Haber-Analiz
|
Pazar, 20 Mayıs 2012 05:55 |
|

AVRUPA AVRUPA
Ben söleyeyimde, diye bitirmiş yazısını Fehmi Koru. Yazı başlığı ise “ Avrupa' da
yaşananların anlamı”...
.
Bush ABD' si, Sarkozy Fransa'sı Merkel Almanyası'ndan bahisle Avrupa'da neler olup
bittiğine temas etmiş.
.
Genel manada Batı' nın tahlilini yapan Koru sözünü şöyle bitirmiş: “Ekonomik sıkıntıların kaynağında kötü yönetimlerin yattığı, varolan uygulamaların sorunları çözmediği, siyasi kadroların bir avuç azınlığın çıkarlarına hizmet ettiği, başarısızlığın faturasının demokrasiye ve alınan kararlara hiçbir katkısı bulunmayan halka çıkarıldığı tesbitleri kulaklara hoş geliyor. Daha adil yönetim talepleri dört bir taraftan yükseliyor. Her bir ülkede yaşananlar teker teker ele alınıp irdeleniyor da, bütün bu gelişmelerin sebeplerini daha iyi anlamayı mümkün kılacak ortak noktaya değinmekten nedense kaçınılıyor. Ortak nokta şu: Bildiğimiz anlamıyla ve uygulandığı biçimiyle demokrasi geniş kitlelerin beklentilerine cevap vermiyor; daha iyi adil ve daha başarılı sistem arayışları başladı. Farkedilmez ve gereği yerine getirilmezse gelişmeler daha radikal biçimler olabilir.
Ben söyleyeyim de.” -19 Mayıs 2012 Star-
.
Evet, batı da olup bitinlerin temel sebebi, demokrasi denen ip cambazı rejiminin pilinin bitmesidir. Bir takım katakullilerle suçu halkın üzerine atmalarının şu ve bu sebebe dayandırmalarının altında, içine düşdükleri çaresizlik var... Deniz bitti; işin içinden çıkamıyorlar.
.
Koru'nun, radikalleşme uyarısının tahlili doğru yapılabilirse, net olarak görülecektir ki, avrupa kendi içindeki yüzyıllık savaş kabuslarına doğru hızla ilerliyor.
.
Hayatı sadece madde planında zevk' e ayarlı olarak tanzim eden batılılar, şimdi bir çıkmazın çaresizliğindeler ve “her yol mübah” zihniyetine doğru hızla ilerlemekteler.. nereye kadar?
.
Batı' nın hain sömürüsüne uğrayan ülkeler ise, demokrasi istiyorlar... Neden?.. Nedeni şu ki demokrasiyi kötünün iyisi olarak tahlil eden batılı, tabi bir insiyakla (ilahi olana muhalifliği sebebiyle) demokrasiye yönelmiş, yönelmemiş olanları tabi kılmaya çalışmış, ama her halükarda bu ülkelerin demokrasiye ulaşmaları değil, sömürebilir durumda olmalarını önemsemiştir...
.
Bu durum sömürülen ülkelerde diktatörlüklere sebeb olmuş. Ama batı için ne gam! Önemli olan sömürüye açık pozisyonlarının muhafaza edilmesi ve etmişler... Şimdi bu sıkıntılı süreç sebebiyledir ki, batıda demokrasiye alternatif sistem arayışları başlamışken, doğuda demokrasi, zalim iktidarlardan kurtulma aracı görülüyor... bir bakıma, denize düşüp yılana sarılma durumu söz konusu olsa da geçiş dönemi için başka çare üretilemiyor.
.
Fakat, gidişattan anlaşılan o ki, bu devre atlatıldığında (ki, batıılı sömürgecilerin ve yerli yamaklarının eriyip tükenmesiyle gerçekleşecek) insanlık akıl putundan kurtulup, aklında inhisarında bulunduğu VAHYE nispet kurabilecektir... Gidişat bundan başka hiçbir şeye işaret etmemesine rağmen (zira insanlık zıvanadan çıkmış vaziyette) hala başı havada ıslık çalarak dolaşan düşünce (!) adamlarına ne demeli?
.
21. Asrın, mana helezonlarında yol alma asrı olacağına inanmayanlar bakar kör olmanın ötesinde bir mana ifade etmiyorlar, etmezler... ;insanlık ilginç bir zaman dilimine şahit olma durumuna doğru hızla ilerliyor... Şevk duymayanlara veyl!
|
|
|
Cuma, 18 Mayıs 2012 21:11 |
|

KADIN BANA O.... DİYEBİLİRSİNİZ KIZMAM DİYOR
Yazarlığı kendinden menkul bir kadın, yazdıklarının ne manaya geldiğini anlayamadığından kendine küfredilmesini adeta teşvik ediyor. Kocasınında aynı gazetede yetkili olamasına dayandırılan yazarlığı, zamanında çok konuşuldu bu kadının. Eh, torpilli yazarlıkla da bu kadar oluyor.
Kızdığı mesele şu; Başbakan Erdoğan, Bekir COŞKUN' un Genel Kurmay Başkanı'na yazdığı hakaret yazısıyla ilgili bir beyanatta bulunmuş, Genel Kurmay Başkanı'da Coşkun' a dava açmış.
Kadın bu meseleye taktım ben diyor, derken öyle bir pot kırıyor ki, evlere şenlik. Başlıkta olduğu gibi, "bana ne isterseniz diyebilirsiniz" dediğinin farkında değil. Bir misal vermiş konuyla ilgili. Diyor ki; Dünya çapında bir dergi kapığına ABD başkanı Barak Obamayı koymuş ve şu başlığı atmış; “İlk Gay başkan”. Başkanın başının üstünde de gay derneklerinin simgesi olan gökkuşağı renklerinden bir hare yaptırmışlar. Bunun sebebi, Obama' nın eşcinsel evliliklere destek vermesidir.
Sonra da şu minvalde devam ediyor; "Başkan Obama, dünyanın en büyük güçlü ülkesinin başkanına ne hakla gay dersiniz, sizde edep ahlak yokmu? Hepinizi mahkemeye verip süründüreceğim, dediği duyulmadı, soruşturma isteyeceğini de filan sanmıyorum.Aynı şeyi bırakın Türkiye'de bir derginin yapmaya cesaret etmesini, "News Week" bizim Başkana yapsa onuda mahkemeye verirdik."
Gazeteci bayanın bu satırlarından cesaret alarak bizde şöyle diyelim; “herkes sevdiği ileberaberdir” hikmetinden yola çıkarak, i...'leri seven, koruyan, kollayan bu kadın haliyle lezbiyenleride korur kollar... dolayısıyla,öyle olmanın, onlardan olmanın mahsuru olmayacağına inanır. Bu sebeple, i... sever lezbiyen sever bu kadının hayatı, bu tür insanların içinde geçtiğinden onlardan farkı yoktur ve onlardandır.
Yani, bana o... demenizde bir masur yoktur, diyen bu kadına herkes o... diyebilir. O da,Obama gibi kendisine yakıştırılan bu sıfata, Yüksek (!) ahlakıyla hoş görülü davranarak mukabelede bulunmaz. Ne lütuf (!) ... yeterki, biraz kibiralığımızı muhafaza ederek o... deyin kadına... Bu gibi kadınları Alev ALATLI fena çarpıyordu bir kitabında. Mealen diyorduki; bunlar kendilerine laf atan cimdikleyen erkeklere değil bu erkeklerin statülerinin düşük olmalarına karşıdırlar, yani manav, kasap, bakkal olmamalılar. Sanatçı, iş adamı vs. olurlarsa mahsuru yoktur bunlar için.
Hamiş: Bir çizgi filmde homolar; i...lere özgürlük sloganı atarak yürüyorlar... Vatandaşın biride kenarda: Ulan, eskinden bunlara i.... diye hakaret eder, toplumdan dışlardık. Şimdi açıkça kendilerine i... diyorlar... Elimizden hakaret etme hakkımızı bile aldılar şerefsizler, diyehayıflanıyordu.
Hamiş: Hayatlarındaki tek başarıları annelerinin rahmine diğer spermlerden önce girmek olan bu kadınsı – erkeksi tipler, ömürlerinde başka hiçbir başarı gösteremedikleri için haliyle sperm olarak kaldılar. Sperm adamsı – kadınsı' lar.
BİR DENSİZLİKTE CAN ATAKLIDAN
O da küfretmenin basitliğinden dem vuruyor... Hem de kadınların küfür etmesinden. Aynen şöyle demiş: “Seyircisiz maç oynatma cesazı” “sadece kadınlar ve çocuklar seyredebilir” haline getirildiya, kadınlar büyük ilgi gösterdi. Hatta kimi kadınların maçlarda olay çıkmasını istediklerini bile duyuyorum. Olay çıksınki, seyircisiz oynama cezası verilsin ve maça özgürce gidebilsinler. Ama maçlarda küfür de ediyormuş bu kadınlar. / Başbakan çok kızdı buna. “ Hicab duyuyorum” dedi.
İyide kadınlar maçta küfür ediyorsa kime ne? Birkadından küfür duymak kulağa hoş gelmeye bilir, ama sadece kadınların olduğu yerde bırakın etsinler, kime zararı var? / Hele bunun futbolda şiddetle hiç ilgisi yok.
Bu sadece bir taklid ve deşarj olma olayıdır.(...)
17 Mayıs 2012 Tarihli yeni Akit' in Vatan gazetesinden alıntıladığı bu satırlara nisbetle ne diyebilirsiniz ki... Kadınlar deşarj oluyorlar... mış. Hem de çocukların olduğu mekanda ... O çocuğun psikolojisi mi? .. Canım o da tinerci olarak deşarj olur ileride... Ee, peki AHLAK denilen şey ne ifade ediyor?.. Bu adamlar için?.. KİM BİLİR!
