Selim Gürselgil
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
I
İslâmcı mücadele ile İBDA Hareketi, özünde bir ve aynı şeydir. Her nerede İslâmcı mücadeleye dair gerçek bir örnek oluşturulacak olursa, orada İBDA Hareketi’nin bir gerçekleşmesini görürsünüz. Ve her nerede İBDA Hareketi’nin bir gerçekleşmesini görürseniz, orada İslâmcı mücadele en canlı haliyle temsil planında demektir.
Bu içiçe oluş ve özdeşlik haline “kendinden zuhur diyalektiği” adını veriyoruz. Böylece bilmiş ve anlamış oluyoruz ki, “kendinden zuhur diyalektiği”, içinde bulunduğumuz çağın İslâm diyalektiğinin tâ kendisidir. İslâmcı mücadelenin olduğu her yerde aynı zamanda İBDA Hareketi ve İBDA Hareketinin olduğu her yerde de İslâmcı mücadele gerçekleşiyor.Siz bakmayın, İBDA’dan bağımsız ve bilgisiz İslâmcılık tarihi yazmak isteyen kakavanlara… Bu dâvânın en başında İBDA olduğu gibi, en sonunda da İBDA vardır. Bu gerçeği anlamayan ve anladığı halde saklamak isteyenler de tarihin çöplüğündeki herhangi bir poşetin içinde yerlerini alacaklardır.
II
Kendinden zuhur diyalektiği nedir?
Onu belki en saf ve timsal haliyle şu satırlarda buluyoruz:-“Bizim BÜYÜK DOĞU – İBDA tarihi üzerinde ele alış itibariyle başlangıç olarak işaretleyeceğimiz tarih 1919… Vahidüddin Han’ın, Anadolu’da Kurtuluş Savaşını başlatması için Mustafa Kemal’i görevlendirmesi, bunun için kendisine tahsis ettiği vapurla Samsun’a gitmesine önayak olması, onun da Halife tarafından yollanmış bir zât olarak karşılanması ve ardı sıra gelişen hadiseler… İşin vakanüvislere ait yönü bir yana, bizi ilgilendiren husus, BÜYÜK DOĞU – İBDA üzerindeki tuğrayı basan ismin, yani ‘Büyük İrşad Kutbu’ Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin, ‘Kurtuluş Savaşı’ diye yaftalandırılan Anadolu’daki mücadeleye destek vermesidir… Sözkonusu mücadelenin isimli isimsiz kayıttan düşürülmüş umumî ve mahallî kahramanları meselesi bir yana, hamleyi nefslerine maleden ahbes ve hizbi zamanla ortaya çıkan gelişmeler bir yana, böyle bir destek verilmiştir… Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren bugüne gelen çizgiye bakıldığı zaman, küfrün o türlü hakimiyeti ile bu türlü hakimiyeti arasında yapılmış bir tercih karşısında olduğumuz görülür… Bizim neticeye bakıp da sebebi bu türlü mânâlandırmamıza mukabil, o günün şartlarını düşünen başka bir selim akıl, o günden istikbâlin şartları içinde kimin ne mal ve neyin ne olacağının bilinemeyeceğini söyleyebilir… Bizim için geçerli olmayan bu husus ‘bizim için’ demekle umumî bir hüküm haline gelemeyeceğine göre, onu da içine alıcı bir cevap ister ki, işin bedahet hâlinde izâhı şudur:
