-“özgür”lük “şehadet”de; fiil’dedir-
Münir Oyunbozan
Ülkemiz “Anayasa değişiklik paketinin referandumu” sürecine girdi. Artık, televizyon kanallarında, gazetelerde, internetde “taraflar” ellerinden geleni ardlarına koymayacak, birbirlerine hakaret ve iftiralar atacak, referandumu da “konusu”ndan uzaklaştırıp şu basit tercihe yönlendirecekler:
“- AKP’ye Evet mi Hayır mı?”
Referandum sürecindeki “taraf blogları” buna göre mevzilenmeye de başladı.
Tescilli AKP-RTE “hasımları” ve elbette AKP-RTE’ye “İslâm’dan” dolayı “düşman” olanlar bir yanda, “diğer”i bir yanda… CHP, MHP, DP vs. bir yanda “diğeri” olarak AKP, SP, BBP bir yanda…
“Diğeri”nin durumu aslında “siyasi analiz” mevzusudur.
Yapılmalıdır.
Hiçbir cevvaliyet belirtisini “fiziğinden” okuyamadığımız, bir eli böğründe bir eli havada sallanma pozunda “foto”larıyla tanınan, AKP’ye, kuruluş döneminde girecekken “tırstığından” ötürü girmediğine dair iddialar bulunan (ki “fizikten bir şey okuyamamızın” sebebi bu kadar açık) ve en son “Erbakan’a, dur!” dediğine dair rivayetler çıkartılan Numan Kurtulmuş’lu SP’nin ve “BBP Gnl Başk.” olması dışında hangi hasleti var diye sorulsa eminiz ki kimsenin “tatminkar” bir açıklamada bulunamayağı, tam bir “idari müdür” görünümlü Yaşar Topçu’lu BBP’nin, niçin AKP “taraf”ında yeraldığı, “ülkemizin yakın geleceğinde kendilerine bir “varlık zemini” bulamayacaklarını görme ve “çok yakın gelecek”de, belki Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölmeseydi belediye seçimlerinin hemen akabinde yapacağı iddia edilen “AKP’ye iltihak” meselesini hayata geçirme “eğilimleri” ile alakalıdır”, diye bir “siyasi teori”ye kimin itirazı olabilir? (Elbetteki “partililerin!”; ve bu eğer gerçekleşirse “küçük olsun benim olsun partileri” grubuna en az üç parti daha dahil olur!)
Bu, elbette bir ihtimal ve tartışılması gerektiğine dair de kuvvetli işaretler mevcut fakat konumuz değil şu anda; konumuz, “referandum”…
Referandum ve “tavır”…
Milletimizin önüne konulacak olan “referandum konusu” belli ama dediğimiz gibi milletimiz “konudan uzaklaştırılıp” bambaşka ve belki de “asıl” olan bir “seçeneği” tercihe zorlanacak yukarıda bahsettiğimiz gibi.
Değişikliği düşünülen 26 madde ile alakasız bir şekilde, daha bu “paket”in meclisdeki turları esnasında muhalefet, “AKP, siyasal İslamı getirmek ve ülkeyi federatif bir sisteme dönüştürmek, sivil darbe teşebbüsünü gerçekleştirmek maksadıyla anayasa değişiklikleri yapıyor” açıklamasını yapmışdı; hala da oradalar ve “paketi” tartışmakdan ziyade bu açıklamaları çerçevesinde referandum propagandasına başlayarak “Hayır!” oyunu genişletmeye çalışıyorlar.
Hitler’in basit bir ve “kötü” bir kopyası görünümdeki –general eskisi- Osman Pamukoğlu bunu açıkca teleffuz ediyor ve “iktidardaki partinin halk nezdindeki gücünün testi” olacağını söylüyor referandumun.
Elbette, bunun tersi de gerçekleşecek ve “muhalefetin halk nezdindeki gücü” de test edilmiş olacaktır ki, tenceredeki yemeğin pişip pişmediğini kontrol için bulunmaz bir fırsatdır “bazıları” için!
