|
Selim Gürselgil
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
Senli-benli üslûbuma aldırmayın. Bu yazacaklarımı kendimden başkasına mâletmek istemediğim için, “şahsî” ve “indî” olduğu için böyle bir yol seçtim. Belli bir çevrenin görüşü olmasın diye, hatasıyla sevabıyla bana aid olsun diye bu yoldan gittim. Son zamanlarda İslâmcı camiada başgösteren “kemalizm” hastalığı emareleri sizin de dikkatinizi çekmiştir. Ben evvelce kısmen varlığından haberdar olduğum halde, bunun bu kadar olduğunu farketmemiştim. Geçenlerde bir müessesede misafirdim. Bana açıp bir internet sitesi gösterdiler. Ne diyeceğimi bilemedim. Düne kadar anti-kemalizmin şampiyonluğunu kimseye kaptırmayanlar, bugün Bülent Ersoy gibi dönmüş, en büyük kemalizm müdafiliğine soyunmuşlar. Şimdi diyorlar ki, “1938’den önce yapılanlarla, 1938’den sonra yapılanları birbirinden ayırmak lâzım...” Bir okuyucu çelişkiyi hatırlatacak oluyor... Hemen topu-tüfeği göğüsleyip, “Hadi oradan cahil, münafık, biraz yakın tarih oku!” diye bir Kocatepe taarruzuna maruz kalıyor. Haydi ismini de vereyim: Bu çevre, “Mücahit...”in çevresi. Hani, bütün Müslümanlar’ın kendilerine tabi olmalarının vâcib olduğunu sanan zübüklerin çevresi. “Bizim Atatürk” diye bir kitap yazmışlar. Utanmadan, sıkılmadan hayatı bu uğurda kavgayla, zindanla geçmiş adamı, Necip Fazıl’ı, “yeni yol”larına işaret levhası etmeye çalışıyorlar. Usta bir sihirbaz hüneri, kıdemli bir yankesici el çabukluğuyla... A.Oktar’ın eskiden “deccal” saydığı kişiyi şimdi”mehdi” ilân etmesine şaşırmadım: çünkü onun “İslâm” diye bir dâvâsı yok. O ne yaparsa yapsın, lâfı kendine getirmek ve kendini pazarlamak sevdâsında. Rüzgârın esme yönü ve şiddetine göre bu zigzaglar ona yakışıyor. Zavallı, hâlâ kendini “Vakit” gibi bir çevreye kabul ettirip de, “Cumhuriyet” gibi bir çevreye kabul ettirmeyişine hayıflanıyor. F.Gülen’in, Bediüzzaman’a bağlılık yalanının altında, kemalizmin yedek lastiği rolüne soyunmasına şaşırmadım. Çünkü o “yumuşak” bir mücahit. Her höt diyene, “al sana bir kese kağıdı dut” demeye alışkın. Papadan ABD Başkanı’na, Ecevit’ten İnönü’ye kadar, uzlaşamayacağı hiç kimse yok. Tersine bir harika belirtiyor: Dünyada hiçbir mezheb ve doktrin yok ki, F.Gülen onunla uzlaşamayacak olsun. Onun için, hem Nurculuk, hem kemalistlik yapabiliyor ve bunlar ona krizantem çiçeği gibi yakışıyor. Fakat bu sonucu zümreyi, öldürseniz anlayamam. Tayyip düşmanlığı insanın gözünü bu kadar mı kör eder yahu? Tamam, ben size Tayyib’in dostu olun demiyorum, onu destekleyin de demiyorum; fakat bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diyorum. İnsan, bir adama, alelâde, sıradan bir adama olan buğzunu, hiç dâvâ yolunu şaşıracak kadar ileriye götürür mü? Siz düzen değiştirme iddiasıyla yola çıkmamış mıydınız, rejim muhalifi değil miydiniz, nasıl oldu da rejimin yanında en büyük hükümet düşmanı kesildiniz? 