Nefeslenme payı halinde, ‘o küfürdense bu küfür’ şeklinde bir tercih, rıza değil, katlanıştır… Malûm olduğu üzere, ‘küfre rıza, aynıyla küfür’dür… Mücadelesi kabil olanlar şeklindeki bir tercih ise, isabeti tartışılır bir tercihtir… Öyleyse, devletlerarası güçler dengesi ve jeopolitik durumunun imtiyazı dolayısiyle paylaşılamayan Anadolu’da bir de üstüne üstlük öz halkının direnişi riski eklenince, malûm paçoz kurtuluş ve küfür idaresi… Müslümanlar için tek kâr, kan, gözyaşı ve binbir sıkıntı içinde de olsa, ‘var olma ve direniş’ bayrağının dalgalandırılması, teslimiyetçlilik ve pasifizm ruhsuzluğunu reddeden iradesidir… O günün malûm dış cephedeki küfrüne karşı bu direniş, istikbâlde zuhur edecek ve dıştakinden beter iç küfre rağmen, ‘müslüman devlet’i savunma iradesinin gelecek kuşaklara beyanıdır… Bütün İslâm tarihini keramet çapında üstün bir idrak zaviyesinden değerlendiren ve ikincisi olmayan bu işin terkibini ortaya koyan BÜYÜK DOĞU – dünya görüşümüze nisbet, sözkonusu direnişteki olağanüstü fedakârlık ve mücerret takdir olarak ‘var olmak’ iradesini tesbit işinden sonra, o şartlara düşücü keyfiyet zaafını ve bunun da Kanunî’den beri gelen zaafın son halkası olarak tecellisini görmezden gelemeyiz; yani ‘düşmanı kovduk, kurtulduk!’ züğürt tesellisiyle TC’ye rıza bir yana, sahabiler devrinden başka hiçbir devri kendimize örnek alamayız… Kuru bir temenni ve tekerlemeden ibaret kalmayışımızın delili de, İslâm dünyasında benzeri şöyle dursun, benzerinin benzeri de olmayan ‘İslâma muhatap anlayış’ dâvâsının insan ve toplum meselelerinin halli hâlinde sistem örgüsünün mübdîiyiz… Bu tesbit içinde açıkça ilân edelim ki, kahramanca, fedakârca, büyük çapta faydalı ve iyiniyetli mücadele ve çabalar zerresi bile görmezden gelinemez bir kıymet ifade etse de, bunlar zâtî mahiyetleri itibariyle bir devlet plânına geçebilmenin değil, buna mâlik mihrakın değerlendirmesine mevzu çalışmalardır… Netice olarak; iç oluş’u dış oluş’a çevirici ve ihtilâl sürecini inkılâpla kavuşturabilecek bir FİKİR VE AKSİYON mihrakı olan BÜYÜK DOĞU – İBDA, 1919’un ‘var olma’ iradesini temsil etmek bir yana, onun muradı olan istikbâlini de temsil etmektedir…” (Salih Mirzabeyoğlu, İBDA Diyalektiği, 3. Baskı, sh.50 ve devamı)
III
Daha devamı var ama, meraklısına adresi böylece işaretledikten sonra, meramımızı anlatmaya bu kadarının kâfi geleceğini düşünüyoruz.
Evvelâ burada bazı hususlar göze çarpıyor ki, mevzuun çetinliğinden olsa gerek, çoğu zaman ıskalanmış veya yalan yanlış yorumlara âlet edilmiştir. Vurgulamak gerekirse, o hususları şöyle tesbit etmemiz mümkün:
1- İBDA tarihi, İslâmcı mücadele tarihi ve Millî Mücadele tarihi, mânâda bir ve aynı şeyler olup, kavramlarının delâlet ettiği farklılaşmaları içinde herbiri için “Büyük İrşad Kutbu Makamı”na ayrı ayrı nisbet şartının yerine getirilişinden sonradır ki, yeniden bir ve aynı olur… Bu nisbet şartı yerine getirilmediği takdirde, herbiri ayrı sonuçlar verir…
2- 1919’da dile gelen “var olma” iradesi, herkesçe bilinen kavramı itibariyle ele alındığında, kuru bir iyiniyet değil, teslimiyetçilik ve pasifizm ruhsuzluğunun reddi ve bu reddiye içinde istikbâlde doğacak olan hakikî kurtuluş yolunun (İBDA) işaretlenmesidir…
