|
-ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!- Salih Demirci
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Kurgu Mu Sadece? Şu satırları okuyunuz: “Ş: Siz (Ortadoğu Masası) bekleyin. Bir dahaki toplantıda TR ile beraber sizi özel olarak konuşacağız. Şimdilik şövalyelerin almış olduğu kararları not etmenizi istiyorum. 1-Alınan karara göre Türkiye'de iç savaş çıkarılacaktır. Bazı saldırılarda kullanılan bizim ajanlarımızın sayıları çoğaltılacak ve iki önemli isme suikast yapılacaktır. Plan kısa süreli değil 2013'e kadar devam ettirilecektir.Özellikle partisini kullandırtmayan Türkçü lider biran önce bitirilmeli ve 2012'de hususi olarak onunla ilgilenilmelidir. 2-Ulaşılan bilgilere gore Türk-İslam derin yapısı iktidarın başındaki kişiden memnun olmadığı için onun yerine farklı bir isim düşünmektedir. FIRAVUNLAŞMAYA BAŞLADIĞINI DÜŞÜNÜLEN LİDERİN ENANİYET VE HIRS ZAAFİYETİNDEN VE KOLTUK AŞKINDAN dolayı tasfiye edileceği onun yerine Türk teşkilatına ve İslamiyet'e bayraktarlık yapabilecek bir ismi düşünmektedirler. Ankara'daki ekibimiz Washington aracılığı ve iç bağlantılarla bu kişiyi herkesten önce öğrenmeli ve deşifre etmelidir. 3- İsrail hükümetinin tasfiye süreci başlatılacak, yıllardır bizim hizmetimizde olan LİVNİ göreve getirilecektir. Aksi halde OLMERT'in kulağı çekilmelidir. 4-BARACK O. 2013'e kadar ya bizim dümen suyumuza girecektir ya da diskalifiye edilecektir. Bu görev kulüp üyelerinden birine verilmiştir, çalışmalarına devam etmektir. 5-2015' e kadar düşündüğümüz savaş planı hızlandırılacak, sürekli olarak İran'a savaş açmayı düşünüyoruz söylemi kullanılmaya devam edilecek, alttan alta İran'a verilen desteğimiz sürdürülecektir. Deşifre olan (daha doğrusu hayaletten ibaret olan ) Ladin isimli elemanın yerine yeni birisi türetilecek ve piyasaya sunulacaktır. Alınan diğer kararları bir dahaki toplantıya erteliyor hepinizi ayin yapılacak salonumuza davet ediyorum.” “Deli Yürek-Kurtlar Vadisi” dizileriyle birlikte başlayan “komplo mantıklı” ve müşterisi bol televizyon dizilerinden veya o cinsden bir romandan aktarmıyoruz okuduklarınızı. 2010 temmuz ayının ikinci günü yayınlanmış bir yazıdandır okuduklarınız, neler neler söylüyor, bir daha okuyalım: Ortada bir “şövalyeler” var ki herhalde bu neredeyse “akraba çıkartılacağımız” –hiristiyani- “Tapınak Şövalyeleri” olsa gerek, “şövalye” olduklarına göre hem “müslim” değiller de, olsalardı uygun lakab “akıncı” olurdu çünkü ve bunlar oturmuşlar “karar” almışlar, “Türkiyede iç savaş çıkartıp” ve “iki önemli isme suikast” yapacaklarmış. 2013’e kadarki bir süreci hesaplıyorlar bunun için ve Devlet Bahçeli de “enterne” edilecek anlaşıldığı kadariyle. Anlaşıldı. Başka? Ne yok ki? Ortada bir “Türk İslam derin devleti” ile onun “başı” olduğunu ve bunların “iktidarın başındaki kişiden” vurgusundan murad herhalde Başbaka Erdoğan’dır, işte o “baş”ın da (Haydar Baş’ın değil, kaldı ki o kimin umurunda!) ondan “memnun olmadığını” öğreniyoruz; “Tapınakçılar” bu memleketi “kararlar” ile yönetecek kadar “egemenler” ya okuduğumuza gore şuradan, o halde bu “ulaştıkları bilgi” de herhalde “doğrudur” ki “kararlara” alınmış. Pekala neden “memnun değil”miş o “baş” Başbakandan? “Firavunlaşmaya başladığı düşünülen liderin enaniyet ve hırs zaafiyetinden ve koltuk aşkı” tutkusundan ötürü elbette ve dikkat ediniz, “iktidarın başı”ndaki olan “değiştirilecek” demiyor, “TASFİYE EDİLECEĞİ”nden, yani ÖLDÜRÜLECEĞİNDEN bahsediliyor! Kim öldürecek? “Türk İslam derin devletinin başı”, TC Başbakanı Erdoğan’ı öldürecek! İsrail hükümetinin ve hatta ABD Başkanı Obama’nın da tasfiye ve diskalifiye edilmesi, İranla danışıklı dövüş “kararları” alınmasını bir kenara bırakıp, şu “’Türk İslam derin devletinin başı’, TC Başbakanı Erdoğan’ı öldürecek!” meselesine eğilmek, aktüel meseleleri de ele alıcı olarak faydalı olacaktır. Okuyucu aktardıklarımıza “hadi canım sende, deli saçması şeyler bunlar, işin gücün yok bir de adam yerine koyup okumuş, üstelik bize de okutmaya çalışıyorsun şu Ergenekoncuların lakırdılarını, çok ayıp” diyebilir, hürdür, ama dediğinin illa ki “doğru” olacağı gibi bir durum da sözkonusu değildir ve burda olduğu gibi yanılabilir. Yanıldığı yeri göstereceğiz elbette ama şimdi bir tane aktarma yapalım: “Geçen yazımda AKP'yi uyarmış BALYOZ'un tamamının ORDU'dan