Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, Sayın Sağlık Bakanı, Sayın Adalet Bakanı, Sayın Dışişleri Bakanı...
Sizler, bu ülkeye "vatandaşlık bağı" ile bağlı olan kişilerin, Anayasa ve kanunlarca kendilerine verilmiş olan "hak ve teminatlarının" gözlemcisi, denetleyicisi ve ellerinden alınması karşısında haklarını savunmak için, Millet tarafından vazifelendirilmiş kamu görevlilerisiniz.
Eğer, birileri, bir vatandaşın bu haklarına karşı lakayt harekette bulunur veya bunları engellemeye kalkışırsa, gerekli müeyyideleri uygulamakla hakkın ve adaletin yerine getirilmesini sağlamakla görevlisiniz.
Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, Sayın Sağlık Bakanı, Sayın Adalet Bakanı, Sayın Dışişleri Bakanı…
Sizlere daha önce, Sayın SALİH MİRZABEYOĞLU'nun Kartal ve Bolu F Tipi Cezaevlerinde yaşadıkları üzerine başvurmuş, gerekli bilgileri vermiş, kendisine tatbik edilen TELEGRAM İŞKENCESİNİ durdurmanızı taleb etmiştik. Fakat ne sizlerden ne de altınızda sorumluluk paylaşan memurlarınızdan bir cevab almamız -şu ana kadar- mümkün olmadı! Anayasanın, kanunların verdiği "bilgi edinme hakkımıza" rağmen meşguliyetlerinizin farklı olmasından herhalde tarafımıza bir dönüş gerçekleşmedi!
Sayın MİRZABEYOĞLU, siyasî bir kimlik sahibi olduğundan ötürü ve cezaevlerindeki "sağlık sorunları"nın nelere malolduğunu veya nelere malolmadan hallolmadığını bildiğimizden, sorumluluk sizlerde kalmak şartiyle, "işin tabiatı böyleymiş" deyip çıkmak mümkün elbette.
Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, Sayın Sağlık Bakanı, Sayın Adalet Bakanı, Sayın Dışişleri Bakanı...
Dünya üzerindeki her devlet, dünya üzerindeki her vatandaşını korumak, haklarını savunmak ile mükellef olduğunun şuurundadır ve aslında bu, o devletin PRESTİJ meselesidir.
"Zihin Kontrolu-Mind Control" üzerine ülkemizde belki de tek olarak uzun süreli bir yayın yapmamız ve bunun "nasıl olduğuna" dair bilgileri, dökümanları okuyucularımıza sunmamız, bu tatbikatın ne kadar yaygın olduğunu anlamamıza ve elbette mağdurlarının da bize başvurmalarına vesile olmaktadır. Bu mağdurlardan ve gerçekten de "hayatları söndürülmüş" olanlardan birisi de uzun süredir İsveç'de yaşayan, ülkenin ünlü tıp fakültesi "Karolinska Enstitüsü"nde birçok başarılı araştırmaya imza atmış olan Bayan H....'dir.
25 senedir "Zihin Kontrolu" işkencesine tabi tutulduğunu ve 24 yaşındaki oğlunun bu sebeble "kullanıldığını", bu işte kocası ve kocasının ailesinin de ortak olduğunu anlatan H...'nin bize anlattıkları, anlatmaya çalıştıkları insanı dehşete düşüren hadiselerdendir:
"- Ben 44 yaşında ve 24 yaşında bir oğlu olan bir Türk ve aynı zamanda İsveç vatandaşı olan bir bayanım. Henüz benim hamileliğim döneminde hem oğluma hem de bana uygulanan zihin kontrollü denet’liğine karşı yıllarca mücadele yaptım ve hâlâ da bunu yapmaktayım…
2000’li yılların başında nasıl ve ne amaçlı olduğunu bir türlü anlayamadığım ve yüzde yüz benim düşüncelerimin bazı kişilerce okunup hem benim fikirlerimden faydalanıldığını, hem de bize işkence amaçlı kullanıldığını iddia ettiğim zaman kimseyi böyle bir şeyin olurluğuna inandıramadığım gibi, etrafımdaki insanlardan aklımı kaybetmekte olduğum izlenimi edinmeye başlamamla sessiz kalmaya itildim. O dönemler buranın ünlü Tıp Fakültesi Karolinska Enstitüsü’nde onkoloji üzerine doktora yapmakta idim.