22 Temmuz seçimleri öncesinde, iğrendiğimden, koyu kemalist televizyonlara hiç bakamıyordum. Birkaç defa “geçiş” yaparken gözüme çarptı. T.Özkan’ın televizyonunda “hoca”ya nasıl yağlar çekiliyor, nasıl ballar sürülüyor... Ondan sonra, birkaç kere “Genelkurmay İslâmcısı” denilen “baş efendi”ye gözüm çarptı: Perinçek’inden tut da, Şen-Kay-Çek’ine kadar kimi ararsan kolkola, şen sazın bülbülleri... “Ulusal takım sahada”... Yumruk havada: Amerikancı Tayyip, İsrailci Tayyip, hop hop Tayyip, Tayyip de Tayyip... Tekrar edeyim: Ben Tayyip’çi değilim, hiç olmadım. Ama Tayyip’in bu “Ulusal takım”a gol üstüne gol yağdırmasını, beş atıp bir saymasını keyifle seyrediyorum. Tayyip’i savunacak da değilim ama, Tayyip’in Amerikancılığının, bugüne kadar kurulan hükümetlerin hiçbirinin Amerikancılığından daha fazla olduğunu sanmıyorum. İnanmıyorsanız, “Yakın tarih” okuyun!.. Fakat tartışmak istediğim asıl mesele bu değil. Aslında bir parça burada da yeri var: Türban kavgasının en önünde olması gerekenler, bu kavga ABD’nin kavgasıdır diyerek, en arkaya kaçıyor. Bu nasıl iş? Aynı slogan ve karikatürlerle, kemalist kesim, ön safta mücadele verirken, onlarla karşı karşıya gelmemek, onları gücendirmemek için mi yoksa bu gayret? Zira benim kafam basmıyor: Buş düğmeye basacak, Bahçeli ile (hele onunla) Tayyip kolkola girecek ve türban işini halletmeye soyunacaklar... Bu politika mıdır, Allahaşkına?.. Ben bu “ulusalcılar”ın kelimesinden bile bunca tiksinirken, “Sapına kadar ümmetçiyim!”diye bas bas bağırmak isterken, siz bu ulusalcıların poposunda ne buluyorsunuz? Haydi, birbirimizi pek sevmiyoruz, âşikâr, ama aynı Allah’a inanmıyor muyuz biz? Mazur görün: Sizin de bildiğiniz gibi, benim aklım fikre mikre ermez. Açıklama istiyorum:1983 öncesi ile 1938 sonrası arasında ne fark gördünüz siz? Durun tahmin edeyim: Antiemperyalizm ile emperyalizm farkı mı? Nanay!.. Yoksa “ahbes” ile “habaset” farkı mı? Şinanay!.. Üstad’ı bu işe âlet ediyorlar, pes! Bir de İbda Mimarı’nı âlet etmek istiyorlar. Görmüşler ya, “1919 kurtuluş iradesi” ... Acaba bu irade Abdulhakim Arvasi Hazretleri’ne aid bir irade mi, yoksa başka birine aid bir irade mi? Abdulhakim Arvasi Hazretleri, “rızâ değil katlanış” olarak, o küfürdense bu küfrü mü tercih etmiştir, yoksa birileri bizzat “Efendi Hazretleri’nin muradı” yerinde midir? Ben senin neyine tabi olayım cici şey! Ne fikrin var senin, ne kavgan kalmış... Bir Müslümanın bu kadar çirkinleşmeye hakkı yoktur!.. Ben sizi dosdoğru görmek istiyorum... “Gerekirse kılıcımla düzeltirim” dediğimde, bir müslüman emirim olması gerektiği gibi olmanızı istiyorum... Mademki bu role soyundunuz, “İslâm biziz aslanım” diyorsunuz, size tabi olmanın vâcip (zorunlu) olduğunu düşünüyorsunuz, size tâbi olmayanın Müslüman olmadığını söylüyorsunuz; o hâlde bu işin hakkını vermek de size düşer... Can düşmanına gülücükler dağıtarak oy toplamak isteyenlerle işim olmaz benim!.. Pardon, sormayı unuttum: Sizin öngördüğünüz İslâm devletinde Atatürk heykelleri de olacak mı?..
|