diskalifiye edilmesi gerektiğini ifade etmiştim. C. başkanı az da olsa durumun farkında. Ancak Başbakan beklenen tavrı tam olarak gösteremiyor. Eğer son günde de durum değişmezse, sonraki gün devletin gerçek sahipleri bu duruma ne der bilemiyorum ama bazı şeyleri açıktan ifade eden birilerine rağmen yine anlaşma yolu tercih edilirse hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Nitekim Tapınak, Sabetay ve Mason Bektaşilerin bu ORDUDAN TASFİYESİ İÇİN GEREKİRSE HAYAT BİLE FEDA EDİLMELİDİR.” Çankaya’nın Gülü’ne “az biraz” da olsa “kıyak” geçildiği hissini veren şu aktardıklarımıza bakılırsa az yukarıda “tasfiye edilecek” denilen Başbakan’ın savcıların iddianamesine gerektiği gibi sarılmaması (sebebi de yukarıda) nedeniyle yukarıda “tasfiye” kelimesinden çok daha açık bir şekilde “HAYAT BİLE FEDA EDİLMELİDİR!” denilerek apaçık ölmesinin-öldürülmesinin mümkün olduğu yazılıyor. Devam edelim: “-Ama gün geldiğinde gerçekler bir bir deşifre oluyor ve hakikat ortaya çıkıyor. Tıpkı Özel Kuvvetlere nakil yapan kamyon'daki bombaların Ergenekon ve diğer yapılanmalarla ilişkisinin ortaya çıktığı gibi. Eğer Müslüman-Türk vatan evladı asker kendini riske edip o mektubu göndermeseydi, o bombalarla ülkenin ne hale getirileceği öğrenebilinecek miydi? O bombalarla ilgili yakında çok daha önemli detayların çıkacağı -PKK'lı Heroncuların çıktığı gibi- çıkacaktır. Yine vatanını seven eski bir GenelKurmay başkanı kendini feda edip Balyoz belgelerini ortaya çıkarmasaydı, 102 darbecinin ordunun en üst makamındayken ülkeye ihanet içinde olduklarını nasıl öğrenebilecektik? Ergenekon'un deşifre olması için hayatını göze alan polis ve savcılar bu dava da ısrarcı olmasalardı, gecesini gündüzüne katıp hayatlarını riske etmeselerdi, şu an da nasıl bir Türkiye var olacaktı? Ancak bütün bunlara rağmen ne acıdır ki AKP hükümeti bir haftadır mahkemenin verdiği kararı uygulamıyor, adeta o kararı veren hakimlere pişmanlık yaşatıyor. Çok merak ediyorum bunu hangi saikle yapıyor sayın siyasi İRADE? Pazarlık yapmanın, birilerini memnun etmenin koltukla mı yoksa farklı nüanslarla mı ilişkisi var? HUDSON'DA, SAUNA'DA, KAFES'TE VE DOLMABAHÇE'DE SENİ KURTARANLARA CEVABIN BIRILERIYLE ANLAŞARAK, ONLARI MEMNUN EDEREK BALYOZCULARIN BİR KISMINI VERİP, BİRAZINI ALMAKLA MI OLACAK? Olmaz, korku ile devlet yönetilmez. Kürt açılımı yüzünden 14'ler, 15'ler durdu Eruygur'dan ilerisine gidilemedi... Başbuğ'un acil görüşmeleri ile Tuncer'lerin, Kemal'lerin, Sabit'lerin içeriye alınmasına izin verilmedi, onların patronlarının üzerine gidilmesi engellendi, şimdi de YAŞ'ta farklı bir varyasyona gidiliyor. (Koşan-er Ergenekon'a karşı olmasına rağmen hala daha anlaşma konusunda ısrar ediliyor) Aslında fazla uzatmanın bir manası yok. Büyüklerden biri şöyle demişti ''kendi adamınız olmadıktan sonra kimseye güvenmeyeceksiniz...'' EL-HAK doğru bir söz. Eğer Balyoz ve ERGENEKON davasındaki darbecilerden bir tanesi bile dışarıda kalırsa halk nezdinde vebal, hakikatte de pek hayra alamet olmayacaktır.” Buradaki “hayra alamet olmayacaktır” vurgusunu, “tasfiye” ve “hayat bile feda edilmelidir” kesin ifadeleri ile birlikte düşünürsek, durum aslında pek hayra alamet değil! Bunun hemen yanına da şunu aktaralım: “-‘AKP'nin mecburiyetleri’nden kaynaklanan nedenlerden dolayı, bu yaz çok sıcak, çok gergin geçecek! Dolayısı ile bu ilkbahardan sonbahara uzanan "gergin iklim"de, Türkiye çok karışacak, karıştırılacak! AKP'nin girdiği yol "yol" değil!
Erdoğan, Türkiye'yi "istihbarat oyunları" üzerinden, daha büyük bir "kaos" ortamının içine sürüklüyor. Çırpındakça batıyor, battıkça Türkiye'yi daha büyük bir bataklığın içine sürüklüyor! Görünen ve anlaşılan o ki, "2010 Sonbaharı"nda, AKP'nin "sivil darbe" sürecini, art arda baskı ve cebir yöntemleri ile düşürülen "Anayasal kurumlar"ın ardından, geriye "TSK" dışında durduracak herhangi bir güç merkezi kalmıyor! AKP'nin başarıya ulaştığı anlaşılan "Komplo CD'si operasyonu" ile Baykal'ı safdışı bırakmaya dönük CHP'nin "12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu" öncesinde yaşadığı "Turkuaz" dönüşüm süreci de ortada! Hülasa, AKP'nin girdiği yol, geri dönüşü olmayan, TSK'yı açıkça müdahale etmeye zorlayan bir yol!
