden neyin anlaşılması gerektiği o kadar açık ki; artık bu açıklıkta meselelere temas ediyor olmaları bile, hadisenin hangi boyutlara ulaştığını gösteriyor…
Önce hükmü koymuş:
“Uluslararası sistem ister siyasi ister ekonomik boyutuyla olsun tam bir bunalım yaşıyor ve yeniden inşa edilmeyi bekliyor. Bu uluslararası düzen ve statüko böyle devam edemez. Birleşmiş Milletlerde birtakım ülkelerin ayrıcalıklı olduğu, diğer bazı ülkelerin ise hiçbir etkisinin olmadığı yapının sürme şansı yoktur.”
Başbakan Erdoğan da Birleşmiş Milletler toplantısında aynı meseleye değinmişti. Fikir Sultanı Salih Mirzabeyoğlu ise nice yıllar önce hâdiseye temasla Birleşmiş Milletleri “DOMUZLAR DİKTATORYASI” olarak işaretlemişti… O günkü şartlarda bu ifadeler herkesçe söylenebilir şeyler değildi ve Birleşmiş Milletlerin burnundan kıl aldırmadığı dönemlerdi. Oysa bugün? Lime lime dökülüyor!
Nerelerden nerelere gelindi! Ve bu gidişat hiç hız kaybetmeden yoluna devam edecek, zira , şartlar öylesine uygun ki, bu havada yelkenini şişiremeyen ümmet büyük bir kayba uğrar; Bu süreç fevkalade fırsatların doğduğu süreçtir.
Haberden:
“Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’da Anadolu topraklarına sinen tarihi mirasın bugün daha özel bir anlam ifade ettiğini söyledi. Tarihin büyük bir hızla aktığını ve her seferinde yeni krizler ve fırsatları beraberinde getirdiğini belirten Davutoğlu: ‘şöyle çevremizdeki ülkelere bir bakalım. Fransa’nın ekonomi kredi notu düştü. Tarih kredi notu bizim nezdimizde zaten düşmüştü. Fransa büyükelçimizle konuştum. Bugün dört kilometrelik alanı dolduran Türkler bu tarihi vakıayı tüm Fransa’ya göstermiş oldular. Bu millet tarihiyle onur duyar ve onur duymaya devam edecektir’ dedi.” (Timeturk, 22 Ocak 2012)
Davutoğlu, Batı'nın meydana getirdiği bu krizin yeni hayırlara vesile olacağını, tarihte de aynı şeyin yaşandığını ifade bâbında şöyle diyor:
“Dünya’nın krizlerle boğuştuğu ve böyle dönemleri doğru okuyan milletler için bunun aslında bir yükseliş dönemine işaret ettiğini kaydeden Davutoğlu, Selçuklu ve Osmanlı’nın yükselişinin haçlı ve Moğolların getirdiği büyük krizin sonrasında ortaya çıktığını hatırlattı. Davutoğlu, ‘işte şimdi herkes kendi krizine çözüm ararken bir ülke, bir millet, bir devlet yaklaşık 9-10 yıldır bütün dünyaya istikrar, özgüven, kararlılık ve liderlik örneği sergiliyor. Bu Türkiye Cumhuriyeti devletidir ve bizim milletimizdir’ ifadelerini kullandı.”
Bu durumdur ki, servislerin rahatsız olmasına sebeb olmuş var güçleriyle gidişatı durdurmaya sevk etmiştir… Ülkedeki antiemperyalist(!) muhaliflerin, iyi niyetli bir kısmını hesaba katmazsak hepsi bu hainliğe destek verebilmenin telaşı içindedir…Yeter ki bu Millet kendi aslına rucu’ etmesin. Vatanı kurtaranlar(!) vatanı kurtardıklarıyla bir olup milletin canına ot tıkmanın artık mümkün olmadığını gördüklerinden ciyaklıyorlar… İdeale gidişin ayak sesleri çok önceleri belirmişti ama görülemedi. Şimdi Davutoğlu’nun söyledikleri sebebiyle görülmesi kolaylaştı, buna rağmen göremeyenler varsa eyvah!
Geleceğe dair söylediklerine bakanlar (kaldı ki yalanı bile güzel olmakla birlikte, yalan değil doğru, zira yaptıkları yapacaklarının teminatı) meselenin ufkunu hayal edebilirler. Şöyle diyor:
“Dış politika da önemli bir tarihi sorumluluk taşıyoruz. Önümüzdeki yüzyılın hesabını yapacağız. Hangi topraklardan çekilmişsek 2023’te o topraklardaki kardeşlerimizle buluşacağız. Yeni bir iddiayı taşımak istiyorsak o havzalarla buluşacağız. Libya’ya başbakanımızla gittiğimizde Türk bayraklarıyla karşılandık. Orada şükür namazı kıldık.”
