|

Orhan Akdemir oakdemir(x)yenifurkan.com Şam’da yatan üç Osmanlı Pilotu ve Eyyûbi’nin ve tüm şehidlerin ruhlarına… henüz dün desem yeri adına hutbe okuduğumuz hünkârın ülkesi... o, dört bir yana akıncı salan hissettiren ulaşamadığı yerde adaletinin gölgesini. o devlet - kıtadan kıtaya ırktan ırka kardeşliğin - ve çalı çırpıya nisbet çınar ağacı... o, dörtbiryana akıncı salan hissettiren ulaşamadığı yerde adaletinin gölgesini...*
Osmanlı devletinin güç ve kontrolü kaybetmesiyle birlikte İslâm topraklarında gözü olan Batılı devletlerin önündeki engel kalkınca bir çok İslâm ülkesi Batılıların işgal hamlelerine maruz kaldı. Bunlardan Suriye ve Anadolu’nun ona mücavir kesimi ise Fransız işgaline uğramıştı. İşgalcilere karşı direnişe geçen müslüman halk Fransızları bu topraklardan kovdu. Kovdu kovmasına ama, boz bulanık zorlu yıllar daha yeni başlıyordu. Görünen düşman gitti, yerini görünmeyen düşmana bıraktı; Fransa fizikî olarak çekilirken, etnik kimlikleri iyi etüd ettiği bölgeye, tohumlarını bıraktı. Nitekim ilerleyen yıllarda bu tohumlar gelişecek, iç siyasî çekişmelerin dalgaları arasında geçen yıllar ülkeyi askerî darbelerin kucağına bırakacaktı. 70’lere gelindiğinde, sözkonusu tohumların orduya sızmış bulunanlarından, daha sonra savunma bakanlığına kadar yükselecek olan Hafız ESED adında biri bir darbe yaparak iktidarı ele geçirecek ve günümüze kadar sürecek olan Mezhebçi-Tayfacı diktatörlüğü başlatacaktı. Böylece hiç de yabancısı olmadığımız şu sahneler Suriye’de de gerçek oldu: Yeni biten savaş ertesi beraber geçen bir günün batımında efendi olma hevesiyle silâhları bize döndü Kurtuluş Savaşıyla kurtardıklarımız birlik oldu birlikte savaştıklarımızla - bedeli ihanet oldu kanımızın - kara bir bulut gibi kapkara düşünceyle - kiralık düşünceleriyle - “giydiler çıkardıkları çizmeleri emperyalistlerin. - efendi olma hevesiyle silâhları bize döndü - Evet, halkın büyük bir mücadeleyle kovduğu Fransızların “tohum”ları harekete geçmişler, su uyurken onlar uyumamışlar, sürekli örgütlenerek kin ve nefret dolu planlarını hayata geçirmişlerdi. Onlar, asırlardır süren İslâm hâkimiyetinden rahatsızlık duyan, azınlık oluşlarından bu kinlerini açığa vuramayıp biriktiren, fırsat kollayanlardı. Tanzimat ve Cumhuriyet’in getirdiği yahut getirmeyi vadettiği ilkelerlerle yapıldığı gibi önceden varolan bir takım tanımlar perdelenmiş, hangi mezheb, meşreb ve dinden olursa olsun Arablığı ikame eden ulusalcı-sosyalist bir söylem ön plana çıkartılmıştı.. Ülkenin yanıbaşındaki Filistin topraklarının Yahudilerce işgal edilmiş olması ve işgal hareketinin her geçen gün büyümesinin yaydığı belirsizlik ve endişe karşısında Arab milliyetçiliğinin yükseltilmesine uygun zeminler oluşurken, esasen bir karartma ve perdeleme unsuru olan bu Arab milliyetçiliğinin yanına, dünyanın Komünist ve Kapitalist iki güç odağı etrafında gerilime girdiği bu yıllarda, dönemin ezilen sınıflarının ideolojsi Sosyalizm’in de eklenmesiyle 2000’lere kadar kör topal