Thursday
Feb 09th
Text size
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

Sinami Orhan

Neyi Çok Biliyor?

 

 

 

-“nikeli” mi başka "şeyleri" mi-

 

Birgün gazetesinde yayınlanmış bir yazıdan bahsediyor Ahmet Çınar "Haber Express"deki yazısında...

 

Gazetede, "Arınç'ın sesini kesen zehir" başlığıyla yayınlanan haberi naklediyor.

 

"- Haber, Çal Dağı'nda kurulan İngiliz sermayeli maden şirketinin neler yapmak istediğini özetleyen bir paragrafla başlıyor:

 

"Manisa ili Turgutlu ilçesinde yer alan Çal Dağı'na European Nickel Şirketi tarafından kurulmak istenen ve Gediz Havzası'nı çöle dönüştüreceği bilim adamlarınca dile getirilen nikel madeni, Manisa Bölge İdare Mahkemesi'nin yürütmeyi durdurma kararına rağmen kurulum çalışmalarına devam ediyor. Sülfürik asit liç yöntemiyle açık maden işletmesi tekniğinin, dünyada uygulandığı yerlerde tabiata vahşice zarar verdiği ise bilim insanlarının raporlarıyla sabit."

 

Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi'nin hazırladığı rapora da yer verilmiş haberde. Raporda, söz konusu madenin doğal dokuyu nasıl mahvedeceği detaylı olarak anlatılıyor.

 

CHP'nin eski milletvekillerinden Hasan Ören'in görüşlerine de başvurulmuş.

 

Ören diyor ki:

 

"Sayın Arınç, madenin bölgeye nasıl zarar vereceğini bildiği halde ses çıkarmadı. Kendisi TBMM Başkanı iken yüz yüze görüştük. Bülent Bey, o dönem bu işletmenin ruhsat alması için kendisine ricacı olan birçok kişinin olduğunu, ruhsat baskısı gördüğünü söylemişti. 'Hayır böyle bir şey yok' desin, ben yüzleşmeye hazırım, kendisi isimler de zikretti. Bir kelam etse ben arkasını getiririm, söyleyecek başka şeyler de var."

 

Her zıkkımı yapıp, memleketin denizini-ormanını-toprağını "fabrikaları" ile kirlettikten (Haliç nasıl o hâle geldi; İzmit Körfezi nasıl o hâle geldiydi, Marmara nasıl yüzülemez hâle geldiydi?) sonra yani parayı bulup artık "para derdi-düşüncesi" kalmadıktan sonra "entel çevreciliğine" başlayanlardan değiliz, bu bir yana ama arazisi itibariyle tarım ve hayvancılıkda "zirve" yapması gereken memleketimizin -tarım ve hayvancılığının "la morte" duruma getirilmiş olmasının can sıkıcı durumu ortadayken, sebil gibi dağıtılan "maden ruhsatları"nın birilerinin gelir kapısı olmasını bir kenara yazın, ama "bereketli toprakların" tamamen KATLEDİLİP tarım bir daha yapılamayacak duruma getirilip "seracılığın", "hormonlu sebze-meyvelerin" insanlarımıza çok daha "delice" yedirilmesine (yememize) imkân verebilecek şu "Sülfürik asit liç yöntemiyle açık maden işletmesi tekniği" gibi tekniklerle yapılan madenciliğin ülkemiz gündeminden çıkarılması gerekmektedir.

 

Yok mudur bu işin başka yöntemi-tekniği?

 

Elbette vardır ama masraflıdır ve masraf demek "kardan zarar" demektir; zaten "vahşi" olan "vahşi kapitalizm" denilen pislikle iştigal edenler, birer HAYMATLOS veya DÜNYA VATANDAŞI olduklarından onların umurunda değildir memleketimizin topraklarının yokedilmesi, fakat bütün bunlarla ilgilenmesi için bizden VEKÂLET almış olanların da bu konularla ilgilenmesi gerekmekte değil midir?

 

Ahmet Çınar'ın yazısından bu "gereklilik"le alakalı kısımla devam edelim:

 

"- Ören şöyle devam ediyor:

 

"Sanayiciyim, iki fabrikam var. Bölgemizde bir işletmenin açılıp istihdam sağlanmasını en çok ben isterim ancak bu işletme yaşamımızı tehdit etmezse. Parlamentoda bulunduğum dönemde 150-200 dosyayı Cumhurbaşkanlığı'ndan çevrecilere kadar herkese gönderdim. Burada gerçekten vahşet yaşanıyor.

 

Dünyanın hiçbir yerinde açık usulle işletilen nikel madeni yok. Yeni Gine'de mesela, hisseleri bir garibanın üzerine yapmışlar, tamamen her tarafı yaşanmaz hale getirmişler. O gariban şimdi mahkemelerde sürünüyor, bunlar rantı alıp götürmüşler. Dört yıl önce dosyayı parlamentoda meclis başkanı olduğu dönemde Arınç'a götürdüm.

 

'Burası bizim memleketimiz, dünyanın yedi harikasından birisi olan Gediz Havzası. Artık ülkeler tarımla ilgili alanlarını sınırlarından daha iyi koruyorlar' dedim. Bana, 'Dosyanızı aldım baktım, bu ne melanet şeydir, bir yığın insan bununla ilgili ruhsatı vermemiz için bize baskı yapıyor' dedi. Bu konuda Arınç'la her yerde yüzleşmeye hazırım. İçimizde bir memleket sevgisi var ise buna hayır demeliyiz. Bu maden kurulursa ciddi bir getirisi de yok.

 

15-20 yılda getireceği para 700-800 milyon dolar. 2005'ten beri bu firmayla uğraşıyoruz. ÇED'leri kimsenin haberi olmadan almışlar. Başbakan'a ve Cumhurbaşkanı'na anlattım. Bunlar bunu siyasallaştırmaya başlayınca sivil topluma yöneldim."

 

Bitmedi.

 

 

Turgutlu Çevre Platformu Yönetim Kurulu Üyesi Metin Sert de, canına dişine takmış mücadele ediyor.

 

Çal Dağı'nı İngiliz sermayeli maden şirketine çaldırmamak için uğraşıyor.

 

Onun da bir dizi iddiası var.

 

Şöyle diyor Metin Sert:

 

"AKP'li Belediye Başkanı maden yanlısıdır ve maden şirketi ile işbirliği içindedir. Belediye Başkanı'nın amcaoğlu, madenin halkla ilişkiler müdürü olarak görev yapmaktadır.

 

İngiliz sermayeli Sardes Şirketi'ne Çal Dağı ormanından ağaç kesmesi için verilen izin, 29 Mart yerel seçimlerinden hemen sonra, daha bir hafta bile geçmeden, 4 Nisan 2009 tarihinde verilmiştir. 28 Nisan 2010 tarihinde Manisa Bölge İdare Mahkemesi, Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından verilmiş orman tahsis izninin hatalı olduğuna karar vererek, yürütmeyi durdurdu. Bu karara göre şirket tarafından bir tek bile ağaç kesilemeyecekti. AKP'nin Mayıs 2010 tarihinde çıkarmış olduğu yeni madencilik yasası bu engelleri kaldırdı ve çalışmaya devam ediyorlar."

 

Görüyorsunuz...

 

Mahkeme iptal ediyor, durduruyor.

 

AKP istediği gibi yasa çıkarıp mahkeme kararlarını aşma manevrası yapıyor."