3- Büyük İrşad Kutbu Makamı’nın 1919’da verdiği rey ve destek, Millî Mücadele için alenî, İslâmcı mücadele için zımnî ve İBDA Hareketi için batınî bir rey ve destektir ki, Millî Mücadeleye güyâ taraftar olup da İslâmcı mücadeleye taraftar olmayanların ve İslâmcı mücadeleye güya taraftar olup da İBDA Hareketine taraftar olmayanların hiçbirini kapsamaz…
4- Hazret-i Musa’ya inanıp O’nun yanında firavuna savaş açan bir mü’min, zımnen Hazret-i İsa’ya da, Kâinatın Efendisi’ne de inanmış sayılır. Nitekim bir Müslüman hepsine aynı şekilde inanır. Ama Hazret-i İsa’ya güya inanıp da Kâinatın Efendisi’ne inanmayana Hristiyan, Hazret-i Musa’ya güya inanıp da Hazret-i İsa’ya ve Kâinatın Efendisi’ne inanmayana da, Yahudi derler. O halde 1919’un mânâsını hakikaten anlayan adam, hakikatte İBDA Hareketine gönül vermiş adamdır…
5- Hâsılı, Büyük İrşad Kutbu Makamının 1919 tarihinde verdiği rey ve destek, ne Kemalizm hareketine, ne de İBDA dışı bir güdük İslâmcılık yeltenişine verilen rey ve destek olmayıp, ancak ve ancak BÜYÜK DOĞU – İBDA hüviyetinde mânâsı dile gelen bir rey ve destektir…
İhtiyaç doğarsa, daha çok şey söylenebilir…
IV
Seçerek devam edelim…
-“Sene 1943… 1936 senesinde Büyük Doğu Mimarı’nın çıkardığı ‘Ağaç’ isimli mecmua, kurbağanın balığı da andırır lârva döneminin görüntüsü içindedir ve neyin ne olduğu aslî şecere hâlinde 1943’te çıkan Büyük Doğu mecmuası ile açık olur… Evirip çevirmeye, gevelemeye, hiçbir ölçü ve endaze sahibi olmaksızın takım tutar gibi kahraman yarıştırmaya çıkan ve kendi keleşliklerinde kahramanları da küçülten zümreleri ürkütmemek adına yumuşatmaya ne gerek var?.. Gözönünde duran eşyanın tesbiti kadar basit bedahet duygusuyla bile hakikati görülebilecek bir dâvâdır ki, 1943 tarihi, evvelâ Anadolu ve sonra bütün İslâm dünyası adına, ma’kus talihinin dönme habercisi olması bakımından misilsiz bir eşik taşı ve başlangıçtır… Şöyle: ‘Büyük İrşad Kutbu’ makamına mahsus bulutların üstündeki hususiyetiyle ‘İslâma muhatap anlayış’, görünür plânda ve umumî mânâda insan ve toplum meselelerinin yekûnunu kapsayıcı bir ‘dünya görüşü – sistem’ olarak, eşya ve hadiselere kendini nakşetme davranışına geçmiştir… Doğrudan BÜYÜK DOĞU verimlerinin değerlendirilmesi gözüyle bakarsak, onun ihtişamı, tamamlığına kavuşturulan ve yeni eserleriyle, başlıbaşına bir hadise olan bütün Anadolu’yu tarayıcı konferanslarıyla, 1960-1972 arasıdır… Özel bir not olarak belirtelim ki, İBDA mihrakının avlandığı tarih de, bu arada, 1964’te ‘Yolumuz, Hâlimiz, Çaremiz’ ve 1965’te ‘Sahte Kahramanlar’ isimli konferansların kurduğu tuzak vesilesiyledir… Efendim, biz bu dâvânın sevdasına değil, karasevdasına o tarihte düştük!..” (A.g.e. sh.54)
V
Şimdi burada dikkat ediyoruz ki, 1943 tarihi, BÜYÜK DOĞU’nun doğuş tarihi olmakla beraber, İslâmcı mücadele için de bir dönüm noktasıdır. Bozgun yolundan dönüp geliş tarihi diyelim…
Fakat bu meyanda bazı nevzuhur şeyler de var ki, insanın canını sıkıyor. Mesela bir “tip” çıkmış ortaya; kokuşmuş kemalist safsatayı İslâm’la takviye etmek adına, Büyük Doğu Mimarı’nın adını ve dolayısiyle Büyük Doğu’yu kullanmaya çalışıyor.