“Diğer” taraf da yine referanduma sunulan paketle alakası olmayan bir dil tutturup, “gücünün test” edileceğini kabul ederek, karşıtlarını “özgürlük… demokrasi… adalet düşmanı” gibi gösterecek veya hiç değilse bunları “tam” olarak “halka” sunmaktan kaçınan “12 Eylülcüler, cuntacılar” olarak damgalayacak bir “dil”i benimsiyor.
Görüldüğü üzere aslında referandum paketi KİMSENİN UMURUNDA DEĞİL!
Herkes kendi “kuruntusu” içinde “halkımızın” önüne bir “seçenek” koymaya ve bunu yaymaya çalışıyor; bu sayede de -yakın gelecek için- elde edebilecekleri “mevziileri” ele geçirmeyi planlıyorlar; bu “mevziilerden” birisi de elbetteki “erken seçim kararı”nı aldırtabilmek.
Referandumda “fiftififti”ye yakın bir netice elde edilirse hükümetin buna dayanamayacağını, erken seçime gitme kararı alacağını ve referandum ile seçim sürecinin herzaman “normal olmayan uygulamaları” doğurması nedeniyle olabilecek hükümet kararlarındaki gevşekliği, belki de birtakım “video-belge-görsel malzeme” ile tamamlayarak tek parti hükümeti devrine son verip bir koalisyon fırsatını yakalayacaklarını planlıyorlar.
Erken seçime zorlama meselesinde, çıkan oy oranına rağmen hükümet yola devam kararı alırsa, “hayırcı” taraf eğer gerçekten samimi ise, milletvekilliğinden istifa ederek memleketi seçim sürecine sokabilirler! Fakat bugüne kadar hiçbir şekilde buna cüret etmemeleri ve hükümetin –iddia ettikleri gibi- “Yüce Divanlık ve vatana ihanetlik işleri” yapmasına “peçete”cilik yapmak anlamında “destek” olarak Meclisde kalmaya devam etmeleri bunların samimiyetlerinin “derecesini” ortaya koymaktadır. Madem bu kadar “vatansever”diniz, o meclisden, o “habis işlerin yapıldığı” yerden niye “sine-i millete” dönmediniz, diye sorulsa bunların verecekleri makul bir cevap yoktur!
Taraflar bu şekilde “konuşlanırken” bir de “boykotçu” ekip mevcut. “Değişikliklerin kürtlerin taleplerini içermemesi” nedeniyle referandumu “boykot” etme kararını veren BDP…
Bu kararlariyla asla ve kat’a “Türkiye partisi” dedikleri “şey”den olamıyacaklarını binbirinci kez deklare ettikleri gibi, aslında “kürt bölgeleri”nden çıkabilecek “evet” oylarının “korkusu”nu da göstermiş bulunuyorlar!
Arkalarında PKK olmasa bir Şerafettin Elçi, bir Kemal Burkay gibi “media”nın “bayramdaaan bayramaaa!” ve “lazım oldukça” hatırlayacağı “kişiliklerden” oluşan BDP’nin bu tavrı yine tarafeyn arasındaki en samimi olanıdır; “demokratikleşme, özgürlük, adalet, cunta, sivil darbe” lafazanlıklarına-sahtekarlıklarına sarılmadan dobra dobra “kendi dertleriyle alakasız olan bir seçimle ilgilenmediklerini” açıkladılar çünkü.
“Evet”çi tarafın “yılışık ve yavşak media’sı” da hemen “bölgede etkili olan kürt örgütleri”nin (“media”nın “bayramdaaaan bayramaaa!” ve “lazım oldukça” hatırlayacağı “kişiliklerden” oluşan”) temsilcilerinden “BDP’yi eleştiren ve Ergenekonla işbirliği ile itham eden” sözleri alarak manşete çektiler. Bunlardan, “Kürt Demokrasi Hareketi Sözcüsü” Ahmet Acar, “Kürtler ülkede antidemokratik uygulamalardan canı yananların başında gelir. Dolayısıyla ülkeyi demokratikleştirme ihtimali taşıyan her ihtimalin öncelikli destekçisi Kürtler olmalıdır. Kürtlerin AK Partiye verdikleri destek anayasa paketi konusunda da sürecektir” derken, “yılların eskitemediği” Şerafettin Elçi de “Bence demokrasiden yana olan herkes evet oyu vermelidir” diyerek “siyasi yerlerini” “tam olarak” ortaya koymuşlardır. (Bu noktada söylenmesi gereken bir husus, “yandaş, yılışık ve yavşak media”nın, BDP üzerinden PKK’yı “muhatap” alması, “gücünü” tırpanlayabilmek işin de “bayramdaaaan bayramaaaa!” ve elbette “Abant”larda hatırlananları öne sürmeye çalışmalarıdır. Bir de basbayağı “etnik kimliği” öne çıkararak “partileşen” ve “hareket’leşenleri”, bu “etnik kimlikleri”ni öne çıkararak manşete çekmeleri “ilkesizlik” değil de nedir?. “Dün dündür, bugün bugündür başlıklı rezil siyaset yani!)