Vahşi Batı'da, AKP'nin yaptığı gibi "açık poker" partisinde, her defasında "hileli deste" üzerinden "oyun" kazanmak isteyenler faniler için söylenen bir söz vardır, şöyle ki:’SMİHT & WESSON, HER DAİM FLOŞ ROYALİ YENER!’” İma yollu bu vurgulamanın, “tasfiye”den bir farkı olmadığı kesin ve bu kesinliği arttırıcı olarak “Smith&Wesson’cu yazar”ın apaçık, hiçbir tevile gerek kalmayan, yazısındaki son cümleleri aktaralım: “- Bir sohbet ortamında, değişen konjonktüre bağlı olarak bir Deniz Kuvvetleri’ne dair yeni bir anekdot dinledim. Deniz Kuvvetleri’nde yeni kıyafet genelgesi yayınlanmış! Bundan sonra pantolon içine don giyilmeyecek. Pantalonların üstüne de kemer takılmayacak! Neden, niçin, niye?! Elcevap; AKP & Gülen iktidarından “hesap sorma vakti” yaklaştı. “Çıkartma zamanı” gelince, “kalk borusu” çaldığında, 28 Şubat parantezi kapatılırken “vakit” kaybetmemek için!” Şimdi gelelim bu iktibaslarımızın kaynaklarına; okunanlar, üzerinden tahmin edilebilebileceği gibi son iki alıntı Silivrideki davada yargılanan bir “Ergenekoncu-Ulusalcı”ya ait; daha önceden Cem Uzan’ın Star Media Grubu’nun da üst düzeyindendi, oraya TMSF’nin el koyması ve grubun satılması ile “işsiz” kaldı ve kendini “internete kaptırdı”, kelimenin tam anlamiyle “yazı kusarcasına” ve “don giyilmeyecek” tarzı vurgularla dolu yazılara imza atıyor. Yazdığı site ki büyük ihtimal zaten kendisinin, ve önemlidir, “Milli savunma Bakanlığı ve TSK tarafından tanınmaktadır” ibaresini taşıyor. Şimdi “internet andıçı” peşinde dolaşıp duranlar, MSB’nin “tanıdığı” bu sitede oranın Bakanı ve Bakan’ının da Başı hakkında söylenen bu cümleler hakkında niye ses seda çıkarmazlar merak da etmemekteyiz, bunu da belirtelim. Tabiatiyle okuyucunun yazarın “Ergenekoncu” olduğuna dair “tahmini” burada tutar. Kim Kiminle Nerede? Yazımızın ilk kısmında aktardığımız iki alıntı (“Tapınakçıların kararları”, “gerekirse hayat bile feda edilir” ve “korkaklık” ile alakalı olanlar) ise, aslında tahmin-üstüdür. “Ergenekoncu” değildir, ikinci olarak aktardığımız yazısında belirttiği gibi “sabatayist, mason, bektaşi yapılanma”dan bahsettiğinden bu belli, ama kim? İsmin bir önemi yok ama bu yazının yayınlandığı yer ve orada bunları yazması önemli. Yazılar, “haberx” isimli bir websitesinde yayınlanıyor, “köşe sahibi”dir yazar orada, peki “haberx” kimin? Mehmet Barlas’ın! Oğlu üstüne kayıtlı bir haber sitesidir orası; neredeyse her konuda “bilgi” sahibi bir ayaklı ansiklopedi olan Mehmet Barlas’ın hanımı Canan Barlas’dır, kızlık soyismi Paker’dir ve Can Paker’in de kızkardeşidir. Can Paker kimdir? Ilgaz Zorlu’ya bakarsanız, annesi Can’ın sekreteriydi, o da kendisi gibi (kendisi Sabatay Sevi ve Şemsi Efendi’nin “torunu”dur ve Şemsi Efendi, yani TC Kurucu Lideri Kemal Atatürk’ün Selanik’den öğretmenidir) sabataydır; hatta “haham ailesi”dir Paker’ler, Ilgaz’a göre, 2001 krizini Rahşan Ecevit-Kemal Derviş-Can Paker ortaklığı çıkartmış, ayrıca TSK’daki içinde “Sabatay ve Mason Bektaşi cuntalaşmasını” da yönlendirmişlerdir. 2000-2004 arası Vakit-Yeni Şafak-Zaman-Milli Gazete koleksiyonlarına bakılırsa, kendisiyle yapılan mülakatlarda I. Zorlu bunları ve daha fazlasını anlatmıştır. Zorlu, yazılarında Barlaslar’ı da bu işin içine sokar; o halde şimdi, Barlaslar’ın yerinde, “Türk İslam derin devletinin başı”ndan, “ordudaki Sabatay-Mason-Bektaşi yapılanması tehdidi ve bunun tasfiye edilmesi”nden “hayat bile feda edilebilir” denilerek önemlilik vurgusuyla bahsedilmesinin anlam ve önemi ne olabilir? İşin bir başka vechesi de şudur, Paker-Barlas ailesi, şu “renkli devrimleri” yapanları destekleyen “Açık Toplum Enstitüsü”nün (bunlara hatta –memleketimizdekileri bir kenara koyalım öncelikle- devrimlerin olduğu yerde, “Troçkist”ler de deniliyordu, bunu da bir kenara kaydedelim) buradaki “ayağı” olan TESEV’in de idaresindedirler. Paker ailesi, özellikle Can Paker, oldukça faaldir; bilhassa “enerji” ile ilgilenir,eski Bakan ile “kanka” gibiydiler, onun görevden alınması ve ondan önce “hükümetin başı’nın özel kalem müdürü”nün (şimdi İstanbul’da modern bir “avm”de “köftecilik” yapmakta, ihale işleri ile alttan alta hala da ilgilenmektedir ve “Türk İslam derin devletinin başı”nın da takipçisidir, kendisi “Süleymancı” bir aileden gelir ve üstelik bir de “Kadiyanilik” gibi bir “şeyi” de vardır) ve “basın sözcüsü”nün görevlerinden “istifa etmeleri”nin altında da Paker’in de dahil olduğu bir dizi “patlamayı bekleyen skandal”ın