Eskiden olsa, sadece şu son cümleyi bile kullanamazdı Davutoğlu.
Ne demek şükür namazı, irticayı mı hortlatıyorsunuz, Osmanlı özlemine mi kapıldınız, diyerek yeri göğü inletirdi birileri… Şimdi neredeler?
Libya’da şükür namazı… Şunu da daha önce söylemiştik, mealen hatırlatalım, meşhur Çakal Karlos nam-ı diğer Muhammed Salim Nur,i Fransa’da müebbet hapis, iyi koku alır. Şöyle diyordu: “Fransa’daki Siyonistler köpürüyorlar; ‘biz Libya’ya Şeriat gelsin diye mi bunca masrafı yaptık?”
Suudi Arabistan’da da Şeriat var ne oldu ki, diyenler beklemeli. Birinde Osmanlı’nın yıkımına denk gelen şeriat(!) söz konusu, diğerinde Batı'nın yıklışına denk gelen Şeriat. Arazlara da takılmamak lâzım; “hayat arazlar üzerinden yürür”… İnsanlık MÜJDECİ’nin dönemine doğru hızla ilerliyor.
Haberin son kısmında nakledeceklerimiz düşman saflarında bulunanlarında ne durumda olduğunu gösterici. Öylesine sersemlemişler, dengeleri öylesine bozulmuş ki, ABD’ye başkan olma niyetinde olan bir vali bakın ne durumda:
“Amerika’nın Teksas valisinin Türkiye aleyhine söylediği ‘Türkiye’yi teröristler yönetiyor’ gafına da değinen Davutoğlu, ‘Türkiye’ye dış yardımı keselim’ diyor. Bilmiyor ki, Türkiye dış yardım almıyor. 2002’de olduğu gibi dış yardım alıyor olsaydık bu tür zihniyetler beyaz saraya oturduğunda talimat vermeye başlarlardı. Bugün talimat alan bir Türkiye yok. Aksine beyaz saray’da oturanın arkadaşlığı dolayısıyla gurur duyduğu bir başbakana sahip olan bir ülke var’ diye konuştu.”
ABD’yi idare eden adamlar!..

AYDINLAR OCAĞI BAŞKANI DİYOR Kİ
Daha doğrusu bir şey diyemiyor. Demek istiyor, ama bu toprakları ve bu topraklar üzerinde yaşamış olan insanların derinlemesine ne tarihini ne kültürünü ne de dilini biliyor. Bu zafiyetin kendisini savurduğu vadilerde boş sözler ederek zevahiri kurtarıyor… Bize öyle geldi.
Baran Dergisi’nin 262. sayısına konuşmuş Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Mustafa Erkal. Okuduklarımızdan anladığımızı anlatmaya çalışarak tahlil edelim meseleyi.
Söyleşiyi yapan Kazım Albayrak. Suriye meselesiyle başlamış sorulara. Uzatmadan; tek cümle ile ifade edilecek şekilde cevab şu: “Suriye’ye ikinci İsrail Devleti’ni kurmak için saldırıyorlar!” Eh, herkesin bir fikri olacak haliyle. Fikir özgürlüğü(!) de olduğuna göre, isteyen istediğini söyler.
Biz asıl, hazırlanmakta olan yeni anayasa ile ilgili bölüme dikkat çekmek istiyoruz. Dış politika da zemin biraz daha geniş olduğu için ve de zemin çok kaypak olduğundan yanlışların kısmen izalesi mümkün ve söyleyenin fikir kimliğini her zaman ortaya koyucu değil. Ama iç politikaya sıra gelince herkesin eteklerindeki taşların dökülüşü ayan beyan görülüyor.
Bir zamanların kudretli teşkilatı Aydınlar Ocağı. Rahmetli Üstad Necib Fazıl’ında hatırası olduğu bir ocak. Belki de bu niyetle gitti Albayrak söyleşiye, bilemiyoruz.
Neyse.
Gelelim mevzuya. Aydınlar Ocağı Başkanı hangi vadilerin derinliğinde yaşadığını ifade eden şeyler söylemiş. Albayrak soruyor:
“-Biraz da Anayasa çalışmalarından bahseder misiniz?
-Türkiye’de yeni bir Anayasa ihtiyac bence yok.”
Haydaa…
Aydınlar Ocağı muhafazakâr bir ocak. Bu ülkede muhafazakâr bilinenlerin neler çektiği de ortada. Neden böyle diyor acaba? Belki de onların muhafaza ettikleriyle bizimkiler farklı da bizler sadece kelime benzerliğine aldanarak onları kendimiz gibi görüyoruz; olabilir mi? Mümkün.