 

Görüldüğü üzere "gereğini yapmak" durumunda olanlar birşeyler yapmışlar: Koskoca TC'nin -o devirler- 2 Numarası olan Bülent Arınç "bu melanet şeyle" ilgilenmiş, ama sonradan İLGİLENMEYİ UNUTMUŞ, ilgili belediye de "istihdam derdinde" olduğundan diye düşünelim, belediye başkanının amcaoğlunun "melanet işle uğraşan şirketin halkla ilişkiler müdürü" olması da bir "istihdam"dır elbette ama "iyi bir istihdam"dır birileri için, bunu da geçelim, ilgili bakanlıklardan gelen "olur"ları uygulamaya koymuş, koymuş ama mahkemeler bunu iptal etmiş ve durum da ("başörtüsü" gibi "rizkolu" olmadığından herhal, 2011 seçimlerinden sonra "daha güçlü iktidar" zamanına kalmamış olacak ki) hazırlanan yeni maden kanunu ile bu da "aşılmış."

 

Maden kanununda şu madenler şu tekniklerle çıkarılır diye lüzumsuz detaylar olamayacağına, bu detayların ilgili bakanlıkların hazırlayacakları sözleşmeler ve ruhsatın verilişlerinde karara bağlanacağına göre, şu " Sülfürik asit liç yöntemiyle açık maden işletmesi tekniği melaneti"ne izin verenlerin VİCDANLARI VAR MIDIR BUNU ÖNCELİKLE SORMALIYIZ?

 

Söz meclisden dışarı, malumdur ki VİCDANLAR DA SATILIK oluyor asri zamanlarda, ev taksidi-okul taksidi-araba taksidi-tatil taksidi-metres taksidi vb. TAKSİTLERE SATILAN VİCDANLAR bir yana, vicdanı satılık olmayanların da mevcut olduğuna inanıyoruz.

 

Havada karada toplanabilecek bir miktara (malum melanet işin "15-20 yılda getireceği para 700-800 milyon dolar"mış, devede kulak bizim hükümete yani.) memleketimizin en güzel yerlerinden birisinin İÇİNE EDİLME İMKÂNI VERİLMEMESİ GEREKİR!

 

Haa!

 

Diyeceksiniz ki şirket İngiliz şirketi, sıkıysa o imkânı verme!

 

İyi de bakın Ahmet Çınar ne aktarıyor:

 

"- Üstelik bu maden şirketi pek çok Avrupa ülkesinden kovulmuş.

 

Daha önce Arnavutluk, Sırbistan, Yunanistan'da şansını deneyen şirket, Balkanlar'dan kovulunca gözünü Ege kıyılarına dikmiş.

 

Metin Sert, şu bilgileri veriyor açıklamasında:

 

"Bu şirket, Arnavutluk'ta bağlantıları olan Hamit Bitirici aracılığıyla Türkiye'ye getirildi. Şirket, İstanbul'da kurulmuş olan Bosphorus (Şimdiki adıyla Sardes) şirketinin tüm hisselerini satın alarak, nikel yatağı olduğu 60 yıldır bilinen Turgutlu Çal Dağı'ndaki maden yatağı hakkını ele geçirdi. Şirketin yönetim kurulunda ise 1997 - 2001 yılları arasında İngiltere adına Ankara ve İstanbul büyükelçiliği yapmış olan 'Sir' unvanlı David Logan var."

 

Bu memleketteki her türlü MELANETİN arkasında, ağız alışkanlığı ile hemen ABD'ni arayanlardan değilseniz, KRALİÇENİN ADAMLARININ izlerini görebilirsiniz; bu "Sir" unvanlı D. Logan da, AJANLARIN CİRİT ATTIĞI en sert zamanda ülkemizde "Kraliçenin hizmeti"nde bulunmuş biri.

 

Bulunduğu dönem, 28 Şubat dönemi, Noel Baba ve Hayata Dönüş Katliamlarının yapıldığı dönem, ekonominin TEKRAR dışarıya bağlanıldığı dönem, ülkenin ekonomisinin SIFIRLANDIĞI dönem, darbe planlamalarının yapıldığı dönem, memleketin belirli "elçilik"lerden yönetildiği dönem; kısaca, Logan, "Sir" ünvanını nerede-ne zaman kazandı bilemeyiz ama bahsettiğimiz dönemde memleketimizde bulunması zaten kendisine bu ünvanı kazandıracak aktiviteler içine girmesinin mümkün olduğu dönem. 

 

Aynı şekilde, ondan sonra görevi devralan büyükelçi Westmacott da en alengirli mevzulardan haberdar olması gereken biri...

 

İngiliz elçileri tarihini yazacak değiliz, sadece, bu Westmacott'un da bir başka mendebur şirketin yönetim kuruluna girip memleketimizin bereketli topraklarının içine edecek bir "maden arama" işine girmemesi için hep birlikte dua edelim diyoruz!

 

"Sir" D. Logan'ın "nikel"i çok bildiği-anladığı için şirket kurup da burada nikel çıkarmayla uğraşıyor zannediyorsunuz?

 

Onun "çok bildiği" şeyler başka şeyler olsa gerek ki, Bülent Arınç sus-pus olmuş! 

 

 

"Stratejik Derinlik" Sahibine Büyük Ayıp!

 

"STRATEJİK DERİNLİK" SAHİBİNE BÜYÜK AYIP! 

-“ne yazık ki, bu gerçeği anlatmak çok zor!”-  

 

Sinami ORHAN    

İbrahim Karagül'ün yazmış olduğu birkaç yazı üzerinde, Dışişleri Bakanı Ahmed Davudoğlu'nun ileride "DAVUDOĞLU DOKTRİNİ" olarak ifade edileceğine inandığımız çalışmalarına dair değerlendirmelerde bulunduk iki yazımızda.

TEMEL EKSİKLİK üzerinde durduk ve bunun giderilememesi, en azından İHTİYACIN BİLE HİSSEDİLEMEMESİNİN yapılan bütün çalışmaları akamete uğratabileceğinden bahsettik.

Şöyle de noktalamıştık son yazımızı: 

"- Tek çare yine bizim bahsettiğimizdir kanaatindeyiz, kavramlarla söylersek, MORAL GÜCÜ sağlamadan hiçbir şey yapamaz, taşlarınızın çoğu tahtada olsa da, hatta VEZİR’iniz bile ayakta olsa, DÜNYA GÖRÜŞÜ ihtiyacını gidermeden, HALKI bununla yoğurmadan, YIKILMIŞ olan MORAL GÜCÜNÜ ayağa kaldırmadan, yeni bir ENERJİ-HEYECAN DALGASI oluşturmadan ADIM ATAMAZSINIZ!  

Ama, “ne yazık ki, bu gerçeği anlatmak çok zor!”   

Hakaret etmenin, istihza yapmanın, çomak sokmanın illa ki "zor" ile olmayacağı, daha basit ve "görünmez kaza" nev'inden yöntemlerle de yapılabileceği malumdur.

Yazılarımızın "konusu" içerisinde düşünelebilecek bir gelişme de dün, 7 Kasım, Irak'daki ziyaretini tamamlayıp Birleşik Arab Emirliklerine geçen Davudoğlu'nun başına gelenler veya daha doğrusu GETİRİLENLERLE alâkalı olarak gerçekleşti.

BAE nedir, gücü nedir, dünya siyasetindeki "durumu" nedir bir kenara, yapılanlar en basit kelimeyle AYIPTIR! 