Bizde bir taklid ve deşarj olma cümlesi kurabilirmiyiz?.. neyse boşver; AĞIR KAÇABİLİR... Can ataklının canı sıkılmasın.
|
|
Cuma, 18 Mayıs 2012 11:23 |
|

KEMALİST LAİK ZORBALIKLARDAN BİRİ DAHA AYAKLAR ALTINDA
Bu memleket insanı hakikaten dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar zulme uğradı... Tiyatrocu Yılmaz Erdoğan bu minvalde şunları söyledi geçen gün; mealen; “dilini değiştiren ülke olarak mazimizle ilişkimiz kesildi,...” Bu sebeptendir ki, hiçbir şeyin orjinaline malik değiliz ve hep taklit hep taklit... Bu da bizi sefil bir durumu düşürdü... Kemalist zorbaların ülkeyi düşürdüğü bu durum sebebiyle, sanatta, ilimde, içtimaiyatta, ruhta, felsefede, hülasa her alanda yerlerde sürünür olduk... Mesele, sadece onların hazineden yemlenmeci sistemleri devam etsin şeklinde devam edip durdu.
Ordu da onların, polis de onların, hertürlü bürokrasi onların... Gönüllerince eğleniyorlar, memleket insanını öz değerlerinden uzaklaştırarak batıya peşkeş çekiyorlar, bunun adına da ulusalcılık, milliyetçilik vs... diyorlar(dı)...
Ama, deniz bitti... Oyuncakları ellerinden alınınca küstüler... Sonra küstahlaştılar... Bu küstahlıkları hali hazırda devam etmekle birlikte, umutlarını da yitirmiş vaziyetteler...Anladılar artık ülke insanının inançlarına rağmen ayakta kalamayacaklarını...
Habere bakalım:
“Orduevleri, Askeri Gazinolar ve Sosyal Tesisler Yönetmeliği' nde değişikliğe gidildi.
Milli Savunma Bakanlığı' nın konuyla ilişkin yönetmeliği Resmi Gazete' nin bugünkü
sayısında yayımlandı.
Buna göre, yönetmelikte yer alan ve düğün yapacakların riayet edeceği hususların
belirlendiği özel anlaşma şartlarına ilişkin ekinden “Yaşının ilerlemesi nedeniyle dini inançlarına uygun olarak sade bir şekilde sakal bırakmış kişiler ile yaşlı annelerden yüzü açık olacak şekilde eşarplı olanların dışında; sakallı, cübbeli, sarıklı, takkeli, türbanlı vb.çağdaş olmayan kıyafetlerle gelenler, günlük sakal tıraşı olmamış ütüsüz ve kirli elbiselerle gelenler, yabancı uyruklu kişiler ordu evine giremezler” ibaresi kaldırıldı.
Yönetmelik bugünden itibaren yürürlüğe girdi.” -17 Mayıs 2012-
İşgal kuvetleri komutanının bile reva görmeyeceği bu muameleyi bu millete reva görenler hangi millettendir dersiniz? Bu ne kin? Bu ne öfke?
Tarife bakar mısınız; yaşı ilerlemesi sebebiyle vs vs... Yani yaşlıysan bile Kainatın Efendisi'nin Sünnet-i Seniyesine uygun sakal bırakamazsın, sade olacak!
Komutan(!) öyle buyurmuş... Yuh be!
Komutan yine buyurmuş ki; yaşlı annelere de bir kıyak yaptık; yüzü açık olacak ama türban değil başörtü takacak... Arada ne fark varsa... Sonra, sanane kimin başını nasıl örteceğinden!... Milleti
n başına horoz olup, ötmenin ne alemi var?.. Birçoğu şimdi, ebediyyen kendilerine hizmet edeceğini zannettikleri devletin mahkemelerinde, mapushanelerinde ömür törpülüyorlar... Yeryüzünde milletini yenen devlet yoktur; bunu anlayamadılar... Akılları başlarına gelmiş midir bilemeyiz; zaman gösterecek.
“Çağdaş olmayan kıyafetlerle gelenler”... Sevsinler sizi... Yavuz' u hatırlamıyor musunuz? Ya Fatih'i?... Kanuni' yi?... Çağdışı addediğiniz bu insanların murdar tırnağı olabilseydiniz, memleket insanına bu zulümleri reva görebilir miydiniz?...
DARBECİLER SAKALLARINI TEK TEK YOLDU
Çağdaş çakallar her fırsatta ülke insanına zulüm yapmanın fırsatını kollamışlar, fırsat
bulunca da en aşağılık fiilleri icradan geri kalmamışlar. 17 Mayıs tarihli Yeni Akit gazetesindeki haber ilginç.
İzmir' de CHP üyesi olan Ziya Özdemir 12 Eylül döneminde işin zevkini çıkarmak için terzilik yapan Mehmed Uysal' ı Atatürk düşmanı diye şikayet eder... Bunun üzerine sırtlanlar geçer.
Uysal anlatıyor:
“Namaz için dükkanında bulundurduğu sarık ve takkelere suç aleti muamelesi yapıldığını dile getiren Uysal, 'Konak Polis Karakolu' na götürüldüğümde, daha kapıya vardığımda Altay isimli bir komiser sakallarımı yoldu. Bana ağır küfürler etti. “Suçum ne?” Dedikçe: 'Sen bilirsin suçunu, seni gidi Atatürk düşmanı demeye başladılar. Sonra beni nezarete attılar' dedi”.
Devam ediyor:
“Beni sadece iç çamaşırlarla bırakan polislerden saatlerce dayak yedim. Arada bir durup, 'Bu suçları kabul et, o zaman kurtulursun buradan' derlerdi. Biraz dinlenmek için 'Tamam' derdim, kendime gelince 'Hayır bunları yapmadım' derdim. Tekrar başlardı dayak. Öyle ki takatim kesilince 'Durun, tamam' derdim. 'Nasıl anlatayım bilmediğim bir suçu' diyerek anlatmaya çalışırıdm. Fakat anlamaz, devam ederdi.”
Alçaklığın devamı şöyle:
“Acıya baya dayandım. Ama neticede insanız. Ayaklarım çok kötü ağrıyordu, ciğerlerim yanıyordu. İster istemez bağırmaya başlayıp 'Allah, Allah' diyordum. Bunun üzerine polislerden biri 'Senin Allah' ını...' diye küfretti. Bir daha 'Allah' demedim. Sabrettim ki 'Allah' deyip de küfür etmesinler diye. 'Anam' diyordum, anama küfrediyordu. Bütün değerlerime küfrettiler vicdansızlar.”
Bu aşağılık tiplerin vasıfları çağdaşlık... Biz istmeyelim; kalsın. Şerefsizliğin, adiliğin
daniskasını yap, karşındakini yobazlıkla suçlayarak da pisliğini ört... Ne ala memleket... Bu sırtlan taifesi için deniz bitti... Bunlara hamilik peşinde olan ahmak taifesinin de. Bundan böyle bu memleketin öz evlatları ne diyorsa o olacak... Kripto hainlerin pabucu dama atılıyor, bu yüzden feryad-ü figandalar... Beter olsunlar.
|
|
Perşembe, 17 Mayıs 2012 10:04 |
|

İSRAİL' İN ESADSIZ SURİYE KORKUSU
Diplomaside enteresan denklemler vardır. Bazen umutsuz aşklara mahkum olunur, bazen sağdan geldiği zannedilen yumruk bütün şiddetiyle soldan tepenize iner vs vs...
İsrail, Mısır' da yediği darbenin acısını henüz unutmadı... Uluslararası konjonktür hızla aleyhine gelişirken, şimdi de Suriye korkusu...
Hani İsrail, Suriye ile dalaşan bir ülke ya! Aslında perdenin arkasında konuşulanlar doğru tahmin edilebildiğinde hiç de öyle olmadığı görünüyor.
15.05.2012 tarihli Stargazete.com' daki haber şöyle:
“İsrail, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed' in devrilmesi sonrası El Kaide' nin Golan' da etkin olmasından endişeleniyor.
Ülkede süren çatışmalar sonucu, rejimin çökmesi durumunda, tehlikeli silahların El Kaide militanlarının eline geçebileceği İsrail' i kaygılandırmaya başladı. Üst düzey bir İsrail'li yetkili, İsrail' in Suriye'deki olayları çok yakından takip ettğini, Esad rejiminin çökmesi sonrası Suriye'nin Golan Tepelerini El Kaide bağlantılı militanların eline geçmesinden korktuğunu söyledi.
Aynı askeri yetkili, tehlikeli bir güvenlik boşluğunun aynı durumda Sina yarım adasında da yaşanabileceği uyarısında da bulundu. İsmini vermeyen İsrail yetkilisi, “Eğer Esad rejimi düşerse, en büyük tehlikemiz kuzey sınırımız, El Kaide militanları tarafından ele geçirilir” ifadelerini kullandı.
Anlaşılıyor herhalde!
Nusayri rejimini koruyup kollamaya çalışanların amacı da bu satırlarda açık oluyor... Antiemperyalist gevezeliklerin altında ya hamakat ya da hainlik olduğu belli değil mi?
Başbakan Erdoğan' ın konuşmasında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu' na yüklenmesinin altında yatan gerçek de bu. Mealen diyor ki Başbakan; Kılıçdaroğlu Suriye meselesiyle ilgili dilinin altındaki baklayı çıkarsın, kıvırmadan dürüstçe söylesin... Tabii açıkça söylemesi maslahata aykırı ama, herkes gerçeği biliyor; mezhep gayreti.
Hülasa.
Anlaşılıyor ki, Suriye meselesinde Esad' dan yana tavır alanlar bilerek veya bilmeyerek İsrail' in değirmenine su taşıyor... Bir de dökülen bunca kanın ortağı oluyorlar... Bunların içinden her kesimden, her çeşitten insan mevcut. Sağcı, solcu, müslüman, alevi, millici, ulusalcı, vs...