devam edecek olan sahne dekoru tamamlanmış olacaktı... Bu iki kutuplu gerilim oluşturduğu anaforun içinde yuvarlanan zihinlerde İslâm siyasî belirleyiciliği olmayan, kültürel bir vakıa olarak görülmeye başlanmıştı. Güya mezheb ve meşreblerin arkaplana itildiği Milliyetçilik ve Sosyalizm karışımı paravan söylemleri ön plana çıkaran bu yeni darbe, çok geçmeden bir azınlık diktatörlüğüne dönüşecektir. Üst yapıdaki Arab Milliyetçiliği-Sosyalizm gibi karartmalar alt yapıdaki gizli gündemlerin saklanmasında oldukça başarılı olmuş, ülke iyi örgütlendirilmiş bir azınlığın boyunduruğuna girmişti. Bunun böyle olduğu anlaşıldığında iş işten geçmiştir. Bu boyunduruk 1982 Hama katliamıyla kendisini net bir şekilde göstermiş “Korkunun kurduğu kör düğüm” Sünnî çoğunluğun boynuna sıkı sıkıya geçmişti. Direniş Masalları Milliyetçi Sosyalist(!) Baas yönetimi, Tıpkı Türkiye’de Yunanistan ve Ermenistan gibi ülkeler üzerinden sahte kahramanlık üreten ulusalcı söylemlere benzer tarzda, müslümanların doğal İsrail düşmanlığını istismar etmeyi bir varoluş yöntemi olarak benimsemiştir. 2000’de Esed’in ölümüyle başına oğlu Beşşar’ın geçtiği yönetim, bu strateji icabı kendini dünya üzerinde İsrail’le mücadeleye devam eden bir kaç rejimden biri gibi takdim eder. Bu amaç doğrultusunda oğul Beşşar, baba Esed’in alan açtığı irili ufaklı solcu Filistin örgütlerinin yanına ve 90’ların sonuna doğru HAMAS’ı da eklemiş, ona Şam’da büro açma izni vermiştir. 1960’lardan bu yana hâlâ İsraille mütareke statüsünde olan ve sürekli teyakkuz(!) içinde olduğundan ötürü olağanüstü hâl yasalarıyla yönetilmekte olan rejim, kendisine karşı yapılan her eleştiriyi İsrail gibi lanet bir düşmanla savaşta (!) olan bir yönetimin onurlu duruşunu bozma teşebbüsü olarak yaftalayabilmektedir. Olası bir savaşta halkının kararlılığı hariç, İsraille savaşmaya ne hazır bir altyapıya ne de niyete sahib olan rejim, ABD-İsrail Avrupa gibi odaklara karşı garantisini Müslüman Şam ahalisini laik bir karakterle kontrol altında tutuyor olmasından almaktadır. Nitekim bu çete rejimin yönetici ailesin Esed sülalesinden olup ve kendi halkını soymasıyla maruf iş adamı Râmi Mahluf Amerika ve Avrupa’ya aynı şantaj cinsinden olarak, düşmemize izin verirseniz İsrail’in güvenliği de tehlikeye atmış olursunuz anlamında, “Eğer Suriye’de istikrar olmazsa İsrail’de de olmaz” demiştir. Bir çok kez İsrail’in tek taraflı askeri eylemlerine karşı misilleme hakkını kulanmayan rejimin gözünde, bu saldırılarda ölen Suriye askerinin pek bir değeri yoktur. Suriye’nin, İsrail-Suriye sınırını teşkil eden Golan tepelerinin kendi tarafını İsrail’e yönelik olası sızma eylemlerine karşı sıkı koruduğu iyi bilinir. Rejim 2011’in dünyasında halkın kahir ekseriyetine 1980’lerin Türkiyesi’ni yaşatmaktadır. Çoğu kere memuriyetlerin mezhebçi-tayfacı anlayışlarla veriliyor olmasını neticesi olarak rüşvet, halka tepeden bakma gibi tavır ve davranışlar tipik durumlardır. Bilhassa silah taşımayı gerektiren bir vazifenin, 15-16 yaşındaki yeni yetme ayak takımında kabadayılıktan serseriliğe kadar giden bir yelpazede alacağı şekiller düşünülürse yönetimde hakim olan çete anlayışının hayatın sinir uçlarında nasıl müşahhaslaştığı ve durumun halkın günlük hayatını ne derece dayanılmaz hâle getirdiği daha iyi anlaşılır. Suriye Rejimi "Balyoz'lar"dan Çok İyi Anlar