Diplomatik skandal diye "kapatılacak" hadise, aslında Davudoğlu'nun kimlerin oyunlarına karşı oyun kurma içinde olduğuna dair ensantaneler taşısa ve profiline kazanç olarak kaydedilse de, son tahlilde olan olmuştur ve son iki yazımızda konuedilen BÜYÜK İDDİALAR ile nasıl anlaşılmalı, ilgililere bırakıyoruz.

Fakat bahsettiğimiz gibi, "oluşturulmuş-yapay" biri ve aslında DÜNYA COĞRAFYASINDA OLMAMASI gereken "devletler"den biri olan (birisi de Kuveyt idi bunlardan ve olması gerektiğine inananlar ile olmaması gerektiğine inanan arasındaki savaş ve neticesi malumdur.) Birleşik Arab Devletleri'nin bu yaptığı, arkasındaki "Queen"e bakılırsa anlamı çok daha net olarak ortaya çıkacak bu davranış, bahsettiğimiz "ADIM ATAMAZSINIZ!" ifadesinin bir tezahürü olduğu gibi, hem TC'ye, hem hükümetine hem de Davudoğlu'na alenen yapılmış bir hakaretdir!

Karşılığını görmesi gerektiğine inanıyoruz; ama nasıl? 

Veya karşılığını verebilecek bir "kudret" mevcut mu?

İşte iki devam yazısı hâlinde bahsettiğimiz netice, BAE'de ortaya çıktı.

"Parayı veren düdüğü çalar" mı denilecek" yoksa gereği yapılarak BÜYÜK İDDİALI ÇIKIŞIN arkasında durulacak mı bunu ileriki günlerde göreceğiz; ama bütün bunlar TEMEL EKSİKLİĞİN giderilmesi gerekliliğini yoksaymaz! 

Ama, “ne yazık ki, bu gerçeği anlatmak çok zor!” 

&  

İşte Ahmet Davudoğlu'na BAE'de yapılan "ayıp"; ardından da BAE'nin "kafa kâğıdı":   

http://www.sonsayfa.com/Haberler/Dunya/Ahmet-Davutogluna-buyuk-ayip-175439.html  

Ahmet Davutoğlu'na büyük ayıp

Bakan Davutoğlu'na Birleşik Arab Emirlikleri'nin başkentinde kötü karşılama...  

Davutoğlu ve Türk heyeti, havalimanında ortaya çıkan protokol krizi yüzünden iki saat bekletilince, mevkidaşı özür üstüne özür diledi. 

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Irak'taki temaslarının ardından resmi ziyaret için Birleşik Arab Emirlikleri'nin (BAE) başkenti Abu Dabi'ye geçti. 

Abu Dabi'ye dün gece TSİ 02.50'de gelen Davutoğlu ve beraberindeki heyet, havalimanında ortaya çıkan bir protokol krizi yüzünden iki saat beklemek durumunda kaldı. 

Krizi uyandırılarak öğrenen BAE Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah Bin Zayid El Nahyan, Abu Dabi dışında kaldığı yerden hemen helikopterle gelerek, Bakan Davutoğlu'ndan özür diledi. 

-OLAYIN GELİŞİMİ- 

Abu Dabi'ye gelişinde BAE Dışişleri Bakanlığı yetkilileri tarafından karşılanan Davutoğlu, protokol salonunda bir süre oturduktan sonra, Büyükelçi Vural Altay'la birlikte şehir merkezine doğru hareket etti. 

Bu sırada heyet üyelerinin bir sorun nedeniyle alanda kaldığını öğrenen Davutoğlu, tekrar havalimanına geri döndü ve yetkililere, tüm heyet üyeleri çıkmadan oradan ayrılmayacağını söyledi. 

Havalimanında bulunan BAE İçişleri Bakanlığı görevlileri, heyet üyelerinin valizlerini x-ray cihazından geçirmek istedi. Bu işlem sırasında bazı valizlerde Bakan Davutoğlu'nun korumalarına ait telsiz ve silâhların bulunması üzerine yetkililer, izinleri olup olmadığını sordu. 

Abu Dabi Büyükelçiliği yetkilileri, izinler için gerekli başvuruların yapıldığını belirtti, ancak BAE İçişleri Bakanlığı yetkilileri ile Dışişleri Bakanlığı yetkilileri arasında bir uzlaşı sağlanamadı. 

Bu görüşmeler sürerken, Türk Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, geldikleri özel uçakla Riyad'a gitmek için hazırlıklara başladı. 

Yaklaşık iki saat süren görüşmeler sırasında, başka bir şehirde bulunan BAE Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah Bin Zayid El Nahyan, durumun kendisine haber verilmesi üzerine Davutoğlu'nu arayarak iki kez özür diledi. 

-DAVUTOĞLU: "ÜZÜNTÜ VERİCİ"- 

Havalimanında zorluk çıkaran BAE İçişleri Bakanlığı görevlilerinin de kendisinden özür dilemesinin ardından açıklama yapan Davutoğlu, "Yaşadığımız olay üzüntü verici. Böyle bir olayın kimseye yapılmaması gerekir. Özellikle Türkiye'ye ve Türk Dışişleri Bakanı'na böyle bir yanlışın yapılması üzüntü verici. Yaptıklarınız çok yanlıştı. Dışişleri Bakanı, beni iki kere arayarak özür diledi ve şu anda kaldığı başka bir şehirden kalacağım otele gelip özür dilemek için yola çıktı" dedi. 

Havalimanında meydana gelen krizden sonra kalacağı Emirates Oteli'ne giden Bakan Davutoğlu, burada da Türk gazetecilere açıklama yaptı. 

Davutoğlu, BAE Dışişleri Bakanı'nın Türkiye'de yapılan 5'e yakın uluslararası toplantıya katıldığını ve kendisini Abu Dabi'ye davet etmesine rağmen 3 kez bu ziyaretin çeşitli nedenlerle iptal edildiğini belirtti. 

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, şunları söyledi: 

"En son kendisiyle İstanbul'da yapılan Afganistan'la ilgili bir toplantı sırasında görüştük ve beni buraya yine davet etti. Ben de bölgedeki sıcak gelişmelerden bahsederek, ziyareti ertelemeyi düşündüğümü söyleyince çok üzüldü. Birkaç saatliğine bile olsa buraya gelmemi ve devlet yetkilileriyle görüşmemi istedi. Buraya 5 yıldır Dışişleri Bakanı düzeyinde ziyaret olmadığı için programa aldık. Ama havalimanında silâhlarla ilgili taşıma belgesi sıkıntısı çıktı. Sorunun nedeni, silâhlarla ilgili bilgileri Dışişleri Bakanlığı İçişleri Bakanlığı'na bildirmiyor." 

Kendisinin yola çıkmış olmasına rağmen geri döndüğünü belirten Davutoğlu, durumu öğrenince çözüm için çaba harcadığını, ancak BAE yetkililerinin kendisinin gidebileceğini, sorun çıkaran konunun çözüldükten sonra ekibin diğer bölümünün gönderileceğini söylediğini ifade etti. 