BDP’nin tavrı, PKK’nın tavrıdır ve bu tavır belki de PKK’nin herzamanki gibi “kaypak tutumu”nun bir göstergesidir:
Tutarlı hiçbir isteği kalmayan, (en tutarlısı “bağımsız kürdistan”dı belki ve ondan senelerce önce vazgeçtiler, şimdi birtakım “şekli” istekler için “gerilla mücadelesi” içine girmek ise en basit tabirle ayıptır!) varlığını “Apo’nun tecridinin kaldırılmasın”na “kitleyen” bir silahlı örgütün, ülkemizdeki “it dalaşı”ndaki “taraflar”ın birbirlerini “zorlaması”, “yıpratması” ve bunların akabinde “güçlü” olanın yanında “kuyrukçu” bir tutum içine girme “iştahı”nın yani aslında “olmayacak duaya amin” demesinin eseridir bu “boykot tavrı”…
PKK ve dolayısıyla BDP, “SİYASİ BOŞLUK” ve elbette “HEDEFSİZLİK” içinde olduğunu, “pire için deve yakmak”la eş olan “şiddet” kullanımın, mücerred ve siyasi terminoloji açısından da “siyasi şiddet” kavramını “lekelediğini” görmek zorundadır. Kendileri hakkında söylediğimiz “en samimi tavır”cılar “iltifatı”nın “temeli” budur: Boykot kararı, “boşlukları”nın bir tescilidir ve bu açıdan da “samimi itiraf”dır.
Peki.
Değiştirilen ve Anayasa Mahkemesi-AM tarafından da “tırsak”ça “tırpanlanan” “referandum paketi”, acaba üzerinde bu kadar gürültü kopartılacak bir “paket” mi?
Soru soralım: Pratik hayatdan kopuk düzenlemelerin, sadece “günü kurtarma” olduğu bir gerçek değil midir?
Mesela, bugün ülkemizde “kaçak” ve “kayıtdışı işçi” “sorunu” varken, 12 Eylül öncesi Sovyetlerin ve Çin’in “savaş alanı” olarak “ortaya çıkarılan” sendikaların, şimdi “örgütlü gücü” denilen nesne ne kadardır? Çalışanların arasında “sendikalaşma” ne durumdadır? İşveren sendikalaşmaya karşı nasıl bir tutum içindedir? Sendika mı, iş mi seçeneğini tercihe “işçiler, emekçiler” zorlanıyor mu zorlanmıyor mu? En basitinden, özelleştirilerek “emekden gelen güçlerini kullanan işçilere 1 lira”ya devredilen Karabük Demir Çelik’de hangi “sendika” vardır, “fabrikada hissesi” bulunan “işçilerin, emekçilerin” ellerinde bulunması gereken “hisseler” kimlerce ve kime “devredilmiştir!?” Pratik olarak durum bu iken “paket”de bulunan “Grev, sendika, toplu sözleşme” maddelerinin “encamı”ndan bize, “işçi ve emekçilere” ne?! Ve asıl önemli olan, bunun “referanduma sunulması” o kadar gerekli miydi? Meclis’de “sosyalist enternasyonelin” üyesi bir parti-CHP ile “anlaşarak” mutabık bir biçimde metin geçirilemez miydi?