olduğundan bahsedilir. Bunları bir kenara bırakalım yine, “Ulusalcılar”ın, “Soros çocukları memleketi satıyorlar, böldürecekler” iddiaları herkesin malumu, bu tablo ile ile o iddiayı birlikte değerlendirince?! Ya “Türk İslam derin devletinin başı” tasfiye kararı aldı, “Mason-Bektaşi-Sabatayların ordudan tasfiyesi elzemdir ve Başbakan ayak sürüyor, “ihtiyarlar hesap soracak” anlamıyor” diyen adam yanlış yerde veya…? Bunun hemen yanına da, malum memleketimiz “referendum sath-ı maili”ne girdi, şimdi “seçim meydanları”nda nutuklar irad ediliyor, demokrasiden, özgürlüklerden, referandumun bunun önünü açacağından bahsediliyor, böyle bahsedildiğinde de “hayır” diyeceklerini açıklayanlar “özgürlük düşmanı” gibi gözüktüğünden onlar da “gelin o zaman TSK İç Tüzüğü’nün 35. Maddesi’ni değiştirelim!” diyerek, hani o madde “darbenin kanuni gerekçesi” olarak gösterilirdi ya, -böyle salakça bir- “keskin bir çıkışla” demokrat olduklarını anlatmaya çalışıyorlar ve elbette sahtekarlık veya “demogoji”den başka bir muradları olmadığını da ortaya koyuyorlar ve şimdiye kadar ima ile söyleneni “gerçek” olarak alıp o maddenin darbecilerin gerekçesi olduğunu, TSK’nın bu madde ile darbe yapma hakkı olduğunu (ama şimdi kaldıracaklarını söylemelerinin bir önemi yok) apaçık itiraf ediyorlar! Böyle muhalefet her iktidarın isteğidir! Gelelim iktibaslarla alakalı olarak “referendum” meselesine… Ülkemizde “hukuk nizamı” mı var “huk nizamı” mı? Bu soruyu, elbette bilmeyenler için “huk”un “domuz” olduğunu yazalım, malum “daha fazla demokrasi… daha fazla adalet… daha fazla özgürlük… yetmez ama evet!” veya “bu değişiklik Maraş’ın fıstığının taban fiyatını arttıracak mı?; sanmıyorum, o halde hayır!..” yollu “idrar yarışı” seviyesinde ele alınan “anayasa değişikliği paketi referandumu”na dair olarak sormuyoruz. Biliyoruz ki, “kanunlar örümcek ağına benzer ve güçlüler deler geçer, zayıflar takılır”; yukarıdaki vaad, istisnasız gelip geçen “bütün partilerin” yerine getirmedikleri bir İLKE olduğundan, “yetmez ama evet!” ile gelecek olanın da bundan gayrı bir hayatı olmayacak, ondan şüphemiz yok. İnsanlarımızın, değişiklik paketindeki maddelerin neler olduğuna, hatta kaç maddenin referanduma sunulduğuna dair bir bilgisinin olup olmadığını pek kimsenin merak ettiğini zannetmiyoruz; aksine bu “bilgisizlik”, iki tarafın da işine gelen bir tuhaf “demokratik gelenek”: İlkelerden ziyade, şahısların-partilerin “kapıştığı” “demokratik nizam geleneği!” ve bunlarla birlikte at başı giden “demogojik şataşmalar”… Referandum, Dan Dum Böyle yani şu refendum süreci benzeri “durumlarda” da artık şahıs-partinin imajı, “siyasi söylevleri” devreye girer, konu, mecrasından uzaklaşır, “parti liderleri”nin istediği “temel”de halka empoze edilir. Bir espri konusu olarak belki komedyenler tarafından söylenilebilecek “bu değişiklik Maraş’ın fıstığının taban fiyatını arttıracak mı?; sanmıyorum, o halde hayır!..” lafı eğer adı “çakma Gandhi”ye çıkmış biri tarafından söylenebiliyorsa, “liderin sürüklendiği” yerin sadece “mügalata-demogoji” sahası ve karşı çıkışlarının tek gayesinin “rakibin tersini söylemek” olduğunu anlamamak imkansızdır. Veya “yetmez ama evet!” mantığınının da aslında değişiklik paketinin “hiç” olduğunun itirafı olduğunu… Hele Devlet Bahçeli’nin “federasyona gidiyorlar!” diyerek, hangi referendum maddesinden çıkardığını kimsenin anlamadığı bir “propaganda” ile “hayır!” demesi, “konu, mecrasından uzaklaşır, “parti liderleri”nin istediği “temel”de halka empoze edilir” sözümüzün tamda doğrulayıcısıdır. Görünen o ki, bu referendum, kimse ağzından çıkarmasa bile (ama şunu bilin ki, 12 Eylül akşamı ortaya çıkacak neticeye gore taraflardan biri veya artık “kim kime dum duma!” olduğundan her ikisi de bunun yaygarasına başlayacaktır) AKP-RTE’ye “evet-hayır” oylamasına dönüşmüştür. AKP, yüzde 50’nin üzerindeki her nisbeti kendisinin “halk desteği” olarak görecektir ve bunu böyle açıklayacaktır ama bunun “yerel seçim” olmaması ve denginin “meclisdeki oy sayısı” olmasını düşünürsek, yüzde 70’lerden aşağı her sonuç, desteğinin azaldığını ortaya koyacaktır. Bu rakamlara ulaşmak da oldukça zorlu olacağından, 12 Eylül ile birlikte “seçim çığlıkları”nın atılacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Peki bu referendum paketi hayatımıza ne gibi değişiklikler