Bakan Davutoğlu, şunları kaydetti: "Ben de bunu kabul etmedim. Birlikte hareket edeceğimizi söyledim. Olmaz dedim. O sırada geldiğimiz uçağın Riyad'a gitmesi için hazırlıklar yapıldı. Ancak Bakanı kaldırmaya cesaret edemediler. Durumdan haberdar edilen Dışişleri Bakanı beni aradı, iki kere özür diledi. Bana ayrıca, helikopterle hareket edip, kalacağım otele gelip özür dileyeceğini söyledi. Havalimanındaki görevliler de gelip benden ve ekiptekilerden özür dilediler. Bundan sonra çekip gitmek açıkça bir daha buraya gelmememi gerektiriyordu" diye konuştu. 

-BAE DIŞİŞLERİ BAKANI ÖZÜR DİLEDİ- 

BAE Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah da bu sabah 06.00'da, kaldığı otele helikopterle ulaşarak Bakan Davutoğlu'ndan ve ekibindekilerden özür diledi. 

Şeyh Abdullah, "Yaşanan olaydan çok üzüntü duyduk. Böyle bir olayın yaşanmasına neden olanlar hakkında en sert cezalar verilecektir." dedi. 

Bakan Abdullah'ın Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile görüşürken çok duygulandığı ve bu olaydan dolayı çok üzgün olduğu görüldü. Şeyh Abdullah daha sonra Bakan Davutoğlu ile sabah 08.30'da bir süre görüştü. Bakan Davutoğlu daha sonra istirahata çekildi. 

Bu arada Şeyh Abdullah'ın havalimanında yaşanan olay nedeniyle Abu Dabi dışından gelmek için Lüksemburg Dışişleri Bakanı'na tahsis edilen helikopteri alarak yola çıktığı belirtildi. 

Davutoğlu'nun bugün, BAE Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah Bin Zayid El Nahyan ve diğer yetkililerle iki ülke ve bölge ülkelerini ilgilendiren konuları görüşmesi bekleniyor. 

Bugün akşam saatlerinde Abu Dabi'den ayrılarak Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'a gitmesi öngörülen Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun, buradaki yetkililerle de Irak'taki temasları hakkında görüş alışverişinde bulunması bekleniyor   & 

BAE'NİN "KAFA KAĞIDI": 

http://tr.wikipedia.org/wiki/Birle%C5%9Fik_Arap_Emirlikleri 

Tarih 

16. yüzyıl'da başlayan Portekiz etkisi 17. yüzyıl'da yerini İngilizlere bıraktı.[kaynak belirtilmeli] Başat kabile Kavasim ile Arabistan içlerinden gelen Vehhabileri korsan olarak ilan eden İngilizler, 1819 - 1820'de kıyı limanlarına karşı saldırıya geçti.[kaynak belirtilmeli] Aslında İngilizlerin asıl amacı, bölge ticaretini kendi egemenlikleri altına almaktı. Mahalli esnafin büyük bir direnişi dahi İngilizleri deniz ticaretini kendi güdümleri altına almalarını engelleyememiştir.[kaynak belirtilmeli] Sonunda korsanlığa son veren 1820 Genel Barış Antlaşması'nı zorla kabul ettirdiler.[kaynak belirtilmeli] 1853 yılında Denizlerde Kalıcı Ateşkes Antlaşması'nın imzalanması üzerine bölgeye Ateşkes Kıyısı adı verildi.[kaynak belirtilmeli] İngilizler 1892 yılında Özel Ayrıcalık Antlaşması olarak bilinen bir paktın oluşmasını sağlayarak bölgenin dış politikasını denetim altına aldılar. 

Ateşkes Kıyısı 1873 - 1947 arasında İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası, sonraki yıllarda da İngiliz Dışişleri Bakanlığı tarafından yönetildi.[kaynak belirtilmeli] 1971 yılında İngilizlerin Basra Körfezi'nden çekilmesi üzerine, emirlikler "Birleşik Arap Emirlikleri" adı altında bir federasyon oluşturdu.[kaynak belirtilmeli] Birleşik Arap Emirlikleri asırlarca Osmanlı egemenliği altında yaşamış, petrolün bulunmasıyla İngilizler tarafından Osmanlı İmparatorluğu'ndan koparılmıştır.[kaynak belirtilmeli] 2 Aralık 1971 İngiltere'den bağımsızlığını ilan etmiştir. Bağımsızlık günü milli bayram olarak kutlanılır. Anayasası ise, yine 2 Aralık 1971'de oluşturulmuştur. 

Yönetim  

Ülke Monarşi ile yönetilen Yedi Emirlikten oluşan federasyon ile yönetilir. (Arapçada El İmarat el Arabiyye el Müttahide İngilizcede United Arab Emirates) Ülkenin başkenti Abu Dabi'dir. En büyük şehri ise dünyaca ünlü kent olan Dubai'dir. Körfez ülkeleri içerisinde en liberal dış ticaret rejimine sahiptir.

(Devamı için ilgili sayfaya bakınız veya BAE hakkında daha geniş malumat için internete başvurunuz.)

 

"Stratejik Derinlik" ve Gambit

Taslak geldikten sonra Çankaya Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül başkanlığında, Başbakan Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün katıldığı bir toplantı  düzenleniyor ve yukarıdaki şartlar içerisinde “evet” kararı çıkıyor. 

İbrahim Karagül’ün yazısından bahsettiği, “ara formül”, burada bahsedilen, İran ve Suriye’nin tehdit olarak değerlendirilmemesi midir, bilemeyiz ama, “füze kalkanı”nın bu topraklar üzerine kurulmasının, onun dediği gibi, “BUGÜNE KADAR İNŞA EDİLEN HER ŞEYİN BİR BALON OLDUĞU ORTAYA ÇIKMAZ MI” sorusunu –gerçekten ve hasbi olarak yazıyoruz- can sıkıcı bir şekilde önümüze koymaktadır!  

Apaçıktır ki, yazımızın başında yine Karagül’den iktibasla bahsettiğimiz gibi, “dün Cundullahı kurup, bugün paketleyip teslim edenlerin” literatüründe “söz-namus” diye bir kavram yoktur; tıpkı burdaki “fötr şapkalı” gibi onlar için geçer akçe, “dün dündür, bugün bugündür”; o halde bugün “evet” dediğimiz taslak içerisinde İran ve Suriye’nin tehdit olarak “değerlendirilememesine” güven olmayacağı, bunun sadece Türkiye’yi “ikna” için (ve şübhesiz “bile bile lades!”) yazıldığından kimsenin şübhesi olmasın!  

O hâlde? 

Geldik mi tesbitimize; “ne dediysek o” kibri içinde değiliz, “fırıncı-ekmek” örneğimizi, meselenin, Türkiye’nin, İslâm dünyasının TEMEL EKSİKLİĞİ giderilmedikçe HİÇBİR ADIM ATILAMAYACAĞINDAN bahsediyoruz, sadece!  

Davudoğlu’nun yaptıklarına, çabalarına, başka hiçbir şey olmasa bile şu Mavi Marmara-Gazze Filosu’na verdikleri destekle TAŞLARI NASIL YERİNDEN OYNATTIĞINA, “farklı şeyler” yapma azminde olduğuna inanıyoruz; ama bu, “bilmek” ile “yapmak/yapabilmek” arasındaki fark gibidir: Bütün bunlardan önce İMAN yani “bilmek” tabiriyle çevrelenenin NE OLDUĞUNA DAİR TAFSİLİ İMANI ortaya koyar.  

Bunun ismi de DÜNYA GÖRÜŞÜ olur terminolojide; eğerki bu yoksa elinizde, birtakım basit “taşlar” ile “işi götüreceğinize” inanırsanız, yani o taşlara inanırsanız, önce “gambit”e düşersiniz, sonra da “şah-mat” olursunuz!