İnternetle araştırma yapma olanaklarının pek yaygın olmayışı ve gerek İsveççe ve gerekse Türkçe diliyle yazılmış zihin kontrolü yapılabilirliği adına hiç bir doküman bulamadığımdan ve elimde kanıt olarak sunacak bir şeyim olmadığı için, hakkımda deli damgası vurulmasını istemediğimden sesiz kaldım. Hamileliğim esnasında İsveç’te ilk kez uygulanacağını ileri sürdükleri ve benim hamileliğimi kurtarma amaçlı diye bahsettikleri bir operasyona tabi tutulmuştum; İsveç’e henüz evlenip gelmiş ve 18 yaşında idim. Çocuğum, henüz küçük yaşta beyninin içinde birilerinin sürekli konuşuyor olduğunu söylüyordu. Oğlum, bir radyonun kapatılma düğmesi gibi neden bizim vücudumuzda da bir düğmenin olmadığını ve dinlemek istemediğimiz sesleri neden kapatamadığımızı sormaya başlamıştı. Ben ise, doğum yapmamla birlikte, aşırı rüya görmeğe ve gördüğüm rüyaların aynını günlük olarak yaşamağa başladım. Ayrıca uzakta yaşayan ailem veya akrabalarımın başına gelen bir durumdan anında haberdar oluyordum. Bunun dışında ise, sürekli beynimde sorular oluşur ve onlara cevab verme zorunluluğu gibi şeyler yaşamağa başlamıştım. (Lise 2’nin başında okuldan alınıp evlendirildim. Lise 1. sınıftayken okulun üstün zekâlısı olarak tanınıyordum. Aynı zamanda oğlum da henüz
dokuz aylıkken herşeyi konuşuyor, sayı ve rakamlarla haşir neşir bir matematik dahiliği sergilemekte idi. Henüz 6 yaşında okulda matematik dahisi diye bakılmakta idi).
Herneyse, benim doğum yapmamla birlikte önceden hiç bir şekilde yaşamadığım ve başıma gelmeyen tonla olaylar olmakta ve bunlar ne elde bulunan bilimsel bilgilerle ne de bilinmezliklerle anlatılamayıp, ailemin bana “Sen Allah tarafından seçilmiş bir erişmişsin” demeleriyle ben de olayın üzerinde fazla durmamaya ve durumumuzu olduğu gibi kabullenmeye başlamıştım. Nedensiz bir şekilde, şu an ayrılmış olduğum eşim ve birlikte yaşadığımız onun ailesince sürekli şiddete ve saldırılara maruz kalmakta idim ki, bunun önüne geçmem imkânsız olduğu gibi başkalarına da bildirme yollarım kapalı idi. Benim pasaportumu, İsveç’e gelişimle birlikte bir kasaya kilitleyip dört yıl benden gizli tuttular ve o ailenin dostları olan polisler gereken işlemleri benim haberim olmadan yaptılar. Aradan beş yıl geçtikten sonra bende nedeni belirsiz şiddetli bir sağlık bozukluğu belirtileri oluştu. İlk başlarda doktorlar teşhis için test yapmaya ve tedaviye yanaşmadılar. Bir yılı aşan bir mücadele sonucu zorla bir doktora test yaptırdım. Test sonuçlarında bir kaç günlük ömrümün kaldığını belirten sonuçlar geldi ve benim tedavisiz tiroid bezlerinin işlevini yapmadan yaşam mücadelesiyle karşı karşıya bırakıldığım ortaya çıktı. Bu durumun benzeri aynen oğlumda da belirginleşmeye başlayıp burada gerekli olan sağlık yardımları almamız engellenmekte ve bunu kimlerin yaptığını bir türlü anlayamamakta idim. Sanki birileri bizi bile bile bir denek olarak kullanmakta ve bu düşüncelerimi kimseyle paylaşamıyordum. Çunku insan haklarının bulunduğu bir Avrupa ülkesi olan İsveç’te bu tür şeylerin meydana gelemeyeceği herkesin belleğine adeta kazınarak yerleştirilmişti."