getirecek? Bunun için uzun uzadıya yazmaya gerek yok, maddeleri “yetmez ama evet!” diye oylamaya sunanlar hükümet ve yandaşları olduğuna göre, elbetteki durum ortada! Kaldı ki, mevcut Anayasa ve “içtihadlar” ortada dururken, en basitinden cumhurbaşkanlığı seçiminde ortaya “367” gibi hukukun yüzkarası bir yorumu ortaya çıkartmak gerçekleşebiliyorsa, demek ki siz (biz) istediğiniz kadar “madde madde değiştirmeye” çalışınız, bir “tuzak madde” veya “yorum” ile herşey olduğu gibi bırakılabiliyor! EMASYA’nın kaldırılmasından sonra “dinlemeye takılan” bir telefon görüşmesinde, “EMASYA o kadar önemli değil, deşifre olmuştu kaldırılması iyi oldu, biz zaten İller Kanunun filanca maddesinin falanca bendi ile de bunu gerçekleştirebiliyoruz!” denilebiliyorsa, “yetmez ama evet!”in de bir değeri kalmıyor! Aslında “bizim gibi” ülkelerde (yani asla demokrasi ile yönetilmeyen ama demokrasi ile yönetiliyorMUŞ gibi yapılan” ülkeler!) bu türden değişimler-değişiklikler, tabandan gelen büyük destek ile gerçekleştirilir. Arkasındaki maksad ne olursa olsun, “Lale-Turuncu-Portakal devrimleri”nin gerçekleştirildiği Doğu Avrupa ve Kafkasya ülkelerinde bu halk desteğini apaçık gördük; arkasında “Soros Vakfı”nın olduğu kesin bu “devrimler”, halkın “nabzı” üzerinden ilerlemiş, onu kendi içinden çıkardığı (ve elbette anlaştığı ama bu anlaşmayı illa ki “satılmak” anlamında almamak gerekir, “çıkar birliği” de denilebilir) “liderler” ile yönlendirmiş, büyük sokak gösterileri, mitingler, sokak çatışmaları ve Meclis ve Baş(ba)kanlık binalarının yakılıp yıkılması ile hedefine ulaştırmıştır. “Soros’un Çocukları” Geldik mi yine “Soros çocukları” (hatta günahları boyunlarına söyleyenlerin, “Soros’pu çocukları” derler, mesela iktibas yaptığımız “Ulusalcı” yazar.) ve “renkli devrimlere”; bizimkinin, yani bizim memlekette yapılması planlanan (veya adım adım yapıldığı söylenen sivil darbenin) devrimin ismi ise, “Turkuaz Devrim”miş, “Ulusalcılar” öyle diyorlar, turkuaz denilince de (yani firuze, turkuaz fransızca, “İzmir”den Avrupa’ya gemilerle yollanan taş olduğu için, “Türk taşı” anlamındadır) aklımıza hemen “Turkuaz Media Grubu” geliyor. Halkbank’dan, grubun ana holdingi değil, “yeni kurulmuş” (kredi alınacak) olan “media şirketi” kefil gösterilerek alınan kredilerle satın alınmış Dinç Bilgin’den Ciner’e geçmiş bulunan “Merkez Medya Grubu” temelinde yükseltilmiş “yandaş medya” geliyor yani. (Bu kredi verme de çok enteresandır; kredi isteyen “yeni kurulmuş” şirket, kendi kendini kefil göstererek 400 milyon dolar krediyi almıştır; ana sermayesinden başka parası olmayan bir şirkete onca para verilmesi, “kredinin demokratikleştirilmesi” değil de nedir? Demek ki, biz de-Furkan dergisi olarak –tamamen gerçektir- bir masa, 5 sandalye, bir sehpa, bir küçük portatif kitaplığı “teminat” göstererek 400 milyon dolar kredi isteyebiliriz, ki çok fazla bir rakam, çok daha azı ile de işlerimizi yoluna koyabiliriz. Kaldı ki –Barlas-Paker biladerlerin yazarının ifadesiyle “firavunlaşan hükümet başı”nın maliye bakanlığı bunu alışkanlık haline de getirmiş, “Taraf” gazetesi çıkmadan önce bağlı olduğu Alkım grubuna, gazetenin çıkacağı adres gösterilerek, yine garip bir kefalet sistemi ile milyonlarca dolar kredi verilmiş, birkaç sonra da –akabinde “beş parasız kaldık, aman ilan verin, aman gazeteyi çokca alın”, edebiyatı yapacak olan- Taraf gazetesi çıkarılmaya başlanmıştı. Ne hikmetse kredinin veriliş şeklinin ortaya çıkmasından sonra artık parasızlık edebiyatı da şak diye kesildi! Demek ki biz de müracaat edersek krediyi alabileceğiz, “bu temayülden” anlaşılıyor.) Turkuaz Media, Çalıklar’ın; fakat bunun içerisinde eski “Aydınlıkçı” (hatta “yasadışı TİİKP” terör örgütü üyesi), “örgütün maliye aparatı”, “örgüt adına kurulmuş ‘Koza Ecza’nın sahibi”, eskiden savundukları “tek devlet sosyalizmi” veya “Stalinizm”e olan müthiş hıncı sebebiyle herhalde şimdi “çok ortaklı şirkletler kurma hastası” (“firavunlaşan hükümet başı”nın hanımının da “hastane zinciri” ortağı) Ethem Sancak’ın “Koza Grubu” ile “Rus oligark ortaklı” kapalıçarşıdan çıkma Fettah Tamince de ortaklar… Ne enteresan bir sarmal değil mi? Eski teröristler, bedavadan alınan kredilerle kurulan gazeteler, televizyonlar, Soros Vakfı, Açık Toplum Enstitüsü, TESEV, Barlas, Paker, Ecevitler, “sabatay-Mason-Bektaşi ordu