Sedat Bulut
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
İlletli-Yeni Damar’ın Yalakalığı ve Korkaklığı
Üniversitelerimizde uygulanan “türban yasağı”na başkaldırı eylemlerinin bütün ülkeyi sardığı, zirvede olduğu bir dönemde aslı gölgelemek yahut “parsacılık yapmak” maksadıyla başkaldıranlar(!) kervanına mübtezel illetli-yeni damar da, nonoşvari bir şekilde katılır. Üniversiteyi kazanan başörtülü bir kız’ın babası, mübtezel illetli’yi, “ne yapayım” diye arar. İlletli-yeni damar,“Ne diyebilirdim ki? Peygamber’in dediğini dedim: “İstefti kalbek: kalbinden fetva iste!”[…]Kendi kendinizle çelişmemeye dikkat edin. Tutarlılık esastır.” der. Bu kadarla kalsa iyi. Üstüne, “Arz ederim efendim!” diyerek son verdiği bir makaleyi, efendisi Necdet Sezer’in dikkatlerine arz eder ki, hem de ne yalakalıkla, “Sayın Cumhurbaşkanı!” diye kavi(!) bir ihtar çektikden hemen sonra mübtezel illetli-yeni damar: “İtham etmek maksadıyla sormuyorum. Hele tahkiri ve tezyifi aklımdan dahi geçirmem. Karakterim ve inancım buna engeldir… Siz İslâm dinine inanan mümin insanları, olmayan bir yasa(ve yasakla) haram işlemeye mahkûm mu ediyorsunuz? Samimiyetle soruyorum Sayın Sezer; siz işlediği bir haramın bir müminin yüreğinde ve vicdanında açtığı yarayı bilir misiniz? Bunu bilmeniz için din, iman ve Kur’an nedir. Bunları bilmeniz gerekir. Bilmediğinizi söylemiyorum, fakat bilen biri böyle konuşmamalı, böyle konuşamaz!- Sıradan biri olsaydınız neye inandığınız, inanıp inanmadığınız beni hiç ilgilendirmezdi. Fakat bir vatandaş olarak benim de içinde bulunduğum “cumhurun başısınız”… Kişilik sahibi oluşunuza güvenerek soruyorum… müminleri anlamanızı bekleyelim mi, beklemeyelim mi.. Rahatlıkla, “Benden siz müminleri anlamamı beklemeyin, ben sizin cumhurbaşkanınız değilim!” diyebilecek misiniz?” der. İlletli-yeni damar’a, “Peki! Sen, Sayın Sezer’e, “bizim Cumhurbaşkanımız değilsin” diyebilir misin?” diye, bir soru sormaya gerek olmadığı gayet açık… Asr-ı Saadet devri müslümanlarının bir kısmı da dâhil olmak kaydıyle, bütün İslâm tarihine, tahkir, tezyif ve iftiralardan ibaret olan, “hayasız bir tenkit zihniyetiyle” salya-kuduz saldıran bir mübtezelin, sıra Sayın Sezer’e gelince, olmayan “karakteri” nasıl da birdenbire aklına geliveriyor… İslâm Tarihinde zaman zaman yaşanan “hilafet savaşları” için,“Halifelik kapanın elinde kalıyordu… zalim Emevi, Abbasi, Osmanı sultanları…” gibi ifadelerle, başta Hz. Muaviye olmak üzere, (“Hülafe-i Raşidin-ilk dört halife ve Ömer bin Abdülaziz hariç) bütün halifelerin ünvanları için, “Nebevi Hilafet değil, zalim sultanlıktır!...” hükmünü basan mezhebsiz sapıkların, devrin otoritesi karşısında nasıl fareleştiği de gayet açık. Söz, kellelerden kuleler yapan Cengiz Han yahut Şii-Safevî ve Mısır Memluklarını dize getirdikten sonra, bir taraftan Balkanlardan, diğer taraftan da Endülüs üzerinden Roma fethi hazırlıklarına girişen, fakat ömrü yetmeyen, “Hadimü’l-Harameyn-i Şerefeyn (Şerefli Beldelerin Hademesi)Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri”ne gelince, “kartondan hançerleriyle” hücuma geçen, ayrıca devrin ulemâları için, “dilini yutmuş, satılık saray mollaları, bel’âmlar…” gibi ifadeleri esirgemeyen, “sahte kahramanların” sarfettiği sözler, “türban”a onay vermeyen bir İktidar ve