“-Niye yasa değişikliğine ihtiyaç yok’ diyorsunuz” diye soruyor Albayrak. Cevab şöyle:
“Mutlaka Anayasada değişiklik yapmaya gerek yok, bütün yasalarda değişiklikler yapabilirsiniz. Anayasa da yapılmak istenen değişiklik Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğan değişiklik değil.”
Enteresan… Yani bu millet 12 Eylül ihtilalcilerinin yaptığı Anayasadan memnun, değiştirilmesine gerek yok, demek istiyor ki, nev-i şahsına münhasır bir düşünce. Yoksa, toplumun sağı, solu, altı, üstü, ortası vs. herkes yeni anayasadan yana. Erkal, niye böyle diyor olabilir ki?
Devam edelim:
“Anayasa değişikliği Türkiye’ye verilmek istenen biçim dolayısıyla yapılmak istenen değişikliktir.” diyor Erkal ve niçin’ini şöyle izah ediyor:
“Tamamen Amerika’nın Ortadoğu planlamasına uygun bir devlet yapısına Türkiye’yi götürebilmek için anayasa merdiven olarak kullanılmaktadır.”
Anlaşıldı… ‘Antiemperyalist’ refleks, yani Ulusalcı tavır!
“Bu açıdan mı karşısınız” sorusuna verdiği cevab:
“Evet, bazı değişiklikler yapılabilir bu ayrı konu. 18 kere değişiklik yapılmış, yine de yapılabilir, ama konu başka. 12 Eylül anayasa halk oylamasında, çok yanlış bilmeden, anlamadan, anayasa değişikliğinin ne anlama geldiğini fark etmeden, vatandaş ezbere rey kullandı. % 60’la geçti. Hukuk devleti parti devletine dönüşüyor.”
Tuhaf… Muhafazakâr bir Ocak, muhafazakârlığı dolayısıyla, laiklerin, ulusalcıların, Kemalistlerin hışmına uğrayan bir partiyi devletleşmekle suçluyor… Şunu anlıyoruz; son zamanlarda liberal solun da katılımıyla bu düşünceyi dillendirenlerin etkisi olmuş demek. Erkal’ın ölçüsü de enteresan; “Hukuk devleti parti devletine dönüşüyor”… Böyle bir şey yok ama (doğrusu, olsun isteriz) katı Kemalist kaidelerin halkı cendereye aldığı böyle bir devleti, böyle bir bürokrasiyi hangi akılla parti devletine tercih ediyor. Anlayamadık.
İleride mevzu biraz daha açılıyor. Geleceğiz.
Albayrak diyor ki:
“Biz de referandum da ‘AKP ye hayır, referanduma evet” dedik.
Cevab:
“Orada AKP’ye ve yanlışlarına evet anlamı da çıktı.”
Yani, AKP’ya çalıştın diyor… İslâmî ölçülerde pragmatizmin nasılına dair bir şeyler söyleyebilirdi Albayrak ama gerek duymamış. Fakat şöyle güzel bir soru sormuş:
“CHP ve diğer statükocular bunun karşısında durdu. Burada bizim ‘hayır’ diyeceğimiz ne vardı?”
Cevab:
“Hayır diyeceğimiz Amerika’nın Ortadoğu planlamasına yönelik yapılacak değişikliktir. O bir basamaktı.”
Evet, Albayrak da böylece ABD saflarına dahil edilmiş oluyor. “Şuurlu veya şuursuz ahmaklık ettin” demek istiyor herhal.
Albayrak esas meseleye gelebilmek için fırsat kolluyor anlaşılan ve bir yerden sahaya iniyor:
“Dışarıdan güdümlü anayasa değişikliğine, sosyal, hukukî değişikliğe bizde karşıyız. Kendi millî ve mânevî değerlerimizle anayasa yapmalıyız. Bu toprak Necib Fazıl, Salih Mirzabeyoğlu gibi mütefekkirler de yetiştirmiştir, fikriyat örgülemiştir, dışarıdan alacağımız bir şey yoktur. Türk hükümetleri de Büyük Ortadoğu Projesine de Amerika’nın istediği şekilde yer almamıştır veya alamamıştır. BOP tutmamıştır.”
Cevab:
“Ama süreç devam ediyor. Tutmadı demek zordur.”
İnsanın aklı hakikaten almıyor bu tür şeyleri. ABD’nin, AB’nin, İsrail’in hâl-i pür melâli ortada. Bunlar her geçen gün kan mı kazanıyorlar, kan mı kaybediyorlar. Hâlâ kan döküyor olduklarına bakıp kan kazanıyorlar demenin tutarlı bir tarafı olabilir mi?..