 Açıktır ki “füze kalkanı” meselesinde “gambit”, “İran ve Suriye’nin tehdit olmadığının” bize bildirilmesidir; veya  bunu “gambit” yerine Karagül’ün ifadesiyle, “Türkiye'ye atılan en büyük kazık” ifadesiyle de değerlendirebilirsiniz sonuç yine değişmez. 

Yine,  ABD, sadece “terör örgütlerini kullanır kullanır sonra paçavra gibi bir kenara atar” demek doğru olmasa gerek; bunu Panama örneğinde olduğu gibi DEVLETLER içinde RAHATLIKLA yapar, sonra da atar… 

O hâlde...   

Yukarıda, alınan evet kararı için “bile bile lades” dedik, inanıyoruz ki, inanmak istiyoruz ki öyledir, “gambit” bile bile yenmiştir, o halde çıkış nasıl olacak?  

“Füze kalkanı” ister sınırlarımızın tamamında, ister HAKKARİ’de, isterse Çemizgezek’de, Hacıhüsrev’de kurulacak olsun, kuruluş nedeni malum değil mi, o halde bunu “stratejik derinlik” ile nasıl açıklayabilir ve “mat” olmaktan nasıl kurtulabiliriz? 

Tek çare yine bizim bahsettiğimizdir kanaatindeyiz, kavramlarla söylersek, MORAL GÜCÜ sağlamadan hiçbir şey yapamaz, taşlarınızın çoğu tahtada olsa da, hatta VEZİR’iniz bile ayakta olsa, DÜNYA GÖRÜŞÜ ihtiyacını gidermeden, HALKI bununla yoğurmadan, YIKILMIŞ olan MORAL GÜCÜNÜ ayağa kaldırmadan, yeni bir ENERJİ-HEYECAN DALGASI oluşturmadan ADIM ATAMAZSINIZ! 

Ama, “ne yazık ki, bu gerçeği anlatmak çok zor!”    

 Notlar: 

1. İbrahim Karagül’ün yazıları için (vurgular bize aittir.SO): 

a. “İşte böyle satarlar adamı!” 05 Kasım 2010 Cuma. Yeni Şafak.

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=24762&y=IbrahimKaragul 

b. “ABD-İsrail füzeleri İran sınırına neden gelecek?” 15 Ekim 2010 Cuma. Yeni Şafak.

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=24466&y=IbrahimKaragul

2. Sinami Orhan. "Stratejik Derinlik" ve "Fırıncı". Cuma, 05 Kasım 2010 19:42

3. “Füze kalkanı” kararı için: “Türkiye Sonunda Evet Dedi” 6 Kasım 2010 - 02:39  http://www.turktime.com/haber/Turkiye-Sonunda-Evet-Dedi/112412  

"Stratejik Derinlik" ve "Fırıncı"

 

Sinami ORHAN  

İbrahim Karagül, yabancı basını tarayan, gelişmeleri iyi takib eden, günü gününe okuyucularını bilgilendiren, ABD eski elçisi Edelman tarafından defalarca Başbakana “aramıza nifak sokmaya çalışıyor” denilerek şikâyet edilen ve en önemlisi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da yakını olarak bilinen “Yeni Şafak” yazarı…  

Bu memleketin sakinleri, “Savaronada fuhuş” haberinin bir perdeleme  olduğunu, orada “Baronlar toplantısı” yapıldığını, “Kaynakların paylaşımı üzerinden iktidar hesabları yapan okyanus ötesi zenginler kulübünün temsilcileri ülkelerin kaderleri üzerinde senaryolar” çizilmeye çalışıldığını teferruatlı olarak ondan öğrendi: 

“-RUSYA'dan, KAZAKİSTAN'dan, KIRGIZİSTAN'dan siyasileri, işadamlarını bir araya getiren beş günlük toplantı, Rus, Kazak ve elbette Türk istihbarat ve güvenlik birimleri tarafından basılıyor. Normalde el üstünde tutulan insanlar rezil ediliyor, operasyon fuhuş baskını olarak duyuruluyor, Kazak Dışişleri Bakanı ve siyasiler gizlice ülkelerine gönderiliyor, katılımcılardan bazıları gözaltına alınıyor, bazıları sınır dışı ediliyor.” 

Bu baskının ardından, baskın yapılan limanın görevlisini motorsikletinde tek bir çizik olmamasına rağmen “motorsiklet kazası” ile boynu kırılarak öldüğünü, Türkî cumhuriyetler denilen mekânlarda suikast ve kaybolma hâdiselerinin meydana geldiğini, baskınla yakalanan çoğu Yahudi ve üstelik siyonist “işadamları”nın Antalya’da cezaevinde olduklarını ve “elebaşı, Kazakistan ve İsrail vatandaşı olan, Avrasya Yahudi Kongresi'ni kuran, Dünya Yahudi Kongresi üyesi olan, bilinen sermayesi 3 milyar doları aşan Alexander Mashkevitç”i ilk ziyaret edenin Mehmet Ağar olduğunu not edip geçelim.  

Karagül, son günlerde yazılarına “Davudoğlu açıklaması” olarak ele alıyor da diyebiliriz. Ahmet Davudoğlu’nun neyi niçin neden yaptığını gelişen hadiseler ile birlikte anlatmaya çalışıyor.  

Gayet güzel… 

Özellikle “Mavi Marmara” hadisesinden sonra artan bir şekilde “Kendisini asrın stratejisti”, “kurtarıcı”, “Mehdi gibi”, “şehvetle hareket eden” diye  Gülen Cemiyeti tarafından vasıflandırılan ve böylece de hedefe konulduğu ortaya çıkan Davudoğlu’nun yapıp ettiklerini “bizim seviyemize” anlatacak birisinin olması güzel bir hâdisedir.  

Karagül geçenlerde yazdığı bir yazı ile “kör göze parmak” yaptı açıkcası; “Stratejik Derinlik Arapça’da; Kıyamete Kadar Birlikteyiz” başlıklı yazısında, “Davutoğlu'nun; dışarıda "Türk dış politikasına yön veren kitab" olarak bilinen "Stratejik Derinlik" kitabının, 17 baskısı yapılan Yunanca çevirisinden sonra Arabça çevirisi de yayınlandı. El Cezire Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından yayınlanan kitabın ilk baskısı hemen tükenmiş. Arapça konuşan geniş coğrafya düşünüldüğünde kitabın ne kadar baskı yapacağını tahmin etmek güç değil.” diyor.  

“Stratejik Derinlik” kitabının TÜRKİYEDEKİ HER GELİŞMEYLE YAKINDAN İLGİLENEN ARABLAR (birileri de “durumdan vazife çıkarır“ inşaallah!) arasında fazlaca okunacağına kuşkusu olmadığını yazan Karagül, kitabın tanıtım kokteylinde Davudoğlu’nun söylediklerini de nakletmiş:

“-Tarih ve coğrafyanın yeniden yorumlanması, tarihin normalleştirilmesi gerektiğini söyleyen Davutoğlu; "Kitabımda Stratejik Derinlik olarak adlandırdığım yeni bir yaklaşıma ihtiyacımız olduğunu söyledim. Stratejik derinlik, sınırlarımızla sınırlı kalmamamız, çevre bölgelerle yeniden bütünleşmemiz gerektiği anlamına geliyor. Sünni, Şii, Türk, Kürt, Arab, İranlı, Müslüman, Hristiyan bütün unsurların yan yana yaşadığı bir coğrafyada herkes aynı kaderi paylaşıyor. Bölgede karşılaşılan tüm krizlere rağmen güçlü bir tarih bilinci ve güçlü bir özgüvene sahib olunduğunun bilinmesi gerekiyor. Sorunlar yine bölgede yaşayanlar tarafından çözülebilir. Yeni bir stratejik düşünme şekli geliştirmeye ihtiyaç var. Kitabım bunun için bir çağrıdır" dedi.