Birkaç sene önce bu tipten yasadışı Ergenekon örgütü üyesi sıfatıyla Furkan sayfalarında bahsetmiştik. Şimdi aynı “tip”, bir başka surette, hükümet yanlısı ılıman ve yalama kanadın bir temsilcisi olarak karşımıza çıkıyor. Lafı eveleyip gevelemeye ne gerek var: “Deniz feneri” soyguncularının internet şubesi Haber7 pislik yapmaya devam ediyor.
Mustafa Yürekli diye bir herif. Haber7 sitesinde yazdığı yazısında şunları diyor:
-“Necip Fazıl Kısakürek, 25 Mayıs 1983’te İstanbul’da vefat ettiğinde, Uğur Mumcu, Cumhuriyet’teki köşesinde yayınladığı “Necip Fazıl” başlıklı ünlü yazısında, “Herkes, inandığı, sevdiği yazarı, şairi dilediği biçimde anmalıdır. Nazım Hikmet gibi Necip Fazıl gibi şairlere asla siyasal koşullandırmalar ile bakmamayı öğrenmeliyiz.” dedikten sonra, bugüne kadar unutamadığım “Necip Fazıl iyi bir şair. Hiç şüphe yok. Necip Fazıl bir "Atatürk düşmanı". Buna da hiç şüphe yok.” şeklindeki cümleleri yazabilmişti. O yazı çelişkilerle doluydu; hiçbir yazara yakıştıramayacağım sözkonusu iftira, yalan ve düşmanlık dolu metni, ölümünün hemen ardından yayınlaması, beni derin yaraladı.
O günden sonra Necip Fazıl’ın eserlerini okurken Atatürk aleyhinde bir ifadesi var mı diye hep dikkat ettim, ama bulamadım. 1997 yılından beri belgesel yapıyorum, yakın tarihi basından ve kitaplardan araştırıyorum. Necip Fazıl hakkında yazılan olumlu olumsuz bütün metinlere baktım, "Atatürk düşmanı" olduğunu gösteren bir yazısıyla karşılaşır mıyım diye, ama karşılaşmadım. Necip Fazıl Kısakürek, hayatta olsaydı da, Atatürk’ün ölümü münasebetiyle yayınladığı yazısını bulup çıkardığımı ve "Atatürk düşmanı" olmadığına dair kaleme aldığım bu yazıyı görseydi, sanırım bana teşekkür ederdi. Hemen belirtmeliyim ki Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal, Necip Fazıl Kısakürek ve Sezai Karakoç’u 20. yüzyıl edebiyatımızın, özellikle şiirimizin sütunları görüyorum. Necip Fazıl Kısakürek, hayatı boyunca yaptığı gibi benim de ülkede oynanan oyunu bozmak için yazdığımı görünce mutluluk duyardı.”
Bir kere bu şahsiyetsiz yalan söylüyor. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Necip Fazıl’a mâledilen sözkonusu yazıyı kendisi bulup ortaya çıkarmış değil; o yazı Ergenekon sanıklarından Ahmet Akgül’ün 5-6 sene önce çıkan “Bizim Atatürk” kitabında vardı zaten. (Perinçek çevresinin buluşudur. Evveliyatı da varsa bilmiyoruz.) Eğer Haber7 yazarı oradan “bulduysa” büyük iş yapmış doğrusu. Memleketin böyle “tırışkadan araştırmacılar”a çok ihtiyacı vardı zaten! Pardon, “belgeselci”…
İkincisi, şurada da yalan söylüyor: Necip Fazıl’ın eserlerini okumuş, hakkında yazılanlara bakmış, Atatürk düşmanı olduğunu gösteren bir yazısıyla karşılaşmamış. Eğer Üstad’ın “Ben Atatürk düşmanıyım” diye bir ibaresini aradıysa bilemiyoruz tabiî, karşılaşmamış olabilir ama, palavra sıkıyor, görüyoruz. Hiç okuyan adamın edeceği laflar mı bunlar? İstisnâsız bütün eserlerinde “Yeryüzünde benden daha antikemalist var mı?” diye yeri göğü sarsacak kadar bağıran bir adama böyle çirkin bir iftira atılabilir mi?