Mesela, “paket”teki “Madde 2”; “herkes kişisel verilerinin korunmasını isteme hakkına sahip olacaktır” maddesi, yine aynı şekilde “mutabakat” ile Meclisde halledilemez miydi? Kaldı ki, “kişisel veriler kanunla öngörülen hallerde veya kişinin açık rızası ile işlenebilecek” maddesi ile MERNIS PROJESI, “ÇİPLİ PASAPORT” girişmlerini “mutabık” bir şekilde nasıl anlayabiliriz? Bugun yolda giderken, elinde “Ipod” gibi bir makine ile yeni yetme bir “sivilin teki”, “tipinizi beğenmedi” diye sizi çevirip rahatça “kimlik” diyebiliyorsa bu bir kabahat, ardından “TC No”nuzu girip “encamınızı” o küçük aletden görebiliyorsa bu da halt yemenin daniskası ise, bu “Madde 2” ne işe yarayacak? Hakkında hiçbir ihbar olmayan “yoldaki sıradan vatandaşı” çeviren Polise sahip hükümetin çıkaracağı bu “kanun”a kim inanır? “Benim-Sizin-Bizim” “bilgilerimizi” ancak ve ancak kanunla görebilmesi BUGÜN BİLE MÜMKÜNKEN, bahsettiğimiz “halt etmenin daniskası” durumu “resmiyete” dökecek bu uygulama mı “demokratikleşme” olacak? Eğer “demokratikleşme”den bahsediyorsanız “pratik uygulamaya” bakacaksınız, “hakkında arama kararı veya savcılık izni” olmayan “vatandaşı yolda durdurup “kimlik” diyene “DUR!” diyeceksiniz!
Misal olsun, Başbakan RTE, “başbakan” kimliğine sahip olmasa, sıradan bir vatandaş olsa, yolda giderken de “sivilin teki” selamsız sabahsız kendisini durdurup, direkt “kimlik” dese ne düşünür ve “sıradan RTE”ın “GBT”sine bakan “sivilin teki” gördüğü “dosya no”ları ve hele “halkı kin ve nefret duygusu içinde kışkırtmak” dosyası karşısında “karakola gidiyoruz!” der mi demez mi?!
Mesela “Madde 18” ile “AM’ne kişisel başvuru hakkı tanınıyor”muş. 2009 senesi içinde “zaman aşımına”uğrayan (veya uğratılan) dava sayısı 15 bin! Yoldan çevireceğiniz sıradan basit bir avukatın bile şehadetlil yapacağı bir haldir ki, “Yargı” tam anlamıyla “kilitlenmiş” durumdadır; mahkemelerde, hakimler, “yaz kızım filanca geldi, avukatınının hazır bulunduğu görüldü, soruldu, “mehil istiyorum” dedi, karar, mahkemenin filanca tarihde devamına…”dan başka ne yapıyorlar? Hangi ifadeyi alıyorlar, inceliyorlar, delillerle karşılaştırıp, tenakuzları gösteriyorlar veya delilin sıhhati üzerine kafa yoruyorlar? Hangi hakim ve heyeti, elbette savcı, bir günde baktığı -en az- 50 dosyanın hangisine “hakim” olarak o kürsüde oturuyor, buna cevap verecek birisi var mı? Mahkemeler böyleyken diyelim ki AM’ne başvurduk bir “memur” hakkında, “Memurun Muhakematı Kanunu” ordayken bu ne işe yarayacak? Bugüne kadar, misalen, kaç işkence davası açılmış ve bunlardan kaçı mahkumiyetle neticelenmiş? Kaç “rüşvet-irtikap” dosyası var ve kaçı mahkumiyetle neticelenmiş?
Misalleri çoğaltmak mümkün ama lüzumsuz.
İşte “bu şekil” olan “paket” üzerinde bir kavga çıkartılıyor ve “evet mi hayır mı” noktasında SİYASİ İT DALAŞI içerisine insanımız çekilmek isteniyor.
Hiçbir SAMİMİYET tezahürü olmayan “paket” önümüze getiriliyor.
Sadece bir madde, milletvekilinin -kürsi dokunulmazlığı hariç- “dokunulması”na izin veren bir değişiklik yapabiliyorlar mı?