kademeleri” ve bunların göbeğinde “bunlara muhalefet”!!! “Sorosun çocukları”nın “renkli devrimleri”, referendum, “daha fazla demokrasi, daha fazla adalet, daha fazla insan hakları” vs. ama bütün bunların üstünde “daha fazla para, daha fazla kuvvet, daha fazla kudret” isteği! Ve bunun içinde ortaya “firavunlaşan hükümet başı”nın “bakan”ları vasıtasiyle alınan “beleş krediler”… Bu arada, “firavunlaşan hükümet başı”nın yakını Albayraklar’ı ve Gazze Filosu esnasında iyi bir yayın yapmış olan gazeteleri Yeni Şafak ve TVNet’ini de unutmamak ama “ayrı” tutmak gerekiyor; TVNet’in de geçtiğimiz ay “El-Cezire”ye satıldığını da –anlamı derinleştirmek için- ilave edelim. “Herkesin Gülü” Gülen’den Açıklamalar İşte böyle bir tablo var önümüzde; bu tabloya, kendisine “din adamı” anlamında “hocaefendi” denilen Gülen’in, “ölüleri bile mezardan kaldırıp oy kullandırtmak lazım” diye hiçbir zaman yapmadığı bir şekildeki netlikde “referandumda evet” safında olduğunu ortaya koyan açıklamasını da koyun. Okullara mecburi din dersi koyduğu için (hem de hiç anlamadığını apaçık bir şekilde Said Nursi Efendi’ye ait bir cümleyi alet ederek), onlarca insanı asan, binlercesini işkenceden geçirten Kenan Evren’e “firdevsi destan” yazan, “atın bu kadını dışarı!” diyerek 28 Şubat’ı başlatan Ecevit’i “cennet mekan yapan”, 12 Eylül yasaklarının değişmemesi için referandum yapan, devrinde sendikaları ezen, Irak’a saldırının “akıl hoca”lığını yaptığını alenen anlatan, Diyarbakır Cezaevinin komutanını kendisine başdanışman yapan Özal’ı “hayr”la anan Gülen, referendum için tüm prestiji ve ağırlığını ortaya koyarak “evet” dediğini açıkladığı konuşmasında ilginç şeyler de söylüyor. “- Bazı siyasîler referandumu kendi hesaplarına değerlendirmeyi düşünüyor olabilirler. Fakat ben o meselenin millete yararlı olup, olmamasına bakarım. Bu açıdan, referandumu siyasî olarak görmemek ve ona millete kazandıracakları zaviyesinden yaklaşmak lazımdır. Referandumun sadece 12 Eylül’ün kirlerini temizlemeye ve darbecilerle hesaplaşmaya vesile gibi gösterilmesi de doğru değildir. Bu sayede darbecilerden intikam alınacağını düşünmek yanlıştır; mü’minler intikam peşinde olamazlar. (…) Kuvvetin genetiğindeki bozukluk, hemen hemen bütün kuvvet temsilcilerine başka insanların tepelerine binme, onları ezme, sindirme ve seslerini kesme hislerini pompalar. (..) İdarecilerin etrafı danışmanlar, özel kalemler, yakın çevrelerce kuşatılır ve halkın sesinin asıl merciye ulaşmasının önü kesilir. Böylece DAHA DÜN HERKESİN ELİNİ ÖPEN KİMSELER, BİRAZ GÜÇLENİNCE GAYRI KİMSEYİ DİNLEMEZ OLUR, BİLDİKLERİ GİBİ DAVRANIR VE HER İYİ İŞİN DE KENDİSİNE MAL EDİLMESİNİ İSTERLER.“ Bu sözler, Mavi Marmara Katliamı sonrasında Gülen’in AKP-RTE’ye yaptığı – yapmaya çalıştığı “BALANS AYARI”ndan sonraki ikinci ayar olarak görülse yeridir ve “alenidir” görüleceği üzere. Evet, “dün herkesin elini open kimseler” diyerek apaçık bir şekilde “firavunlaşan hükümetin başı Erdoğan”ı işaret etmektedir ama aslında bu kendisi için de geçerlidir, Nurettin Veren’in “anıları”nı okuyanlar veya ona da gerek yok, Gülen’in “siyasi çizgisi”ni görenler veyahut 10 senedir ABD’de “kaçak olarak yaşayıp” sonradan kendisine CIA kefaletiyle “oturma izni” verilen birisi olarak “el öpme” lafını en son söyleyebilecek birisidir öncelikle. Ve sorarlar adama, “dün önüne gelenin elini öptüğünü” bildiğin biriyle niye yola çıktın o halde ve niye şimdi bu derece AŞAĞILIK bir şekilde “ayarlar çekerek” bundan bahsediyorsun, ne değişti? Bu açıklamadaki en “komik” olan taraf ise, “mümin intikam almaz” demesi; “Mümin” ve “İntikam (alıcı)-Müntakıym” Yüce Rabbimizin iki esmai şerifidir, bir “mümin” olarak “Yüce Rabbimiz” için “İntikam Alıcı-Muntakıym” ismiyle hareket etmek–Rızası için intikam peşinde koşmak başka birşey, onun-bunun sözleriyle hareket ederek, nefsine dokundukları için, “demokrasi” için intikamcı olmak başka birşey; otorite-sever ve herkesin “gülü” Gülen’in kendi gazete ve televizyonlarını seyretmediğini varsayıyoruz, seyretseydi, sıradan bir insan olan “savcı” denilenlerin “iddia”larını –sadece Ergenekon meselesinde değil- gerçek doğruymuş gibi haber yapıp ballandıra ballandıra “manşete” çekenlere yani kendi adamlarına bu lafı sarfettiğini yazardık, ama görüldüğü üzere bilmiyor ki “kendi adamlarınızdan başkasına güvenmeyeceksiniz” diyen