Çete zihniyetiyle kurulduğundan ötürü çetecilik ve komploculuktan çok iyi anlayan Rejim, zorla başına geçtiği halka karşı haliyle güvensizlik içinde olup olası halk ayaklanmalarına karşı daima tetiktedir ve Hizbu’l-Baas’ın hususta bir takım planlara sahib olduğu anlaşılmaktadır. Küçük bir azınlık ve imtiyaz sağladıkları işbirlikçileri dışında halk desteğine sahib olmayan rejim, halkı ancak güç kullanarak kontrol edebileceğini düşünmektedir. Bu nedenle Suriye rejiminin çok sayıda istihbarat teşkilâtına sahib olduğu söylenir. Kendi Kürtleri’ni vatandaş yerine koymayıp kimlik bile vermediği hâlde uzun yıllar Türkiye’ye saldırı yapmalarına izin vermiş, çeşitli Türk silâhlı grublarına da ev sahibliği yapmış rejim, Muhaberat’ı ve ona ‘iltisaklı’ örgütleriyle Lübnan ve Suriye içinde ve sayısız tehdit, şantaj, bombalama, suikast olayına imza atmıştır. Bunların son zamanlardaki en meşhur örneklerinden biri Lübnanlı Sünni asıllı devlet ve iş adamı Refik Hariri suikastidir. Rejim, normal ordu birlikleri dışında 4. Tümen adı altında Nusayri-Alevilerden müteşekkil tümeni ve istihbarat teşkilatlarıyla, gün yüzü görmemiş bir Ergenekonlar demetidir. Bu da toprak altında onbinlerce faili meçhul ve kayıba tekabül eder. Rejim derin-yüzey diye bir ayrışmaya dahi girmemiş bir ilkellikte olup cezaevlerinin hâlini tahayyül etmeye mecal yoktur. Silâhsız Direniş Silâhlı isyanlara her şeyiyle hazırlanmış bir rejimde ayaklanmaların silâhsız olması hâlinde ise bütün hazırlıkların boşa çıkacağı ve işe yaramayacağı düşünülebilir. Bu ihtimâle karşı da planlama yapmış olan rejimin ne kadar haince düşünebildiği son olaylarda daha net bir şekilde görülmüştür: Bu plan, silâhsız halkın silâhlı gösterilmesi temeline dayanmaktadır. Buna göre silâhlı birliklerin sokulmasının istendiği sivil gösteri merkezlerinde, kısa bir süre öncesinden, üstlerinde resmi birliklerden olduklarını gösterir hiç bir emare bulunmayan profesyonel silâhlı ekiplerin sivil araçlarla getirilip civardaki kör noktalara konuşlandırılması, ve bu karanlık adamlarca halkın gösteri ve yürüyüşü başladığında hâliyle bölgeye gelen resmi emniyet güçlerinin üzerine ateş açılması, emniyet güçlerinden bazılarının kurban olmasıyla, emniyet güçleri tarafından, halktan(!) açılan ateşe karşı savunma ateşi başlatılması şeklindedir. 