 Gelecek 10-20 yıl içinde bölgemiz ekonomik, siyasî ve kültürel anlamda en çekici bölge olacak. Önümüzde altın bir çağ var" diyen Davutoğlu'nun; "Türkiye ile Arab dünyası arasında fark görmüyorum. Birlikte yaşamayı sürdüreceğiz. Uluslar arası şartlar, Arablarla Türkleri ayıramaz. Birlikte yaşadık ve kıyamete kadar birlikte yaşayacağız" cümlesi ve "Hepimiz Bağdatlıyız, Şamlıyız, Kahireliyiz, Halepliyiz, İstanbulluyuz" sözleri yoğun alkış aldı.

Türkiye için "Güçlü ordu, çok zayıf ekonomi ve zayıf soft pover" tanımlaması varken şimdi "Güçlü soft power, güçlü ekonomik ve güçlü ordu" dönemine geçildiğine işaret eden Davutoğlu'nun; "Demir Perde, Berlin'de değil, Türkiye-Suriye sınırındaydı. Artık sınırlarımızda demir perde olmayacak. Türkiye hiçbir zaman cephe ülkesi, kanat ülkesi olmayacak" sözleri dikkat çekiciydi.”

Bu kadar alıntı yapmamızın sebebi, Davudoğlu’nun,-gerçekten de önemli olan-  “Türkiye hiçbir zaman cephe ülkesi, kanat ülkesi olmayacak” sözünü nakletmek için; bu söz aslında şu meşhur “eksen kayması” meselelerinin de “temelini” ve hatta Pensilvanyalı Gülen’in ve adamlarının onu neden hedefe oturttuklarının da sebebini göstermektedir zannındayız: Hafifden bir OTORİTEYE İSYAN KOKUSU mu aldılar acaba?!  

Komplocu mantıkla gidersek, “AKP batı uygarlığından kopuyor, ABD-İsrail-İngiltere-Fransaya verdiği sözlerden geri dönüyor” diyenlerin “haklı” olduğunu da ortaya koyan bir ifade.  

Buradaki “cephe (ülkesi)” ifadesinin, daha önceden Varşova Paktı ortadayken Rusya’ya karşı kullanılan bir belirleme, paktın dağılmasından sonra -varlığına esas olarak gerek kalmayan ama hâlâ ortada olan- NATO’nun “yeni düşman konsepti” içerisinde “İslâm’a karşı” bir “cephe(ülkesi)” olarak kullanıldığına dikkat etmek gerekir. Ortada bir “Batı medeniyeti ve yaşam tarzı” bir de “düşmanları” olduğunu dikkate alırsak, Davudoğlu’nun kastettiğini çok daha net olarak anlayabiliriz. 

Karagül, bu noktada Davudoğlu’nun sözlerini naklederek şöyle diyor: 

“- Bugün Batı paradigması ve altında yatan aydınlanma felsefesinin söyleyebileceği her şeyi söylediği bir noktaya ulaşmış durumdayız" diyen Davutoğlu; Avrupa Birliği'nin (AB) Türkiye'nin üyeliği ile kadim medeniyetlerle etkileşime geçerek, kendi medeniyetinin ön kabullerini sorgulayacağını, bunun da çok doğurgan bir entelektüel atmosfere imkân sağlayacağını söylüyor.

Batı medeniyetinin mutlak üstünlüğü sağladığı yönündeki tezlerin bir illüzyon olduğunu belirterek, "Aynı illüzyonu, Osmanlılar sistemlerini 'devlet-i ebed müddet' olarak belirlediğinde biz de yaşadık" diyor ve ekliyor: "Osmanlılar, mükemmel devlete ulaştıklarını, bundan sonra sonsuza kadar hüküm süreceklerini düşündüler. Bu tabiî ki, dinamizmin sonu demekti. Bu, tıpkı Fukuyama'nın iddia ettiği şey: 'İdeolojilerin meydan okuması sona erdi. İnsanoğlu mükemmel sistem olan liberalizme erişti..."

Davutoğlu; "Türkiye, ihtiyaç duyulan entelektüel sıçramaya en eşsiz katkıyı sağlayacak potansiyele sahib. Gelecek on yıllarda, Türkiye'den büyük bir felsefi üretim beklemeliyiz" derken, kriz içindeki Batı'ya yol gösteriyor ve AB'nin Türkiye ile Batı'nın kadim medeniyetlerle ilişkiye geçebileceğini, kendini yenileyebileceğini, çöküşü bu şekilde durdurabileceğini söylüyor. Bir medeniyetin kendini çevresel unsurlara kapattığında çökeceğini, bunun Avrupa için de geçerli olduğunu ifade eden Davutoğlu; "Ya Müslümanlar, Hindular ve diğer kadim medeniyetlerin katkılarıyla daha yüksek bir medeniyete çevrilecek veya çökmeye başlayacak. Bu, tarihin sonu demek değil ama Avrupa egemenliğinin sonu olacak" diyor. Davutoğlu bu sözlerle; hem küresel bunalımdan çıkış yolu, hem AB için bir gelecek perspektifi hem de Türkiye-AB ilişkileri için yeni bir ortaklık temeli öneriyor.”

Gayet güzel.

Süklüm püklüm, sığınmacı bir uslub değil, bir “taraf” olmanın verdiği uslubla söylenmiş sözler. Karagül burada bahsedilen mesele ile alâkalı olarak başka birisinin de müşterek sözler sarfettiğini söylüyor: 

“-Benzer yaklaşımı ve tesbitleri Alain Touraine'in Kürşad Oğuz'la yaptığı ve Habertürk'te yayınlanan (1 Kasım 2010) söyleşisinde de görüyoruz. O da, Batı'nın bir çıkmaza girdiğini, tükendiğini, söyleyecek sözü kalmadığını, artık Avrupa diye bir yer kalmadığını söylüyor ve Türkiye ile Batı arasında bir ortaklıktan söz ediyor.

"Bush-El Kaide dünyası"na karşı bu ortaklığı öneren Touraine; "Ben Türkiye ile özel ve özellikli bir ilişkiyi savunuyorsam bu her şeyden önce Avrupa'yı düşündüğüm içindir. Çünkü ben Avrupa'nın varolmasını istiyorum. Avrupa aynı zamanda eğer Türkiye'yle birlikte bir şeyler yapabileceğini düşünürse varolabilir. Yoksa 20-30 yıl sonra Avrupalılar Avrupa'yı hiç umursamayacaklar..." diyor ve ekliyor: "Benim esas ilgilendiğim, pek o kadar Türkiye'nin Avrupa'ya girmesi değil, çünkü Avrupa ve Avrupalı dedikleri şey zaten artık neredeyse kalmadı.."