Devran dönüyor mahcub ve rezil olacaklar!
|
|
Salı, 15 Mayıs 2012 16:45 |
|

Ahlak kelimesi başa alınmadan el atılan hangi mesele vardır ki, doğru sonuç versin!
Vermez... Futbol' da aynı akibete uğradı.
İş öyle bir noktaya geldi ki, Roma' da canlı canlı aslanlara atılan ve parçalanışları seyredilen köleler nezdinde yapılan eğlenceler, futbolun yanında neredeyse yavan kalmaya başladı.
Bu cümleleri ağır bulanlara hatırlatmalı; Romalılar bu hareketlerini zamanın medenileri olarak uyguluyorlardı, kendi ahlaksızlıkları hariç bu işten fiziki manada zarar görenlerin sayısı üçü beşi geçmiyordu.
Bugün işler daha başka... Kitleler güruh haline dönüştürüldü. Meydan savaşlarına
katılanların içinde mimarlar, doktorlar var. Hani yapmışlar bir cahillik denilecek cinsten değil.
Toplumun sözde elit tabakası da curcunaya katılmış vaziyette... Canım, hadiseyi sporun-futbolun ötesine taşımamak lazım diyenlerinde büyük bir kısmı yalan söylüyor... Tatminsiz toplum, yalanı tatmin malzemesi bilir ve söyler. Söylüyor.
Gömleğin yanlış iliklenen ilk düğmesine geri dönülmeli. O düğmenin içine kocaman bir AHLAK kelimesi kazımalı, sonrası sıkıca insan fıtratı nezdinde kontrole tabi tutulmalı ki, HÜRRİYET şemsiyesi altında manalar pisliğe bulaştırılmamalı.
Haşmet babaoğlunun satırlarından birde hadisenin kadın tarafına bakalım. Sadece cinnet toplumuna doğru hızla gidişin alameti olan şu satırlar, kadınları futbol sahalarına taşıyalım, ortam daha sakin ve ahlaki olur diyenlere bakalım ne der:
"Ama şimdi....
En aklı başında sandığım meslektaşlarımın taraftarlık ruhu adına bütün ahlaki değerleri ayakları altında çiğnediklerini...
En yakın dostlarımın “Biz kazanmayacaksak, kimse kazanmasın” mantığından gizli bir zevk aldıkalrını...
Kadınların bile rakip taraftarların “bacısını” sinkaf ederek başarı hazzı (!) yaşadığını
gördükçe...
Az buçuk futbol medyasına bulaşmış biri olarak yüzüm kızarıyor.
Bildiğim bir şey var ki...
Bitti bu iş!
Şimdi geldiğmiz noktada şu şampiyonmuş, bu şampiyon olmamışmış! Hepsi hikaye!
Bitirdiler futbolu!" -15.05.2012 Sabah
Sözümüz mütedeyyin geçinenlere; rakip taraftarın bacısını sinkaf ederek hazzı yaşama
gayreti içinde olan birileriyle, oğlunuzu, kızınızı, eşinizi, ananızı, babanızı aynı karede görmek istermisiniz?
Şunu duyar gibiyim; bizim ne işimiz olur öyle şeylerle, biz şehrimizin takımını veya filan şehrin takımlarından filanını tutuyor desdekliyoruz, öyle işlerede bulaşmayız...
Bu yalanı kendilerine reva görenler gözlerini açmalılar artık, futbolun içinde büyümüş adam BİTTİ BU İŞ diyor. Ve sen, BİTMİŞ bir işe “ben öyle bakmıyorum” diyerek bitmişliğin ilanında bulunduğunu bile fark etmiyorsun! Yazık.
Bundan böyle, futbol çamur deryasında devam edecek ve o deryaya inenin, benim üzerime çamur sıçramaz deme lüksü yok. Kaldı ki, bu işin otariteleri, daha şimdiden gelecek sene olacakların tedirginliğine düşmüş vaziyetteler.
Hayırlı sporlar...
Her sene şampiyonluk kutlamalarında ölen üç beş kişiyi de, Romada arslanlara atılan yem kabilinden görüp mühimsemenize gerek yok... Siz masumsunuz ve hiç bir şeyden mesul değilsiniz(!).
|
|
|
Pazartesi, 14 Mayıs 2012 20:46 |
|

ALİ SUAT ERTOSUN VE MUSTAFA DUYAR CİNAYETİ, F TİPLERİ VE DÖNEMİN ARZETTİĞİ AHVAL
Eser Karakaş 30 Nisan 2012 tarihli Star gazetesindeki köşesinde “Mustafa Duyar Cinayeti”ne değinmiş. Vesilesiyle o dönemin Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü olan “Ali Suat Ertosun”dan bahsetmiş.
Daha önce yazdığı bir yazı vesilesiyle Ertosun, Karakaş’a mektupla ikazda bulunuyor. Hakkımda açılan davaları kazandım, bu meseleyle ilgili tazminatlar kazandım vs. diyerek kendini savunuyor. Karakaş’ta, böylesine önemli bir cinayetin kafalarda oluşturduğu soru işaretlerini kamuoyuyla paylaşmanın gerekliliğini vurgulayıp şöyle devam ediyor:
“Sayın Mehmet Ağar’ın terör örgütlerine karşı korunması için bir cezaevinde ne tür önlemler alındığını görüyoruz. Ve bu önlemleri bir hukuk devleti için son derece gerekli ve normal buluyoruz.
Bu önlemleri gerekli ve normal bulduğumuz ölçüde de, Sabancı cinayetinin bir numaralı sanığı Mustafa Duyar’ın kendisi Şam Büyükelçiliğimize teslim olmuşken, cezaevinde korunmamış olması, Karagümrük çetesinin Afyon cezaevine naklini, çete liderinin Mustafa Duyar cinayetini kastederek hapishane camından “devlet bana adam öldürttü, isterseniz ‘Veli Küçük Paşa’ya sorun” demesini anormal buluyoruz.
Ve tüm bu anormalliklerin yaşandığı dönemde Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü olan Sayın Ali Suat Ertosun’a Cumhurbaşkanı Sayın Gül tarafından devlet üstün hizmet nişanı verilmesinin çok daha gereksiz ve anormal olduğunu düşünüyoruz.
Ortada tuhaf bir durumun varlığı seziliyor; biz kimseyi suçlamıyoruz, elimizde somut delil olmaksızın kimseyi de bir cinayetle ilişkilendirmiyoruz, töhmet altında asla bırakmak istemiyoruz, ama bazı soruları önce kendimize, sonra da kamuoyuna sormaktan da kendimizi alamıyoruz.
Mustafa Duyar gibi çok ama çok önemli bir sanık nasıl oldu da Sayın “Ali Suat Ertosun”un başında bulunduğu Ceza ve Tevkif Evlerinde korunamadı?
Bu sorunun cevabını bütün toplum öğrenmek istiyor.
Hele 28 Şubat soruşturmaları sürecinde Sabancı cinayeti de yeniden ele alınacak iken.”
Evet.
Tüm bu anormalliklerin yaşandığı dönemde neler olmuştu? Kısa vadede kemaliyle öğrenemeyeceğimiz bu döneme ait bir iki hâtırâmızla konuya katkıda bulunalım. Eser Karataş’ın da zaten tahmin ettiği veya bildiği hadiseler üzerinden tazelemede bulunalım.
O dönemi teferruatıyla kitaplaştırmak mümkün olmasa da, 28 Şubat soruşturması vesilesiyle bir çok malzemenin ortaya döküleceği kesin ve bu malzeme üzerinden kitaplık çapta bilgiye ulaşmak mümkün olacak zannediyoruz.
KARTAL CEZAEVİNDE TUHAF UYGULAMA
O dönem, İbda-c tutuklularının da kaldığı cezaevinde bir hadise yaşanır. İbda’cılar arasında vâka-i âdiye kabilinden konuşulan (mesele önemlidir ama, ihlaller öylesine sıradanlaşmıştır ki, her şey normal addedilir olmuştur) bir mesele vardır.
Cezaevinde gece bir olay yaşanır. Tabii olarak Cezaevi müdürü haberdar edilir ve gelir. Fakat asker müdürü içeri sokmaz. Tuhaf bir durum sözkonusudur. Müdür cezaevinden sorumlu ilk kişidir ve içeride olan biten her şeyin hesabı ondan sorulacaktır. Çare arar… Ankara’yı haberdar eder. Genelmüdürlük’ten cevap beklemeye başlar. Gelen haber şöyledir; asker ne diyorsa onu yap! Müdür şaşırır. Prosedürde böyle bir şey yoktur ama amirleri öyle yapmasını istiyor… İbda’cılar arasında müdürün statüsüyle ilgili söylenenleri tahmin edebiliriz!
BOLU F TİPİ
Dönemin hükümetine mensup milletvekilleri BOLU F TİPİ’ni ziyaret ediyor… Kartal’dan Bolu’ya sevkedilmiş İbda’cılar, gelen milletvekiline Ali Suat Ertosun’un zulümlerini şikayet ediyorlar. Aldıkları cevap enteresan; “Bu adamdan kurtulmak için daha üst bir makama tayin edeceğiz…”
Meâlen naklettiğimiz bu cümlelerden dönemin anormal halini anlamak mümkün olduğu gibi, bu günden o günlere bakıldığında da çok yol katedildiği fark edilebilir.