Devletin Cumhurbaşkanı’na gelince, sûkutu bırakın, nasıl da yalakalığa bürünüveriyor. Mübtezel illetli-yeni damar’ın, “Karakteri elvermiyor” muş! Sezer’in, “kellelerden kuleleri” var mı? Sezer olarak yok! Sezer’e yumuşak ifadelerle yanaşıp, başta Cennetmekân Abdulhamid Han Hazretleri olmak üzere birçok halifeye, “zalim sultan!” diye höykürmek, hangi karakter sahibi insana yakışır?..Karakter: Bir kişi ve topluluğun ayırıcı mânevi vasıflarının tamamı, seciye. Ayırıcı vasıf. Huy, tabiat…Çeşit-cins: Harf karakteri… Bir eserde rol oynayan kişi, tip… Lûgatte karekter, şahsiyet anlamına denk geldiği gibi, günlük lisanda “şahsiyet” anlamında da kullanılır ve “tutarsız” insanlara “karaktersiz!” denir… “Her insanda bütün etkilere rağmen kaybolmayan bir şey vardır ki, şahsiyet odur..” Efendim: Çağrılma halinde “burda, buradayım; buyur, lebbeyk” mânâsına kullanılır…Tam olarak anlaşılamayan bir sözü tekrar olarak kullanılır: Efendim?.. Söz sonunda saygı için kullanılır…Sözü, karşısındakine tasdik ettirmek maksadıyla kullanılır: Değil mi efendim?. Efendimiz: Hazreti Muhammed aleyhisselâm için kullanılan saygı sözü… Bazı din uluları ve büyük kimseler için de kullanılır… Ölçü meâli: “Münâfığa, ‘efendim’ diye hitab etmeyin!” “Fetva: İslâmiyette, bir hadisenin hükmünü belirten veya zorlukla karşılaşılan bir mesele hakkında yetkili kişi tarafından verilen hüküm veya cevap. Müftü veya şeyhülislâm tarafından verilir.. Açıklama, yorum. İstifta, fetva istemektir. “Meselede filâna istifta ettim, şöyle ifta etti,” denilir ki, fetva verdi demektir. “Dava” vezninde “fetva”,“ rüya ”vezninde “fütya” ifta mânâsına konulmuş isimlerdir. İfta ise sorulan bir müşkülü halletmek ve açıklamaktır ki, kuvvetli ve mükemmel, genç ve dinç olan “feta”dan alınmıştır. Ve gençleştirilip kuvvetlendirmek demek gibidir. Sanki bir kimsenin müşkilini hâlleden, onu dinç bir genç gibi kuvvetlendirmiş olur. Şu hâlde fetva, zor bir olayda doğru hükmü açıklamakla, amel edecek kimsenin kâlbine bir kuvvet vermektir. “Müfti”(müftü)de bu kuvveti verebilmek için ehliyetine ve selâhiyetine, ahlâk ve gücüne hakkıyla güvenilir bir zat olması gerekir ki, bu da “İyilik yaparak kendisini Allah’a teslim eden ve İbrahim’in dinine dosdoğru olarak tabi olan kimseden, din bakımından daha iyi kim olabilir?...”(Nisa:125) mânâsı üzere İslâm ve ihsan sahibi olmak ve “…Onu içlerinden bilgi ve tecrübeleri ve iyi niyet ve basiretleri sayesinde istinbat edebilecek ve hüküm çıkarabilecek olanlar mutlaka bilirler, ne yapılacağını anlar, anlatırlardı.”(Nisa:83) ayetinin delâleti üzere istinbat(dini delillerden sonuç çıkarmay)a gücü yeten alimlerden olmakla mümkün olur. Fakat müşrikler, kâfirler gibi kuvvetini haktan değil batıldan almak ve yalnız kendi arzularına kuvvet vermek emelinde bulunanlar, yapacakları işlerde ya hiç kimseden fetva almaya tenezül etmezler veya müftiler(fetva vericiler)ini acizlerden, dalkavuklardan ve hile öğretenlerden seçerler. Bunlar da ya doğru asılsız veya zayıf fetvalar verirler ve neticede bundan iyilik yerine fesad, kuvvet yerine zayıflık hasıl olur. Bunun için burada asıl fetva vermenin Allah’a ait olduğu ve Peygamber’in bile ilâhi fetva ile fetva vermesi gerektiği ve asıl hüküm ve kuvvet Allah’ın bulunduğu “Allah her şeyi kuşatıcıdır”ın ardından “Kadınlar hakkında senden fetva da isterler, sen onlara de ki: “Onlar hakkında Allah size fetva verir...”