Ona göre; "Batı-Doğu diye bir yapılanmaya değil, KARAR ALMA MERKEZLERİNİN ÇOĞULCULUĞUNA İHTİYACINIZ VAR.(bu ve diğer vurgular bize ait/SO) Avrupa'nın ABD karşısında; Hindistan'ın, Kore'nin, Türkiye'nin de Çin karşısında özerk olması gerekir. Şimdilik dünya çapında yaşanan problem; Avrupa'nın giderek güç kaybetmesi, zayıflaması...”

Ve noktayı şu şekilde koyuyor Karagül:

“-Her iki bakışı birlikte okuyalım: İşte o zaman dünyanın nasıl bir kriz içinde olduğunu, süreç böyle giderse krizin neden çözülemeyeceğini, ekonomik krizin bize anlatılan gibi olmadığını ve hiçbir çözüm üretilemediğini, Batı'nın sahip olduğu ekonomik ve siyasi iktidarı paylaşmaktan başka seçeneği kalmadığını, paylaşmayı reddetmeye devam ederse kendi çöküşünü hazırlayacağını, gücüne elinden kayıp gideceğini, bugünkü durgunluğun gerilemeye döneceğini anlayacağız.

İşte o zaman; TÜRKİYE'NİN NE YAPMAYA ÇALIŞTIĞINI KAVRAYACAĞIZ...”

Batı çöküyor-çöktü, ortada Avrupa diye bir “şey” kalmayacak, eğer elindeki iktisadî, siyasî gücü paylaşmazsa; Türkiye’nin Davudoğlu komutasında “yapmaya çalıştığı”  da; ya “paylaş ki hayat bul” demek veya “ölüyorsun, elindekilerini alacağım vermekten başka seçeneğin yok” mudur “kavramaya çalışacağız” ileri günlerdeki gelişmelerle. 

Fakat… 

Bütün bunlar Karagül’ün dediği gibi güzel günlerin işareti olsa bile ortada daha büyük bir sorun var!  

O sorun da, Davudoğlu’nun  bahsettiği, “Osmanlılar, mükemmel devlete ulaştıklarını, bundan sonra sonsuza kadar hüküm süreceklerini düşündüler. Bu tabiî ki, dinamizmin sonu demekti.” cümlesindeki DİNAMİZM ile alâkalı… 

Sorun burada. 

Bu DİNAMİZMİ neyle sağlayacaksınız? 

Davudoğlu’nun “dinamizmi kaybetmek” olarak telaffuz ettiğini Necib Fazıl, “AŞK VE VECDİN KAYBEDİLMESİ” olarak, iki satırda değil bir TARİH MUHASEBESİ YAPARAK ortaya koymuştu ve bunun tabiî akışı içinde de bir DÜNYA GÖRÜŞÜ, BÜYÜK DOĞU İDEOLOCYASINI inşa etmişti.  

Kimse darılmasın ama, bahsedilen “Stratejik Derinlik”de bir “derinlik” yani tefekkür anlamında, yani yukarıda bahsettiğimiz anlamda bir “derinlik” YOK!  

Kitabın yarısı “jeopolitik nazariyeler” ile dolu, diğer yarısı “kronoloji” ile kala kala elde olanda da birşeyler kayıtlandırılmış, o kadar.  

“Arab dünyası”nın “Türkiye-Türke” olan ilgisi elbette önemlidir ama TAMAMEN BATI BİLİMİ DİSİPLİNİ ALTINDA VE ONUN KAVRAMLARI ile üstelik yazılmış bu kitab, eğer bugün ancak tercüme ediliyorsa burada yazarının “TC Dışişleri Bakanı” olması dışında bir ehemmiyet aramamak lâzım.  

Ki, yukarıda bahsettiğimiz hususu  Davudoğlu da bir “eksiklik” olarak görmüş ki, “tarihi derinlik… felsefi derinlik” isimli kitabları da yazmak istediğini ama fırsat bulamadığını söylüyor. Bu bile kitabın kıymetinin miktarını anlamamıza yeterlidir.  

Onca işi ve elbette hasedçiler ve fesadçıların gaygulesi arasında diğer kitablarını kaleme alabilecek mi, yoksa vereceği mülâkat ve yazacağı küçük makaleler ile –tıpkı Amerika’da olduğu gibi- “Davudoğlu doktrini”ni bu şekilde mi “inşa” edecek ona kalmış ama “eksiklik” hakkında neler planladığını, “gelecek on yıllarda, Türkiye'den büyük bir felsefi üretim beklemeliyiz” sözü ile ortaya koyuyor.  

Bazı “enstitüler”in bazı “strateji kurumları”nın tirti bol entellektüellerinin “beyin fırtınaları”na şahid olacağız, demektir. Bu entelletüeller ki ekserisi “Müslüman” dırlar, “felsefi derinlik” ile meşgul olup tam bir “takım oyunu” tarzı içinde “üretim” gerçekleştireceklerdir.  

Devamını daha sonra nasibse yazmak kaydederiz ama, oturup bir TARİH MUHASEBESİ yapmadığınız müddetçe  ADIM ATAMAZSINIZ (ki bu da şu iyi bu kötü, bu işe yarar vb. kelimelerin üstünde olacak, neye göre iyi veya kötü dediğinizi APAÇIK ortaya koyacaksınız), attığınızı ZANNEDERSİNİZ sadece, diyelim.  

Bu aynı “ekmek” yapmak gibidir: Ekmek ortada yokken BİR KİŞİ bunun nasıl olacağını ORTAYA KOYMUŞTUR, tarifini vermiştir ve ardından bu “değişik unlarla” muhtelif şekillerde imal edilmiştir ama hep aynı ekmektir, “pasta”yı ekmek niyetine yapmamışlardır; “takım oyunu” denilen ve Batılı kafanın artık “ustası” olduğu husus, bu İLK EKMEK’den sonraki safhalarda gerçekleşir: Birisi buğdayı-yulafı-arpayı-kepeği yetiştirir, diğeri bunları işler, öteki nakleder, bir başkası su bulur, yanındaki su’yun sertliğini kontrol eder, bir diğeri suyu alır nakleder, bütün bunlar bir “fırına” gelir, hamurkâr un ve su ile mayasını UYGUN NİSBETLE koyup hamur yapar, yamağı hamurları karır, ocakçı da (odunlar halledildiyse elbette) fırında bunları pişirir, yamak yine harekete geçip bunları tezgaha götürür, FIRINCI da (bütün bunları SAĞLAYAN yani) alır müşteriye satar; aslında görüleceği üzere, TAKIM OYUNUN da bile BİR KİŞİNİN DEDİKLERİ etrafında “kolektif” bir oyun vardır, o bir kişi’nin dedikleri ile ne kadar UYUMLU isen o kadar takım içindesindir!  

Hem Karagül’ün hem de Davudoğlu’nun vermek zorunda oldukları cevab da budur:  

FIRINCI KİM?  

EKMEĞİNİZİN TARİFİ NE?

 

Gerisi “güncel malumat”, konuşmaya bile değmez!    

Not:

İbrahim Karagül’ün yazısı için: “Davutoğlu ve Touraine'den: Avrupa'yı kurtarma çağrısı!”: http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=24719&y=IbrahimKaragul  

  

"İnce" Düşünce!!!

-Yazıcıoğlu’nun Provakatör Ruhu-

 

SORHAN

 

sorhan@furkandergisi.com

 

Ayasofya’da bayram namazı üzerine gelişen hadiseleri gördükten ve söylenen sözleri okuduktan sonra, insanın "biraz da provokasyona gelin!" diyesi geliyor.

Çetelerle işbirliği yaparken bu kadar "ince" düşünmüyorlardı!