Asıl fark edilmesi gereken ise şu; bütün bu süreçlerde korkunç zulümlere maruz kalmış ve hala TELEGRAM-ZİHİN KONTROLÜ işkencesine maruz şekilde BOLU F Tipi hücrelerinde yaşatılan(!) Salih Mirzabeyoğlu’nun hatırlanmasıdır. İlgililerin ilgilendiklerine inandığımız bu durumun bir an önce vuzuha kavuşturulması için acele etmeleri elzemdir. Zira, bu mesele uzatıkça birileri bu mesele üzerinden mevcut iktidarı yıpratmanın yollarını arıyor… Ergenekon kardeşliği zaviyesinden hadiseye bakanların, Salih Mirzabeyoğlu’nun cezaevinden çıkarılması gibi bir derdinin de olmadığı kanaatindeyiz.
Hülasa, bu mesele ADALET nokta-i nazarından bakıldığında Türkiye’nin en önemli, en acil ve kamuoyu nezdinde en vicdan sızlatan meselesi olduğundan bir an önce çözülmeli… Büyük Doğu ve Yürüyen Büyük Doğu İbda misyonu bunu gerektiriyor.
|
|
Pazartesi, 14 Mayıs 2012 20:32 |
|

İKİ FENERBAHÇELİ ÜZERİNDEN FUTBOL NİSBETİ
Nedir futbol?.. Bir spor dalı mı? Hayır! Peki ne?
Ne olduğunu en tepeden görmek isteyenler eski FİFA başkanının basında çıkan beyanatını bulup okusunlar. Bulma zahmetine katlanamayacaklar için meâlen nakledelim, adam diyor ki; FİFA MAFYADIR… Anlaşıldı mı?
Birinci elden itiraf. Elbette içinde bulunduğu teşkilatı herkesten iyi kendi bilir, kendi tahlil eder… İtirazı olan aksini ispat etmeli.
Aslında, dünya da bir çok teşkilat, hatta devlet mafya usulüyle yönetilir… Herkes bunu bilir ama, bilenlerin bir kısmı çaresizdir, bir kısmı da malı götürmenin keyfi içinde, adaletsizlikmiş zulümmüş aldırış etmez… Fakat bir gün devran dönüpte âciz pozisyona düştüğünde başlar ciyaklamaya… "Daha dün ben bana yapılanları başkalarına yapıyordum" diye, en ufak bir muhasebeye yeltenmez.
FİFA; Uluslararası futbol federasyonu… Eski başkanı tarafından MAFYA olarak nitelendiriliyor… Bu Fifa Türkiye’de yaşanan ŞİKE vs. olaylarıyla ilgili karar mercii aynı zamanda. Yânisi şu; kurt’a kuzu teslimi.
Peki, hakikâten teslim edilen kuzu mu?.. Ne gezer. O da kuzu postuna bürünmüş kurt… Kurtlar Vadisindeki dalaşma öylesine toz duman etmiş ki her yanı, kırıntı kâbilinden DOĞRU-DÜZGÜN bir şey görene aşk olsun.
Gelelim sadede.
İki Fenerbahçeli dedik. Biri Başbakan Erdoğan, diğeri Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım… İkisi de Futbolu bilen ve seven kişiler. Dolayısıyla sporun birleştiriciliği(!) tezine göre sporda aynı tempoyu tutması gerekenler… Kaldı ki, ikisi de aynı takımı tutuyor, destekliyor.
Fakat bir gariplik var. Başbakan nicedir Ergenekon taifesiyle boğuşuyor… Aziz Yıldırım da, tutuklandığı ilk günlerde Ergenekon’a müsbet yönde atıfta bulunuyor… Ortada fol yok, yumurta yok zannettiğimiz bir dem de Yıldırımın bu türden beyanatları haliyle kafa karıştırıyor… Hani yani; ŞİKE ile ERGENEKON ne alâka?.. Demek bir şeyler var diye düşünüyor insan ister istemez.
Sonra Yıldırımdan başka bir beyanat; beni Ergenekon’a dahil etmeye çalışıyorlar… İnsan şaşırıyor tabii, işin başında bu yönde imâlar, işâretler, hamleler, sonra da şikayetlenmeler.
Biz davanın bu yönünde de değiliz aslında. Bizi ilgilendiren, genel mânâda spor nereye gidiyor, gitti. Üstad Necip Fazıl’a soruyorlar; Spor için ne diyorsunuz? Cevap; Haliç’in neresinden bir bardak su alırsanız alın tahlil aynı çıkar… Malum, o zamanlar Haliç kokudan geçilmeyen bir yer…
Kimseyi suçlamadan söyleyelim, tahlillerin aynı çıktığı Haliç nicedir temizleniyor, sıra şimdi futbolda. Zirvesinin (FİFA) koktuğu yapılanma, tabii olarak eteklerde, patlayan lağımın tiksindirici kokusuna mazur kalacaktır.
Kaldı ki, kokuyu da bir kenara bırakırsak, hayata gelişin gayesine, yani insanın var oluşunu gerçekleştirmesine hizmet eden hangi yanı var fotbolun… Sporun demiyoruz, zira mücerret futbol tabii olarak olması gerekendir… Mesele herhalde profesyonel mecraya kaydığında yörüngesinden çıkıyor.
|
|
Salı, 28 Şubat 2012 20:28 |
|
‘NATO’NUN BABASI’NIN EN YAKIN ARKADAŞI KİM? Evet, yanlış anlamadınız Nato’nun bir babası var ve o babanın da çok yakın bir arkadaşı var; tanınmış ve her taşın altından çıkan. Yıldıray Oğur 19 Şubat 2012 tarihli yazısına şöyle başlamış: “Nato’nun babası 1954 yılında gazetelerde şöyle bir haber çıktı: “Napoli’deki NATO karargahında vazifeli bulunan Yüzbaşı Turan Çağlar’ın bir kızı dünyaya gelmiş ve NATO adı konmuştur. NATO karagahında doğan ilk çocuktur.” Bu Nato’nun babası Turan Çağlar’ın özelliği ne peki? Oğur makalesinde onun hemen her taşın altından çıktığını, her kirli işte adının geçtiğini anlatırken şöyle diyor: “Kızına Nato adını koyan Çağlar’ın adının Baas tipi bir darbe yapmaya çalışan Doğan Avcıoğlu, Altan Öymen’in de içinde olduğu 9 Mart’çılarla birlikte geçtiğine artık şaşırmıyoruz.” Dedikten sonra (…) devam ediyor: “Ve 1983 yılı. Ankara’daki CIA casuslarını dinleyen MİT, bir telefon görüşmesinde kendisini “John” diye tanıtan bir Türk’ü yakın takibe alır. John, Tuğran Çağlar’dan başkası değildir. Çağlar, her ayın ilk ve ikinci çarşambası Amerikalılarla buluşmaktadır. MİT’teki askeri kanadı ikna edebilmek için Çağlar’ın bütün temasları fotoğraflarla belgelenir. Ailesine göre “bir gün evden çağırılan”, MİT’çilere göre “suçüstü yapılan” Çağlar sorgusunda 15 yıl boyunca Amerikan istihbaratına Türk ordusuyla ilgili bilgi ve belge verdiğini itiraf eder. Kendini şöyle savunur: “Zaten bütün hükümetler, Genelkurmay başkanları Amerikan hesabına çalışıyor, ben yapınca mı suç oldu.” Genelkurmay Askeri Mahkemesi’nde yargılanmak üzere Ankara’ya gönderilir. Casusluktan 15 yıl hapsi istenmektedir. Mamak Cezaevi’ne konur. Hürriyet gazetesine “Casus değil, Amerikan sempatizanıyım, fakat bu husus hiçbir zaman memleket sevgisi üzerine çıkmaz, çıkmamıştır.” Açıklamasını yaptığı 29 Temmuz 1983 günü akşamında cezaevinde hayatını kaybeder. GATA otopsi raporuna göre, ölüm nedeni enfaktüstür. Nuri Güneş’e yazdığı mektuba göre ise alması gereken ilaçları almayarak bir çeşit intihar etmiştir. Ölümüyle ilgili şüphe ortadan kalkmaz. Davasına yayın yasağı konduğu için kimse olayın üstüne gitmez. MİT’in tarihindeki iki CIA casusunun adı yıllar sonra Ergenekon davasıyla yeniden gündeme geldi. Geçen yaz Ergenekon Davası’na bakan mahkeme avukatların ya da savcılığın böyle bir talebi yokken ilginç bir şekilde Genelkurmay’dan ve MİT’ten gizlilik kararı olan Sabahattin Savaşman ve Turan Çağlar’ın dosyasını istedi. Dosya adresine ulaştı mı bilmiyoruz. Ama eğer ulaştıysa bugün yanlış yerlerden konuşulan MİT’in karanlık tarihi hakkında çok şey öğreneceğiz.” Ve final: “Çocuğuna Nato adını koyan bir subayın Perinçek’in haber kaynağı haline nasıl geldiğinin hikayesi Türkiye tarihi hakkında bize çok şey söyleyecek. Bu arada neyse ki o kız çocuğu gazetelere haber olan adını değil Lale adını kullandı, büyüdü. Barış Manço ile evlendi ve biz onu bugün Lale Manço diye tanıyoruz.” Evet böyle!.. Anlıyoruz ki, yakın gelecekte yakın tarihin karanlık odalarından fevkalade meseleler dökülecek ortalığa. Önüne geleni NATO’cu olmakla suçlayan Doğu Perinçek Nato’nun babasıyla nasıl işler çevirdi acaba… Süper (!) anti emperyalist, süper Amerika düşmanı Perinçek, bir ABD sempatizanıyla yollarını nasıl birleştirdi? Enteresan bir adam. Mao’cu zannediliyordu, İngiltere locasına bağlı mason çıktı. Antiemperyalist zannediliyordu Nato’cu çıktı. Amerikan düşmanı zannediliyordu, görüyoruz ki, o da yıkılmak üzere. Tabiî son kalesi