Adamlar nerelerden nerelere düştüler. Ortak menfaatler ayağına her zaman emreden ABD ve AB şimdi senin de hakkını vermek zorunda kalıyor. Yani çatır çatır alıyorsun. Bütün bunlar olmuyormuş gibi yaparak, efendim BOP, HOP, KOP deyip zıplamanın bir âlemi var mı? Şu veya bu arazlarla da olsa TREN KALKTI. Bundan sonrasını doğru hesablayarak enerji kaybını önlemeye çalışmalıyız. Ama, sanki hiç böyle bir durum yokmuş gibi eski teraneler… Hakikaten tuhaf. Aydınların başkanı!
Albayrak asıl meselenin özünü gösterebilmek için sondaja devam ediyor:
“Evet başka bir şekilde devam ediyor. Burada BOP tutmadı, egemen güç tabiî Ortadoğu’yu bırakmak istemeyecektir, sömürmek isteyecektir. Biz buna karşı neler getiriyoruz, ne gibi bir örgütlenme getiriyoruz, ne gibi bir fikriyat getiriyoruz, ne gibi bir duruşumuz olacak.? Yetmiş yıllık rejimin gidişatıyla bunun olmayacağı belli. Bunun olmayacağını Amerika da gördü, bugün Ergenekoncular, Ulusalcılar da gördü. Burada yeni bir dizayn çabası var. Biz bu yeni dizayn etme çabasına karşı yeni fikirler ve ulus kavramını aşıcı ve yeni bir idealle; ‘Necib Fazıl’ın Büyük Doğu ideolojisiyle ortaya çıkalım’ diyoruz. Bu söylediklerim hakkında ne düşünüyorsunuz?”
Yani, bu rejim yıkılıyor, bunu görmeyen de yok. Biz Başyücelik Devleti İdealiyle geliyoruz, senin bu konudaki dünya görüşün ne, demek istiyor Albayrak. Ama aldığı cevab bize şunu hatırlattı. Hani doktor hastasının akıllanıp akıllanmadığı sınamak için soruyor; bir gemi kalkıyor limandan, gemidekiler ve limandakiler mendil sallıyor falan… Bu sana neyi hatırlatıyor?
Hasret, ayrılık, özlem gibi şeyleri söylemesini bekliyor hâliyle. Fakat adamımız başka âlemde; doktor, bugün sana anlattıklarımı iyi kavrayabildin değil mi, deyiveriyor.
İşte Erkal’ın cevabı:
“O ideallerle ortaya çıkabilmemiz için bizim biz olarak kalmamız lazım. Türkiye yeni anayasayla bizim biz olmaktan uzaklaştırıldığımız bir sürece sokulmak isteniyor. Anayasanın ik üç maddesi, beş ve altıncı maddesi, onuncu maddesi, 66. Maddesi değiştirilmek isteniyor.
- Maddelere takılıp kalmayalım isterseniz…
- Maddelerin içeriği bizim için önemli.”
Anayasanın ilk üç maddesi malum. Herkesin fikri, bu maddeler değişmeli ki, anayasanın bütünü bir mânâ kazansın şeklinde. Ulusalcılar, laikler, Kemalistler değişmesin diye direniyor. Görüyoruz ki aydınlarımız(!) da direniyor… Geçelim.
Son soru ve son cevabın kısa bir tahlilini yaparak nakledelim.
Sondaj devam ediyor. Aydınımız ıslık çalarak gökyüzünü temaşada. Anlaşılır gibi değil.
Soru:
“Mevcut statükoyla da Türkiye bunu yerine getiremez. Yapılan Kemalist devrimler de batıcı devrimlerdir ve bunlarla biz milli kimliğimizden zaten uzaklaştık. Bunlarla dar bir kalıptayız, aşamayız. Böyle giderse yine emperyalizmin dayattıklarına uyacağız. Bizim milli kültürümüz, ideolojimiz nerede? Bunlar üzerinde durmamız lazım. Yani batı perspektifinden kurtulmamız lazım; Ama nasıl?”
Hani bir “özlem” desin “hasret” desin “mendil sallamak”tan bahsetsin istiyor Albayrak çırpınırcasına… Cevab çok hoş(!) ve de gökyüzünü seyretme rahatlığı içinde şöyle:
“Anayasa konusunda da Aydınlar Ocağı on sayfalık bir ilkeler bütünü hazırladı. Özet olarak ne yapılması lazım, ne gibi bir değişiklikler yapılması lazım, hangi ilkelerin konulması lazım… Mesela anayasanın 6. Maddesiyle 90. Maddesi birbiriyle çelişkili, bunlar düzeltilebilir, ülke ihtiyaçlarına göre; ama niyet farklı. Türkiye’de Anayasa değişikliğinin gündeme getirilmesi Türkiye’nin ihtiyaçlarından değil, bunu yakalamak lazım. İşin özü bu. Amerikalılar nasıl bir anayasa hazırlansın diye bizimkilere rapor üzerine rapor veriyor.”
