Kullanıcı Girişi



Furkan (Kapak)

Mustafa Kemal Nasıl Bir Adamdı? Print E-mail
Tuesday, 02 February 2010 19:44

  Ali Tavşanlı

This e-mail address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it  

Malum, 5816 No’lu kanun’a çarpmamak için bu konuda insanlar hür düşünceleriyle konuşamaz ve yazamazlar. Zaman zaman dayanamayıp yazanlar da zindanı boylar…

Fakat.

Son zamanlarda bir hâller olmaya başladı. Öyle bir hâl ki, onu sevmeyenler sevmeye, sevenler de sevmemeye (veya aleyhindeki doğruları dillendirmeye) başladılar. Bu, garib bir süreç oluşturdu.

Ergenekon eksenli gidişatın bu savrulmalara sebeb olduğu söylenebilir,  ama sebebin tümü bu olmasa gerek. İslâmcı geçinenler safında da samimi veya değil, bir çok kişi ve grub bu savrulmanın esintisine kapılarak nice hatalar yaptılar, yapıyorlar.

Bizim bu konuya girme sebebimizse, Neşe Düzel’in Taraf Gazetesi’nde Taha Akyol’la yaptığı röportaj vesilesiyledir. Şimdi o röportajdan bir demet sunmak istiyoruz ki herkes kendi çapında muhatabının çapına dair hür değerlendirmesini yapabilsin:

«― Atatürk’ün hangi konularda çelişkileri vardı?

Mesela Milli Mücadele de Atatürk Abdülhamit’ten daha İslâmcıdır. Halkı etrafında toplamak için Abdülhamit’ten daha İslâmî bir dil kullanmıştır. Tamamen politik bir davranış bu. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı’nda dışarıdan yardım alabilmek için de Mustafa Kemal, hem İslâm’a hem sosyalizme oynadı. Hatta “ben komünistim” anlamında sözler söyledi.

Lenin’in Ankara’ya gönderdiği büyükelçiye, “Biz zaferden sonra sizin gibi Bolşevik bir rejim kuracağız. Zaten bizim Meclis’imiz de halk tarafından seçildiği için Bolşevizm’e yakın” dedi. Büyükelçi, “Sizin Meclis’iniz hacılarla hocalarla dolu. Proleterya yok orada. Nasıl Bolşevik olacaksınız?” deyince de, “Zaferden sonra ben onları temizleyeceğim” cevabını verdi.»

Dediği gibi de yaptı, yüzlerce Hoca’yı öldürdü, ama bolşevik’te olmadı. Kilitlendiği hedef başkaydı.

«Atatürk, Milli Mücadele sırasında Kürt unsurunu dikkate alarak, “Türkler ve Kürtler” dedi.  Kürtlerin kendilerini geliştirme hakkının olacağını söyledi. Amasya belgelerinde Salih Paşa’ya,  “Kürtler kendi kültürlerini geliştireceklerdir. Bunu bilsinler ki,  düşmanın propagandasına kanmasınlar, bize katılsınlar” diye ifadeleri var ama…

Milli Mücadele kazanıldıktan sonra…

― Atatürk’ün Kürt politikası değişti mi?

― Milli Mücadele kazanıldıktan sonra,  memlekette Dersim gibi çok acı olaylara yol açan çok radikal bir Türkleştirme programı uygulandı. Bu Türkleştirme politikasının ilk işaretleri Lozan anlaşması imzalandıktan sonra ortaya çıktı. Lozan’a dek Türkiye’de İslâm vurgusu daha güçlüydü ve Türk kavramı daha azdı. Mesela Sakarya Savaşı günlerinde,  Büyük Taarruza hazırlanırken, “Türkiyeliler” diye beyanatlar yayınlayan Mustafa Kemal, İzmir’i kazandıktan sonraki beyanatında, “Büyük ve asil Türk milleti”  diye başladı. Ayrıca Meclis’te de giderek daha fazla Türk kavramı kullandı.  Ve Kürt milletvekilleri de bu Türk vurgusuna itiraz etmediler.

― Kurtuluş Savaşı’nda ihtiyaç duyulan Kürtlere, savaş kazandıktan sonra artık ihtiyaç duyulmadığı düşüncesiyle mi Türk vurgusu arttı?

―Bu düşünce baştan beri var ama giderek daha belirginleşti…»

Hedefe doğru seyr devam ediyor…

«―Bu rejim halka dayandığını iddia ediyordu. Halka dayanmıyor muydu?