Atatürkçülüğü, Kemalizmi de unutmamak lazım. Bir dönem de Öcalan’la sarmaş dolaştı. Oğur’un söylediklerini bir yere not edin, bakalım tecellî zemininde nelere şahid olacağız. MUHBİR AYDINLIK Perinçek’in gazetesi kendisi gibi antiemperyalisttir(!) haliyle. İşçinin, emekçinin, garib-gurebanın hakkını savunmayı kimseciklere bırakmaz. Ezilen halkların savunuculuğunda da kimse eline su dökemez. Ama bazı halklar istisnadır. Meselâ Çin’in zulmü altında inleyen Doğu Türkistan Müslümanları bu kategoriye girmez, bunu evvelden beri biliyorduk. Fakat 20 Şubat 2012 tarihli Aydınlık’ta öyle bir muhabirlik yapmışlar ki; yakışmış. Tiran’lardan bir Tîran, Firavunlardan bir Firavun olan Özbekistan devlet başkanı İslâm Kerimov’un zulmüne karşı direnen Özbekistan halkının doğal lideri Muhammed Salihi ispiyonlamış Aydınlık. Şöyle diyor haberde: “Aydınlık 17 Kasım 2011 tarihli haberinde, İslâm Kerimov’un muhalifi Muhammed Salih, ABD ve Gülen’in organizesi ile Türk topraklarında barındırıldığını ve Başbakanlık tarafından korunduğunu yazmıştı. MİT Orta Asya Başmüşaviri Kaşif Kozinoğlu’nun mektubuna dayanarak yapılan haberde, şu ifadeler yer almıştı: “Muhammed Salih’in kızı, Emine Erdoğan’ın çok yakın bir arkadaşı ile evlenmiştir.” ABD’nin organizesinde olan Muhammed Salih aynı zamanda ABD’nin terör örgütleri listesindeymiş. Bunu da yine Aydınlıktan öğreniyoruz ki, ne çelişki. “Salih, ABD’nin terör örgütleri listesinde yer alan, Özbekistan’a muhalif İslami Hareket adlı terör örgütü ile direk irtibatlıdır ve örgüte para yardımı yapmaktadır.” ABD hem terör örgütü ilan ediyor, hem de başındaki adamı koruyor, kolluyor. Anlıyoruz ki Perinçek de, bu tür taktikleri ABD’den öğreniyor. Öyle ya, çocuğuna Nato ismini koyan bir adam başka türlü nasıl Perinçek’in haber kaynağı olabilir ki?... Karışık işler mîr’im karışık. Fakat aceleye gerek yok, bunlarda çözülür; bunlarda. Ve daha niceleri. Film koptu bu sefer. İKTİDAR KOLTUKLARINI KAPTIRMANIN VERDİĞİ MUHALEFET Bu duygu ihtirasların gemlenemeyeceği bir noktaya kadar gider; gidiyor. Bu ihtiras kurbanlığı bugün Saadet Partisi saflarında yaşanıyor ki, millet nazarında da bir hayli sırıtkan bir durum arzediyor. Yapılan muhalefetin eften-püften olduğu o kadar âşikârken, yinede bu durumu muhasebe etme gereği duymuyorlar. Anlaşılıyor ki, mesele gemlenemeyecek noktaya varmış. Kazım Albay şöyle demiş: “AKP’ye karşı olanlar ne derece samimî ve neler yapıyorlar? Neler üretiyorlar, hangi fikir, eylem ve siyasetle ortaya çıkıyorlar? İktidar koltuklarını kaptırmanın verdiği muhalefet duygusuyla hareket etmek, İslâmcı camiaya bir şey katmaz. Demokrasiyi amaç edinmekle İslâmî bir rejim kurulmaz “Ilıman İslâm” projesine sistemli karşı çıkmadan ve sistemle kavga etmeden mücadele olmaz” (Baran Dergisi, s. 265) Bu durumu muhasebe etme gereği duymuyorlar, dedik. Bunun bir çok sebebi olabilir, ama birinci sebep koltukları kaybetmenin getirdiği ihtirastır. Ve bu günlerde bu muhterislerin önde gidenlerinden biri, Üstad Necib Fazıl’ın, "Oğuz değil Han değil Asil değil Türk değil" dediği adamdır. İkincisi de İsmail. Hani şu Suriyelere kadar İPçiler'in yani Aydınlıkçıların ve CHP’lilerin peşine takılarak giden adam. Konuşmaktan ve yazmaktan aciz adam. Bir zamanlar Mahmud Efendi Hazretleri’nin yeğeni Saadettin Ustaosmanoğlu’na sözde Mahmud Efendi’nin ağzıyla iftira eden de bu İsmail’dir. “Akrabalık ihdas ederek rant sağlayan,” diye. Sonra da Ustaosmanoğlu’na Albay’la haber gönderdiğini duyduk, diyesiymiş ki; ben Milli Gazete’ye verdiğim bildiri de Saadettin Ustaosmanoğlu’nu kastetmemiştim… Vay uyanık vay… Ağlamanın gereği yok. Ben yaptım de, dürüst ol. Böyle yaparsan belki ihtiraslarına rağmen İlahî Rahmet’e denk gelirsin de Saadettin Ustaosmanoğlu sana hakkını helâl eder… Hem ihtiras, hem uyanıklık, nerede o yoğurdun bolluğu. Neyse, özel meseleleri çok karıştırmayalım. Zamanı gelince ve de gerekli görülürse açarız… Tabii inşallah açmayız niyetiyle söylüyoruz. Gelelim Baran Dergisi’nin aynı sayısında yayınlanan başka bir uyarıya. Akıllı bir Milli Görüçcü’nün uyarısına: “Fettullah Erbaş: 28 Şubat’ı Unutmadık Ergenekon’un oynadığı oyunlara karşı Milli Görüş camiasını uyaran Fettullah Erbaş: “Ergenekon şebekesi, milli irade düşmanıdır… 28 Şubat darbesi bir Amerikan planıydı… Dün Amerikancı, bugün ulusalcı olan Ergenekoncular, Erbakan Hoca’nın ardından timsah gözyaşları döküyorlar… Erbakan’ın ne büyük bir vatan sever olduğunu 28 Şubat’ta bilmiyorlar mıydı” dedi. Ergenekon yandaşları, asrın davasını sulandırmak için her türlü yönteme başvuruyor. 28 Şubat döneminde Milli Görüş lideri merhum Necmettin Erbakan’a yapmadıkları eziyeti bırakmayan ve ülkenin meşru başbakanına küstahça küfür edenler, bugün darbe davalarını tartışmalı hale getirmek amacıyla Saadet Partisi mensuplarına yaranmaya, şirin gözükmeye çalışıyorlar.” Saadet Partisi lideri Sayın Mustafa Kamalak’ın naif ve dürüst biri olduğunu müşahede ediyoruz. Partiye hakimiyeti kuvvetli midir bilmiyoruz, ama yine de bu gidişata bir dur demesi, akıllı uslu insanlarla, gerçekten hadiselere derinlemesine bakan insanlarla yeni bir hamle başlatması gerektiğine inanıyoruz. Aksi takdirde daha önce de belirttiğimiz gibi, yeni yeni ihtiras sahiplerinin zuhuruyla, yeni yeni bölünmeler yaşanacak. Muhteris İsmail’lerle bu işler yürümez Sayın Kamalak, bizden söylemesi. Biz taşıdığımız silahı tanırız. ARAB DEVRİMLERİNİN DEVAM EDEN AYAĞI SURİYE VESİLESİYLE Tunus düştü, Mısır düştü, Libya düştü… Suriye’nin düşmeyeceğine inananlar varsa şâyet, ihtiraslarını ve muhalif olma biçimlerini gözden geçirsinler deriz… Bu dalga daha neleri vuracak kimbilir. Doğu’dan batıya, kuzey’den güney’e, bu kasırga her bir yanı yoklayacak. Bizim eve bile uğraması muhtemel; tabii şartlar muvacehesinde. Bu devrimlere cebheden karşı olanlar kimler? Şiiler. Ve, açıkça beyan onların hakkı. Zira fevkalâde aleyhlerine. Şii probogandalarının fırsat ortamlarını kaybediyorlar. Lübnan Hizbullahı Lideri Hasan Nasrullah soruyor: “Suriye’yi devirmek kimin işine yarar”… Kimin işine yaramadığını söylemek her şeyi söylemektir; Şiilerin işine yaramaz. Bu sebeple cebheden, direk muhalifler. Nasrallah şöyle diyor: “Suriye’nin bir çok bölgesi sakin. Bazı bölgelerde büyük bir gerginliğin olduğu doğru. (Furkan’ın Not’u: İsmail Suriye’ye gidip döndüğünde; ne münasebet canım, her yer güllük gülistanlık, diyordu. Nusayri Esed’e güveni ne kadar fazla imiş meğer) Fakat bu mesele bir iç meseledir. Ve bu meseleye karışmak istemiyorum. Tüm bunlardan dolayı böyle bir duruş sergiliyoruz. Bundan dolayı hiç kimse bize çifte standart uyguluyorsunuz diyemez. Bizim tek bir standardımız var. Ve bu standardımıza göre Arab devrimlerine karşı duruş sergiliyoruz.” (Baran Dergisi, s.265) ARAB DEVRİMLERİNE KARŞI DURUŞ… Şiiler kaybedecekleri menfaatleri uğruna böyle diyorlar. Sünnîlerin SUNİ kesimleri ise haybeden bir ihtiras veya ahmakça bir antiemperyalist tavır sebebiyle… Eyvallah; Baba Esed Hama ve Humus katliamlarında 50 bin Müslüman öldürmüştü, oğlu Eşek Esed’de varsın yüz bin öldürsün, ne çıkar. Yeter ki, biz antiemperyalist(!) çizgimizden sapmayalım. Nasıl olsa Esed yenilirse Suriye ABD’nin, AB’nin, Nato’nun eline düşecek; öyle değil mi?.. Ne tuhaf!.. Şu kadarı bile anlaşılmıyor; Tunus devrimden önce kimin elindeydi ve kimin kontrolünde. Ve, bugün