Söyleyecek bir şey yok; Benim oğlum binâ okur, döner döner yine okur.

ERGENEKON TUTUKLUSU ÖZDEN ÖRNEK'TEN ATATÜRK DERSİ
Özden Örnek, Deniz Kuvvetleri eski Komutanı... Bizdeki hatırası şöyle; Kuzey Saha Deniz Komutanlığı döneminde yüz'e yakın subayı yedeğine alarak Furkan Dergisi’ne milyarlık tazminat davası açmıştı. Meğerse o dönemde “Balyoz” hadisesinin alt yapısını hazırlayanlar arasındaymış. Hatta uzun süre şu soru kafamızı kurcalamıştı; mevzu (Ergenekon) Örnek'in Günlükleri vesilesiyle patlamış olmasına rağmen herkes içeri alınırken Örnek neden dışarıda?.. Sırası geç gelmiş demek ki; şimdi içerde.
Tabiî meselemiz bu değil. Yani onun içerde olmasına seviniyor değiliz; bu mevzuya temas niyetiyle yazmadık bu satırları...
Hatta, tam tersi olarak Örnek'in örnek düşüncelerine temas etmek istiyoruz. Söylediklerinden anlaşılıyor ki, bütün hatalarına rağmen sağlam bir mantalitesi sözkonusu. Çocukça merasimlerin maskaralaştırdığı koca adamlara tahammül edemediği anlaşılıyor yazdıklarından. Şöyle diyor Taraf Gazetesi yazarı Alper Görmüş 17 Ocak 2012 tarihli yazısında:
“KUZEY KORE İLE PİŞTİ OLMAKTAN BİLE RAHATSIZLIK DUYMUYORLAR
Bu yeni kampanya ise sahici bir kampanya... Çünkü katılımcılar 19 Mayıs törenlerinin bu hizacı-istikametçi halinde hakikaten hiçbir sorun görmüyorlar; Türkiye'nin bu 'oyun'da Kuzey Kore'yle 'pişti' olmasından bir rahatsızlık duymuyorlar... Dahası, törenleri bir dinin ritüelleri gibi algılıyorlar ve kaldırılması girişimini 'inanca saygısızlık' gibi algılıyorlar.
'Sivil' toplumdan gelen bu tepkilerle, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek'in günlüklerinde bu türden törenlere ilişkin yazdıklarını karşılaştırmanın anlamlı olduğunu düşündüm ve günlükleri bu gözle bir daha taradım..:
ATATÜRK'Ü BİR İDOL HALİNE GETİRMİŞİZ
'30 Ağustos 2004... Meslek hayatımda son kez üniforma ile katılacağım 30 Ağustos törenlerine iştirak ettim. Sabah 08:00'den gece yarısına kadar dur dinlenmesi olmayan bir tören zinciri. Yapımızda ve anlayışımızda düzeltmemiz gereken çok konu var. En başta Atatürk'ü bir idol haline getirmişiz. Kendisi bile 'beni görmek önemli değil benim fikirlerimi anlamak önemlidir' demişken, biz her yerde Atatürk'ü heykel, resim, poster olarak anmayı sanki onu anlamak ile eş tutuyoruz. Bu böyle devam edemez. Bir taraftan İslamiyetin günün şartlarını karşılamadığını ve reform geçirmesi gerektiğinden bahsederken, sanki Atatürkçülük ilelebed yaşayacakmış gibi davranıp ilkelerini tartışmaya dahi açmıyoruz. Tabii o zaman bu ilkeler bir yol gösterici olmaktan öteye, dogma haline geliyor. Sağ olsaydı herhalde en fazla kendisi bu durumu tenkit ederdi.'
'Onuncu yıl için planlanandan farklı değil!'
'29 Ekim 2004... Bugünkü törenleri, şöyle sabahtan akşama kadar yaşadım. Hepsi onuncu yıl için olanlardan farklı değildi. O zaman devletin gücünün mesajını her köşeye dağıtmak ve birlik beraberlik gösterisi yapmak birinci amaçtı. Aradan seneler geçti. Amaç belki aynı ama yapılış şeklinin çok farklı olması gerekir, diye düşündüm. Bir tribünde saatlerce oturarak geçenleri seyretmek pek bir fikir vermiyor. Üstelik de bir başı bozukluğa şahit oluyorsunuz. Bir sürü şımarık ve umursamaz genç önünüzden geçiyor. Ne kadar ve nasıl bir mesaj verildiği şüpheli. Bu konuda biraz çalışmamız gerekli. Saatlerce konuşmalar, koca koca adamların sıraya girip el sıkmaları, artık modası geçmiş kutlamalar.