Yılbaşı dansözünü görüyor musunuz? Tebiyesizin oğlu! Aç bir “6 ok” ile ilgili yazdıklarını, Şeyh Said ile ilgili yazdıklarını, Nihal Atsız’a –bile- sırf ona olan buğzu yüzünden bir ara dergisinde yer verdiğini ve bunu kendi ağzıyla itirafını oku da suratını görelim. Eşine dostuna sor da anlatsınlar. Tırışkadan araştırmacı seni! Kepaze belgeselci! Bir kütüphane dolusu örnek getiririz burada sana, yamulur kalırsın!
Minareyi kuyu gösterecek kadar meydanı boş mu buldunuz siz? Üstad’a dil uzatacak kadar “yürekli” misiniz sahiden? “Ahbes” demiş Üstad, sizin yaladığınız puta, daha ne diyecek, it!..
VI
Gelelim, Üstad’a atfedilen 1938 tarihli sözkonusu yazıya… Üstad güya bunu Atatürk’ün ölümü üzerine kaleme almış ve sözkonusu yazıda düşmanlarına nazaran onu övüyor… Velev ki öyle olsun, hiç sorgulamadan doğru kabul edelim; bu takdirde bile, yukarıda İBDA Mimarı’nın verdiği ölçülendirmeden anlaşılacağı gibi, bizim için Büyük Doğu kavgası 1943’te başlamıştır ve ondan öncesini Büyük Doğu süzgecinden geçirerek kabul veya reddederiz… Eğer öyle olmasaydı, birisi de burada bilmemne bacakları şiirini çıkarırdı, “Üstad aslında şöyleymiş” derdi ve biz de Büyük Doğucular olarak buna ses çıkaramazdık…
Bu neye benzer biliyor musunuz? Hazret-i Ömer’in, hak yolu bulmadan önce, helvadan put yapıp tapmasını, üstelik bunu kendi ağzından itiraf etmesini alıp, “Ey Müslümanlar, bakınız, ben ne buldum. Helvadan put yapıp tapmak iyi bir şeymiş” demeye… Allahaşkına, hangi Müslüman adam yerine koyar bu “buluş sahibi zibidi”yi? Deniz Feneri yolsuzluğundan gırtlağına kadar şaibeye batmış mamacı zümreden başka?...
Ve bu iş bu kadardır. Bizim için ölçü, Büyük Doğu-İBDA’dır. Bundan başka kim ne derse, hesabını kitabını yapsın da desin… Çünkü bu işe hesabsız ve kitabsız kalkışanlar, sonunda perişan olur!