kimin elinde ve kontrolünde. Aynı şekilde Mısır, aynı şekilde Libya. Nam-ı diğer Çakal Carlos’un şu ifadesiyle Fransız siyonizmi Libya için şöyle sızlanmıyor muydu; “Biz bunca yatırımı Libya’ya Şeriat gelsin diye mi yaptık”… Ee, böyledir bu işler… Siyonist anlıyor da İsmail anlamıyor… Neyse yavaş yavaş… Erginleştikçe. Aman ha, Suriye’de mezheb çatışması olur, emperyalizmin eline düşeriz… Bu meselede çok dillendiriliyor. Tabii kaynak belli. O kaynağın sahibleri’ne gönderme yaparak şöyle diyor Selman Maltaş: “Suriye devrimiyle birlikte bazıları sürekli “mezhep çatışması” probogandası yapıyor. “Suriye’e hürriyet yok” diyorsunuz, aynı şeyi söylüyorlar. “Baas katliam yapıyor” diyorsunuz, aynı şeyi söylüyorlar. “İran Suriye’de katliama destek oluyor” diyorsunuz, yine aynı şeyi söylüyorlar. Peki, “İran’da Sünnilerin bir tane bile mescid açmasına izin verilmiyor!” desem bu kez de aynı şeyi söylerler mi acaba?” (19 Şubat 2012, Milat) Baran’ın aynı sayısında Ebubekir Sifil’den iktibas edilen “Şii Yayılmacılığı” başlıklı yazıdan bir bölümle bitirelim: “İzleyebildiğim kadarıyla tek bir uydu kanalında 20 civarında Şiilik propagandası yapan televizyon var. İzleyemediklerim de hesaba katılarak düşünüldüğünde rakamın ikiye-üçe katlanacağından şüphe yok. “Ne var bu kanallarda?” diye baktığınızda, 24 saat fasılasız Şiilik propagandası var. Bütün mesaisini Sünnilik tenkidine sarf eden, bu sahada özel olarak yetiştirildiği anlaşılan kişiler, Sunni kaynakları didik didik ederek işlerine geleceğini düşündükleri malzemeyi titiz bir şekilde cımbızlayıp seyirciye sunuyorlar. Son örneklerden biri el-Fahişe li’l-Vechi’l Âhar li Âişe isimli paçavra. Televizyon kanallarında ve internette bu eserin yazarı tarafından Sünni gençlerin beynine boca edilen yığınla tezvirat var. En hafifi, Hazreti Aişe (ra) validemizin, Efendimiz (sav)’e taammüden eziyet ettiği bühtanı! Ağır ithamları zikretmeye ise dilim varmıyor; kitabın adı zaten muhtevasını yeterince ele veriyor. Elbette bu sadece örnek. Bunun gibi onlarcası tedavülde…" (Ehli Beyt maskesi altında Şia’nın tezviratının önünü açanlar zil takıp oynasınlar…) Bir de İsmail oynasın! Neden mi? Suriye, Kâinatın Efendisi'nin ailesi, annemiz Hazreti Aişe (ra) validemize (haşa) "fahişe" diyen Muta Piçleri'nin elinde. Ve arkalarında İran, Çin, Rusya, Suriye… Amerika emperyalizminin eline geçecek gevelemelerini bırakın da büyük emperyalist devletlerle annemize küfreden iblislerin elinde olan Suriye’nin, bir an önce Devrimi gerçekleştirip bu pisliklerden kurtarılmasına yardımcı olun. İsmail sana diyorum. Şam’a, annene küfredenlere kıyak yapmaya gitmeyi bir daha aklından geçirme; İmanına halel gelir. Anlıyor musun İsmail! HAYRETTİN KARAMAN VE BİR FİKİR (!) SIPASINA DAİR Hüseyin avni hoca’nın kaleminden fikirleri tımar edilen Hayrettin Karaman… Fikrileri tashihe değil, tımara muhtaç zamane müçtehidi diyesiymiş ki; “Bir gönülde Ehl-i Beyt sevgisiyle Muaviye sevgisi bir araya gelmez.”… Üçlü saç ayağın biri olarak Üstad Necib Fazıl tarafından çok zaman önce teşhir edilen bu Hazreti Muaviye müfterisi itikad sapkını adam, 1400 küsür senelik gelecek içinde bu meseleyi vuzuha kavuşturan yüzlerce eser varken, Evrakâ (buldum) durumlarına hangi saikle düşüyor acaba? Bilen varsa söylesin, diyeceğiz ama Avni Hoca’nın bu işi layıkıyla yaptığını biliyoruz. Görmek isteyenler Gurâba Dergisi'nin Şubat 2012 tarihli sayısına bakıp echel’lerin durumlarını topyekûn müşahade edebilirler. Garib olanı şu; kaçıncı kez yanlışları bir labaratuar titizliği doğruluğunda önüne koyulmuş, fikirleri tımar edilmişken, hâlâ aynı nakarata hangi akılla devam ediyor; anlaşılması güç. Bir de bunların peşine takılmış tufeylî’ler varki, sormayın gitsin. Adam, Cübbeli Ahmet’in üçkağıtçılıklarını anlatma bahanesiyle bir kitab yazıyor; ama dert başka… Echel’i cüheladan olan bu sapık, kitabına Hazreti Muaviye radıyallahu anha’ya saldırma kuduzluğu göstererek başlıyor. Allah Resulü’nün Vahiy Katibine dil uzatma cinayeti… Piçliği mi demeliydik? Bir de, takiyyeci İslâmsızoğlu’nu Kaşar Nuri’yi methetmez mi kitabında! Ulan senin ilmin ne, irfanın ne, izânın ne, anlayışın ne? Bu vadide sana bir gram yer tahsisi keramet çapında bir hadise telakki edileceğinden, böyle bir şansında yok. Hangi cesaretle don gömlek fırladın vadiye! Doğru dürüst cümle kuramayan, tashih nedir bilemeyen adam, kalkmış kitab yazıyor… Anladık, herkesin yazma, bir şeyler karalama hakkı var. Anladıkta be adam bu hak sana, kabe duvarına necasetini bırakma hakkı da mı veriyor; bunu anlayamadık! |
|
Çarşamba, 22 Şubat 2012 14:54 |
|
AKP' NİN GELİŞİ VE GİDİŞATI Bir hayli badireler atlatıldı. En sonuncusu MİT müsteşarı Hakan Fidan olayı... Ortalık tam anlamıyla onbeş gün sallandı diyebiliriz. Ve; bunun izleri kolay silinmez. İki Marksist kökenli yazardan AKP'nin gelişine ve gidişatına bakalım. Ve de, gidişat bölümü için duyduğumuz tedirginliğin mahiyetine bir göz atalım. Roni Margulies diyor ki; "Türkiye'de ilk kez başarılı bir darbeci yargı önüne çıkacak. Dolayısıyla, "darbe yapmak" fiili yargılanacak. Dolayısıyla, darbecilik yargılanacak. Dolayısıyla, bu memleketin çoğunluğunun arzularına karşı "Kemalist devleti kurtarmak" anlayışı yargılanacak. Bunların yargılanabildiği duruma, on yıl önce hayal bile edemeyeceğimiz bu duruma nasıl geldik? İki büyük toplumsal güç nihayet silkindi, siyaset sahnesine çıktı ve "Yetti artık?" dedi, öyle geldik. Bu büyük güçlerden biri, Kemalist devletin 80 yıl boyunca yok saydığı Kürt halkı. Bu halk, "Devletin bekası beni ilgilendirmez, benim kendi taleplerim var, bunları istiyorum ve söke söke alacağım" dedi ve aldı. İkinci büyük güç, Kemalist devletin elbette yok sayamadığı ama güdülecek koyun gibi gördüğü, Türkiye'nin Sünni Müslüman, muhafazakar çoğunluğu. Bu halk, kendine tümüyle yabancı gördüğü Kemalist devlet kadrolarına bir alternatif oluşturarak koyunluktan çıktı. Ak Parti'nin devletle itişmesi, zaman zaman çeşitli açılımlar yapması, Tayyip Erdoğan'ın kafasından değil, kendisini meydana getiren Sünni Müslüman, muhafazakar çoğunluğun içgüdülerinden, taleplerinden, basıncından kaynaklanıyor.Ve Kemalist devlet 15 yıldır bu iki büyük toplumsal güce karşı kendini savunmaya çalşıyor.(...)Kemalist devletin direnişi çok kanlı oluyor. Becerebilseler daha da kanlı olacak. Fırtına gibi geçen şu son 10-15 yılda yaşadıklarımızın arka planı . Bu süreçte taraflar belli; Bir yanda büyük toplum güçleri, bir yanda Genelkurmay'ıyla kolluk güçleriyle, yargısıyla, Ergenekon'uyla Kemalist devlet.Kenan Evren'in yargılanması bu sürecin bir yansıması, bir simgesi."