Halka dayanmıyordu tabii. Kemalist rejim halka dayanan bir rejim değildi. Demokrasi değildi. Demokrasi olmayarak, özgürlüklere belli bir hoşgörü gösterebilirdi ama onu da göstermediği için liberal de değildi. Bunu bugün söylediğimiz zaman Kemalistler, düşmanlık gibi algılıyorlar. Ama rejimin halka dayanmadığını, silaha dayandığını yazan Kemalist Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dur. Rejimin halka dayanmadığını yazan Fatih Rıfkı Atay’dır.

Çankaya adlı kitabında Fatih Rıfkı, “Hakiki milli egemenliği isteyenler Terakkiperver’lerdir. Yani Karabekir ve arkadaşlarıdır. Biz ise ordu ve devlet gücüyle ayakta durarak inkılapları yapmak zorundaydık” diyor.»

Ve böyle davranarak inkılaplarını gerçekleştirdiler. Yani Şer’i mübini kaldırdılar. Hâdise açık,  öyle ise Müslümanların Kemalizm’e meyleden kısmını nasıl tasvîf etmeliyiz?

Müslümanları kandırmışlar, Komünistleri kandırmışlar, Kürtleri kandırmışlar (Sunnîsiyle, Alevîsiyle binlercesini katletmişler), nihayetinde millete bol gelen batı yakası kanunlarını deli gömleği ve ruh’a biçilen kefen şeklinde milletin boynuna geçirmişle.

 Kilitlenilen hedefe doğru seyr devam ediyor…

Aslında Mustafa Kemal’in kafasındaki düşünce başından beri hep aynıydı, süreç içinde her yana mavi boncuk dağıtarak hedefe yürümeyi bildi. Bu onun açısından başarı sayılabilir.

Fakat, bugün, demokrat, liberal,  laik diye kendilerini tanıtanların düşünceleri Mustafa Kemal’e taban tabana zıttır. Bu zıtlığın delili babında röportajdan bir bölüm:

«― Ama Cumhuriyetin otoriter ve totaliter yapısı, “şartlar onu baskıcı olmaya zorladı. Demokratik olamazdı” diye savunuldu. Bu ülkede otoriter, baskıcı bir rejim,  dönemin şartlarının bir sonucu olarak değil de,  bir tercihin sonucu olarak mı kuruldu ve devam ettirildi?

― Atatürk mecbur kaldığı için tek partilik rejimi kurmadı.  Atatürk ideolojik olarak tek partili rejime inanıyordu. Bütün ömrü boyunca kuvvetler birliğini,  yani yürütme yasama ve yargının tek elde toplanmasını savundu. “Atatürk, Şeyh Said isyanı çıkınca, Karabekir’in partisini kapattırmak zorunda kaldı” derler. Öyle değil. Terakkiperver Fırkası kurulur kurulmaz, Atatürk, Fethi Okyar’ı Karabekir’e gönderiyor. “Çok kötü şeyler olacak. Partinizi kapatın” diyor.

― Karabekir ne cevap veriyor?

― Karabekir, “Biz Cumhuriyet kurmadık mı? Partisiz Cumhuriyet mi olur?” diyor. Atatürk’ün projesinin tek partili Cumhuriyet olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Atatürk tek partiyi istemiş de, mecbur kaldığı için tek partili rejim kurmuş değil. Atatürk’ün kafasındaki proje tek parti idaresi kurmaktı. Nitekim yabancı bir gazeteciye, “Bunlar nankör,  bunları ben kurtardım, bana karşı parti kuruyorlar” diyor. Cemil Koçak bunu belgesiyle açıkladı.»

Anlaşılıyor ki, Kemalistler taşı baltaya vurmuşlar.  Kötüledikleri padişahlığın bir benzerini Mustafa Kemal’in kurmaya çalışmasını  (demokrasi görünümünde diktatörlük)  seneler boyu ya görmemişler, ya da görmemezlikten gelmişler. Kaldı ki, Osmanlı imparatorluğu serâpâ bir Şeriat devletiydi ve altı yüz sene bütün ırkları ve azınlıkları hayret uyandıracak şekilde harmanlayarak idare etmişti. T.C.’nin kısa tarihinde ise hadiselerin hangi tehlikeli boyutlara geldiği mâlum.

Neden?

 İşte burada kilitlenen hedefe doğru seyr’in içyüzüne vâkıf olmak gerekiyor. Yani tarihin yasaksız,  hesabsız ve dürüst biçimde ortaya konulması zarûri hale gelmiştir. Aksi takdirde Cumhuriyet adına sıkılan palavraların sonu gelmez.

Şimdi şu satırlara bakalım:

«―Atatürk’ün dinle ilişkisi nasıldı?