ATATÜRK'ÜN İKİDE BİR RAHATSIZ EDİLMESİNİN NE ANLAMI VAR
2 Ağustos 2000... Yüksek Askerî Şûra toplantısına ikinci defa giriyordum ama bu toplantı terfilerin konuşulacağı ilk toplantım idi.(...) Son gündem maddesini takiben sabah oturumuna son verilerek, Anıtkabir'i ziyaret'e gittik. Bu ziyaretin nedenini anlamak oldukça zor. Sorsanız size muhakkak bir Atatürkçülük dersi vereceklerdir ama ziyaretin anlamını izah edemeyeceklerdir. Atatürk'ün ikide bir rahatsız edilmesindeki sebepleri anlamak pek kolay değildir.”
Anlaşılıyor herhâlde!..
İlk ve Son din olan İslâm'a muarız olanların yobazlıklarının gereğindendir bu davranışlar... Allah Resulü'ne mukavemet ve muhalefet eden müşriklerin hâllerine kıyas ediniz yeter.
Özden Örnek'in bu dinozorlar panayırından kendini biraz olsun kurtarabilmiş olmasını da takdirle karşılıyoruz. İnşallah suçsuz bulunur da, yoluna bu istikamette devam eder. Muhalifimiz de olsa, takdir edilecek yönünü görmemezlikten gelemezdik.
PERİNÇEKGİLLER FAMİLYASINDAN BİR ZÂT-I MUHTEREM
Doğu Perinçek mâlum; Ergenekon Terör Örgütü elemanı iddiasıyla 4 senedir Silivri Cezaevinde; Allah ıslâh etsin ve kurtarsın!
Şimdi biliyorsunuz, Perinçekgillerin bir gazetesi var, Aydınlık. Acâyib ışık saçar! Bu sebeble zaman zaman müstefid olmaya çalışırım ve de, “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum” buyuran Hazret-i Ali'nin (Kerremallahu Vech) bu hikmetli sözüne binaen kendilerine memnûniyetimi bildiririm. Öyle ya, bir harf değil binlerce hakikat(!) öğretiyorlar bize.
Size Perinçekgillerin son hakikat incilerinden birini takdim etmek istiyorum. İstifade edeceğinizden şübheniz olmasın. Ve de, unutmayın ki, bu kâbilden hakikat incilerini ancak ve ancak Aydınlık'ta bulabilirsiniz.
Osman Şahin, birazda şahinleşerek yazmış bu satırları, biraz da coşarak. Öyle ya bilinmedik hakikatler ifşa edilirken insan heyecanlanır, cûş-u hurûş'a gelir. Şahin de bu duygulara kapılarak yazmış.
Şöyle diyor:
“Yobazlar yıllardan beri sahnede.
Yine bakanlığın, ilköğretimi 4+4+4 üzerinden 12 yıla çıkarma girişimi, özünde eğitimi imam hatipleştirme, mollalaştırma, hızla din temeline kaydırma, sonunda da cemaatlere teslim etme programıdır. Atatürk'e ihanetin kağıda yazılmış şeklidir. Osmanlı'nın 'Necip Millet' diye yere göğe sığdıramadığı, altınlara, bol hediyelere boğduğu Mekke-Medine eşrafı, 1. Dünya Savaşı'nda haçlı casus Lawrens'in kıçına takılarak, 'Osmanlı askerleri midelerinde Anadolu'ya altın kaçırıyorlar. Öldürün, altınlar sizin olsun!' yalanlarına kanarak, cembiye bıçakları ile gördükleri askerlerin karınlarını deşenlerin toprakları ne zamandan beri 'kutsal topraklar' oluyor? Kutsal toprak, anayurdum Anadolu'dur.
Eğitim Bakanlığı ile Diyanet İşleri, milyonlarca öğrenciyi 'Umre' ziyareti' bahanesiyle işte bu gerici ülkeye çağırıyorlar. Kimler zengin edilecektir? Yüreğinizdeki yönetim orada olduğu için mi?”(19 Ocak 2012)
Yâ sayın okuyucular, gördünüz mü? Hayatınız da hiç bu kadar hakikatli satırlara denk geldiniz mi? Ne hikmetler var ki, onların âyân olması için “Aydınlık”lara ihtiyaç var. Kıymet bilin!
İşin esprisi bir yana, bu adamlardan Müslüman olarak antiemperyalist tavır umanlar var ve de bunlara “Mücahid” diyenler...