Yapamıyorlar, yapamazlar! Ve zannetmeyin ki bundan sadece AKP kaçıyor! Hayır. Meclisde temsil edilen bütün partiler bundan kaçınıyor. Çünkü, Niccolo Machiavelli‘nin “Siyaset ve ahlak arasında bir ilişki, bir bağlantı yoktur” sözü bunların ilkesidir! Sade-sıradan vatandaşı yolda sivilin teki “kimlik” diye, hakkında hiçbir savcı kararı olmadan çevirebilecek ama o milletin “vekili”ne, YOLSUZLUK, İRTİKAP, RÜŞVET, UYUŞTURUCU, KAÇAKÇILIK DOSYALARI olmasına rağmen dokunulamayacak, yargılanamayacak?
Bu bir defa millete hakaret!
“İşte senin “vekilin” bir UYUŞTURUCU KAÇAKÇISI ve biz bunun yargılanıp kendisini aklamasına veya mahkum olmasına izin vermeyerek “temsiline pislik bulaşması”na izin veriyoruz”, demek! Şu “referandum paketi”nde bu madde olsaydı ya mesela!?
Veya Oscar Wilde’ın “Demokrasi, halkın halk tarafından halk için coplanması demektir” sözünü gerçekleştirmekle eş olarak gördüğümüz (bu) “referanduma” hiç gerek kalmayacak bir şekilde “bu” –kıytırık- değişiklik “paketi”ni Meclis’de hallediverseydiniz ya?!
Ama ol-a-maz!
“Yarın”, “siz seçtiniz” demek için “halkı, halkla, halk için” coplamanın “demokratik” olduğunu gösterebilmek için belki, “referandum”dan başka seçenek yoktur!
Aslında görüldüğü üzere “referandum”, “halk iradesi”ni gösteriyor gibi olsa da bambaşka maksadları bağrında barındırıyor.
Öncelikle “paket” anlatıldığı gibi “ülkemizi daha da demokratikleştirmek”le alakalı değildir, maddeleri gereğince zaten böyle bir “kuvveti” bulunmamaktadır ve yine muhalefetin dediği gibi “sivil diktaya doğru gidiş” de değildir!
Askerlerin “askeri suçlar dışında” sivil mahkemelerde yargılanmasından “12 eylülcülerin, darbecilerin, cuntacıların yargılanması” anlamını çıkarmak tek kelime ile “çocukluktur!”
Sorun darbecileri “yargılamak” ise, buyrun “ressam bozuntusu”nu bir kenara koyun, Çalık Holding’in danışmanından, Çevik Bir’den başlayın!
“İlgili” madde bulunamaz mı, yüzlerce “tuzak madde” ile dolu Anayasa ve TCK’nın içinden “darbecileri” yargılayabilmek için?!
Ve en önemlisi, siz bir darbeciyi yargılayacağım diyeceksiniz ama buna “askeri yasalar izin vermiyor” diye itiraz edilecek ve buna boyun eğeceksiniz!!!
Nerede, iktidar olmayı bırakın “hükümet etme” kabiliyeti diye sorarlar böyle bir “savunma” karşısında!?
Salih Mirzabeyoğlu Adana DGM’nin takipsizlik kararı verdiği dosyanın, kelimesine dokunmadan İstanbul DGM tarafından açılmasiyle “idam”a mahkum edildi; nerede hukuk? Fikirlerini anlatmakdan başka bir suçu olmayan bir adama idam vereceksin, ama “1000 yıl sürecek!” diye ağızlarını bozarak, millete hakaret ederek, tankları yürüterek tehdit ederek “post modern darbe” yapanları yargılamayacaksın, belki “ihbarcı-muhbir” olarak kullanacaksın ve üstelik bir de “aile şirketi”ne danışman yapıp besleyeceksin? Belki burada bizim anlayamadığımız çok “yüksek siyaset” vardır, belki öyledir ama BUNU NE BİZİM NE DE –yapanlar hariç- KİMSENİN MİDESİ KALDIRMAZ!