Sayın H...'nin kendisine "Zihin Kontrolü" uygulanmasına yönelik olarak tarafımıza yazdığı uzun yazının ilk satırları bunlar. Bu satırlardan sonra gelenler ise, insanı gerçekten dehşete düşürücü anlatımlar; küçücük bebeğe yapılan tecavüz, annesini kontrol altında tutabilmek için çocuk büyüdükçe şiddetin artması, kaçmalarını engellemek için kurulan tuzaklar ve bu tuzaklardan ağır hasarlarla kurtulmaları, çocuğu suça yönlendirmeler, tuzağa düşürerek veya sahte suç yüklemeler doğrultusunda oluşturulan sayısız tutuklamalar ve aynı zamanda hukuksuz hapis cezaları ve hapiste dahi gerekçesiz tek hücrede tutarak çeşitli işkence uygulamaları, hiç alakası olmayan bir takım ilaçların üzerinde deney amacıyla uygulanması ve asıl rahatsızlığına ilişkin sağlık yardımı alamaması vs.
Bayan H..., bütün bunları 25 senedir yaşadığını ve ancak 2000'li yıllardan sonra yaptığı araştırmalar ile başına gelenin "zihin kontrolü" olduğuna inanmaya başladığını anlatmaktadır. Biz, Bayan H...'nin anlatımları üzerine İsveç konsolosluğuna bir dilekçe ile başvurduk, durumu özetledik ama onlardan bir geri dönüş-cevab gelmedi.
Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, Sayın Sağlık Bakanı, Sayın Adalet Bakanı, Sayın Dışişleri Bakanı...
Bayan H....'nin durumu,Türkiye Cumhuriyeti Devletinin PRESTİJ MESELESİDİR! İsveç'deki Türk konsolosluğu vasıtasıyla kendisiyle ilişki kurar, kendisini birebir dinlerseniz, Bayan H....'nin sorununu çözümlemeye yönelik bir adım atmış olacaksınız.
"Prestij sorunudur" dedik; varsayalım ki Bayan H..., bütün bunları "uyduruyor", başlarına gelenler için "bahane üretiyor" (ki, "Zihin Kontrolü"nün "kanıtlanamamasının en önemli sebebi belirtilerin "şizofreni ve paranoya" ile benzerlik göstermesidir, bunu unutmamak lazım!); biz Bayan H....'nin anlatımlarını dergimizde ve internet üzerinde yayınlamaya devam edeceğiz, o zaman da durum, İsveç ile TC Devletinin arasının bir "hasta" tarafından bozulmaya çalışılması ve buna TC Devletinin ses çıkarmaması sebebiyle önayak olması olarak algılanacaktır! Basit bir "konsoslosluk işi" ile durumun kontrol altına alınması, gerçeğin ortaya çıkarılması sözkonusu olabilecekken, TC Devletinin, sorumluluğu altındaki bir vatandaşına sorumlu davranmaması sebebiyle iki ülke arasındaki münasebetlerin yaralanması gerçekleşecektir.
Sadece bu sebebden, TC Devletinin milletlerarası prestiji açısından Bayan H...'nin durumu hakkında ilgili birimleriniz aracılığıyla bilgi almanız, ona Devletinin kendisini yabancı bir ülkede yalnız, terkedilmiş bir hâlde bırakmadığını, bırakmayacağını göstermeniz, o makamınızın size verdiği bir sorumluluktur.
Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, Sayın Sağlık Bakanı, Sayın Adalet Bakanı, Sayın Dışişler Bakanı...
Sayın MİRZABEYOĞLU'na yönelik "ademe mahkum etme" tavrınızı bir kenara koyuyor, siyasetle hiçbir alâkası olmayan, kendi ve oğlunun başına gelenleri daha yeni yeni anlamlandırmaya başlayan ve sıradan bir insan değil, ilmi bir kimliğe sahib Bayan H...'nin tarafımıza yaptığı "imdat çığlığı" ile ilgileneceğinize olan inancımızı koruyor, taleb etmeniz halinde gerekli bilgi ve dökümanları sizlere ulaştıracağımızı bildiriyoruz.
Saygılarımızla
FURKAN DERGİSİ
Genel Yayın Yönetmeni
SAADEDDİN USTAOSMANOĞLU






Google
Facebook
Twitter
Myspace
Yahoo
del.icio.us
Blogger
Rain Concert