―Baştan beri emsallerine göre din anlayışı daha mesafelidir ama dinin toplumsal ve siyasi açıdan öneminin de farkındadır.  Atatürk dini siyaseten kullanmayı çok iyi başardı. Atatürk’ün şeriatı öven sözleri vardır. Mesela “Bizim kanun-i esasimiz (anayasamız) Kur’an’ı Kerim’dir” dedi. “Allah’ın emirlerine uymadığımız için geri kaldık” da dedi. Ayrıca, “Hazret-i Muhammed’in yüce şeraiti” diye yaptığı konuşmalar var. “Cenab-ı Hak insanları yaratırken” diye bir konuşması var.  Bu konuşmalar hep Milli Mücadele sırasında oldu. Atatürk, “antiemperyalizm” sözlerini de hep Milli Mücadele sırasında söyledi.

―Milli Mücadeleden sonra nasıl değişti?

―Milli mücadeleden sonra ise lâiklik yolunda ilerledi. Zaten “anayasamız Kur’an’dır” diyerek lâiklik olur mu? Olmaz. O zaman da, “Biz gökten indiği zannedilen kitaplara göre değil,  hayatın gerçeklerine göre politika yapıyoruz” dedi. 1937’de Meclis’i açış konuşmasında, “tabiat insanı yarattı” dedi. Ama şu var! Atatürk’ün orada öyle burada böyle söyleyen biri gibi görünmesi beni rahatsız eder. Çünkü onu böyle ele almak, bizi bilimsel tarih analizinden uzaklaştırır. Biz,  dönemlerin nasıl değiştiğini ve bu değişmeleri Mustafa Kemal’in nasıl etkilediğini ve kendisinin de yaşanan değişimlerden nasıl etkilendiğini incelemeliyiz. Mesela Atatürk Libya’da savaşırken imparatorluk için savaşıyordu. O dönemde Padişah Vahdeddin’e  “ayağınızın tozuna yüz sürmeye hasretim” gibi Anadolu’dan gönderdiği telgraflar vardır.»

Hedefe doğru seyr devam ederken, biz Taha Akyol’un şu cümlesini tekrar edip tebessüm ederek devam edelim: “Bilimsel tarih analizi”… Yola devam:

«― Ama şundan da pek söz etmeyiz. 23 Nisan 1920’de Meclis’i dualarla açtığı anlatılır. Atatürk niye yaptı bunu?

―Meclisi öyle bir İslâmî gösterişle açtı ki… Atatürk’e göre çok muhafazakâr olan Karabekir bile “ bu kadarı fazla” dedi. Mesela Meclis’in 22 Nisan Perşembe günkü açılışını 23 Nisan Cuma’ya aldı. On beş gün önceden telgraflarla Anadolu’ya genelgeler gönderdi. “Meclis’i Cuma günü açacağız, bunun için şu kadar  dua okunacak. Şu kadar nafile namazı kılınacak ve bunlar camilerde cemaate ve meydanlarda halka ilan edilecek” dedi.

―Meclis niye İslâmî gösterilerle açılıyor?

―Bu politik bir davranış. İstanbul’da halife var ve Milli Mücadele’nin aleyhine fetva yayınlamış. Mustafa Kemal’in o dönemde bütün ahaliden destek toplayabilmesi için,  kendisinin o fetvada anlatıldığı gibi “ şeriat’a ve halifeye karşı çıkan biri”  olmadığını, aksine şeriatı ve halifeyi kurtarmaya çalışan biri olduğunu ispat etmesi lâzım.  Çünkü İstanbul’da yayınlanan fetvadan ötürü Anadolu’da bazı iç isyanlar çıkıyor.  Mustafa Kemal de, “hayır ben İstanbul’un söylediği gibi lâ İslami bir hareket değilim. Aksine ben daha İslâmî bir hareketim”  mesajını vermek istiyor.  Aradan iki yıl geçiyor ve Sakarya zaferi kazanılıyor. Mecliste bir müezzin Mustafa Kemal’in gelişi şerefine ezan okumak istiyor. Onu haşlıyor. “Ezanın yeri burası değil, camidir. Oraya git” diyor.  Gücü eline geçirince lâikliğe doğru yürümeye başlıyor.  Çünkü onun kafasındaki esas model Batılılaşmak!»

 Kilitlenilen hedefe seyr devam ederken, biz de tebessümlerimizi sıklaştırabiliriz… Tebessüm… Tebessüm…

İlanihaye gitmeyecek seyr-i kemalizm’in, ipini pazara yabancıların çıkarmaması temennimizdir. Yeni zamanlarda ABD ve avcı köpekleri tarafından itilip kakılan Kemalistlerin gidişatı, “uğurlar ola”  temposunda devam ederken,  gelen yeni fitneyi göz ardı etmek de akıllıca değil…

Mü’min  ferasetine bürünmek…

 

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -

Kimler Sitede

We have 17 guests and 1 member online
Free template 'Feel Free' by [ Anch ] Gorsk.net Studio. Please, don't remove this hidden copyleft!