(18 Şubat 2012, Taraf) Hâdise net! Bu gidişatı durduracak bir konjenktürde şimdilik yok, ama... Gidişat konusunda, zaman zaman yaşanan tereddütler zaman ve enerji kaybına sebeb oluyor. Bunun ana ve tâli sebebleri üzerinde durulmalı, diye düşünüyoruz. Sünni çoğunluk ve onun icbar ettiği hâdiseler diyor Margulies. Diğer yandan Kürtler'in, yeter artık, tavrı... İkisi de doğru. Yalnız eksik kalan parçayı tamamlamak şartıyla. Kürtler... İlk darbeyi Kurtuluş Savaşına katılmış Müslüman Kürtler yiyor. Arkasından Müslüman Türkler. Bunları hep yazıyoruz... Kemalistler'in dövmediği kesim kalmadı. Kemalizm adına dövülen her kim varsa bu ülkede Müslümandır. En azından hadisenin temeli böyle. Sonrasında, rejimi şekillendiren Batılılar, Kemalistler'in dövdükleri üzerinden oyunlarını oynamaya başlıyorlar... Bugün Kürt kartını Türkiye'ye karşı oynayan ülkeyi bilmeyen, duymayan kalmadı. Nasıl olsa Kemalizmin ajite ettiği bir ırk var ortada, ve de delik deşik bir rejim; neden oynamasın? Fakat, unutulmaması gereken husus şu; Kürtler Müslamandır. Şâfi-Nakşibendî Kürtleri her ne kadar KÖKLER'inden koparmak isteseler de, başaramadılar. PKK nezdinde kısmi bir inanç kayması olsa da, kâhir ekseriyet inancından taviz vermedi. Öyleyse şöyle diyebiliriz; ortada, Sünnî çoğunluk, etnik Kürtçülük diye ayırt edilecek bir durum yok. Müslüman halk topyekûn bir devrimin arefesini yaşıyor. Bugün AK Parti'ye taarruzun sebeblerinden biri de, Kürtler'in, Kürtçülük ideolojisi güdenlerin ellerinden kurtarılması hamlesidir. Bu hamle başarılı olursa (ki, çok yerlerden ve hatta PKK saflarından bile bu doğrultuda haberler mevcut), geriye kalan, sûnî ikilik yerine SÜNNÎ birlik olacaktır. İşte, bugün olan biten hadiselerin temelinde yatan budur. Ve bu gidişatın durdurulması mümkün değildir. Buna zaman da müsait değil, mekân da! Aynı şey yanı başımızdaki Suriye'de yaşanıyor... Orada vahşet derecesinde kana susamışlık sözkonusu... Burada kan isteyenler azınlık, orada da kan dökenler azınlık. Bu tablo karşısında şaşkın ördek misâli, Suriye'nin emperyalistlerin eline geçeceğini, Türkiye'nin de ayı tehlikeyle karşı karşıya olduğunu söyleyenler var. Garib olan şu ki, bu düşüncelere sahib olanlar nedense Rüzgâr Gülü Doğu Perinçek ve taifesinden etkileniyorlar. Ergenekon sanığı Doç. Ümit Sayın'ın ifadesiyle; İngiliz locasına kayıtlı mason Doğu Perinçek'in... Maocu oldu, Apo'cu oldu, şimdi Milli'ci Kemalist olan Perinçek bu ülkenin patolojik yapısına hakikaten renk katıyor... Hele arkasına taktığı Şeriat iddiacılarını görünce insan bir tuhaf oluyor... Bu peşe takılmışların politik tahlillerini görüyorsunuzdur mutlaka. Hâlleri ve tahlilleri bize şunu hatırlatıyor; Hoca kürsüde Vahdet-i Vücut'u (Varlığın Birliği) anlatıyor. Ama fikri yeterli değil. Allah vardır, Allah'tan başka hiçbirşey yoktur. Mevcudat derseniz; vardır ama yoktur, yoktur ama vardır vs. vs... Muzib bir Bektaşî kalkıp; Hocaefendi şuna yok de de kurtul, deyiveriyor... Bizimkilerde aynen böyle. Esed'e karşıyız ama, değiliz fakat, felan, feşmekan canım böylede olmaz ki, Esed varken ABD ile yatılmaz ki, bu AK Parti de çok oluyor hani, Humus'ta kandökülmüş diyorlardı HANİ, ben gittim güllük gülistanlıktı Mami... Yahu, bunu anlamayacak ne var! Arab âlemi diktatörlerini tasfiye ediyor, sıra Suriye'de. Kanın az veya çok dökülmesi ayrı mesele, ama mutlaka 50 bin Müslümanın katili hafız Esed'in fırlama oğlu Beşar de gidecek; çaresiz. "Emperyalist" kelimesini yalama hâle getirenlere hatırlatalım; Fas'ta hadiseler başladığında bir hafta kadar neredeyse ses çıkmadı AB'den ABD'den... Onların kotardığı şeylerde nasıl davrandıkları cümlenin malumudur. Ha tabii, şaşkınlıkları geçtikten sonra var güçleriyle meseleyi leyhlerine çevirmeye çalıştılar, çalışıyorlar; boru değil düşman bu! Ama, yemiyor. Bakmayın siz bir kaç cazgırın Suriye'ye gidip, Türkiye battı demesine. Onlar hep aynı yerdeler, familya itibariyle de tek çeşitler. Zamanı yakalayamadıkları için dinazor fosillerinden medet umarlar. Yakındır, "Ellerim Bomboş" şarkısını söyleyecekleri zaman. "Amerika ahmak bir fildir..." AB, himmete muhtaç dede... Küçümsemeyelim, ama büyütmenin de âlemi yok... Dünya yeni iklimlere yelken açmışken, bir kaç dinazorun homurdanmasına, bu homurdanmalardan etkilenip cazgırlık yapanlara kulak asmayın... Oyunları bozuldu. AKP'NİN GİDİŞAT BÖLÜMÜ İÇİN DUYDUĞUMUZ TEDİRGİNLİK Bu tedirginliğin mahiyetine dair aktaracaklarımız, gidişata parmak basan ikinci Marksist'ten, şöyle diyor Nabi Yağcı: "Restorasyon mu, değişim mi? MİT kriziyle birlikte daha şimdiden bu soru farkında olalım, olmayalım şiyasi gündemimize oturmuştur. Eski yapılar restore edilerek durum idare mi edilecektir, yoksa devlet-toplum ilişkisi yeniden tarif edilip toplum öncelikli olarak yeniden yapılandırılacak mıdır? Bu ikinci ihtimal kanımca giderek zayıflamaktadır. Zira Ak Parti çok önemli ilklere imza atmış olsa da şimdiye dek yapılanlar eski ve eskimiş yapıları yapısökümüne uğratmaktan ibarettir. Bunlar çok önemliydi ve destekledik. Çünkü sökmeden dikmek, çözmeden kurmak mümkün değildi. Ne varki, çözdükçe, çözülen şeyin aslında salt Ergenekon örgütlenmesinden ibaret olmayıp devlet olduğunu görmeye başladı Ak Parti ve gördüğünden ürktü. Bütün eğitim sistemimizin temelini oluşturan Kartezyen bir kuşkuculukla devlet eleştirisini ancak kendini koruma sınırına kadar getirebildi. Bu kadarı bile bürokrasisini aktive etmeye yetti. Devletin temel kurumları MİT, polis, asker ve yargı bir bakıma kendiliğinden devleti koruma refleksi göstermeye başladılar ve daha son seçimler öncesinde Kürt sorununu kullanarak Ak Parti'yi içinden ve dışından kuşattılar. Ak Parti ise bu kuşatmaya hayır demedi. Ergenekon'la başlayan ve dokundukça suç izlerinin yukarılara doğru uzandığı devlet kurumlarının neredeyse tümünü kapsayan bir çorap söküğü çıktı orta yere. Çektikçe yeni bir ilmek çözülüyordu. bu nedenle de Ergenekon davalarının nasıl sonuçlanacağını kimse bilemez hale geldi. Eski Genelkurmay Başkanı'nın dahi "terör örgütüne üye olmakla" suçlandığı bir yargılama öyle eften püften sonuçlanamaz. Peki, nasıl olacak?" (18 Şubat 2012, Taraf) Evet, nasıl olacak? Önce şu içten kuşatılmışlıkla alakalı sadece bizi bağlayan -kimin inanıp inanmadığını önemsemiyoruz- bir BALON(!) uçuralım; Başbakan gerçekten kuşatılmıştır ve yeyip içirilen gıdalar sayesinde ameliyat olmaya mecbur kalmıştır... Tehlikenin atlatılmış olduğu da bir hakikat... Kaynağımızı sormayın! Gelelim diğer bölüme. Gerçekten gözü kara şekilde girişilen işlerde, zaman zaman tuhaf çekingenlikler yaşandığına şahid oluyoruz. Bunun sebeblerinden biri bize göre şu; bir bütün olarak hareket edebilme kabiliyetinin genetik kodları mevcut değil, Rüzgârın leyhte olduğu zaman ve mekânlarda kahramanca tavırlar sergilenirken, aleyhte bir rüzgâr sözkonusu olduğunda bir gariblik oluşuyor ve Yağcı'nın ifadesiyle AK Partiyi bir ürkeklik kaplıyor. Bu ürkeklik tabii olarak, derin devlet bürokrasisinin hareketlenmesine sebeb oluyor. Bu yolu aşmanın çarelerini bulmak gerekiyor. Nasıl? Başbakan Erdoğan bugüne kadar şu sözü kimbilir kaç defa tekrar etti: "DİK DURUN, DİKLEŞMEYİN!.." fevkelâde isabetli. Fakat, bu tavra rağmen olan bitenin Nabi Yağcı tarafından tahlilini gördünüz ve hakikat payı büyük. O hâlde, yeni zamanlara aplike edilecek yeni dövizlere ihtiyaç var ve biz bunu nice zaman önce birkez daha hatırlatmıştık. Şu: "DİK DURUN KARŞINIZDA LEŞLER VAR!" Marksistler'in; Sünni çoğunluğun ezici üstünlüğü ve basınç yapması sebebiyle bu günlere gelindi, demesi dahilinde düşünürsek, artık geri dönüşü olmayan bir yola gemileri yakmış olarak girildiğini fark ederiz. Bu milletin gemileri yaktığını Marksistler söylüyorsa, Müslümanlara ne yapmak düşer? Bu sorunun cevabına vereceği doğru cevab, AK Parti’nin istikametini ve istiklâlini belirleyecek. Aslında seçenek yok; Durmak Yok Yola Devam… Ama eski yürüyüşüyle değil. Yara bere, kırık dökük içinde debelenen millet düşmanlarına öldürücü darbeyi vurabilmek için HÜCUM MARŞI’na ihtiyaç var.