(Nisa: 127) açıklamasıyla anlatılmıştır.”(Hak Dini Kur’an Dili. Elmalılı Hamdi Yazır. Cilt.3-s.96.) (3248)-Ebi’l-Cevzâi rahimehullah anlatıyor: “Hasan İbnu Ali(radıyallahu anhümâ)’ye: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan ne ezberledin?” diye sordum. Şu cevabı verdi: “Aleyhissalâtu vesselâm’dan “Sana şüphe veren şeyi terket, emin olduğun şeye ulaşıncaya kadar git. Zira sıdk(doğruluk) kalbin itminanıdır, yalan şüphedir.)(sy,217) Bir başka rivayet, böylesi şüpheli meselelerde fetva alırsa bile, yine vicdanın sesinin esas alınabileceğine parmak basar: “İstefti nefseke ve’in efteke’l müftüne: Fetva verenler sana fetva vermiş olsa bile, nefsine bir sor, fetvayı nefsinden al.” Münavî: Bu nefsin,(nefs-i emmâre değil, Rabbinin emir ve yasaklarından razı olmuş) “nefs-i mütmainnde” olduğunu, bu nefsin hak ile bâtılı, sıdk ile kizbi tefrik edip ayıran bir nur olduğunu söyler. Resûlullah bu tavsiyeyi Ashab-ı Kiram’dan Vâbisa(radıyallahu anh)’ya yapmıştır. O’nun bu evsafta bir şahsiyet olduğu belirtilir. Münavî der ki: “Nefsin, âkibeti iyi veya kötü olan şeyi hissedecek bir şuuru vardır.” Yani bir bakıma, tamamen tefessüh etmedikçe, fıtratı tamamen bozulmadıkça, iyiyi ve kötüyü hissedip iyiye iyi, kötüye kötü diyebilecek bir cihazın her vicdanda bulunduğu kabul edilmektedir. Bu cihaz Vâbisa(radıyallahu anh) gibi bazılarında hassastır, faaldir. Bazılarında ise sönmüştür, paslanmıştır, aktif değildir. Nefs-i emmârenin galebe çaldığı her şeyi egosentrik gözle değerlendiren insanların derûnlarından gelen sese nasıl güvenilebilir, bu ses hakiki fıtrî vicdandan mı yoksa nefisten mi geliyor, nasıl ayırdedilebilir? İşte bu sebeple şârihler umumiyetle bu hükmün Hz. Vâbisa ile alâkalı olduğunu, genelleştirilemeyeceğini söylemişlerdir. Vâbisa’dan başkası için de olabilme ihtimali üzerinde duranlar: “Hadis, Allah’ın kalblerini yakîn nuruyla parlattığı, bu sebeple başkasına, şer’î delile dayanmaksızın sırf sezgi(hads) veya meyil ile fetva verenler hakkındadır” demiştir. Aksi taktirde: “Şer’î delile dayanarak verilen fetvaya, gönlünden tasvib gelmese de uyması gerekir” derler. Müftülerin fetvası karşısında ihtiyatlı olmayı gerektiren bir sebep, Hüccetü’l-İslâm tarafından özetle şöyle açıklanmıştır: “Müçtehidler ve onların mukallidleri hükümlerini(nefsülemr’e göre değil) kendilerine zahir olan delillere göre verirler. Bundan dolayı fetvadan sonra verâ sahiplerine, bir de: “Onlar sana fetva vermiş de olsa kalbine de danış” denir. Çünkü günahın kalbte hasıl ettiği titremeler vardır. Meselâ,(dava sonunda haklı çıkıp, ihtilaflı) malı kabzeden kimse, içinde bir titreme duyuyorsa Allah’tan korkması gerekir. O malı, zahiri delillerle kendisine hükmeden ulemânın fetvasına dayanarak helâl addetmemelidir. Çünkü, onları fetvayı öyle vermeye zorlayan bir kısım zaruri kayıtlar, tahminler vardır. Şüpheleri aşmak ve çekinmek dindarların hâli ve ahiret yolcularının adetidir.” (Kütüb-i Sitte. İbrahim Canan. Akçağ yay. Zaman. Cilt.9. sy,221-222) Yukarıdaki nakillerden anlaşılacağı üzere, Nass; Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif’in kesin emir ve talimatlarının olduğu mes’elelerde ne ictihad, ne fetva ve