biri olarak “kendi adamları”nı böyle açığa düşürücü laflar etmezdi! Gülen’in bu açıklamaları, daha önceden Furkan olarak yaptığımız, “Gülen’in darbeci kanatla ilişki kurma” çabasının da bir delili, doğrulayıcısıdır aslında; bakın onun açıklamasından hareketle “odalıklar” neler yazyor: “-Özellikle kendisine bağlı medya gruplarında, gerçekleşmemiş bir “darbe” planı iddiasıyla haklarında tutuklama ve yakalama kararı verilen askerlerin “kuzu kuzu teslim olmalarının” tartışıldığı bu günlerde Fethullah Gülen’in 27 Mayıs’taki tutuklamalar için yaptığı şu değerlendirmeyi de çok anlamlı bulduk: “27 Mayıs’ta on binlerce insan zulme uğradı; devletin en zirvesindekinden milletvekillerine ve partinin taşra teşkilatındaki temsilcilere kadar yüzlerce, binlerce insan bir anda tutuklandı. Tutuklananlar da çok uysal davrandılar, tabiri caizse, kuzu kuzu gittiler. Bilmiyorum o kadar kuzu kuzu olma ve aç kurda karşı tahabbub gösterme doğru muydu, değil miydi?!. Fakat bazı kimselerin bir nezaket ahlakı vardır, namusları gibidir, fedada bulunamazlar. Nitekim zirvedeki zat, o zalimlerin mahkemelerinde ‘Reis beyefendi, savcı beyefendi’ demede kusur etmedi, centilmence davrandı. Bu, onun efendiliğinin gereğiydi, fakat aç kurda karşı tahabbub göstermek onun iştahını açar, sonra döner dişinin kirasını ister. Herhalde bütün bütün dünyaya kilitlenmiş, yüksek bir mefkuresi olmayan ve elindeki imkânları kaybetmekten korkan kimselere karşı biraz dik durulsaydı, -başkası olsa şöyle derdi- o zibidilerin hepsi def olur giderlerdi.” “Herkesin gülü” Gülen’in, “her partiye aynı mesafedeyiz” ve ama “ölüleri bile kaldırıp demokrasi için evet oyu kullandırtmalı” demesinden hareketle bu açıklamasından ne anlamamız lazım? Şunu: “Ulusalcılar, benim tek derdim, benim egemenliğimi kabul etmeniz, bunu Kabul edin, AKP-RTE önemli değil, sizlerle de iş yaparız; bakın, “dik durun” diye de tüyo veriyorum size!” “Yiyici Bedbahtlar” Ve “Facirler” Bu bunu söyler de, açılmış yoldan, “YAŞ krizleri” üzerinden, girişde bahsettiğimiz “tasfiye”den bahseden, TESEV’ci-Soroscu Paker-Barlas’ın yazarı durur mu, bakın o da hemen ne söylüyor: “- Neyse daha fazla açmayayım istersen. Haaa..Bu arada yarından itibaren HÜKÜMETIN BÜYÜK BAŞARISI, ERDOĞAN'DAN BÜYÜK KAHRAMANLIK ...VS...gibi manşetler atılacak ve gazın sonuna kadar verilecektir. Hakikatten haberi olmayan, özünün ve kökünün değerlerini bilmeyen bir takım maddeci yazar-aydın-entel'lerin dediklerini bakıp havaya girmeye gerek yok. Büyük bir direnişti, AKP'de çok iyi iş çıkardı gibi mülahazalar bir şey kazandırmaz. Birileri her şeyi göze alarak kendini feda ettiyse, başka birileri de her şeyi göze alıp bir tane Ergenekoncuyu bile yükseltmemeliydi. MERAK EDİYORUM YAZILMASAYDI VE EKRAN ÜZERİNDEN MESAJ GÖNDERİLMESEYDİ, IĞSIZ'A DİRENİŞ GÖSTERİLECEK MİYDİ? Birileri kimin tapınakçı bazı askerlerle kavga istemediğini çok iyi biliyor. Bazıları şunu iyi bilmeli; Bugün bu noktaya gelindiyse ''BİRİLERİNİ, DERİNLERİN ELİNDEN KURTARAN FEDAKARLARIN KENDİ CANLARINI FEDA ETMESİNE ve ''HAK'kın''şefaatine şükran borçludurlar. Umarım etraftaki bazı yiyici bedbahtlar bu şekilde yaşamaya devam etmezler. Aksi halde ''Allah İslam davasına facirlerle de hizmet ettirir'' fehvasına hitap olacaklar ve BÜYÜK HÜSRAN YAŞAYACAK VE YAŞATACAKLARDIR.“ Ne anlamalıyız bütün bunlardan? Mavi Marmara ile denize açılıp, Gazze ambargosunu kırmaya çalışanlara karşı “otorite İsrail”in korsan askerleri “gemiyi Hayfa’ya çevirin” uyarısı daha önceden yapılıp reddedildiğinden kurşunlarla saldırdığında filo yolcuları direndiler. Gemi, Gazze limanına yanaşacakdı, amaç, ambargoyu kırmak ve bunun için de Gazze dışında hiçbir yere iradi olarak gitmemekdi amaçları. Direndiler, iradeleri kırılmadı ama güçleri tükendi ve esir alındılar dokuz şehidin kanıyla süslenmiş olarak. Şimdi “demokrasi için referanduma evet” diyen, yayınları ile “darbelere karşı çıkmak için oy verme çağrısında” bulunan Gülen, mavi Maramara’dakilerin saçının tek bir kılı kadar bile “direnç” sahibi değildir; darbeyi “referendum”la, “sandıkla” engelleyeceğini sanan birisidir sadece; karşındakinin elinde “silah” varsa ki var, tankı tüfeği var, ona karşı çıkma iraden yoksa, tıpkı yukarıda dediğin gibi “dik dursalar olmazdı” lafından “uyanarak” iki tank yürüterek bir “yoklama” yapsalar karşısına çıkacak