“Kanunlar güçlü olanın delip geçtiği” bir hal alıyorsa, istediğiniz kadar “değişiklik paketi” yapıp bunu “referanduma” sunun, o ülkede DEMOKRASI YOKTUR!
Bu “durum” üzerinden de, “paketi” , “sistemi değiştirmek” olarak ele alıp (CHP-MHP’nin tavrı) mevcut sistemi “topyekün kabul” çagrısında bulunmak ise ALÇAKCA BİR KURNAZLIKTIR!
Demokratikleşmeymiş!
Özgürleşmeymiş!
Adaletmiş!
Bunları hepsini görmek isteyenler, Mavi Marmara’da, “işgalci İsrail askeri”ne ellerindeki plastik borularla saldıran GÖZÜKARALARA baksınlar!
“Özgür”lüğü için alnının çatından kurşunları yiyerek şehadete eren GENÇ FATİH’E BAKSINLAR!
“Krizleri severim” demekle bu işlerin olmayacağını, ona göre “politika” tayini gerektiğini, “lafla peynir gemisi”nin yürümeyeceğini görmeleri gerekir; o geminin yürümesi için, irade gerekir, cüret gerekir, cesaret gerekir, kararlılık gerekir, ki Mavi Marmara’daki dokuz şehid bunun delilidir!
MAVİ MARMARA, LAFIN DEĞİL FİİLİN GÜCÜNÜ ORTAYA KOYDU; “şimdi politika zamanı” diyerek yürüyen gemiye gemiler eklemek ve krizi arttırmak gerekirken, (henüz erken olmasına rağmen, biz yine de şimdiden “uyarı” babında yazalım) kamuoyunda “uyutma” gibi algılanan, bitmek tükenmek bilmeyen –ve üstelik acemisi de olunan- “diplomasi turları (yani “kağıt üzeri maddeler”) ile uğraşmak o dökülen kanlara yazık etmektir!
Soralım: Diyelim ki “paket” referandumla kabul edildi, ülkemiz çok daha demokrat, çok daha özgür, çok daha adaletli mi olacak?
“Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz!”
Bu ülkede “darbe yapmak yasaktır” diye bir kanun yoktur, “kanunidir” diye de bir kanun yoktur ama YAPILIR! Demek ki “maddeler-kanunlar” o kadar önemli değil; ve en önemlisi onlar “kağıt üzerinde”dirler; işlevsel hale getirmedikten sonra kanun, kanunlar yapsan ne önemi var?
Darbe kanunla mı önlenir?
Böyle düşünen ve bu düşüncesini hiç de utanmadan gazetelerde, televizyonlarda anlatan koskoca adamlar var bu memlekette!
Darbe, kanunla önlenmez; adı üstünde zaten, “kanun”a “darbe”dir!
Darbe, ÇOKCA GÖRDÜĞÜMÜZ GİBİ, darbenin sesleri duyulduğu an, kendini köşklerde, yurtlarda, şirketlerde darbecilere SATMAMAKLA, yurt dışına “hicret” maskesiyle KAÇMAMAKLA, ilk çıkacak tankın, cemsenin, birliğin önüne DİKİLMEKLE önlenir!
Eğer “dikilmek” gibi bir niyetin yoksa, “maddeler” seni koruyamaz; “fazlaca” alırsan, “doktor tavsiyesi”ne uymadan kullanırsan o “maddeler”, bağımlılık yapar, uyuşturur!
Ama biz, “bu milletin enayisi” olduğumuzdan, hem “maddeler”i alırız hem de DİKİLİRİZ!
Ve adımız gibi biliyoruz ki, “o gün” geldiğinde, -tıpkı şimdi birdenbire meydanda pırtlak gibi bitiveren “28 Şubat direnişçileri!!!” gibi- yanımızda kimse olmayacak, “uyuşmuş beyin ve vücud”larla “öz-eleştiri” batağında onlar debelenirken, 28 Şubat’da olduğu gibi, Metris-Bandırmalarda olduğu gibi DİRENEN TEK BİZ olacağız!
Yanıltın, mahcub edin bizi!
Memnun oluruz!







Google
Facebook
Twitter
Myspace
Yahoo
del.icio.us
Blogger
Rain Concert