VII
Gelelim, İslâmcı mücadelenin bir başka dönüm noktası olan 1975 yılına… Gölge dergisine:
-“Büyük Doğu mücadelesi ve onun yumuşattığı iklim… Kelâm yalama oldu… Ve böyle bir vasatta, Müslümanların önünde bir korkuluk gibi duran ‘Menemen’ hatırasını bir tekmede deviren şanlı GÖLGE… Büyük Doğu Mimarı tarafından tam 8 sene sonra iltifata mazhar olan ve o gün için ‘Yeniçeri ruhiyatıyla yumruk için yumruk tecrübeleri, olur şey değil!” diye karşılanan, açtığı çığır açısından mutlu, Büyük Doğu Mimarı’na attığı nazar yönünden mahzun bu şahlanış, rastgele başlamak ve nasıl bitireceğini bilememek gafletinden ne kadar uzak ve ‘iş içinde eğitim’ prensibinin ne kadar güzel tatbiki olduğunu, ardı sıra gelişen oluşumlarında göstermiştir… Benzersiz ve kendinden zuhura dair bu ilk ses, bir naradır… ‘Akıncı’ markasının müellifi, o güne kadar köfte ve sümsük çizgide hâline İslâmî kılıf arayan umumî gençlik sürüsünün boykot – çatışma cinsi varlık ispatının müsebbibidir…” (A.g.e. sh. 55 ve devamı)
Stratejik savunmadan stratejik taarruza geçiş safhası diyebiliriz herhalde…
Bu safhada bilmemiz gereken, Büyük Doğu Mimarı’nın, tek başına, “ciğerinden kalemine kan çekerek”, küfrün buzdağını hohlaya hohlaya eritmesi, ama ardından ortalığı bataklık ve sivrisineklerin bürümesidir… Türlü sapık anlayışlar, mezhebsiz ve reformist sürfeler, İslâmcı mücadelenin “Üstad”ını aşma ve yok sayma yeltenişleri hep bu devrede zuhur etmiştir…
Ve “Müslümanların önünde bir korkuluk gibi duran Menemen hatırasını bir tekmede deviren şanlı GÖLGE”… Hani büyük bir yangından paçasını güç kurtarmış adamın, kibrit alevinden bile ürkmesi tarzında bir provokasyon korkusu, bir kırılma ve kırdırılma korkusu yüzünden hareketsizce bekleşen, sokağa çıkmaya korkan Müslüman psikolojisi… Menemen provokasyonunun yarım asır süren dehşeti… İşte Gölge, bu korkuyu, bu dehşeti, bu psikolojiyi devirmiş ve 70’lerde bir ânda çığ gibi büyüyen Akıncı Gençlik oluşumuna isimde ve fikirde öncülük etmiştir… Büyük Doğu’nun aksiyon buudu olarak İBDA, böylece ilk ışığını göstermiştir…
Üstad’ın ilk başta bu sesi takdir etmemesi, onun daha büyük, daha gür ve olgun İbda sesi olarak doğmasını teşvik için olabilir… Sonrası malum olduğuna göre, öküz altında buzağı değil, hikmet kaleminde hikmet aramak gerekir…
VIIIİslamcı mücadele tarihinin köşe taşları arasından seçerek devam edelim:
-“1399-1400 Hicri ve 1979-1980 Milâdi senelerin, birinden öbürüne geçişi hâlinde (1) senede, Büyük Doğu Mimarı tarafından ‘Müjdelerin Müjdesi’ diye başlayan ve vesilelerle bir kitapçık çapını bulacak kadar takdir, medih, ithaf, şu, bu… Akıncı Güç, fikir ve aksiyon bahsinde muazzam bir patlamadır ve İBDA’nın öncesi ve sonrasını topluca gösteren bir çekirdek hükmündedir… Ana rahminde bütün uzuvları şekillenen çocuk doğmuş, RAPOR salıncağında da ruhî uzuvlarını hareket ettirmeye ve şahsiyet hamurundan istikbâle dair mânâları hecelenir işaretler vermeye başlamıştır…” (A.g.e. sh. 56 ve devamı)