Ne kadar garib değil mi? Her şey ne kadar alt-üst olmuş!
Hakikat şu ki, biz bu familyayı okurken keyif alıyoruz. Mâlum, Nasreddin Hoca Hazretlerimiz'in fıkraları anlatıla anlatıla tükendi. Vesileyle Aydınlık'çılardan istifade ediyoruz... Şaka yapmıyoruz, gerçek!
PERİNÇEK'İ İBDA-C ÇARPTI
Dedik ya, her şey ne kadar tuhaflaştı. Hani at izi-it izi meselesi.
Perinçek'e mücahid diyen bir grup genç ne hikmettir ki, İbda-c üyeliğinden yargılanmışlardı, kimi ceza aldı, kimi almadı, diye biliyoruz...
İbda'da kahir ekseriyet Perinçek'i ululamasa da, hadisenin piyasaya yayılış şekli böyle oldu; yani, İbda, Perinçek'i ululuyor...
Tabiî yok böyle bir şey.
İşin garibi şu, Perincek'in Aydınlık'ı her Allah'ın günü İbda'ya sataşa sataşa bir hâl oldu. Anayasa Mahkemesi Başkan'ı Haşim Kılıç'ın bir zamanlar Salih Mirzabeyoğlu'nun (İbda-c Lideri diye tutuklanıp idama mahkûm edildi) çıkardığı Gölge isimli derginin Ankara temsilciliğini yapmış olması iddiası üzerinden habire, “Terör Örgütü İbda-c'nin Lideri Salih Mirzabeyoğlu'nun Gölge Dergisi”deyip duruyor.
Kendisi Ergenekon Terör Örgütü iddiasıyla yargılandığına bakmadan söylenip duruyor Perinçek. Ve şimdilerde yargılandığı mahkemelerde kendisi için karar veren hâkimlerin aynı kanun maddelerine dayanarak Salih Mirzabeyoğlu'na idam verdiğini unutarak, hâkimleri, mahkemeleri suçluyor. Madem suçlular, aynı şekilde Mirzabeyoğlu'na karşı da suç işlemişler, yok yere kendisini İbda-c terör örgütü lideri olarak cezalandırmışlardı; öyleyse ikide bir, “Salih Mirzabeyoğlu'nun Gölge Dergisi” deyip çırpınmanın âlemi ne?
Daha da hoş olan şu; Mirzabeyoğlu'na ceza veren zamanın DGM hâkimi Metin Çetinbaş Yeni Akit Gazetesi’ne bu davada yanlışlık yapmış olacağını da itiraf ediyor. Ve de bu Çetinbaş şimdilerde Ergenekon Terör Örgütü mensublarının avukatlığını yapıyor... İyi mi?
Gelelim mevzuya.
Gün aşırı, vakitli vakitsiz “İbda-c” diye sayıklayan Perincek'i İbda-c çarptı! Hani tasavvufta şöyle bir hakikat vardır; gafletle yapılan zikir kalbi karartır. Perinçek de böyle; şuurunda olmadan çektiği “İbda Zikri” kendisini çarpıverdi. Haberi 18 Ocak tarihli kendi gazetelerinden okuyalım:
“Haşim Kılıç'ın İBDA-C ilişkisini açıkladı, ceza aldı. Mahkeme, Perinçek'in 'Anayasa Mahkemesi Başkanı söylemez çünkü İBDA-C'nin dergisinde Ankara temsilciği yaptı Haşim Kılıç' sözlerine hakaret iddiasıyla 1 yıl 9 ay hapis cezası verdi.”
Birde işin şu tarafı var, Perinçek'in girip çıkmadığı örgüt yok. Apo’yla yanyana resimlerine bakarak hâkimler şöyle demeliydi aslında; bu adam terör örgütü lideriyle yan yana poz vermiş, dağlarda beraber volta atmış, bu sebeble parti kurması yasaktır, İP'in derhal kapatılmasına...
Öyle ya, madem Haşim Kılıç Salih Mirzabeyoğlu'nun Gölge Dergisi'nin Ankara temsilciliğini yaptığı için Anayasa Mahkemesine başkan olamaz, o hâlde Perinçek de parti kuramaz...
Demek hâkimler her şeye rağmen yine de Perinçek'e torpil geçiyorlar. Kıymet bilip nankörlük etmemeli; değil mi?