DOĞU PERİNÇEK’TEN İNLEYEN NAĞMELER Perinçek’i takdir ederiz. İdealist bir adamdır. Fakat bu idealistliğini öylesine orijinal bir noktaya taşımıştı ki Perinçek, adeta; İdealistliği Maskara Etme İdealizmi’ne dönüştürmüş. Yalın kılıç öyle dövüşüyor ki, insanın acıyası geliyor. Şer’i Mübini kabul etmez ki, diyelim burada kazanamasa da, öbür tarafta hakkını alır. E burada da kazanması mümkün değil; nasıl acımayalım. Vicdan kelimesine dayanan bir itikatla bu yollar aşılmaz. O vicdan, önce inanmanın Hakikatine bağlanmayı kabul edecek, ondan sonra vicdan olur. Aksi takdirde Mao’sunun Çin’i gibi Doğu Türkistan Müslümanları’nın ciğerlerinin sökmeye devam eder. Antiemperyalist Mao’nun, antiemperyalist Çin’i(!)… Cin’i! Bu işler Cin’likle olmuyor tabii… Ama yine de Perinçek geri durmuyor. Silivri’den (Allah kurtarsın-Samimi olarak) öyle salvolar sallıyor ki, tutabilene aşk olsun. Ülkeyi oradan idare ediyor. “Öncelikli ve Yakıcı Görev”i belirtmiş 18 Şubat 2012 tarihli Aydınlık gazetesinde. Bir gün önceki yazısında ne yazmışsa, hararetle tavsiye ediyor ahaliye: “Dünkü Rota’da yazılı ‘Türkiye Cephesi’ni okumayanalar lütfen okusun. Okuyanlar ise, okutsunlar, rica ediyorum.” Aman bulalım şu yazısını, hikmet dolu satırlardan mahrum kalmayalım. Bir yandan da bugün yazdıklarına temaşa ile feyz alalım. Zira, Mao’cu, Apo’cu, Milli’ci ve Kemalist badireleri başarıyla atlatarak gelmiştir bu günlere. Kalpaklı Kuva’yı Millici duruşuyla aleme nizamat verme hakkına sahiptir. Doç. Ümit Sayın’ın ağzından kaçırdığı MASON’luğu unutun gitsin. Diyor ki Perinçek: “ABD’nin stratejik bozgununu paylaşırlar. Türkiye’yi yönetenler, ABD’nin savaş aleti olurlarsa, yalnız bölgesel hain olmakla kalmayacak, dünya ölçeğinde hain olacaklardır. Türkiye, bağımsızlık ve bütünlüğü için birlikte olmak zorunda olduğu herkesle karşı karşıya gelecek ve çok ağır sonuçlarla karşılaşacaktır. Türkiye’nin Suriye, İran, Irak, Lübnan, Rusya ve Çin ile karşı karşıya gelmesinin stratejik bedelleri çok ağırdır.ABD, çöken emperyalisttir. Yükselen Asya’ya karşı ABD’nin koç başı görevini üstlenenler, en sonunda ABD’nin bozgununu paylaşacaklardır. Geçmişte Hitler’e alet olanların sonu bilinmektedir.” Neresine dokunalım?.. Her satırı bir âlem, ama âleme yutturma gayretinden de asla taviz vermiyor. ABD, çöken emperyalisttir; doğru! Ya Rusya; kokuşmuş ve çökmüş emperyalist! Ya Çin’in ABD ile al külah ver takke durumları? ABD’ ile de güzel güzel anlaşıp UFAKLIKLAR’ı ütmeleri? Tüm insanlığa beş daimi üye ve onların dünya’ya adalet (!) dağıtan Çin-Cin taifesi. Ah be Perinçek!.. Sen âlemi keriz mi sanırsın? Hakikaten üç beş yavan’ın ve yaban’ın dışında sana inanan olur mu sanırsın?... Yapma be Perinçek! Devam ediyor: “ABD’yi durdurabilecek tarihsel fırsat. Bugün ABD’nin savaş çılgınlığının önünü kesecek ülke Türkiye’dir. Koşullar elverişlidir. ABD’nin baskıları, Türkiye için fırsattır. Piyon görevini reddederek, Türkiye zincirlerini kırar ve ABD ile ilişkilerini de normalleştireceği bir sürecin kapısını açar.Türkiye bu tarihsel atağı niçin yapmıyor? Çünkü sıcak para diktası altındadır. Türkiye’nin tepesindeki sıcak para komisyoncularının, borsa vurguncularının, hortumcularının ve tarikat rantçılarının kanlı çıkarları, ABD’nin savaş ağalarıyla kader birliği içindedir. Türkiye’deki sıcak para diktası, Amerikasız yapamaz. Ancak geldiğimiz noktada, sıcak paranın bedeli sıcak kandır. Mehmetçiğin sıcak kanı!Suriye’de Haçlı Seferi, Türkiyedeki sıcak para diktasının sorgulamasını da, gündeme getiriyor. Bu sorgulama lafla olmayacak, devrimle olacaktir.” Bravo, yaşa, varool vs. vs… Laf cambazlığında harikulade(!)… Fakat, sadece ahmak taifesine ait bir tavlayıcılık… bir de dikkatimizi çekiyor, Pernçek böyle akçe’li işlerden bahsederken coşuyor; komisyoncular, borsacılar, hortumcular ve TARİKATÇILAR… Tarikatçıları büyük yazdık, çünkü Perinçek’ten bir ricamız olacak. Yıllar önceydi, Perinçek’in dergilerinden birinde (Aydınlık olabilir, 2000’e Doğru olabilir) kapaktan haber: İSMAİLAĞA CEMAATİ ŞERİATÇI BİR KALKIŞMADA BULUNACAK… Bu minvaldeki haberin devamı şöyleydi; İngiltere MI5 istihbaratı İsmailağa Cemaatine bu kalkışma için büyük miktarlarda para yolladı. Bu paralar Şeyh Nazım Kıbrısi üzerinden İsmailağa Cemaatine ulaştırıldı. Bu kalkışmanın ilk sinyalini de, İsmailağa Cemaatinin Şeyhi Mahmud Ustaosmanoğlu’nun yeğeni Saadeddin Ustaosmanoğlu, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezindeki konferansında verdi. Haber böyle devam ediyor.Tabii yıllar sonra Ergenekon dosyalarında Doç. Ümit Sayın’ın Perinçek hakkındaki İngiltere locası kaynaklı masonluğunu görünce gözlerimiz açıldı. Açıldı ama, mevzuda öylece kala kaldı. Şimdi Perinçek’in dürüstlüğüne güvenerek kendisinden bir ricamız var; biz o malum sayıyı bulamadık, arşivnizde mutlaka vardır, bir nüsha göderirseniz memnun oluruz; bu ricamızı geri çevirmeyin. Bu haber bizim için turnusol kağıdı mesabesindedir ve Aydınlıkçıların ne kadar karanlık yalancılar olduklarının delilidir. Yukarıdaki satırlarda da aynı kolpacılık devam etmektedir.Devam edelim: “Herkese çıkış yolu. Bu koşullarda, savaşa karşı Türkiye cephesi öncelikli görevdir; zorunludur ve kaçınılmazdır. Herkesi, bir ayrım yapmadan bu göreve çağırıyoruz. Geniş ve Müslümanlığa önem veren bir tabanı bulunan AKP’nin, Haçlı Seferine topyekün alet olması beklenmez. Haçlı savaşına piyon olanların işi zordur. Herkese bir çıkış yolu gösterilmelidir. Biz, İşçi Partisi olarak, herkesi, hiçbir ayrım yapmadan Suriye savaşına karşı Türkiye cephesine çağırıyoruz. Bu cephe derhal kurulmalıdır. Öncelikle CHP-MHP-Saadet Partisi ve İşçi Partisi, bu cepheyi oluşturabilir ve hızla genişletir. Savaşa karşı Türkiye Cephesi, aynı zamanda Milli Hükümetin ilk adımıdır.” Perinçek Silivri’den Milli Hükümetin temelini de atmış bulunuyor böylece… AKP’nin geniş ve Müslümanlığa önem veren tabanını Ak Partiye neler yaptığına bir Roni Margulies’in kaleminden bakın, bir de şaşkın Perinçek’in! Veya uyanık mı demeliydik? Mesele şu. Margulies ne diyordu? “İkinci büyük güç, Kemalist devletin yok sayamadığı ama güdülecek koyun gibi gördüğü, Türkiye’nin Sünni Müslüman, muhafazakar çoğunluğu. Bu halk, kendine tümüyle yabancı gördüğü Kemalist devlet kadrolarına bir alternatif yaratarak koyunluktan çıktı.” Bu çıkışı önlemek, bu milleti eski haline İRCA (koyunluğa döndürmek) etmek isteyenler dört koldan saldırıyorlar. En cevvalleri de Perinçek ve kadrosu…. Saadetliler koyunluğa rıza gösteren ilk talihlilerden olma gayreti içinde sanki. CHP malum. MHP’de bu vartaya düşmüşlerden. Suriye için neden bu kadar çırpındıklarını da anlamışsınız herhalde! Son umutları; SON. |
|
|
|
|
<< Başlat < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Son >>
|
|
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL |
|
Üstad Diyor ki:
Üstad Necip Fazıl Rahmetullahi Aleyh buyuruyor: Namaz kılanlar, kendileri de işin içinde, namazın sathında kalanlara acısın. Kılmayanlar da, o satha bile tutunamadan derinliklere girmek palavrasından haya etsin!..
O ve Ben sf/168
-
Kimler Sitede
Şuanda 88 konuk çevrimiçi
|