15 Mart’tan beri her cuma Suriye’de olan budur. Rejimin propagandası makinası olan Suriye devlet televizyonu ve rejim sermayeli Dünya Tv’nin söylemi; emniyet güçlerinin kalabalık arasından açılan ateşe ateşle cevab verdiği, şeklinde olmaktadır. Ayrıca bina tepelerine ve kör noktalara konuşlandırılan bu sivil tedhiş elemanlarının emniyet güçlerine ateş açarken göstericileri de hedef almaları söz konusudur. Propaganda makinaları bunu da değerlendirerek: Silahlı kişiler, barışçıl görünümlü ama aslında silahlı olan eylemlerinin etkisini arttırmak için göstericilerden insanları provaktif bir şekilde vuruyor, şeklinde cüretkar bir yalan daha eklemekten utanmamışlardır. Hedef, halkın iki ateş arasında arasında bırakılmak suretiyle yıldırılması ve sivil eylemlerin kan ve dehşet içerisinde boğulmasıdır. Aslında Suriye’de Nusayrî-Alevî rejiminin yaptığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın tarihindeki Menemen, Maraş, Sivas, Gazi Mahallesi provokasyonları; Başbağlar katliamı; Hızır Ali Muradoğlu Hoca, Bayram Ali Öztürk Hoca, Muhsin Yazıcıoğlu suikastleri; Fatih-Beyazıt Camilerinin bombalanması planı, TSK’nın kendi uçağının düşürülmesi planı, gerektiğinde kendi askerimizin katledilmeye terkedilmesi veya katledilmesi gibi sayısız eylemle aynı paraleldedir... -”bir ülke düşün bu ülkede bir düzen askerine babasını biçtiren bir ülke düşün bu ülkede bir düzen temeli ihanet temelinde vahşet gözyaşı kan darağacında kurulmuş sarhoş buyruğuyla yok olmuş insan bir ülke düşün insanlıktan kurtulmuş kardeş kardeşe düşman. Ne mevcut bir işçi sınıfına dayanan ne de bilinen anlamda bir parti olan, adına İşçi Partisi denilen ucube yapılanmanın, Çin devleti Doğu Türkistandaki müslüman soydaşlarımızı ezerken, Boşnak Müslümanlara Sırplar tarafından katliamlar uygulanırken yaptığı gibi Müslümanların evlerini, camilerini tanklarla bombalayan, sivil göstericileri keskin nişancılarıyla direk kafalarına ateş edip öldüren, Hamza Hatip gibi küçük bir çocuğu dahi kin ve nefret içinde işkence altında öldüren Suriye Nusayri-Alevi rejimine açıktan destek vermektedir. Dönem dönem İslam’a yaptığı hakaretlerle bilinen Kaynak Yayınevi, Bilim ve Ütopya vb. yayınların aynı yapılanmanın bir kolu olması şaşırtıcı değildir. Suriye’deki azınlık rejiminin çökmesi hâlinde buradaki gizli yapılanmaların oradakilerle ne türden bağlara sahib olduklarının açığa çıkması sözkonusu olabilecektir. Türkiye’de olduğu gibi, Suriye’de de provakasyonların tutmadığı, provokasyonların bizzat uygulayıcılarını altına alarak ezdiği bir hengâmdayız. İnşaallah Milliyetçilik ve Sosyalizm karışımı Faşist Ulusalcı söylemleri ne oradakileri ne buradakileri çözülüşten kurtaramayacaktır. - ülkemin hali ayna - yüzünü gör gerçeğin Deraa “Zırh” Oldu Hama olaylarıyla kendisine ölüm gösterilmiş halka sıtma etkisi yapacak bir karakter olarak arzı endam eden Beşşar, oluşturduğu mecburi beklentiyle geçici bir popülarite yakalamış ve halka “yağmasa da gürlemiş olmak” kabilinden birtakım reformlar vaat etmişti... Üzerlerinden on yıl geçen vaatlerin yansımaları daha çok aile üyelerinin yatırım alanlarında kendini göstermiş, bu hususta lâzım gelen açılımlar için Türkiye’den yararlanma yoluna gitmişti. Reform masallarıyla halkı bir 40 yıl daha uyutmayı hedeflerken... Bir çok yeni zincirleme değişimere gebel olan Suriye devrimi, adı