Gülen'le işbirliği yaparken bu kadar "ince" düşünmüyorlardı!

"Sürülmüş tarla" oldukları ortaya çıktığında bu kadar "ince" fiikirler ortaya atmamışlardı!

N'idüğü belirsiz tipler "eğitimci" diye doluştuğunda Partiye bu kadar "ince" düşünmüyorlardı!

"10 küsür senedir izinsiz ABD'de nasıl oturdu bu adam" ve "biz bu adamın peşinden nasıl gideriz!" diye "ince" fikirler sarfetmiyorlardı!

Başkanlarının cenazesi kaldırılırken, "bırakın acıları var, biraz gürültü koparabilirler, müsaade edilmeli" dendiğinde niye bu kadar "ince" düşünüldüğüne dair "ince" fikirler ortaya atmadılar!

Başkanlarının ölümü üzerine "birilerinin" niye devamlı "komplo teorisi" kurdukları, niye devamlı suçu Ergenekon ve benzeri yerlere attıkları hakkında (cinayet mahalline ilk gelen ve geldiği gibi de "katil şudur, olmazsa budur, o da olmazsa muhakkak şudur diye vaveyla koparanın “en büyük şübheli” olması tabiî iken) "ince" fikirler ortaya koymadılar!

Ama mevzu Ayasofya olunca, İbda işin içine girince "ince" düşündüler!

İnceldiği yerden kopsun o hâlde!

 

BBP'nin kuruluş sürecinde dahli olan, o kuruluş sürecinde -onların- “ayrıldıkları” yerden nice tehditler almış, şimdi BBP içinde olanlar tarafından da -bu tehditlere binaen- "korumalar ordusu" etrafına konulmuş biri olarak diyorum ki, sizler "Vakıf"ın paralarını nereye ve nerelere harcanacağı ile makam ve mevkiye kimlerin geleceği üzerinde kafa yorarken, ölüm tehlikesi altında Muhsin Yazıcıoğlu ile beraber, BBP kitlesine -onun tabiriyle- "DAVAMIZ OLAN İBDAYI ANLATMAYA" çalışıyorduk.

BBP'nin "kuruluş davası" İbda'dır!

Bunu bütün ALÇAKLAR, ŞEREFSİZLER, “OTORİTE-SEVERLER” iyicene bellesin!

Orada “DAMGAMIZ” vardır!

Silinmez! Silemeyeceğiniz de bayram sabahı ortaya çıktı!

Şimdi çıkmışlar, “provakatör” diyorlar!

 

Bunu diyen, ALÇAĞIN, ŞEREFSİZİN ÖNDE GİDENİDİR!

O hâlde en önce, 28 Şubat’da, BBP yönetiminin nasıl olup da Müslüm Gündüz hakkında “bir hafta sonra bak nasıl manşet olacaklar!” diyerek , (tam da bir hafta sonra ve BBP’ye yakın bir gazetecinin evinde!) kurulan hain komplodan haberi olduklarını açıklamaları lâzımdır!

“Provokatör”müş!

Yasin Hayal denilen MANYAĞI besleyenler, yetiştirenler, “el verenler”, yol verenler kim o hâlde?

Sedat Peker konuşşun o halde Azerbaycan “işleri” için!

“Kara para” için!

 

“Sincan” için…

 

“Finans kurumu” için yapılanlar hakkında!

BBP’nin hangi genel başkan -eski- yardımcısı, şimdi nerede, kimin avukatı?

Ona buna “provakatör” diyeceğinize önce kendinize, “SÜRÜLMÜŞ TARLANIZA” bakın; hatta “yakındır” size, gidin şimdi geçmişindeki bütün pislikleri birbir ortaya konulan Hanefi Avcı ile iki laf edin de size “SÜRENLERİ” de anlatsın!

Hanefi Avcı meselesi de bu “provakatör’cüler”e çok şey anlatmalı!

Niye konuştu Avcı?

“Hakkımda tahkikat yapıldığını, kimsenin bilmediği, üzerime de ait olmayan telefonlarımın dinlendiğini anlayınca….”

Sebeb bu…

 

Sizin “tarla”yı “sürenler”, emin olun ki, sizin hakkınızda da nice belge-görsel malzeme toplamışlardır ve gün geldiğinde, sizin “kullanma süreniz” dolduğunda bunları teker teker -yalan/yanlış olduğuna bakmadan- ortaya çıkarıp sizleri bir sümük mendili gibi fırlatıp atacak ve üzerine de bir sürü “komplo teorisi” kurup rezil edeceklerdir!

Avcı’nın hâli de budur!

Hatta…

 

MUHSİN YAZICIOĞLU’NUN ÖLÜMÜ BİLE!

Değil miydi, “yerel seçimler sonrasında AKP ile birleşme” gündemdeydi; değil miydi bunu Başbakan ile konuşmuştu; Başbakan ile Gülen’in arasının da ÖLÜMÜNE AÇIK OLDUĞU belli değil mi?

O hâlde?

 

Paralar vererek, “ihaleler aldırarak” hayatiyetini sürdürdüğü BBP’nin, CAN DÜŞMANININ eline geçme tehlikesi üzerine, buna “çanak tutan” Yazcıoğlu’nu bir “efsane”, bir “kahraman”, bir “demokrasi şehidi” hâline sokacak TEZGAHI NİYE KURMASINLAR?

“Tarla”da o kadar “sürücü” varken bunu tezgahlamak zor mu?

 

Üstelik cenaze törenin provokasyona açık kılıcı, “bağırmaları çağımaları haklıdır, acıları tazedir” denmesi bu “tezgahın” kör gözler hariç gören gözlere aşikâr olması değil mi?

Unutmayın bize “provakatör” diyen utanmaz şerefsizler, sizin ilk “provakatörünüz”, “DAVAMIZ İBDA’DIR” diyen Yazıcıoğlu’dur!

Bu “PROVAKATÖR RUHU” ile hareket eden, Ayasofya’nın BAĞIMSIZLIK SEMBOLÜ olduğunu, bayram namazını Büyük Doğu Ocakları ve Furkan Dergisi sempatizanları ile orada kılarak gösteren YİĞİT ALPEREN “PROVAKATÖRLERE” selâm olsun!

Balık baştan kokarmış ve “tuz” da kokmazmış; bütün bu Gülenistleri, BBP’nin Kuruluş Ruhuna aykırı hareket edenleri o hâlde TUZ RUHU ile temizlemek de, Muhsin Yazıcıoğlu’nu gerçekten seven onun “PROVAKATÖR RUHUNA SAHİB OLAN ALPERENLERİN” ilk vazifesi olmalı!

Sayfa 1 > 2

Üstad Diyor ki:

Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168 -
English (United Kingdom)Turkish (Turkiye)Arabic(السعودية)

Kullanıcı Girişi

  • Giriş Yap
  • Kayıt ol
    Registration
    *
    *
    *
    *
    *
    Fields marked with an asterisk (*) are required.
  • Site İçi Arama

  • Search
  • Kimler Sitede

    Şuanda 157 konuk çevrimiçi

    Furkan Dergisi -Arşiv-

    Esatir ve Mitoloji
    Salih Mirzabeyoğlu'nun 56. Eseri Esatir ve Mitoloji "Güneş ve Ay"
    Reklam
    Furkan
    Furkan Dergisi Forum hizmete girmiştir.. http://www.forum.yenifurkan.com
    Reklam