Bir de şu:
2007 yılında Furkan Dergisi'nin eski İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu'yla yaptığı bir röportajı var. Bir soruyu cevablarken Orakoğlu şöyle diyor:
“Perinçek'i çözmek, Türkiye'nin siyasi Tarihini çözmekle eşdeğer. Perinçek, 1970'li yıllarda TSK içine sızdı. En yakın arkadaşı Gün Zileli bunları anlattı. Perinçek'in TSK'daki hem Şafak grubu, hem Kara Kuvvetlerindeki grubu ortaya çıkartıldı. Perinçek bunlarla ilgili olarak yargılandı. Ona bağlı subaylar işten el çektirildiler. Yalnız, Perinçek grubuna dahil olup hâlen göreve devam eden, bilhassa 28 Şubat sürecinde bir iki kişi var. Perinçek hâlen, 'ben TSK istihbaratından bilgi alıyorum' diyebiliyor.”
Dahası:
Perinçek, iddianamelerdeki tapelere geçen konuşmalara göre (Doç. Ümit Sayın'la Perinçek'in en yakın adamının konuşmaları) İngiliz Mason locasına bağlı üst düzey bir mason'dur... Ee, bu işler böyle yürür... Sen, Perincek'i kullanırım diyerek elini uzatırsan kolun gider, onu “Mücahid” mertebesine çıkarırsın.
O da, had-hudut bilmeden ikide bir İrfan Sultanı Salih Mirzabeyoğlu'na saldırırsa çarpılır.
Üst düzey masonlardan bir müddet daha fıkra dinlemeye devam edeceğiz gibi görünüyor... Hayırlısı.
Samimi duygularımızı öğrenmek ister misiniz? Kâinatın Efendisi'ne salt akılla (kuru akıl) bakarak, “Büyük Devrimci M......” diyen Perinçek'in, İslâm'ı Zâhir ve Bâtın yönüyle inceleyip Hakk'a teslim olmasını arzu ederiz. Aksi, dünyada yorulmak, Ahirette ...
Hayata gelişin gayesi sadece vicdanla açıklanmaya kalkılırsa boş emek... Nisbet Allah'a ve Resulü'ne olursa hayat mânâ kazanır, çekilen emekler asla boşa gitmez... Perinçek ölecek, inancına göre cennet yok cehennem yok, dolayısıyla Ergenekon'dan kendisini yargılayanlardan hesab soramayacak. Öldü, ne yapabilir? Kabir'de onlardan hesab soracak Münker-Nekir de yok! Demek ki, zulmedenler (etmişlerse) kârda. Böyle mantık olur mu?
Hazret-i Ömer'in dediği gibi; Cennet Cehennem yoksa ben bir şey kaybetmem; ya varsa senin hâlin ne olur?..
Dileğimizdir; Perinçek ve âvânesi hizaya (iman) gelsinler. Çakal Carlos da kendileri gibi Marksistti. Şimdiki halini temaşa ederek yön bulsunlar, doğru yolu tayin etsinler.
Samimi duygularımız bunlardır.
|
ÖLÜM ODASI B-YEDİ (87. Bölüm) |
| Salih Mirzabeyoğlu | |
|
Benim Nefsim Ne Köpek |
| Sadeddin Ustaosmanoğlu | |
|
Neyi Çok Biliyor? |
| Sinami Orhan | |
|
Oryantalizm Batağında Batı |
| İbrahim Tatlı | |
|
KCK-Ergenekon Operasyonları -2- |
| Salih Demirci | |
|
Türkleri Türkleştirmek |
| Mustafa Saka | |
|
Katil Kim ? |
| Mustafa Âşık | |
|
Mustafa Kemal'e Muhalefetin Sebebleri |
| Selim Gürselgil | |
|
Usame Bin Laden'in Osmanlı'ya Bakışı |
| Usame Bin Laden | |
|
Habis Ervaha |
| Emre Bolat | |
|
MÜBTEZEL MÜFTERİ MÜFSİD MUSTAFA İSLÂMOĞLU -II- |
| Sedat Bulut | |
|
"Kimse Ne Olduğunu Bilmiyor"un Cevabı |
| Ali Tavşanlı | |
|
Ey İslâm Ümmeti! Filistin Kan Ağlıyor, Neredesin? |
| Defne Bayrak | |
|
Utanmaz Bencil Fırıldak |
| Muhsin Er Tuğrul | |
|
Vurgulamalara Kurban Etme! |
| Münir Oyunbozan | |
|
Kürt Tefekkür Dünyası |
| Sezai Kırlangıç | |
|
Ruhsuz Medeniyette Teknoloji |
| Savran Turan | |
|
Arınç, Aköz ve Şandır’a “Şerreffsiz” mi Dedi? |
| Misafir Yazar3 | |
|
Hayatları Yalan! |
| Oğuz Alp Kaya | |
|
İbda'yı Anlamaya (Çalışmaya) Nereden Başlamalı? |
| Hayreddin Soykan | |
|
Şam Semalarına Düşen Osmanlı Gölgesi |
| Orhan Akdemir | |