Arabça’da zırh anlamına gelen DERAA’nın 15 Mart’ta korku duvarını göğüslemesiyle başladı. DERAA’ şahlanışı Baba Esad’ın büyük heykelinin 25 Mart’ta indirilmesiyle taçlandı. Rejim DERAA’ya tanklar ve Mahir Esad’a bağlı ağır silahlarla donanmış özel birliklerle saldırdı. DERAA’nın silâhsız isyanına 40 yıldır sokakta ağzını açmayan Suriye insanından köy köy şehir şehir destek geldi. Buradaki katliamın ardından bir çok şehir halkı gösterilere çıkıp tekbirler eşliğinde DERAA’nın şehidlerini selâmladı ve “Ey Deraa, ölümüne seninleyiz” mesajı verdi. Böylece Ordu nereyi basıyorsa başka şehirler ayağa kalkarken askerin her saldırısı Suriyelilerin sokak sokak örgütlenmelerine sebeb oldu. Rejim her cuma 40-50 kişiye varan öldürmelerle gösterileri sindireceğini hesablarken durum bekledikleri gibi olmadı, isyanlar şehid cenazeleriyle, sonra şehid cenazelerinde şehid olanların cenazeleriyle devam etti... işte çekildi isyan bayrağı “gemileri yakmışız isteyerek mümkünü yok dönüşümüzün çizgimize gelen gelsin” köy köy dağ dağ ve şehir şehir Suriyeli gençler yaşlılar, kadınlar, çocuklar ölümü gördüler, ölümün üstüne yürüdüler. Bedel ödemekten kaçmadılar. Onların birbirlerine güç veren Tekbir’leri; “Deyyus Mahir, al Ordunu Golan’a git!” gibi kurşunvari sloganları ve Esad heykellerine indirdikleri balyozların yankıları, çetelerin evlere ve camilere attıkları top mermilerinin yankılarından bin kat daha güçlü oldu. İkibin’e yakın şehid ve binlerce yaralı, onbinlerce tutsak ve güneyden kuzeye, doğudan batıya Suriye coğrafyasının milyonlarca sinir ucunda duyulan sızıyla yürüyen halk, Esad’a gizlice eleman desteği veren HİZBULLAH’ın karizmasını sıfırladı ve insanlığını kaybetmemiş değişik rutbelerden Sünnî ve diğer subay ve askerin yer yer ordudan ayrılmasına, yer yer katliamcılarla ölümüne çatışmaya girmelerine sebeb oldu. Öte yandan, her ne kadar yeterli olmasa da, Türkiye’nin konuya İran gibi yaklaşmayıp, isyancıları terörist, provaktör olarak yaftalamaması, Esad’a ikinci bir Hama’nın sonuçlarının ağır olacağını sözle de olsa hatırlatması ve mültecilere kucak açması halk arasında Türkiye’ye dönük var olan ümidleri daha da büyütürken, rejimin isyan bastırmada rahat hareket etmesini kısmen engelledi. Rejime yakın El-Vatan Gazetesi’nin Türkiye’yi Suriye’nin iç işlerine karışmak ve “Sömürgeci Osmanlı Dönemine” özlem duymakla suçlaması Esad ailesinin olanları nasıl algıladıklarını göstermesi bakımından mühimdir. İnsan olma bedeli için dik duran Suriye insanının yaraları ağırdır, fakat Şam’daki çetecilerin korktukları başlarına gelecek; katliamlara ses çıkartmadığı gibi destekleyen Safevî yayılmacılığı ve uzantılarının aldıkları yaralar bir daha kapatılamayacak türden olacak İnşaallah. sen! anadolunun sahibi sen! beklenen sen! kurtulacak ve kurtaracak olan duy milyonlarca hasretin sesini * Makale içinde geçen şiirler Salih Mirzabeyoğlu’nun “Aydınlık Savaşçıları -Moro Destanı” adlı eserinden iktibas edilmiştir. Furkan Dergisi, Temmuz 2011, s.40
|