ne de ifta olur. Böyle mes’elelerle karşılaşan ferd, “edille-i şer’iyye”ye rağmen, “kalbinden fetfa isteme”ye kalkarsa Maâzallah-Allah korusun, esirgesin dininden, imanından olabilir. Diğer taraftan misâlen, “namaz nasıl kılınır veya oruç nasıl tutulur?” yahut, “hicap nereleri kapsar?” gibi, sorulara Peygaberi Zişan Hazretleri cevaben, haşa-“kalbinden fetva iste!” mi buyuruyor? Hayır!. İlletli-yeni damar’ın ödlekliğinden dolayı neleri nelere âlet ettiğini, üstelik, “tutarlılık esastır” diyerek güya-kendisinin çok tutarlı birisi olarak gösterme gayretkeşliğinde bulunduğuna şahid oldunuz. Kızın babasına, “Ne diyebilirdim ki?..Kalbinden fetva iste!” demiş. Güya-Nass’ların kanatları altında her türlü mes’eleye dalan, ahkâm kesen hödük, “başörtüsü zulmü” mes’elesinde güdük kalıyor. Bir şey diyecek ne ödün var, ne de şahsiyet kokan fikrin. Başka ne diyebilirdin ki?.“Mübtezel Yürek Devleti(!)” mes’elesi!.. Hz. Ali(r..a): “Sözün yerini bilmeden konuşan, itibarını kaybeder!.” Vatandaşı olduğu ülkenin Cumhurbaşkanı karşısında bu kadar mütevazi(!) olması bir tarafa, Suud-Kraliyet ailesinin “Vakıflar ve İslâmi(!) İşler bakanı olan Salih b. Abdulaziz’in, “El-Kaide tarzı selefiliğin gerçek selefilikten bir sapma olduğu…buınun cehalet ve taassuptan kaynaklandığı” şeklindeki açıklamalarını taltif etmeyi ihmâl etmeyen mübtezel illetli-yeni damar, Suudi Bakan’ın, “Suudi tarzı selefilik” diyeceğimiz “uyumlu” bir çerçeve çizmeye çaba gösteridiğini” ve bu çabasını da, “Ahmed bin Hanbel’in muhalefeti sadece fikri ve entellektüel alanda sınırladırdığına” işaret ederek sürdürüyor. Hadi, bu mübtezelliği, bu yalakalığı da bir tarafa, “İslam’ın en büyük insan kazanımları, siyasal gücünün en zayıf olduğu zaman ve mekanda gerçekleştirmiş olduğuna inananlardanım” diyen T. W. Arnold’un fikrine katıldığını, “Endülüs Müslümanları, İspanyollar elinde hristiyan olmakla öldürülmek arasında bir seçime zorlandıkları günlerde dahi, yerli halk arasında İslam’a girişler devam etmekteydi...Günümüzde İslam yayılışını hala sürdürmektedir.” gibi, ifadelerle dile getiriyor.. Endülüs’e İslâm’ı götüren İslâm Ordusu Başkomutanı Tarık bin Ziyad değil, sığır çobanlarıydı sanki!.. Kadisiye-Nihavend’de Pers İmparatorluğunu yerin dibine gömen, oradan Maveraünehir’e sarkan Hz. Ömer’in orduları değil, bağırsak tüccarlarıydı sanki!..Mânâ’da, “dünyanın en büyük savaşı” olan Bedir’de, “Müşriklerin hortumu” kargı ve kılıç darbeleriyle değil de, naylon makas ve plâstik usturalarla kesildiydi sanki!..İlletliye göre, “İslâmın siyasal gücü” önemli değil. Siyasal-Devlet gücü olmayan Afganistan’da otuz küsür yılda on milyon müslümanın, Rus ve Amerikalı kâfirler tarafından katledilmesi önemli değil, Çeçenistan’da on yılda katledilen bir milyon küsür müslüman önemli değil, Irak’ta beş yılda üç milyon küsür müslümanın katledilmesi önemli değil, Bosna-Hersek’te bir milyon insanın katledilmesi önemli değil ve nice vatanların yahudi-haçlı emperyalistler tarafından işgal edilip on milyonlarca müslümanın katledilmesi, sakat kalması, bir o kadar müslüman kadının ırzlarına geçilmesi, Guantanamo, Ebu Gurab ve İsrail zindanlarında işkenceden geçirilmesi önemli değil, vesaire. “Siyasal gücü olmamasına rağmen dünya İslâm oluyor ya!” Sen ona bak! Yukarıdaki ifadelere binaen, başka