YÜREĞİN, İRADEN YOKSA, SANDIK SENİN TABUTUN OLUR! Gülende de bu irade yok! İrade olsa, dediklerinde samimi olsa, atlar THY tarifeli seferine o gün gelir oyunu kullanır, Pensilvanyadan çenesi düşmüş yaşlı siyasetçiler gibi her oltaya zıplayıcı bir demagoglukla hayat sürmezdi! Buraya gelecek ki, dediklerinin “kaale alınma zemini” olsun, ardından da dedikleri hakkında konuşulsun. Gelemiyor mu, o zaman oradan “ölülere de oy kullandırttırın” gibi hile yapma “fetvası”nı verici ve buradakileri rizikolu bir işe sokucu laflar etmesin! Paker-Barlas’ın yanındaki yazarının dediği “ihtiyarları” bir kenara koyalım, “Divan Heyeti” fena kızabilir ve denilen odur ki, “ol divan heyeti ahir zamanda meczublarla” da teşekkül edeceğinden, bir bakış” bile yeter “bitmen” için! Ki, halin bile esasında, zaten o “bitiş”in çoktan başladığının tablosu! O halde? “Şok Belge… Şok Görüntü… Azzz Sonra” Yakında “HELVA YEME SEZONU” açılacak, yaptığımız iktibaslardan bunun anlaşıldığını söylemeye gerek yok; “sonum Menderes’den de fena olacak!” dediğini aktarıp “o halde?” diye birtakım şeyler söylediğimiz Gülen’in adamının ifadesiyle “firavunlaşan hükümet başı”nın, şimdi referendum için çıktığı mitinglere “beyaz gömlek”le katılıp, -ne garip, tıpkı Özal gibi!- “üzerimize kefeni giyip de yola çıktık, bir canımız var onu da Allah alır!” demesinin hiçbir ehemmiyeti yok, bir kere kefen “dikişsiz”dir, ikinci olarak “demokrasi şehidi” gibi bir öküzlüğü ehl-i imanın kabul etmeyeceği meydanda olduğuna gore “demorasisiz şehid” olmak da “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” sözünü işletiyorsa, NE YAPTIN VE NE YAPIYORSUN, NE YAPACAKSIN sorularına cevap olucu bir “hal” içine girmek lazım! Dörtbir yanın “kuşatılmışken”, “etrafdaki yiyiciler” denilerek de “yiyicilerin” yediklerinin “evrakları”nın varlığına da gönderme yapılıyorsa, Gülen, açıktan “balans ayarları” ile eleştirilerde bulunup bugüne kadarki bütün “hükümet icraatlerinin vebali”ni senin üzerine bir çırpıda bırakıp “temiz” olduğunu anlatmaya çalışıyorsa, amiyane tabirle, “senin helvanın fıstıkları kızarmaya başladı” demek lazım ki, “şok görüntü… şok belge..” diyerek biryerlerden birşeylerle “perde”nin açılmasını beklemek lazım ve bu da hiç te kötü bir tahmin olmaz! Ne kötüdür, “Ehl-i hak” tarafından üzeri çizilmiş birisince üzerinin çizilmesi; veya bu bir “hayra alemet” olarak da değerlendirilebilir “değerlendirme yüreği” olanca! Kısaca, referandumun bir “kımet-i harbiyesi” YOK; bütün kıymeti işte şu yazdıklarımızı AÇIK ETMESİNDE sadece. Bolu’da, Salih Mirzabeyoğlu, 11 senedir Telegram’la işkence edilecek, “intihar” oyunu ile bunu ortaya çıkaracak, kitaplarda, milletlerarsı literatürde isminden bahsedilecek, mahkemelerde yazılacak-çizilecek, en tepelere dilekçeler sunulacak, ama birisi çıkıp -“Türk İslam derin devletinin başı” yani-, “gerçek sahibi olduğu hükümeti farklı yerlere” götürmeye çalıştığını zannetiği birisine “balans ayarı” çekmek için “ölüleri de kaldırıp referanduma evet deyiniz!” emrini verecek, milleti “sandık delisi” yapıp, sandıkla herşeyin olabileceği kurgusunu yaşatacak! Bolu’daki ADAM o halde kaldıkça, fıstığı kızarmaya başlayan helvayı da yeriz “afiyetle”, sonraki “helvaları” da! Kimin canı ne isterse yapsın, biz “helva”mızı yemeye bakarız o halde ve “aynı gemi” masalına da kanmayız, bizim gemi Bolu’da çünki ve üstelik Allah Resulü de severmiş “helva yemeyi” deriz! Âhir kelâm olarak: İsteriz ki, anlattıklarımızda yanılmış olalım. Ve; “Firavunlaşmış hükümet başı” hükmünün tam tersi bir icraatla karşılaşalım. Hükümetin başı bütün bu menfiliklerin içinden muazzam bir HURÛC hareketiyle çıksın, hakiki “Oluş Yolu” istikametine girerek bizleri şaşırtsın. Bu, zamanın sonu olması itibariyle “Ya ol ya öl” hükmüne uygundur ve zaten bir mü’minin bundan mâdâ düşüncesi ve derdi de olmaz. Hem kıyasıya tenkid ediyor hem de hâdiselerin her zerresinden fayda devşirmeye bakıyoruz. Bizim yolumuz bu. İnsanların kendilerine değil, kötü amellerine düşman oluruz. Şiarımız da şudur: “Yanlıştan dönenlere altından köprüler inşa ediniz.” Kalemimizin keskinliği daima bir yüzüyle rahmet tarafını gözetliğinden, söylediklerimizin nefsaniyetimize müncer olmadığını düşünüyoruz, muhatablarımızın da hissiyatlarında bu yönün kuvvetli olmasını ümid ediyoruz. Herkes anlamalı: “TİYATRO BİTTİ!”
|