Bilindiği gibi, bu dönemin en önemli hadiselerinden biri, Büyük Doğu’nun Millî Selâmet Partisi’ne cephe alması ve Büyük Doğu Mimarı’nın Erbakan’ı “cenin-i sâkıt / düşük çocuk” diyerek reddetmesidir… Bu, İslâmcı kesim üzerinde bir şok etkisi yapmış ve kof kalabalık aslında neler olduğunu bile anlayamamıştır…
Millî Selamet Partisi, köken olarak Büyük Doğu mücadelesinin içinden gelmiştir. İlk çıkışında Üstad’ı bir “baba” olarak yanlarında görmüş ve göstermiş ve hattâ parti tüzüğü yerine “Büyük Doğu İdeolocyası”ndan başka bir şeye ihtiyaç duymadıklarını açıklamıştır. Büyük Doğu Mimarı da bu oluşuma destek vermiştir…
Fakat zaman içinde, Erbakan’ın İslâmcı mücadelenin liderliğine olan istidatsızlığı ortaya çıkar. Dahası, bu istidatsızlık, İslâmcı mücadeleyi baltalayacak seviyede kendini göstermeye başlar. Üstad’ın bütün uyarılarına kulağını tıkayarak, dâvâyı nefsine mâletmeye, kendini âlâ-yı vâlâda görmeye ve İslâmcı mücadeleyi selefî sapkınlığıyla ve aksiyon cahilliğiyle çığırından çıkarmaya başlar. Bunun üzerine Üstad, sert bir tavır alır ve kitleler şoka uğrar…
Bu sırada Gölge ve Akıncı oluşumu da MSP’nin paralelinde bir çizgide görünmektedir… Fakat bu görüntü, Akıncı Güç’ün çıkışıyla bir ânda değişir… İBDA Mimarı, ruhunu kaybetmiş kuru kalabalıktansa, daima olduğu gibi BÜYÜK DOĞU tarafında olunacağını ve “kurtuluş yolu”nun ancak bu olduğunu ilân eder… Derken Üstad bu sesi duyar, onu yanına alır ve “Necip Fazıl ve Yeni Dostları” imzasıyla yayınlanan Rapor’larda BÜYÜK DOĞU – İBDA terkibinin temelleri atılır…
Spekülâsyon konusu olmaması için, birkaç kelimeyle de olsa, Üstad’ın MSP’yi reddettikten sonra Türkeş’ten gelen davet ve Türkeş’e bütün şartlarını dikte etmesiyle oluşan Büyük Doğu – MHP ittifakından bahsedelim… Ülkücü Gençliğin Üstad’ı “Üstad” diye bağrına bastığı ve has kesimiyle hâlen öyle bildiği dönem; hem o gün, hem bugün olarak o dönem…
O gün, Büyük Doğu ve İBDA buluşmasına dair ilk tarihî beyanların, Üstad’ın kaleminden Ülkücülere ait Ortadoğu gazetesinde yayınlanması imkânını vermiştir; bu bakımdan, Ülkücüler, bu büyük buluşmayı, MSP’nin peşinden gidenlerden daha kolaylıkla kabullenmişlerdir… Ve bugün Büyük Doğu – İBDA bayrağı altına yansımış ve yansıyacağı umumî hikmetini ise, tarihçiler yazacaktır!...
IX
-“1983-1984… İBDA, bu aslî ve esasî markasıyla ortada… İBDA bağlısı gençlerin varlık ispatına dair ilk hamleleri, TAVIR isimli dergi… 1986 senesi, İBDA DİYALEKTİĞİ’nin muazzam bir ispatı hâlinde patlayan türban kavgası… Önderliğini İBDA gençliğinin yaptığı bu hareket, saman yığınına atılan kibritin bir ânda her yeri ateşe vermesi gibi bir tesirle yurt çapında bir eyleme dönmüştür… Hain bir kalemin dehşeti, işin güzelliğini göstermeye yeter:
-‘Cumhuriyetin kuruluşundan beri ilk defa Müslümanlar bu kadar yaygın bir şekilde devlete karşı geliyorlar; bu Müslümanlar adına bir ayıptır!’Tabiî olaak hainin ‘ayıp’ dediğini ‘şeref’ diye anlamak ve ‘herşeyin şerefi ilklere aittir’ hadîsine binaen o şerefi İBDA gençliğine mahsus bilmek, hakikat nâmusudur!..” (A.g.e. sh 57)
Hâsılı, yol belli, hedef belli, hakikat belli, dâvâ belli…Furkan Dergisi, s: 38, Ağustos-Eylül





Google
Facebook
Twitter
Myspace
Yahoo
del.icio.us
Blogger
Rain Concert