ne tür bir sonuca varmamı bekliyordunuz ki?..Müslümanların katledilmesi dahil, her türlü zulmü M. İslâmoğlu’da kınıyor muş! Hadi oradan sen de!. Zulüm, “kartondan hançerle” ve nonoş lisanıyla değil, “Akıncının silahı” ve Peygamber Şairi Hasan Bin Sabit’in sözlerine nisbetle kınanır… İlletli-yeni damar’ın N. Şirin ve F. Gülen gibi adamların hapsedilmesi veya sürgüne gönderilmesini, “Bizim için, hangi meşrepten, mezhepten olursa olsun, bir müminin tırnağı dahi önemlidir. Onların her biri kendi başına gelene yanarken, kardeşinin başına gelene seyirci kalabilir. Vallahi ben hem ona, hem ötekine yanarım; hepsine yanarım.” gibi sözlerle kınadığını belirtelim!!! Her biri derin tefekkür mahsulü, elli iki cilt eser sahibi olan S. Mirzabeyoğlu gibilerin uğradığı zulmü değil de, adam gibi elli iki makalesi olmayan N. Şirin gibilerin başına gelenleri kınıyor adam. Kahraman(!) ya!.. İlletli-yeni damar’a göre, “Sen şeriatçı mısın? sorusu, basbayağı kuzuyu yemeyi gözüne kestiren kurt sorusu”ymuş ve, “Şeriat İslam hukukunun adıymış…Her dinin bir şeriatı olurmuş…halk, “Şeriatın kestiği parmak açımaz” dermiş…Bütün bunları kim anlar, kim dinler?” miş! Yani, yaşadığımız devirde şeriatten bahs’ etmeye gerek yokmuş da fakat, Emevi, Osmanlı vb. Devletlerin ve Sultan-halifelerin, “Nebevi Hilafet ve İslâm Şeriatı”na nispet edilmelerine rağmen, “hakiki mânada İslâm Şeriatı ve Nebevi Hilafet”le yönetilmediğini” yani, “gayr-i İslâmi bir şekilde ve zalim sultanlar tarafından yönetildiğini” ifadeye gerek var mış!.. Fetret Mustafa’nın daha nice yalaka ve korkaklıkları var ki, saymakla, tenkit etmekle bitmez. Burada son bir tanesi; içinde bulunduğumuz dönemi, “uzun fetret dönemi” olarak nitelendirmesi ve “bu yapıyı yıkmaya şartlananların çarpık da olsa-bir “yapı” olduğu zehabına kapılanlar” olduğunu tesbit ve “Donkişod gibi boşa enerji tüketilmemesi”ni tavsiye ediyor, “zira ortada bir “yapı”nın olmadığı, “yıktırmam” diye yırtınanların da bir amacının ortada kötü de olsa-bir yapı varmış izlenimi vermek” olduğu tarafınca iddia ediliyor…Adam öldürmekten, ırza geçmekten, esrar satmaktan, hırsızlıktan, kısaca gayr-i ahlâki davranışlardan dolayı hüküm giymiş, yüz bin cürüm sahibi caninin hapishanede olduğu, diğer taraftan da, “fikrin nur topu çocuklarının kuduz köpeklere peşkeş çekilip” ayrıca zindanlara tıkıldığı bir ülkede, “yıkılması gereken bir “yapı”nın olmadığı” iddiası da, “mübtezel-yürek devleti” meselesini önceleyenlerin; tavuk yürekli olanların, yalaka ve korkaklığından mülhemdir… Fetret: Gevşeklik, zayıflık, ihmâlcilik, bezginlik…İki peygamber arasında geçen zaman; Hz. İsa ve Hz. Muhammed arasında geçen zaman…Tarih: Osmanlı tarihinde, Ankara Savaşı’ndan(1402) Çelebi Mehmed’in Saltanatına(1413) kadar geçen zaman…Siyasi: Devlet otoritesi bakımından karışıklık ve düzensizlik devri…İkaza gerek var mı? Ey Mübtezel!,“içinde bulunduğumuz dönem” Devlet otoritesi’nin olmadığı bir dönem mi?.. Andavul, “düzensizlik var!” diye iddia edebilir. Kanun çerçevesi dışında en ufak bürakratik makama el koy bakalım, koyabilirsen. Ya kanun’a uydurursun yahut da kanun dairesinde üzerini örter, ört-bas edersin vesaire…Gelecek Sayı Fetret(!) Mustafa’nın Çelişkileri





Google
Facebook
Twitter
Myspace
Yahoo
del.icio.us
Blogger
Rain Concert




